وَاذْكُرُواْ نِعْمَتَ اللّهِ عَلَيْكُمْ وَمَا أَنزَلَ عَلَيْكُمْ مِّنَ الْكِتَابِ وَالْحِكْمَةِ يَعِظُكُم بِهِ وَاتَّقُواْ اللّهَ وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

Allah’ın üzerinizdeki nimetini ve size öğüt vermek için indirdiği kitabı ve (ondaki) hikmet'i düşünün. (Ki;) Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ve iyi biliniz ki, hiç şüphesiz Allah her şeyi bilendir. (Bakara:231)

EL-BASÎR

EL-BASÎR

Görmek için göze ve ışığa ihtiyaç duymayan

Her şeyi her durumda mükemmel gören

 

“Gözler onu idrak edemez, fakat O gözleri idrak eder.” (En’âm 6:103)

 

“Yarattıklarında benzemekten münezzeh mutlak aşkın ve yüce O (Allah) ki, kulunu gecenin bir vaktinde Mescid-i Haram’dan çevresini bereketli kıldığımız mescid-i Aksaya ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye yürüttü: zira O evet sadece O‘dur Semi’ olan, BASÎR olan. (İsra 17:1)

       

Bu resimde; görme fiilini simgelediğinden dolayı, çeşitli görme kapasitelerine sahip olan mahlûkat göz bebekleri çizdik. Allah’ın görmek için göze ve ışığa ihtiyacı yoktur. El-Basîr olan Allah’ın görmesinin, mahlûkatın görmesinden çok daha yüce ve aşkınlığını, kâinatın her noktasını aynı anda mükemmel görmesini, ‘uzay boşluğu’ ile anlatmaya çalıştık.

البصير

Luğavi çerçeve;

El-Basîr; Sözlükte "görmek, bilmek, sezmek" anlamlarına gelen ve "b-s-r" kökünden türemiş olan bir kelimedir. A’ma’nın zıddıdır Basar veya basîret masdarından sıfat-ı müşebbehedir. Çünkü görme fiili zati bir fiildir. Bu manada El-Basîr; Her şeyi, her durumda, tüm boyutlarıyla, eşsiz ve benzersiz, mükemmel gören, görmeye konu olan şeyleri bütün özellikleriyle idrâk edip gören demektir. Bu görme, canlı ve cansız varlıkların görme duyularından farklı olarak herhangi bir alet ve edevat olmaksızın gerçekleşen bir görme eylemidir. Allah’ın görmesi için insanların muhtaç olduğu göz (yani görme organı gibi) fiziki, fizyolojik ve psikolojik şartlar, Allah hakkında asla söz konusu olamaz. O, bir alet, göz veya başka bir organla görmez Gizli açık ne varsa, ne kadar gizli ve kapalı olursa olsun hiçbir şey, El- Basîr’in olan Allah’ın görmesinden kurtulamaz. Dolayısıyla O, karanlık içinde renkleri, bir suyala karışan tüm renk çeşitlerini görür. Ne karışmışlık, ne karanlık, ne aşırı aydınlık ne de maddî engeller, O'nun görmesini perdeleyemez. Allah’ın görüş açısından kurtulacak hiç kimse yoktur.

Nazari çerçeve;

El-Basîr; Allah'ın güzel isimlerinden biridir. Gizli açık, her şeyi en iyi gören, eşsiz ve benzersiz gören demektir. Allah, görünen ve görünmeyen âlemde, gizli veya açık olsun, bütün varlıkları El-Basîr olarak görmesiyle kuşatandır. Her şeyi hakkıyla gören; küçük, büyük; gizli, aşikâr; kapalı, açık; görünen (Şahid olunan) âlemi ve görünmeyen (Ğayb) âlemini tüm yönleri ile aynı şekilde ve aynı seviyede gören ve müşahedesinde yanılmayan, düşüncedeki tasavvurları gök cisimleri kadar açık gören, O'dur.  Onun görmesine hiçbir şey engel olamaz. Kâinatın herhangi bir noktasında hiçbir hâdise yoktur ki, Allah onu görmüş ve işitmiş olmasın. Allah, kalpteki fısıltıları, beyindeki oluşumları, fikirdeki gizlilikleri, kalplerdekini, sinelerin özünü, zifiri karanlık bir gecede kapkaranlık taşın üzerinde yürüyen simsiyah bir karıncayı ve çıkardığı sesi görür, duyar, bilir. Aklımıza gelen ve henüz aklımıza gelmeyip, ğayipte gelecek olan düşünce, fısıltı ve vesveseleri de gören bilen ve işiten sadece El- Basîr olan Allah’tır.  Allah’ın görmesi insanın görmesine benzemez. İnsanın görmesi, cüz'îdir. Yani bir anda ancak bir yöne bakabilir ve bir şeyi seyredebilir. Başkalarını görebilmesi için nazarını ilk gördüğü cisimden çekmesi gerekir. Allah'ın bütün sıfatları gibi görmesi de, küllîdir, mutlaktır ve sonsuzdur. Yani, her şeyi aynı anda tüm boyutlarıyla eşsiz benzersiz görür ve işitir. Kainatta ne kadar görme fiili ile ilgi olay, eylem, oluşum ve teknolojik gelişmeler varsa tamamı El- Basîr ismin tecellisinin sonucudur. Var olan 3g-5g ve tüm karma kayıt cihazları da El- Basîr olan Allah’ın tecellisidir. İnsandaki görme eylemi de Allah’ın El- Basîr isminin tecellisidir. Fakat insandaki bu görme eylemi sınırlıdır. İnsanoğlu duvarı görür, ama arkasını göremez. Şu kadar mesafedeki eşyayı görür, ama daha ötesini göremez. Önünü görür, ama arkasını göremez. Birisini görürken diğerini göremez. Eşyanın zahirini görürken batınını göremez. Hâlbuki Allah-u Teâlâ bütün eşyayı aynı anda görür. Birisini görmesi başkasını görmesine mâni olmaz. Zerrelerden şemslere, papatyalardan galaksilere, denizlerin dibindeki balıklardan semavâtın kandillerine kadar her eşyayı aynı anda görür ve müşahede eder. Elbette böyle azametli bir görme sıfatını insanın kasır fehmiyle idrak etmesi mümkün değildir. Çünkü insanoğlu sınırlı bir varlıktır. Sınırlı olan insanın sınırsız ve sonsuz olan Allah’ı kuşatması nasıl mümkün olabilir ki? İnsanoğlu Öylesine sınırlı ve acizdir ki bünyesine sirayet etmiş en ufak bir mikrobu bile görmekten acizdir. Karşısındaki şahsın suretini görürken iç âlemini göremediği gibi, kafasında taşıdığı düşünceleri ve kalbinde beslediği arzuları da göremez ve işitemez. Görmesi ışıkla, mesafeyle ve maddî engellerle sınırlıdır; işitmesi de belli frekanslar arasına sıkışıp kalmıştır. İnsanoğlunun görme ve işitme duyularının sınırlı olması da insan için büyük bir ilahi lütuftur. Her şeyden önce sınırlı, aciz ve yaratıcısına muhtaç olduğunun bilincine varmalıdır. Eğer kişiye verilen görme duyusu şimdikinden fazla olsaydı. O zaman insanoğlu karşısındakine baktığında röntgen gibi karşısındaki şahsın tüm iç organlarını görürdü. Eşyanın ve tüm canlıların zahir suretlerini görmekle kalmaz, aynı zamanda onların batınlarını da görürdü. Bu da insanoğlunun bu dünyada yaşamasını zorlaştırır hatta imkânsızlaştırır. Yine insanoğlunun işitme yetisi şimdikinden fazla olsaydı kişi en ufak ve en yüksek sesleri bile işitecekti. En ufak eseleri işitme yetisine sahip olduğunda insanoğlu yastığa baş koyup yatması mümkün olur mu? İşittiği en ufak seslerin vızıltısı kişinin kulağını rahtsız eder ve kişi sabahlara kadar uyuyamazdı. İşte hayata denge koyduğu gibi insana da görme ve işitme hususunda dengeyi veren Allah’tır. Yüce yaratanın böyle bir denge koyabilmesi içinde hiç şüphesiz El-Basir olması gerekir. Çünkü görmeyen veya göremeyen ilah olamaz. Görmeli ki kulunun neye ne kadar ihtiyaç duyduğunu ve ne halde olduğunu bilmeli ki kuluna o ihtiyacı kadar lütufta bulunsun. İnsanoğlunun görebilmesi için göze ihtiyacı vardır. Gözle görmek göze ve ışığa mahkûm olmaktır. İnsanın görme eylemi şöyle gerçekleşir; Işık eşyaya çarpar ve gözün saydam tabakası olan korneaya döner. Oradan göz bebeğine ve göz merceğine aktarılır. Işık burada da kırılarak retina görüntüyü sarı belleğe aktarır. Fakat aktarılan bu görüntü terstir. Buradaki resim görme sinirleri vasıtasıyla beyindeki görme merkezine elektrik sinyalleri olarak iletilir. Beyin bu sinyalleri idrak ettiğinde görme eylemi gerçekleşmiş olur. Aslında gören göz değil beyindir. Beyin gözün baktıklarından ilgi duyduğunu seçer ve görür. Beynin ilgi duyduğu şeylere göz daha çok ve daha dikkatli bakar. O halde ey insanoğlu; Hakikate ilgi duy ki, hakkı görebilesin. Neyi aradığını bilirsen, aradığının bulunduğu yere (yani vahye ve kâinata) daha dikkatli bakarsın. Göz ne kadar keskin olursa olsun, ışık olmadan göremez. Işık da yetmez. Işık ne kadar parlak olursa olsun, beyin olmadan görme gerçekleşmez. Sadece bakar. Beyin de yetmez. Beyin ne kadar faal olursa olsun, Allah’ın nuru ile bakmadıkça hakikati göremez. Bundan dolayıdır ki; gözleri vardır onunla hakikati göremezler, kulakları vardır onunla gerçeği işitemezler, kalpleri vardır onunla fıkıh edemezler.

                     İşte El-Basir isimini düşünen bir mü'min, bütün eşyayı birlikte görmenin ve bütün sesleri beraber işitmenin ancak Allah'a mahsus olduğunu hatırlar. Ayrıca, yaptığı her işin görüldüğünü ve söylediği her sözün işitildiğini düşünerek kendisine verilen görme ve işitme sermayelerini daha dikkatle harcamaya çalışır. İnsan, kendisine ihsan edilen bu nimetler sayesinde, hem Rabbinin El-Basîr olduğunu bilme şerefine erer, hem de renk, şekil ve sesler âlemlerinde tecelli eden ilâhî sanatları hayret ve hayranlıkla tefekkür ederek okur. Böylelikle bilir ki Cenab-ı Hakk’ın Basir olduğuna şu âlem şahadet etmektedir. Şöyle ki: Her bir mevcut intizamlı ve sanatlı vücuduyla Allah’ın El-Basîr olduğuna şahadet eder ve duymasını bilenlere âdeta şöyle der: Ey insan, bana bak ve beni oku! Bak, nasıl intizamla yaratılmışım. Ve nasıl harikulade bir sanatım var. Bak, her azamda bir denge söz konusu. Bu intizamın ve dengenin keşfi için bütün ilimler seferber olmuş. Elbette beni böyle yaratabilmek için yaratanımın beni görmesi gerekir. Beni görmeli ki, böyle intizamlı ve sanatlı bir şekilde beni yaratabilsin. Görmeyen, bu intizam ve sanatı nasıl var edebilir ki? İşte her bir varlık kendindeki intizam ve sanatın lisan-ı hâliyle Cenab-ı Hakk’ın El-Basîr olduğuna şahadet eder. Yine atomlardan tutun da yıldızların hareketlerine kadar şu âlemdeki umumi intizam Allah-u Teâlâ’nın El-Basîr olduğuna bir delildir. Zira böyle bir intizam ancak bütün kâinat şuhudunda ve görüşünde olan bir zat tarafından idare edilebilir. Bütün kâinatı aynı anda göremeyen, bu intizamı tesis edemez ve devam ettiremez. Demek, şu âlemdeki intizam da lisan-ı hâliyle Cenab-ı Hakk’ın El-Basîr olduğuna şahadet etmektedir. Yine rızıkların mükemmel bir şekilde taksim edilmesi ve tam vaktinde muhtaçlara verilmesi Cenab-ı Hakk’ın El-Basîr olduğuna bir delildir. Zira rızkı ihtiyaç sahibine en münasip bir vakitte yetiştirmek ve o rızkı onun vücuduna uygun olarak yaratmak ancak görmek ile mümkündür. Görmeyen, bu hikmetli fiile fail olamaz. Demek, bu hikmetli fiilin sahibi ancak bütün eşyayı aynı anda görebilen bir zat olabilir. Şayet Allah tüm eşyayı aynı zamanda göremeseydi, canlılardan gördüklerini rızıklandırır, göremediklerini ise aç bırakırdı. Bundan dolayı basir olamayan ilah olamaz. Mutlak manada El-Basîr ise; Allah’a ait bir özelliktir. Allah’ın dışında hiç kimse her şeyi mutlak manada gören duyan ve bilen olamaz. Her kim bir takım kişilerin ve kurumların de mutlak manada her şeyi gören, duyan ve bilen olduğuna inanıyorsa inandığını ilah yerine ve Allah yerine koymuş olur. Bu ise Allah’a karşı yapılmış en büyük haksızlıktır. Zaten şirk Allah’ı gereği gibi takdir edememenin acı bedelidir.

Kur’an-i Çerçeve;

Kur’an-ı Kerimde El-Basir isim kırkiki kez Allah’a atfen kullanılmış bir isimdir. Bu kullanımların dördü marife olarak gelir, geri kalan yerlerde ise nekira olarak kullanılmıştır. Geçtiği yerlere baktığımızda: “Allah yaptıklarınızı görendir.” “Allah kullarını görendir.” Gibi nesnesi ile birlikte kullanılmıştır. Bazı yerlerde de:” Allah işiten ve göredir.” “ Allah her şeyi görendir.” Şeklinde nesnesi zikredilmeden ve ya nesnesi “her şey” olarak zikredilerek gelmiştir. Kur’an El-Basir isminin Allah ait bir vasıf olduğunu İbrahim’in diliyle şöyle anlatır.

وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِبْرَاهِيمَ إِنَّهُ كَانَ صِدِّيقًا نَبِيًّا (41) إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ يَا أَبَتِ لِمَ تَعْبُدُ مَا لَا يَسْمَعُ وَلَا يُبْصِرُ وَلَا يُغْنِي عَنْكَ شَيْئًا (42) يَا أَبَتِ إِنِّي قَدْ جَاءَنِي مِنَ الْعِلْمِ مَا لَمْ يَأْتِكَ فَاتَّبِعْنِي أَهْدِكَ صِرَاطًا سَوِيًّا (43)

Kitapta İbrâhim'i de an; gerçekten o, doğruluğu hayat tarzı haline getirmiş bir peygamberdi. Babasına demişti ki: "Babacığım, işitmeyen görmeyen ve sana hiçbir yararı olmayan şeylere niçin tapıyorsun?" Babacığım; bana, sana gelmeyen bir ilim geldi; bana uy ki seni dosdoğru bir yola ileteyim. (Meryem:42-43)

Okuduğumuz bu ayeti kerimede Allah; her şeyi işitip, görmenin ilahlığın bir vasfı olduğunu zımnen vurgularken, hiçbir şey işitmeyen ve görmeyenin ilah olamayacağını vurgular. Yine ayeti kerime doğru yolun ancak ilimle elde edilebileceğini ifade eder. Çağrının insana değil ilme olması gerektiğini vurgular. Çünkü İbrahim bir beşer olması hasebiyle babasının kendisine tabi olmasını istememiş bilakis bir ilimden dolayı kendisine tabi olmasını istemiştir. İlimle hareket eden birisine de icabet edilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Böyle birisine tabi olmak o kişiye değil, ilme tabi olmak demektir. Şayet vahyi anlatan kimselere tabi olmak doğru olmasaydı, İbrahim peygamber ban uy ki seni doğru yola ileteyim demezdi. Bilakis ilme tabi ol ki doğru yolu bulasın demek zorunda kalırdı. Yine Yasin suresinde şehrin uzak köşesinden koşarak gelen bir adamın söylediği şu sözlerde vahyin hakikatlerini anlatan kişilere tabi olunması gerektiğini vurgular.

وَجَاءَ مِنْ أَقْصَى الْمَدِينَةِ رَجُلٌ يَسْعَى قَالَ يَا قَوْمِ اتَّبِعُوا الْمُرْسَلِينَ (20) اتَّبِعُوا مَنْ لَا يَسْأَلُكُمْ أَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ (21)

(O esnada, elçilerin geldiğini haber alan) bir adam şehrin en uzak noktasından gelerek dedi ki; “ ey kavmim elçilere uyun. Uyun Sizden hiçbir karşılık beklemeyen ve kendileri de doğru yolda olan bu kimselere.” (Yasin:20-21)

Lokman suresi 15. Ayette de vahyin yoluna tabi olanın yoluna tabi olmak ilgili olarak şöyle zikredilir:

وَإِنْ جَاهَدَاكَ عَلَى أَنْ تُشْرِكَ بِي مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ فَلَا تُطِعْهُمَا وَصَاحِبْهُمَا فِي الدُّنْيَا مَعْرُوفًا وَاتَّبِعْ سَبِيلَ مَنْ أَنَابَ إِلَيَّ ثُمَّ إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَأُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (15)

Bununla birlikte, onların ikisi (annen ve baban) hakkında bir bilgin olmayan şeyi bana şirk koşman için, sana karşı çaba harcayacak olurlarsa, bu durumda onlara itaat etme ve dünya (hayatın)da onlara iyilikle (ma'ruf üzere) sahiplen (onlarla geçin) ve bana gönülden, katıksız olarak yönelenin yoluna tabi ol. Sonra dönüşünüz yalnızca banadır, böylece ben de size yaptıklarınızı haber vereceğim. (Lukman:15)

Tüm bu hakikatler aynı zaman da şunu dile getirmiş olmaktadır. Vahyin hakikatlerini anlatmayan ve vahye tabi olmayana da tabi olunmaz.

Basir isminin Kur’an da geçtiği ayetler;

فَاطِرُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْوَاجًا وَمِنَ الْأَنْعَامِ أَزْوَاجًا يَذْرَؤُكُمْ فِيهِ لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ (11)

O, göklerin ve yerin yaratıcısıdır; size, kendi cinsinizden eşler kılan. Davarlardan da (erkekli dişili) çiftler kılan O’dur. Sizi bu tarzda yaratıp üretiyor. O'nun misli (O'na benzer) hiç bir şey yoktur. O, Semi’dir; bütün söylenenleri işitir. Basîr'dir; bütün yapılanları görür. (Şura:11)

Okuduğumuz ayeti kerimede Allaha eş koşmaların tümü reddedildiği gibi, benzer koşmaların tümü de reddedilmiştir. Allahın eşi olmadığı gibi benzeri de yoktur hakikatine neden ihtiyaç duyulmuştur? Çünkü İnsanlar içerinden öyleleri var ki; Allah’ın eşi ve dengi olmadığına inanırken diğer taraftan fiilen ve kavlen Allah’ın isim ve sıfatlarında benzerinin olduğuna inanır. Aslında bu kur’an’ın ele aldığı en temel şirk problemlerinden biridir. Mekke müşriklerinin de içine düştüğü bataklık işte bu idi. Onlar Allah’ın gökleri ve yeri, insanı ve hayatı yarattığını çok iyi biliyor ve bunu da kur’an da ikarar ediyorlardı. Fakat içine düştükleri en büyük bataklık Allah’ eş koşmak değil, Allah’a benzer koşmaktır. Çünkü onlar Allah’a benzer koştukları şeyin Allah ile aynı düzlemde ve ya paralel de olmadığını çok iyi biliyorlardı. Bununla beraber onlar Allah’a kur’an’ın  “mindunillehi” ifadesi ile astlar edinmişlerdi. İşte bu ifade onların sakat şirk inançlarını ifade etmektedir. Yani onlar şirk koştukları şeyi Allah’ın eşi olarak değil, Allah’ın astı olarak Allahtan bir alt derecede yakını olarak görüyorlardı. Okuduğumuz ayet Allahın ne eşi ne de benzerlerinin asla olamayacağını ifade etmektedir. Kur’an da çok sık bir şekilde “işiten ve gören yalnızca Allah’tır.” İfadesinin insanlık ailesine vermek istediği bir mesaj vardır: Ey insanlık ailesi sakın Allah’a inandığınız halde Allahtan daha ast birilerinin de her şeyi görüp, işittiğine inanmayın. Bu inanç Allah’a eş değil, benzer koşmaktır. “Her esma bir sapmaya cevaptır.” Hakikati gereğince Es-Sem’i ve El-Basir isimleride işte böyle bir sapmaya cevaptır.

إِنَّ الَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِي آَيَاتِ اللَّهِ بِغَيْرِ سُلْطَانٍ أَتَاهُمْ إِنْ فِي صُدُورِهِمْ إِلَّا كِبْرٌ مَا هُمْ بِبَالِغِيهِ فَاسْتَعِذْ بِاللَّهِ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ (56)

Allah'ın âyetleri hakkında, kendilerine gelmiş bir delilleri olmaksızın tartışanlar var ya, onların kalplerinde ancak bir büyüklük taslama vardır. Onlar, tasladıkları büyüklüğe asla ulaşmazlar. Sen Allah'a sığın. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir. (Mumin:56)

فَإِنْ حَاجُّوكَ فَقُلْ أَسْلَمْتُ وَجْهِيَ لِلَّهِ وَمَنِ اتَّبَعَنِ وَقُلْ لِلَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ وَالْأُمِّيِّينَ أَأَسْلَمْتُمْ فَإِنْ أَسْلَمُوا فَقَدِ اهْتَدَوْا وَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُ وَاللَّهُ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ (20)

O halde (ey Peygamber,) seninle tartışanlara de ki: "Ben tüm benliğimi Allah'a teslim ettim ve bana tabi olan herkes (de öyle yaptı)!" Daha önce vahiy verilmiş olanlara ve kitap ile ilgisi olmayanlara de ki; "Siz (de) kendinizi O'na teslim ettiniz mi?" Ve eğer O'na teslim olurlarsa muhakkak doğru yol üzerindedirler; ama yüz çevirirlerse, unutma ki senin görevin sadece mesajı iletmektir: zira Allah, kullarını (tüm yönleriyle eşsiz ve benzersiz) görendir. (Ali İmran:20)

أَفَمَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَ اللَّهِ كَمَنْ بَاءَ بِسَخَطٍ مِنَ اللَّهِ وَمَأْوَاهُ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ (162) هُمْ دَرَجَاتٌ عِنْدَ اللَّهِ وَاللَّهُ بَصِيرٌ بِمَا يَعْمَلُونَ (163)

Hiç Allah’ın rızasına uyan kimse; Allah’ın hışmına uğrayan, yeri de cehennem olan adam gibi olur mu? Ne kötü sonuçtur orası! O(insa)nlar, Allah katında derece derecedirler. Allah, onların yaptıklarını eşsiz ve benzersiz görmektedir. (Ali İmran:163)

إِنَّ الَّذِينَ يُلْحِدُونَ فِي آَيَاتِنَا لَا يَخْفَوْنَ عَلَيْنَا أَفَمَنْ يُلْقَى فِي النَّارِ خَيْرٌ أَمْ مَنْ يَأْتِي آَمِنًا يَوْمَ الْقِيَامَةِ اعْمَلُوا مَا شِئْتُمْ إِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ (40)

Mesajlarımızın anlamını saptıranlar Bizden gizlenemezler, öyleyse (şu iki kişiden) hangisi daha iyidir? Ateşe atıl(maya mahkûm edil)en mi, yoksa Kıyamet Günü (huzurumuza) imanla (güvenle) gelecek olan mı? Dilediğinizi yapın! Hiç şüphesiz ki O, yaptığınız her şeyi (tüm yönleri ile) eşsiz ve benzersiz görür. (Fussilet:40)

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَمَنْ تَابَ مَعَكَ وَلَا تَطْغَوْا إِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ (112)

Öyleyse, artık emredildiğin yönde, yanında yer alanlarla birlikte, doğru yolu tutun ve sizden hiç biriniz gurura kapılıp da çizgiyi aşmasın: çünkü, unutmayın, yaptığınız her şeyi O görüyor.(Hud:112)

وَالَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ هُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ إِنَّ اللَّهَ بِعِبَادِهِ لَخَبِيرٌ بَصِيرٌ (31) ثُمَّ أَوْرَثْنَا الْكِتَابَ الَّذِينَ اصْطَفَيْنَا مِنْ عِبَادِنَا فَمِنْهُمْ ظَالِمٌ لِنَفْسِهِ وَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌ وَمِنْهُمْ سَابِقٌ بِالْخَيْرَاتِ بِإِذْنِ اللَّهِ ذَلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَبِيرُ (32)

Ve (şunu bil ki,) sana vahyettiğimiz ilahi kelam, geçmiş vahiylerden bugüne kalmış ne varsa tümünü tasdik eden bir hakikattir; şüphesiz Allah kulları(nın ihtiyaçları)ndan tamamen haberdardır ve her şeyi görendir. Sonra bir o kitabı kullarımızdan (beğenip) seçtiklerimize miras bıraktık. İşte onlardan kimi nefsine zulmedendir, onların bazısı mutedildir, onlardan bir kısmı da Allahın izniyle hayrat (ve hasenat yarışların) da öncü ol (up kazan) andır. İşte en büyük kurtuluş budur. (Fatır:31-32)

Ayetin habir ve basir isimleri ile bitmesinin hikmeti şu olsa gerek: Tahrif edilmiş, bozulmuş ve anlam kaymasına uğramış önceki vahyin doğrularının son vahiy tarafından ortaya koyulabilmesi için vahyin sahibinin yapılan tüm bu tahrifat, bozulma ve anlam kaymalarından haberdar olmasını ve bu tahrifatları görmesini gerektirir. Bundan dolayı insanlık tarihi içinde bundan önceki ilahi kitaplara yapılmış olan bu tahrifatı insanoğlunun tüm yönleri ile bilmesi mümkün değildir. Ancak yapılan bu tahrifatı tüm yönleri ile her şeyden haberdar olan Allah bilebilir. Allah gibi başka kim haber verebilir ki?

هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ فَمِنْكُمْ كَافِرٌ وَمِنْكُمْ مُؤْمِنٌ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ (2)

Sizi yaratan O'dur; buna rağmen sizden kiminiz kafirdir, kiminiz mümin. Allah, yaptıklarınızı görendir. (Teğabun:2)

لَنْ تَنْفَعَكُمْ أَرْحَامُكُمْ وَلَا أَوْلَادُكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يَفْصِلُ بَيْنَكُمْ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ (3)

Kıyamet günü yakınlarınız ve çocuklarınız size fayda vermezler. Çünkü Allah aranızı ayırır. Allah yaptıklarınızı görendir. (Mumtehine:3)

Basir isminin bize yüklediği görev ve sorumluluklar:

1-Allah’ın bizi her an görüp gözettiğinin farkında olmalıyız. Bu ruh hali ile inşa edilen hayat kişi Muhsin kılar. Zaten Muhsin; Sen Allah’ı görmesen de Allah’ın seni her daim gördüğünü düşünerek ibadet etmendir.

2- El-Basir isminin kuldaki en büyük tecellisi ihlâstır. Kul, Allah’ın kendisini her daim gördüğünü idrak ettiğinde eylemlerini sadece Allah’a has kılarak kendisini riya’dan kurtarır.

3- El-Basir isminin tecellisi olarak Allah her birimize “görme, idrak etme ve basiret” özelliklerini vermiştir. Dileyen basiretini artırır, dileyen ise körlüğünü. Bize düşen Allah’ın El-Basir isminin tecellisine mazhar olup basiretimizi arttırmaktır: “Doğrusu size Rabbiniz tarafından basiretler (idrak kabiliyeti) gelmiştir. Artık kim hakkı görürse faydası kendine, kim de kör olursa zararı kendinedir. Ben üzerinize bekçi değilim.” (Enam 104)

Allah bize basiretin kaynağı olarak Kur’an-ı göndermiştir. Eğer bizler vahyin penceresinden bakarsak bütün olayları basiretle idrak edebiliriz. Olayların görünen ve görünmeyen yüzlerini kavrayabiliriz. Bilmeden ve farkında olmadan yapılan bakışa, “Nazar” adı verilir. Bilerek, arka planını düşünerek, idrak ederek, kavrayarak yapılan bakışa ise “Basiret” adı verilir. Müslüman hem nazar hem de basiret sahibidir. Farkında olmasa da pek çok şeyi görür. Ancak o sıradan şeylerin arkasında saklananları basiretiyle idrak eder. Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Mü‟minin ferasetinden sakının. Çünkü o, olaylara Allah‟ın nuruyla bakar.”

Kur’an ile olan beraberliğimiz ne kadar kuvvetli ise basiret ve ferasetimiz de o oranda gelişir. Ama Kur’an ile olan beraberliğimiz ne kadar zayıf ise olaylara bakışımızda o kadar zayıf olur ve sadece olayların görünen yüzünü görür ama maksatlarını görmekten aciz kalırız. Eşyayı gören fakat maksadını göremeyen eşyaya mahkum olur. Eşyayı gören ve maksadını idrak eden eşyaya hâkim olur.

4- El-Basir ismi kulda manen tecelli etmediği zaman kul hakikate karşı kör olu. Allah’ın kitabına ve indirmiş olduğu zikre karşı kör olur. İlahi öğütten yüz çevirir. Böyle kimseler kıyamet günü kör olarak haşredileceklerdir: “Kim de benim zikrimden yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz. O, Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben daha önce görür idim, der. Allah da şöyle buyurur: İşte böyle! Çünkü sana ayetlerimiz geldi ama sen onları unuttun. Bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun!” (Taha124) Kâfirler sadece nazar ederler ama nazarları basirete geçmez. Onlar olayların künhüne vakıf olamazlar. Allah’ın imzasını ve mührünü taşıyan koca kâinatı bile okumaktan acizdirler. Çünkü onların gözlerinde bir perde vardır. Onlar önyargılı ve peşin fikirlidirler. İşte tüm bunlardan dolayı gerçekleri göremez, idrak edemezler. Dünyada iken Kur’an-a baktıkları halde Kur’an-ı göremezler ve ya görmemezlikten gelirler. Rabbimiz kıyamet günü böyle kimseleri kör olarak haşredecektir ve onları unutulmaya terk edecektir.

 
Eklenme Tarihi : 01.06.2013 02:19:56
Okunma Sayısı : 5574