فَاتَّقُواْ النَّارَ الَّتِي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ

24- O halde yakıtı insanlar ve taşlar olan o ateşten sakının. O (ateş) kâfirler için hazırlanmıştır. (Bakara:24)

NEML SÛRESİ

Neml Sûresi

1-Tâ, Sîn. Bu, apaçık kitap olan bu Kurân’ın âyetleridir.

Şuarâ sûresi “Tâ, Sîn, Mîm”,Neml sûresi de Tâ, Sîn ile başlar. Bu sûreyi takip eden Kasas sûresi de “Tâ Sîn, Mîm” ile başlamaktadır. Âyetteki “tilke” kelimesi “hurufumukattaların”bir bütün olan Kurân metnini ayırıp daha açık ve anlaşılır hâle getirme işlevine binaen “tâ, sîn” kesik harflerini göstermektedir. “Tâ” kesik harfi 7. âyetten itibaren Hz. Mûsâ’nın örnekliğinin başlığına işaret iken, “sîn” Hz. Muhammed ve ona özel hitabın geleceğini önceden bildirir. Sîn için “Öyleyse sen, Allah’a tevekkül et. Muhakkak ki sen, apaçık hak üzeresin.” (Neml:79) âyeti örnek gösterilebilir. Bu durum sûrenin 81. âyetine kadar devam etmiştir. Tıpkı “Sîn” ile başlayan Yâsîn sûresinde olduğu gibi. “Eysîn! Hakîm Kurân’a and olsun ki sen, gerçekten gönderilen elçilerdensin. Sıratımustakîm üzerindesin.” (Yâsîn:1-4) Kurân,  Allah’ın kitabının özel adıdır. Bağlama uygun olarak Kurân için, başka isim ve sıfatlar da kullanılmakla birlikte en çok bu ad geçmektedir. Bu ad Kurân’da 70 defa geçer. Genellikle müminlere hitaben kullanılır. Hakîkati örtenlerin muhatap alındığı yerlerde “tezkire, zikr, zikra” gibi sıfatlarla gelir. 

2- İnananlar için hidâyet ve müjdedir.

Hidâyet, dalâletin zıddıdır. Kelimenin kökü çölde yolunu bulmaya denir. Kurân; bir yol, kurtuluş veya çıkış isteyenlere hem mübîn, hem yol gösterici, hem de içinden çıkılmaz sorulara umut barındıran cevaplar verdiği için müjdedir.

3- Onlar, salâtı ayağa kaldırır ve zekâtı verirler. Ve onlar ki, onlar âhirete yakîn olarak inanırlar.

Salât; namaz, dua, yöneliş manasında kullanılmakla birlikte lügat manası olan destek anlamında da kullanılır. “Kâme” ayağa kalkmak,dikilmek fiilinden türeyen “ekîmu, yukîmu, , kâimun, ekâmtum” kelimeleri ile birlikte geçer.  Salât hiçbir âyette Türkçede “namaz kılmak” mânasına gelen “eddâs’salâ, eddûs’salâ, edeytumus’salâ’’ yani “namazı eda etmek” gibi“eda” fiili ile birlikte kullanılmamıştır. Zira malumun ilamı abestir. Zekât ise lügatte temizlik, artmak, bereketli olmak, iyi ve düzgün olmak manalarına gelir. Kurân’da 30 âyette zikredilir. Sosyal yardımlaşmanın salât denen bireysel ibâdetin akabinde sayılmasının amacı, imân-sâlih amel ikilisinde olduğu gibi bireysel olanın hayata yansıması gerektiğini özellikle vurgulamaktır.

Kurân öncesi Arap toplumunda cömertlik çok övülen ve takdir edilen bir vasıftı. Kurân’dan önce Kureyş’te sadaka çok yaygındı. Zira zekât vermek, sadaka dağıtmak cömertliğin en belirgin özelliklerindendi. Cesurluk ve cömertlik, câhiliye Arap toplumunda sevilen, özenilen hasletlerdi. Onları cömert davranmaya iten tek sebep, ruhen temizlenmek değildir. Aynı zamanda bu tür davranışlar, kabileler arasındaki çekişmede, içinde yaşadıkları topluma karşı bir sempati uyandırmaktaydı. Şu rivayet,onların cömertlik gösterisini, daha çok üstünlük yarışının bir gereği olarak yaptıklarını ortaya koymaktadır. Ebû Cehil şöyle söylemektedir: “Biz, Abdümenafoğulları ile şimdiye kadar şan ve şeref için mücâdele ettik. Onlar halkı doyurdu, biz de doyurduk. Onlar yardım yaptı, biz de yaptık. Onlar arabulucu oldu, diyet ödediler, biz de ödedik. Baş başa koşan yarış atı gibi devam ederken, onlar, içlerinden kendisine vahiy geldiğini söyleyen bir peygamber çıkardı. Biz bunun dengini nereden bulacağız? Vallâhi! İşte bu nedenle hiçbir zaman onu tasdik edemeyeceğiz.” (İbn Hişâm, es-Sîre, I/337-338) Görüldüğü gibi zekât verilmekte idi. Ancak bu kabilenin,yandaşların artması, riyâ/gösteriş için yapılan, yeri geldiğinde başa kakılan,özünde iyilik olmayan bir amaca mâtuftu. Destek ve yardımlaşma niyeti ile yani bu bilinçle zekâtın verilmesi, yapılan yardımdaki riyâyı da temizleyecekti.

Yukarıda nakledilen anekdottaki gösteriş amacıyla uygulanan salât kavramının bu âyette lügat manası (desteğin iyi niyetle ayağa kaldırılması, düzeltilmesi) dikkate alınarak anlaşıldığında salâtın ardından kullanılan ve esasen arınma anlamına gelen zekât kavramı sebebiyle bağlama daha uygun düşeceği kanaatindeyiz. Zira, salât ve zekâtın ıstılâhî değil de lügat manasında anlaşılması durumunda âyet‘’Onlar destek ve yardımı ayağa kaldırarak hakkıyla yapar ve arınırlar.’’şeklinde anlaşılabilir. Yardımın, iyiliğin sadece ve sadece iyilik niyeti ile yapılmasının kazanç kapısına (Bkz. Müddesir:6)  dönüşmesinin de âhirete yakîn olarak inanmakla gerçekleşeceği âyette ifade edilmiştir. Yakin îkândan gelir. İmân kalbin yönelişi, îkân yöneldiği şeyden kalbin mutmain olmasıdır. İmân özü itibari ile ikna olup güvenmek kökünden gelir. Yakîn, uzakta görünenin biraz daha yaklaşıp hatlarının belirmeye başlamasıdır. Âhireti yakın bilmek imânı daha belirginleştirecektir.

4- Muhakkak ki âhirete inanmayanlara, onların amellerini süsledik.Böylece onlar, bocalarlar.

“Ya‘mehûn’un”, türetildiği “el-‘ameh” şaşkınlıktan dolayı bir işte tereddüde düşmek, bocalamak demektir. Ölümle başlayan âhiret hayatı ile alâkalı konulara inanmayanlar için bu alan belirsizliğin oluşturduğu bir boşluğa dönüşür. Ne yazık ki bu boşluk kişilerin vehim, ideoloji ve zanları ile doldurulur. Bu hâl, bilinmezlik ve kuşkunun doğurduğu dâimî huzursuzluklara sebep olmaktadır. Kurân bu hâli tereddüt ve bocalama olarak ifade etmiştir.

Süsleme işinin Allah’a isnat edilmesinin sebebi, el-Ber, el-Hayr olan Allah’ın zekât dediğimiz paylaşmanın,özü itibariyle, iyi, güzel amellerin tamamına yerleştirdiği ve fıtratta da karşılığı olan cazibe olmasıdır. Âhiret inancı olmadan yapılan iyilikler ise bu vicdanî tatmin ve cazibe için yapılır. Süs denmesinin sebebi insanın kendi kişiliğine, şahsiyetine ve insanlığına bu iyiliklerin hiçbir katkı yapmayan, gösteriş ve dünyevî çıkardan ibaret olmasındandır. Ne yazık ki yapılanlar kişiyi arındırmak bir yana daha da kirletmektedir. Bir örnek üzerinden bunu şöyle anlatabiliriz: Bazı otomobillere takılan süs hava girişleri veya çıkışları motorun soğumasına, daha verimli çalışmasına ne kadar katkısı olabilir ki? Mekkeli zengin müşriklerin verdikleri zekâtların, kestikleri kurbanların içine riyâ bulaştırmaları onların insanlıklarına hiçbir şey katmadığı gibi küfürlerinin içinde boğulmalarıyla sonuçlanan bir sürece sokmuştur. Sonuç imkânlara rağmen verimsiz, merhametten uzak, çıkarlarla taşlaşmış bir kalp. “Ey iman edenler! Allah’a ve âhiret gününe inanmadığı hâlde insanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak sûretiyle boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan ve maruz kaldığı şiddetli yağmurun kendisini çıplak bıraktığı bir taşın durumu gibidir.Onlar kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah, insanlığını örten topluluğu hidâyete erdirmez.” (Bakara:264)

5- İşte onlar ki, onlar için kötü bir mahrûmiyet vardır. Ve onlar ki,onlar âhirette en çok hüsrana uğrayanlardır.

Âyette geçen azabın kök manası mahrûmiyettir. Dilimizde kullandığımız azap, Arapçada elîm ile karşılanır. Âyette önce mahrûmiyetin kötülüğü ifade edilerek bunun dünyada olduğu, sonraki cümlede ise bu mahrûmiyetin âhirette hüsran ile sonuçlanacağı belirtilmiştir. Mahrûmiyet her zaman kötü değildir. Mesela oruç tutarken sudan ve yemekten mahrûmiyet ruhaşifa olabilmektedir. Âyetteki kötü mahrûmiyet, zekât ve paylaşma ile insanı insan yapan değerlerden mahrûmiyettir. İnsanlığını kaybeden aslında her şeyini kaybetmiş, dünya ve âhiret saadetinden mahrûm kalıp ziyana uğramış, iflas etmiştir. “Hüsr” ile anlatılmak istenen tam da budur.

6- Muhakkak ki, bu Kurân, sana mutlaka Hakîm, Alîm olanın katından ilkâ ediliyor.

İlkâ, bir şeyi olduğu gibi yukarıdan atmaya denir. Bununla birlikte ilkâ kelimesinin Kurân’da “içe bırakma, zihne iyice yerleştirme” anlamında da kullanıldığı görülmektedir. Allah her hükmünde tam isabet etmesini ilme bağlamıştır. İnsan zaaf ve meziyetlerini,kısacası kendini ve çevresindekileri ne kadar iyi bilir ve tanırsa verdiği hükümler de o derece sağlıklı olacaktır. Kurân’ı sağlıklı tedebbür edenlerde de bu vasıfların tecellisi kendini daha çok gösterecektir.

7- Mûsâ, ehline demişti ki: "Gerçekten ben bir ateş fark ettim. Size oradan bir haber veya ondan bir kor halinde ateş getireceğim, böylece siz ısınasınız."

Hz. Mûsâ ailesi ile birlikte ilk kez çıktığı hac yolculuğunda iken hacıların yollarını bulmaları için tepelerde yakılan kılavuz ateşlerinden birini gördüğünü düşünmüş, oraya ulaşıp biri varsa yolu sorup haber almayı veya biri yoksa ateşten bir kor getirmeyi düşünmüştür.Buradan Hz. Mûsâ’nın yolun acemisi, havanın ise soğuyup karardığı bir zaman dilimi olduğu anlaşılmaktadır. (Hz. Mûsâ’nın yaşadıklarının ayrıntılı izahı için Bkz. Naziât:16-17,Tâhâ:9-80) Ânestu’nun nazartu ve raeytu’den farkı ünsiyet kurulan, yakmasından korkulmayan bir ateş olmasıdır.

8- Böylece oraya geldiği zaman ona seslenildi: "Ateşin içinde ve etrafında bulunanlar bereketli kılındı. Ve âlemlerin Rabbi Allah subhândır”

Nûdiye meçhûl fiili, seslenildi anlamına gelir. Meçhûl fiil kullanımı, muhatabın dikkatini fâilden çok fiilin kendisine çevirmeyi amaçlar. Burada Hz. Mûsâ’ya nereden ve kimin söylediği belli olmayan bir bilgilendirme yapılmıştır. Kasas 30’da ‘vâdinin sağ tarafındaki mübarek ağacın olduğu yerden seslenen’ buradaki gibi meçhûl olmayıp Kassas 30 ve bir sonraki âyette ifade edildiği üzere Allah’tır.

Bûrike kelimesinin kökü olan berk, bereket genellikle “hayırlı olan bir şeyin bolluğu”olarak ifade edilir. Kelimenin bedevîlerce ilk kullanımı “deve ve kuşların su başlarına toplanması, birikmesi” ve “havuza suyun dolması” anlamlarında kullanılmıştır.(Lisanül-Arab)Kurân bereketin kaynağını Allah, tecellisini de vahiy üzerinden örneklendirmiştir. (Bkz. “Âlemlere uyarıcı olması için kuluna Furkân’ı indiren,bereketin kaynağıdır. Furkân:1)

Ateşten maksat onun bulunduğu yerdir. Burada mübarek kılınanlar ise Hz. Mûsâ ile o yerin çevresinde bulunan bereketli topraklardır. Bir toprağın veya zamanın bereketi o toprağın veya zamanın kendisinde değil üzerinde yapılanlarla alâkalıdır. Ateşin içindeki de Nûr 35. âyette şöyle ifade edilir: “Allah, göklerin ve yerin nûrudur. O’nun nûru,içinde misbah bulunan kandil gibidir. Misbah, sırça içindedir. Sırça, inci gibi, yıldızlar gibidir. Doğuda ve batıda bulunmayan mübarek bir ağacın yağından yakılır…” O zaman ateşin içindeki Allah değil onun hidayete erdiren,diğer adı nûr olan ilahi bilgisidir. Zaten âyetin sonundaki “subhân” uyarısı Allah’ı zaman ve mekânda ateşin içinde veya dışında düşünmemek için yapılan zihnî bir aşkınlık uyarısıdır. Antik Yunan’a isnat edilen; inancın ısıttığı ancak aydınlatmadığı metaforu da burada bir cevap bulmaktadır. Oysa inanç hem ısıtır, hem yol gösterir, yeter ki fıtrî olan din; beşerî yorum, gelenek ve göreneklerden ibaret zannedilmesin.Zira beşerî olan tarihseldir ve değişir, ısıtır ve fakat yol göstermez. Din ise fıtrîdir, evrenseldir ve değişmez (Bkz. Rûm:30) Şimdi bu tasavvur inşasından sonra Allah Hz. Mûsâ’ya ses ve kulağa ihtiyaç duymadan, içinden ona seslenecektir. Zira o insana şah damarından yakındır.

9- Ya Mûsâ! Muhakkak ki Ben, Azîz, Hakîm olan Allah’ım!

Allah’ın kuluna iç ses olarak hikmetle hitap etmesi, kulun Allah’ın zuhurunun şiddeti ile zarar görüp zillete düşmemesi içindir. Şöyle ki Allah'ı göremiyorsak ki bu 5 duyudan biridir (Bkz.Araf 143) o zaman O’nu duymak, kokusunu almak da mümkün olmaz zira bunlar maddi,mürekkep varlıklar için geçerli olur ve Allah'ı bir şeylere benzetilmesine sebeptir. “onun misli gibi yoktur (Şura:11)” ayetine terstir. Konuşur sese ihtiyacı olmadan. Beynimizde meydana gelen her aktivite bir elektrokimyasal reaksiyon ile oluşur. Beyin o kadar komplekstir ki bu merkezler birden fazla yerden farklı düşüncelerin oluşmasına sebep olur. Gelen seslerin hangisinin şizofrenik bir hastalık, şeytanî evham, vesvese; hangisinin Rahmânî olduğunu anlamanın tek yolu somut delildir. İşte o somut delil şimdi gelmektedir.

10- "Ve asânı at!" Bunun üzerine onun yılan gibi hareket ettiğini görünce, arkasına bakmadan geri dönüp kaçtı. "Ya Mûsâ! Korkma,muhakkak, Benim katımda resûller korkmazlar."

Âyette ‘Yılan oldu.’ denmeyip ‘Yılan gibi göründü.’ denmesi önemlidir. Zira bu yaşananlar Allah’ın sünneti ile gerçekleşmektir. Burada gösterilen kıvrak, küçük bir yılan görüntüsü olan ‘cânnun’ iken sihirbazların karşısında bu görüntü/prototip ‘subân’a dönüşecektir. (Asâ teknolojisi ile alâkalı bkz. Tâhâ:20-21)

11- Ancak zulmedenler hariç. Ama kim kötülüğü işledikten sonra iyiliğe çevirirse, o zaman muhakkak ki Ben, Ğafûr’um Rahîm’im.

Hz. Mûsâ özelinde Allah’ın Ğafûr/çok bağışlayan ve Rahîm/merhametli oluşu hatırlatılmıştır. Hz. Mûsâ’nın kaçacak,korkacak bir suç işlemediği hatta iyi niyeti ile Allah’ın elçileri arasına yükseldiği haber verilmiştir. Zulmedenler Allah’ın bağış ve merhameti dışında bırakılmıştır. Amaç Allah’ın bağışlaması ve merhametinin sûistimal edilemeyeceği uyarısındandır. (Bkz. Bakara:124)

12- Ve elini koynuna sok. Onu kötülük olmaksızın tertemiz olarak çıkar.Bu Firavun’a ve onun kavmine dokuz âyet içindedir. Muhakkak ki onlar, fâsık bir kavim oldular.

Sûin; her şeyin düşüğü, çirkini kötüsü demektir. Bu kelimeler korkmamanın gerekçesidir ki Hz. Mûsâ’nın eline bir kötülüğün bulaşmadığını göstermektedir. 

Beyzâe kalıbı ‘aşırı beyazlığı, parlaklığı’ ifade eder. Temiz yüzlü insana, üzerinde hiç bitki olmayan toprağa, Kamerî ayların 14–15. geceki görünümlerine beyzâ’ denir.Bu açıklamalara göre bu kelimeye, ‘tertemiz,ak-pak’ anlamı verilebilir. Hem sûin/kötülük kelimesinin kullanılması hem yedibeyzâ/temiz,beyaz el kelimelerinin yan yana kullanılması önemli bir detaydır. Elinin manevî kötülükten ve maddî hileden arındırıldığı vurgulanmıştır. Elini koynuna sokturulması Hz. Mûsâ’nın kalbindeki iyi niyet ve inancıyla işlediği kaza cinayetinden, eline bulaşan kötülükten arındığı ve asânın hareketinde kendi yaptığı kaza cinayetinin ve iradesinin olmadığını, soyutlaması zayıf olan Hz. Mûsâ’ya Allah’ın semboller üzerinden öğretmesi olabilir. Soyutlama yeteneğinin az olması Allah’ı görme isteği ile bizlere anlatılır. (Bkz. Arâf:143) Firavun’a ve onun kavmine gösterilen 9 âyet kronolojik olarak Kurân’da şöyle ifade edilir: İlk ikisi kendi müdahalesi olmadan asânın kıvrılması ve beyaz el ile itibar iadesidir.Üçüncüsü Hz. Hârûn ile Firavun ve kavmine söylediği sözlü âyetlerdir. 5 alâmet/işaret tek âyette şöyle sıralanır: “Böylece onların üzerine ayrı ayrı âyet olmak üzere, tufan, çekirge, kımıl, kurbağa ve kan gönderdik. (Arâf:133) Son âyet ise denizin açılmasıdır.

13- Âyetlerimiz onlara görünür olduğu zaman "Bu apaçık bir sihirdir." dediler.

Kurân hitabına da muhatabı etkilediği için “sihr” denmiştir. (Bkz. Müddessir:24) İnkâra odaklılar, üzerlerinde etki bırakan söz ve olayları anlamak yerine genelde sihir, büyü gibi metafizik kılıflarla ötekileştirir ve kendinden uzaklaştırırlar. Hâlbuki gösterilen âyetlerin rasyonel karşılığını aramak, muhatabı ikna ve imâna daha da yaklaştıracaktır. Firavun, Hz. Mûsâ ve Hârûn’dan istifade etseydi Hz. Dâvûd ve Süleyman’ın iktidarı gibi bir selâm yurduna sahip olacaktı.

14- Ve onu, yakîn olarak bildikleri hâlde, nefslerine zulmederek ve kibirlenerek bile bile inkâr ettiler. Öyleyse müfsitlerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bak!

İnkârın temel sebebi, zulme dayalı hayat tarzları ve kibirleridir. Hz. Mûsâ köleleşmiş İsrailoğullarını bu zulümden kurtarmaya çalışmış, bunun için Firavun ve çevresine âyet, işaret ve alâmetler göstermiştir. Müfsit, ifsâd eden demektir. Zulme dayalı sistemler özü itibari ile mütekebbirlerin nemalandığı menfaat çarklarıdır. Bu çarka adâlet, paylaşma ve eşitlik ilkelerini vaaz eden vahyin, âyetler ile müdahalesi inkâr ile karşılanmıştır. Oysa iktidarı elinde bulunduranlar bu âyetleri kullanarak daha âdil ve müreffeh devletler kurabilirlerdi.

15- Ve and olsun ki Dâvûd ve Süleyman’a ilim verdik. Ve dediler ki: ‘’İnanan kulların çoğundan bizi faziletli kılan Allah’a hamd olsun."

Dâvûd, İbrânîcede “en çok sevilen kişi, göz bebeği” anlamına gelmektedir. Kitab-ı Mukaddes’te Dâvid/Deyvid şeklinde geçtiği ve sadece Hz. Dâvûd’a ad olarak verildiği görülmektedir. Hz. Dâvûd MÖ 1000, MÖ 962 yılları arasında hüküm sürmüş ve Tâlût’un ardından krallığı yönetmiştir. İsrâiloğulları Hz. Mûsâ’dan sonra Filistin çevresine yerleşmiş bulunan Amâlika kabilesi ile karşı karşıya geldiler. İsrâiloğulları Amâlika ile yaptıkları bu ilk savaştan mağlûp oldular. İsrâiloğulları tarafından kutsal kabul edilen ‘Ahit Sandığı’ bu mağlubiyetle Câlût’tun (Golyat’ın) eline geçmişti. Kurân-ı Kerim’de bu sandığa “tâbut” adı verilmektedir (Bkz. Bakara:248) İsrâiloğulları bu savaşın acısını çektikleri sırada savaşmak istemiş ve Tâlût’un komutasında Câlût’la savaşmışlardır. İşte Hz. Dâvûd’dan ilk kez bu orduda ‘kendini göstermiş bir asker’ olarak bahsedilir. (Bkz. Bakara:251) Hz. Dâvûd Beytüllahim’de yaşayan Yuda kabilesinden sıradan bir gençti. Filistinlilere karşı açılan bir savaşta, İsrail’in en büyük düşmanı olan Câlût’u öldürdü ve birdenbire İsrailoğulları arasında değeri yükseldi. Bu olayla birlikte önemi artmaya başladı, öyle ki Tâlût’un (Seul) ölümünden sonra ilk önce Hebron’da(bugünkü el-Halil) Yuda kralı seçildi, daha sonra da bütün İsrail kabilelerinin kralı oldu. Kudüs’ü aldı ve orayı İsrail krallığının başşehri yaptı. Onun liderliğinde tarihte ilk defa, sınırları Akabe körfezinden Fırat nehrinin batı kıyılarına kadar uzanan barış yurdu (Jarusselam) kurulmuş oldu. Dâvûd’un peygamber seçilmeden önceki yaşamına, geçirdiği imtihanlara, Allah’ın yönlendirmesi ile ordusunu en iyi güvenli şekilde donatıp yönettiğine ve diğer yaşadığı bazı olaylara Kurân’da Bakara:246–252’de ayrıca Tevrât’ın I. ve II.Samuel bölümlerinde değinilmiştir. Ayrıca, Neml:15, Sâd:17, İsra:55, En’âm:84,Sebe:10, Enbiya:21, Bakara:251, Nisa:78 ve Maide:163 olmak üzere Kurân’da Hz.Dâvûd’dan 16 defa bahsedilir.

Süleyman isminin aslı İbrânîce olan Salomon’dur. Bu kelime,aklıselîm ve nâzik manâlarına gelen “Selîm” ismi ile yakın anlamlıdır. Hz. Süleyman, kendisi gibi kral peygamber olan Dâvud’un oğludur. (Bkz. Sâd:30) MÖ970 – 928 yılları arasında yaşadığı, 962 yılındababası Hz. Dâvud’un vefatı üzerine İsrâiloğulları krallığını devraldığı tarihî bilgilerden anlaşılmaktadır.

Hz. Süleyman hakkında, Kurân’da 17 yerde Enbiyâ 78–82, Neml 15–44, Sebe 12–14 ve Sâd 30–40. âyetlerinde bilgi verilir. Kurân’da toplam olarak 51 âyette ondan bahsedilir.

Hamd, övgü demektir. Başarının kendilerinden değil onlara ilim veren Allah’a ait olduğu şuurunu ifade etmektedir. İnananların çoğundan faziletli tutulmalarının sebebi sadece inanmanın yetmemesi, bunun mutlaka ilimle desteklenmesi gerektiğidir.

16- Ve Süleyman, Dâvûd’a vâris oldu. Ve dedi ki: "Ey insanlar!Kuşların mantığı bize öğretildi. Bize her şeyden verildi. Muhakkak ki bu, apaçık bir fazldır."

Buradaki vâris olma durumu risâlet bağlamında değildir. Zira peygamberlik babadan oğula geçmez. Eğer öyle olsa idi adâlet gereği Hz. Süleyman’ın oğlunun da resûl olması gerekirdi. Burada vâris olunan, yönetim sorumluluğu ve ilimdir.

Mantık,  ‘nun-tı-kaf’ kök harflerinden türemiştir ve Kurân’da bu kökten türemiş 12 kelime bulunmaktadır. Bu âyet dışında gelen kullanımların tamamı fiildir. Bu kelime Kurân’da geçtiği 12 yerin üçünde İbrâhîm kıssaları bağlamında geçmektedir. Mantık kelimesi de konuşulan lisan değildir. Çünkü lisan zaten Arapçadır ve Kurân’da geçer. Mantık; köken olarak bir şeyi çevrelemek, sınırlarını belirleyerek onu bilinir kılmak anlamına gelir; fakat dildeki sözcükleri değil, o sözcüklerle çerçevesi, konusu ve hedefi belli bir konuşmayı ifade etmektedir. Yine aynı kökten türeyen “mıntıka”kelimesi, sınırları belli, tarifi yapılmış belli bir bölgeyi ifade etmektedir. Âyetteki ifade Hz. Süleyman’a ait olsa da kuşların mantığının sonradan öğrenildiği ve “ben” yerine “biz”zamirinin kullanılmasından dolayı bu ilmin Hz. Dâvûd’dan miras olarak alındığı ifade edilmiştir. Hz. Dâvûd’un da savaşlarda çok önemli ve hayatî olan bu tekniği askerliği döneminde öğrenmiş olması muhtemeldir. Hz. Süleyman sadece kuşlardan yararlanmayı değil, demiri işlemeyi de babası Hz. Dâvûd’dan öğrenmiştir. Hz. Süleyman’a kuş ve hayvan dillerinin öğretilmiş olduğuna dair Kitab-ı Mukaddes’te hiçbir işaret yoktur. Özetle ‘mantıkuttayr’, kuşların davranış biçimleri, izledikleri güzergâhlar ve mıntıkaların bilgisi demektir. Bubilgi haberleşmede kullanılmaktadır. Haberci güvercinlerin kullanılması, uzak yerlerden hızlı ve güvenilir şekilde haber alınmasını sağlayan bir istihbarat yöntemi idi. MÖ 1200’lere kadar bu tekniğin uzanması ilk olarak bunu Hz. Dâvûd’un bulduğu değil önceki resûllerin de kullandığı ve Hz. Dâvûd ve Hz. Süleyman’ın geliştirdiği, ümmetlerine öğrettiği sonucunu vermektedir. Bundan dolayı âyette ‘Vahyedildi değil de öğretildi.’denmektedir.

İstihbarat/muhaberat,insanoğlunun var oluşundan bu yana her zaman önemini korumuş bir iletişim ve haberleşme eylemidir. İstihbarat Arapça kökenli “istihbar” kelimesinden türemiştir. “Yeni öğrenilen bilgiler,haberler, duyumlar” demektir. MÖ 6.yy’da yaşayan Çinli komutan Sun Tzu tarafından dünya edebiyatına kazandırılmıştır. “Savaş Sanatı” isimli eserde savaşla birlikte istihbarata da önemli bir yer ayrılmıştır. “Sonuçta, düşmanı ve kendinizi iyi bilmiyorsanız, yüzlerce savaşa bile girseniz sonuçtan emin olamazsınız.” sözüyle istihbaratın hayatî fonksiyonuna dikkat çekmiştir. Hz. Süleyman’ın istihbaratı başka ülkelerin ayıp ve kusurlarını, zaaflarını öğrenen bir casusluk sistemi/tecessüs değildi. Barış için savaşların, can kayıplarının önüne geçmek için kullanılan bir haberleşme ağı idi. Şimdi bu ordunun nasıl çalıştığı ve niçin kullanıldığına dair detaylar verilecektir.

17- Ve Süleyman için cinn ve ins ve kuş ordusu toplandı. Böylece onlar düzenlendi.

İnsan Arapça bir kelimedir. Kurân’da İnsan sûresi ilk âyetinde olduğu gibi Asr sûresi 2. âyet gibi birçok yerde ya insan teki veya türü manasında kullanılmıştır. Bir de ‘insanlar’manasında “nâs” kelimesi vardır. Nâs çoğuldur ve kendi lafzından tekili yoktur. Çünkü tekili farklı bir lafız olan insandır. Dilcilere göre nâs’ın aslı ünâs’dır.

Üns; ünsiyet, yakınlık demektir. Bu “yakınlık, yaklaşma duygusu” hemcinsleriyle bir arada yaşama durumunda olan insanın başka insanlara karşı yakınlığını ifade eden sosyal yönüdür. Sosyalleşen insana “ins” yani tanınan, bilinen, yerli insanlar denir. Bu bir tür ismi değil insan türünün bir sıfatıdır.

Cinn,  çoğul olarak kabul edilmiş tekilinin de “cinnî” kelimesi olduğu söylenmiştir. Bu kelime ce-ne-ne kökünden türemiş olup asıl anlamı, bir şeyin duyulardan uzak, saklı olmasıdır. Örtülü olan her şey cin’dir. Cennehü’l-leylü ‘Gece onu örttü.’, ecennehü ’Onu örttürdü.’, cenne’aleyhi ‘Üzerine örttü.’şekillerinde kullanılır. Cenin, cânan, cünne vs. hepsi c-n-n kökündendir vetemel anlamı gizli, örtülü, saklı demektir.

Kitab-ı Mukaddes’in Tarihler bölümünde 2:5-18’de (s.577) Hz. Süleyman’ın ordusundaki 150 bin yabancı/cinn ayrıntılı olarak bahsedilmiştir.

“İnsücin" kalıbıyla, “tanınan ve tanınmayan, kuşların da kullanıldığı istihbarat ordusu tanımlanmaktadır. Bir orduda hangi hayvan kullanılmışsa o hayvan veya ayırt edici unsur o orduya isim olmaktadır. Fil sûresindeki fil ordusu gibi.

Hz. Süleyman’ın ordusunda hem Kenan diyarından olan yerli halk vardı ki Kurân buna ‘el-ins’ der. Bir de ‘el-cinni’ denen muhacirler/yabancılar vardı.Zaten istihbarat için bilgi toplanacak halkın dilini bilen yabancılara/cin ihtiyaç vardır. Yabancı/ajan, haberci kuş ile bilgiyi merkez olan Kudüs’e göndermekte, bu bilgiyi alıp Hz. Süleyman’a okuyan askere de ‘el-ins’ denerek istihbarat ordusunun üç unsuru atıf “vav”ları ile bize anlatılmıştır.

18- Hedeflenen karınca vâdisine geldikleri zaman dişi karınca şöyle dedi: "Ey karıncalar, evlerinize girin! Süleyman ve onun orduları,farkında olmadan sakın sizi ezmesin."

Hatta bağlacının âyete kattığı anlamların başında; hedef belirleme, hedefe ulaşma veya arzu edileni elde edebilmek için ulaşılacak son noktayı, nihaî hedefi ifade etmesi gelir.Hatta bağlacının fiil cümlelerini bağlaması için başına geldiği cümle içeriğinin, hatta bağlacından önce gelen cümlenin sonucunu gösteren bir anlam içermesi gerekmektedir. 17. âyetteki ordunun toplanma sebebi hatta bağlacı ile karınca vâdisine gelmek içindir. İşte bu durum Süleyman ve ordusunun “karıncaların vâdisinden(!)” geçerken uğradıklarını değil tam tersi planlanmış hedeflerinin orası olduğunu göstermektedir. Vâdi kelimesi temelde içinde su akan yer demektir. Buradan hareketle iki dağ arasında kalan düzlüğe de vâdi denmiştir. Burada karıncalara ait verimli alan, bölge demektir. 

Neml, karınca demektir. Karıncaya “nemle” adının verilmesi,çokça hareket edip az duraklamasından dolayıdır ve çalışkanlıkla alâkalıdır. Kurân’da sadece 4 defa geçen (neml) kelimesinin 3 tanesi bu âyette bir tanesi ise 3/119. âyette ve bambaşka bir anlamda (parmak uçları manasında) geçmiştir.Yani ne Neml sûresindeki ne de diğer sûrelerdeki Süleyman kıssalarında bu kelime bu âyet dışında hiç geçmemektedir. O hâlde bu kelimenin marife oluş sebebi daha önce açıklanmış olamaz. Kaldı ki bir ismin marife oluş sebeplerinden hiçbiri kelimenin önce marife,sonra nekira, sonra marife oluşunu açıklamaya yetmemektedir. İşte bu durum zoraki olarak “neml” kelimesinin bir isim mi yoksa bir sıfat mı olduğunu sorgulamamızı zorunlu kılmaktadır. Çünkü gramer kurallarından hiçbiri bu kelimenin isim olması durumunda marife-nekira-marife şeklindeki kullanımına bir açıklama getirememektedir. İşte bu noktada artık (neml) kelimesinin manalarının bilinmesi zorunlu hâle gelmektedir. Çünkü kelimeye “karınca”şeklinde mana vermek, gramer kuralları gereği mümkün gözükmemektedir. Bu kelimeye geçtiği âyette meal ve tefsir müelliflerinin yaptığı gibi bir türün ismi olarak “karınca” manası vermek, kelimelerin marife ve nekira oluş sebepleri ile ilgili kuralları hiçe saymak anlamına gelecektir. Bu kelimenin isim değil şimdi anlatılacak kraliçenin ve Sebelilerin birer sıfatı olması durumunda marife-nekira-marife olarak gelmesi mümkün olabilecektir. Burada konuşan karınca konuşmakla kalmayıp sadece ve sadece insanların bir özelliği olan kişileri, isimleri ile tanıma seviyesindedir. Bu da bilinen karıncalar için mümkün değildir. Zira bir ordu ve o orduyu yöneten komutanın ismini bilmek sıradan bir insanın bile yapabileceği bir şey değildir.

Mesken  (ev) kelimesi insanlar için kullanılan bir kelime olup karınca, kertenkele türünden yaratıkların barınakları Arapçada cuhr (yuva) kelimesiyle ifade edilir. Ayrıca âyetteki ifadeye dikkat edildiğinde,kelimenin mesakineküm (evleriniz) şeklinde çoğul olarak kullanıldığı görülür. Hâlbuki karıncalar koloniler hâlinde yaşarlar ve her birinin ayrı bir meskeninin olması söz konusu değildir. Âyetteki cümlenin fiili kâlet ( dedi) şeklinde müennes olunca, fiilin öznesini de dişi olarak anlamak zorunludur. Yani, karınca vâdisinde halkı uyaran kişi ister sıradan biri, isterse halkın yöneticisi olmuş olsun, erkek değil bir bayandır. ‘’Süleyman ve onun orduları, farkında olmadan sizi ezebilir." manasındaki cümlede kışladaki askerlere değil halka seslenilmektedir. Zira yapılan bir savaşta istemeyerek de olsa gerçekleşebilecek sivil zayiat azaltılmak amaçlanmaktadır.

19- Böylece, onun sözüne tebessüm ederek güldü. Ve dedi ki:"Rabbim! Bana, anne ve babama verdiğin nimetlere şükretmek için senin razı olduğun sâlih amel yapmakta beni başarılı kıl. Ve beni, rahmetinle sâlih kullarının arasına dâhil et."

Tebessüm, dahk’ın (gülmenin)başlangıcıdır. Buradaki gülümsemenin şekli tepeden bakarak, küçümseme ile alay eder tarzındaki gülme olan nahka olmaması önemli bir detaydır. Hz. Süleyman’ın kendisine verilenlerin şükrü/teşekkürü için çıktığı seferdeki tek amacı ıslâh edici bir amel yapabilmektir. Hz. Süleyman’ın seferi; annesinin emeğinin,babasından edindiği mülkün, iktidarın şükrünü, ancak ıslâhla yapabileceği şuurunu kazandığı bir sefere dönüşmüştür.

20- Ve kuşları yokladı. Böylece "Hüdhüd’ü niçin göremiyorum, yoksa o kaybolanlardan mı oldu?" dedi.

Arapçada el takısı (harf-itarif), marife (belirlilik) manasındadır. Bu âyette her tür (yırtıcı, ötücü,süs kuşu, evcil veya leşçil) kuş manasındaki ‘tuyurun’ geçmemiş ‘et-tayr’ ile herkesin bildiği, gördüğü bir kuş ifade edilmiştir. Bu kuş haberci kuşlardandır. Sadece bu âyette geçen “el-Hüdhüd”kelimesinin marife olması oldukça dikkat çekicidir. Et-tayr kelimesi ile birlikte kullanılması Hüdhüd’ün haberci kuşlardan sorumlu olduğunu bize göstermektedir. Zira âyette Hz. Süleyman önce haberci kuşları, sonra da bu kuşlardan sorumlu olan görevliyi sormuştur. Hüdhüd isimlendirmesi, kuşları çağırırken veya eğitirken çıkarılan sesten dolayı konulmuş bir lakap da olabilir. Hz. Süleyman’ın bu sorusuna cevap bir sonraki âyette Hüdhüd tarafından verilmiştir.

21- Ona mutlaka şiddetli bir azap edeceğim veya onu mutlaka boğazlayacağım.Ya da bana kesin olarak apaçık bir bilgi getirsin.

Hz. Süleyman 19 ve 20. âyetlerde konuştuktan sonra konuşmaya ara verir ve 27. âyetten itibaren konuşmaya devam eder. Zira haddizatında hiçbir peygamber 21. âyette ifade edilen bu üslupta konuşmaz. Burada hükümdar ve peygamber olan Hz. Süleyman’ın sorusu kuşlardan sorumlu Hüdhüd tarafından cevaplanmaktadır. Hüdhüd, haberci kuşa karşı öfkesini yansıtmaktadır. Peygamberin karşısındaki mahcubiyetini haberci kuşu cezalandıracağını söyleyerek yansıtmaktadır. Önemli bir haber beklediği için görev yerini terk ettiğini ifade ederek mazeret sunmuştur. Çok geçmeden beklediği haber gelir ve Hz. Süleyman’ın karşısına çıkar.

22- Bunun üzerine çok geçmeden geldi. Böylece "Senin ihata edemediğin bir şeyi ihata ettim. Sebâ’dan sana kesin bir haber getirdim."dedi.

Sebe, Güney Arabistan’da yer alan ve halkı ticaretle tanınmış bir ülke idi. Başşehri de, şimdiki Kuzey Yemen’in merkezi Sana’nın kuzeydoğusunda,takriben 55 mil mesafede olan Ma’rib kenti idi. Main krallığının yıkılışından sonra, MÖ yaklaşık 1100 yıllarında güç kazandı ve bin yıl boyunca Arabistan’da hüküm sürdüler. Daha sonra, MÖ 115 yılında onların yerini Himyerîler aldı. Hz. Dâvûd’un Mezmurlar’ında “Sebe””den bahsedilmektedir Hz. Süleyman Sebe’yi babasından duymuştur; ancak geniş kapsamlı bir bilgisi yoktur.

İhata; kuşatmak, sarmak ve çevrelemek gibi anlamlar taşıyan h-y-t kökünün türemiş şeklidir. Hait, bir yeri çevreleyen duvar demektir. İhata, maddî olabileceği gibi ilim ile kuşatma ve bir konuyu her açıdan değerlendirme ve kavrama demektir. Hz. Süleyman topladığı orduları ile karınca vâdisi olan Sebe’ye doğru bir savaş seferi düzenlemiş; ancak bundan sonraki âyetlerde anlatılacak olan Sebe kraliçesi Belkıs ile yazışmaları sonucu bu savaş seferini 19. âyetteki Allah’ın rızasını kazanabileceği bir sâlih amele dönüştürmüştür.Bu hedef, tebessüm edip gülümsemesini de açıklamaktadır. Sebe’den gelen hayatî haber, savaşa ve kan dökmeye gerek kalmadan gerçekleşecek olan gönül fethidir.Zaten asıl fetih budur. Diğeri işgal olacaktır. Şimdi Hüdhüd Sebe’deki haberi yazan muhbirin notunu Hz. Süleyman’a okumaya başlamıştır.

23-Gerçekten ben, onlara melik olan bir kadın buldum. Ona, her şeyden verilmiş ve onun azîm bir arşı var.

Arş, nüzul sürecinde ilk kez Tekvir sûresinde geçer. Lâfzen “taht, tavan ve yüksek mekân”, mecazen de “şan, şeref, onur, itibar ve hükümranlık” gibi anlamlara gelir. Arş kelimesi Kurân’da, “Allah’ın bütün varlık üzerindeki mutlak hüküm ve iktidarını” ifade eder ve genellikle O’nun âlemleri yaratmasına ilişkin bir açıklamayla bağlantılı olarak geçer.(Bkz Tâhâ 5) Allah’ın arşa istivası, onun mülkünde tek söz hakkına sahip olması demektir. “Sellü arş“, ‘’Mülkü yıkıldı, dağıldı.’’ demektir. Mülkü kıvamında, işleri yolunda ve mülkünün işleyişi muntazam ve sağlıklı olduğunda“istave ale’l-arşi ” veya “istekare ala şeri­ri mülkih” denilir. Ona her şeyden verilmiş dendikten sonra büyük bir koltuğu, oturağı veya tahtı var demek bağlamla alâkasız ve gereksiz bir bilgi gibi durmaktadır. Ona her şeyden verilmiştir.Neden? Çünkü ‘’Onun güçlü, kararlı ve azametli bir iktidarı, hükümranlık ve yönetimi var.’’ şeklinde anlamak bağlama daha uygundur.

24- Onu ve kavmini Allah’ın astında güneşe secde ederken buldum. Veşeytan, onlara yaptıklarını süslemiş ve böylece yoldan alıkoymuştur. Bu sebeple onlar hidâyette değildir.

Burada Hüdhüd’ün haber verdiği vakaya yorumunu da katarak aktardığı anlaşılmaktadır. “Mindunillah”kullanımından dolayı Sebelilerin güneşi bir aracı ilâh olarak gördüklerini anlamaktayız. Tarımla uğraşan ve çok çalışkan olan Sebeliler ürünlerinin verimini etkileyen güneşe secde ederek teşekkürlerini sunarak şirke düşmüşlerdir.

25- Göklerde ve yerde saklı olanı çıkaran ve sizin sakladığınızı da açıkladığınızı da bilen Allah’a, nasıl secde etmezler?

26-O Allah ki, arşülazîmin Rabbidir. O’ndan başka ilâh yoktur.

Sebe melikesi Belkıs’ın geçici iktidarını kalıcı olan Allah’ın hükümranlığına değişmesindeki hata ifade edilmiştir. Bu konuşma gelen haberi okuyan Hüdhüd’ün sözleri gibi durmaktadır. Hüdhüd kuştan hesap sorduğu gibi bu kez de Sebelilerden ‘hesap sorar’ şeklindeki tarzını devam ettirmektedir. Aceleci ve peşin hükümler veren Hüdhüd’e Hz. Süleyman’ın cevabı şudur:

27- Dedi ki: ‘’Sen sâdık mısın yoksa yalancılardan mısın bakacağız."

Gelen haberdeki Hüdhüd’ün yorumlarının doğruluğu konusunda Hz. Süleyman emin değildir. Bu kez mektubu haberci kuşla değil bizatihi Hüdhüd’ün götürmesini isteyecektir.

28- Bu yazıyla git, böylece onlara ulaştır. Sonra onlardan uzaklaş! Böylece bak, nasıl bir sonuca varacaklar.

Meal müellifleri, kıssanın başında Hüdhüd’ü bir kuş olarak tanımladıkları için, artık ondan sonrasında kelimelere mana tercihlerini hep onun bir kuş olduğunu varsayarak yapmak zorunda kalmışlardır. Hüdhüd’ün kuş olduğunu söyleyen müellifler, nasıl olur da Süleyman’ın bir kuşa asla söylenmemesi gereken “izheb” fiili üzerinden emir verdiğini sorgulamak yerine, manası “git” olan kelimeyi “götür”şekline çevirmeyi daha uygun bulmuşlardır. Oysa sadece uçma kabiliyeti olan bir kuşa  “izheb” şeklinde bir emir verilmesi asla doğru değildir.Madem Hüdhüd’e kuş yakıştırması yapılıyor, kuş olduğu için ona “yürüyüp git”anlamına gelecek  “izheb” kelimesi ile değil de “uçarak git”anlamına gelen  “tir” kelimesi ile emir verilmesi gerekmez miydi? Çünkü kuşların bir yerden bir yere gitmeleri sadece uçma yoluyla olmaktadır. Ama müelliflerimiz bunu sorgulamak yerine “git” anlamı verilmesi gereken fiile “götür” anlamı vermeyi tercih etmişlerdir. Şuarâ 15’te “Haydi âyetlerimizle ikiniz gidin!” şeklinde yine aynı kelime Hz. Hârûn ve Mûsâ’nın âyetlerle yürüyerek gitmesi manasında kullanıldığı için “izheb” kelimesine götür, uçur değil “git” manası vermek daha doğrudur.

Tevelle hem yüz çevirmeyi, sırt dönmeyi hem de kenara çekilmeyi ifade eder. Râgıb “meze yerciun” ifadesinin “Ne cevap verecekler?”anlamında olduğunu belirtmiştir. Burada Hz. Süleyman, Hüdhüd’ün götürdüğü mesaja yine yorum katmaması için bir talimat verip onların yazdığı mektupla baş başa kalmalarını istemektedir. Amaç yönlendirme olmadan verecekleri tepkiyi öğrenip onları daha iyi tanımak ve tebliğ için bilgiyle onları ihata etmektir.

29-"Ey melleler! Gerçekten bana kerîm bir yazı ulaştı." dedi.

Mele, “dolmak” anlamına gelen ‘mil’ kelimesinden türemiş olup kelimenin esas anlamı, dolu olan(depo)  demektir. Zaman içinde “reisler/başkanlar,bir toplumun ileri gelenleri, toplumun erdemlileri” için de mecâz anlamla ‘mele’ denilir olmuştur. Bunlara ‘mele’denilmesinin sebebi, “kendilerinin ihtiyaç duyulan bilgi, deneyim ve anlayışla dolu” olmalarından, yani “boş adam” olmayışlarındandır. Kerîm yazı, mektuplar içinde en kaliteli, değerli bir mektup olduğunu ifade için kullanılmıştır.

30- Muhakkak o Süleyman’dan. Ve muhakkak o, Rahmân, Rahîm Allah’ın ismi iledir.

Bismillâh Hûd 41’de kullanılırken,Bismillâhirrahmânirrahîm” ifadesi Kurân’da sadece bu âyette geçmektedir. Rahmân Rahîm Allah ismi ile. Merhametin kaynağı ve fiilerinde bu merhameti gösteren Allah’ın isim ile. Kurân’dan önce Araplar, işlerine “Bismillatveluzza” diye putlarının adıyla başlarlardı. Hanîfler ise, tevhid dininin kalıntısı olarak,“bismikellahümme” derlerdi. Hanîflerin bu âdeti nübüvvetin ilk yıllarında da devam etmiştir. Neml sûresindeki besmele âyeti (30. âyet) nazil olduktan sonra besmele son şeklini almıştır. Hz. Peygamber, hayatının sonuna kadar hep bu ibareyi kullanmıştır. Besmele Allah’ın rahmet ve merhametini referans alarak başlamaktır.

İsim, bir şeyin zihinde doğmasını sağlayan işaret ve alâmet demektir. İsmin aslı “sümüv” mad­desidir, yücelik bildirir. Allah’ın zâtı iledeğil sıfatları ile yüce esmasını düşünerek hareket, aslında onun merhametini kendine ilke edinmek manasındadır. 

31- Bana üstünlük taslamayın! Ve bana teslim olarak gelin!

Hz. Süleyman mektubuna Kral sıfatı ile değil Allah’ın elçisi sıfatı ile “merhametin kaynağı Allah’ın ismi ile/adına” yazarak başlamıştır. Artık mektubun devamındaki sözler Hz.Süleyman’a ait değil onu elçi seçen Allah’a ait olmaktadır. Esasen buraya yazılan bir âyetin bir bölümüdür. Benzerini Hz. Mûsâ Firavun’a şöyle demiştir: “Allah’a karşı üstünlük taslamayın! Çünkü ben, size apaçık bir delil ile geldim.” (Duhân:19)Kaldı ki burada Sebe, Hz. Süleyman'a karşı bir tehdit oluşturmamaktadır. Ne din konusunda ne de Müslümanları yurdundan çıkartma konusunda onlarla savaşma niyeti olan bir ülkedir. Zaten böyle zararsız ülkelerle savaş açmak Mumtehine 8’e göre yasaktır. Hz. Süleyman mektubunda güneşe tapmanın, aracı ilâhlar belirlemenin asıl ve tek ilâh olan Allah’a karşı hadsizlik olduğunu ifade eden bir tebliğ yapmıştır. Zaten savaş niyeti olsa mektuba ‘Rahmân ve Rahîm’ diye başlamaz, Tevbe sûresinin girişinde olduğu gibi ültimatom şeklinde bir giriş yapması gerekirdi. Burada ‘’Bana teslim olun!’’ ifadesindeki ‘müslimîn’ kelimesi İslâm ile aynı kökten gelir. Siyasi ve sosyal barış, selâm ve sulhu önceleyip kabul ederek gönüllü gelmesi teklif edilmiştir.

32- Dedi ki: "Ey melleler! Emrime fetva verin. Siz şâhitlik etmedikçe ben kat’i emir verecek değilim."

Bu âyette “şûra” yönteminin güzel bir örneği anlatılmaktadır. Sebelilerin karıncalara benzetilmesinin tek sebebi bir Kraliçe tarafından yönetilmek değil, aynı zamanda birbirleri ile olan istişareleridir. Tek vücut gibi hareket etmenin yolu yöneticinin etrafındakilerle sürekli bilgi ve görüş alışverişi yapmasından geçer. Hz. Süleyman bir mektup yazmış, buna merhametli olan Allah’ın adıyla başlamış ve yine Allah’ın sözleri ile devam etmiştir. Belkıs’ın okuduğu mektubun ilk kısmına değil sonrasına odaklanan mellelerin verdiği cevap şöyledir:

33- Dediler ki: "Biz kuvvetliyiz ve şiddetli harp ehliyiz. Ve son emir senindir. Artık neyi emredeceğine sen karar ver.

Diyalogların başındaki fiiller önemlidir. Kâle erkekler için dedi, kâlet bayanlar için dedi, kâlû ise 3 ve daha fazla erkekler için kullanılır.Burada melleler cevap vermektedir.

Be’s; güç, kuvvet, hızlı savaş, sıkıntı, azab ve harb ehli gibi mânalara gelir. Merhamet ile başlayan, barışa, selâma ve teslimiyete çağıran Hz. Süleyman’ın mektubu ile baskı, zorbalık ve güce tapan melleler arasında kalan Belkıs, savaşın getirisi kadar kaybettirdiklerini bir sonraki âyette hatırlatarak kararının da gerekçesini şöyle ifade eder:

34- Dedi ki: "Muhakkak ki melikler, bir kasabaya girdikleri zaman,orayı ifsâd ederler ve ahaliden izzet sahibi olanlarını zillete düşürürler. Ve işte hep böyle yaparlar."

İzzet, insanın yenilmesine engel olan şeydir. Bu onun hakkında üstünlük, şeref ve haysiyetli olmasını sağlayan imkânları da ifade eder.Düşmanı karşısında galip gelen kimse için de ‘izzetli’ denilmiştir.

Zelil, hor ve hakîr demek olup “zal“ın ötresi ile“züll” mastarından gelir. Zelül, kolaylıkla boyun eğen, zelil ise zorla boyun eğendir.

Melik, sözlükte “sahip ve mâlik olmak” anlamındaki milk, mülk,melk kökünden türeyen melik kelimesinin çoğulu mülûk’tür. Hz. Süleyman’ı tanımayan Belkıs, meliklerin mülklerini bu şekilde büyüttüklerini hatırlatmaktadır. Erkek melleler zorba, kaba kuvvet ve savaş mantığı ile bakıp tek taraflı, hedefe odaklı iken; bayan yönetici annelik duyguları ile çok yönlü düşünerek arkada kalan kasabaların da bu savaştan olumsuz etkilenebileceğini ifade etmektedir. (Karye için bkz. Yâsîn:13) Tıpkı kraliçe karıncanın kolonisini koruma girişiminde olduğu gibi. Belkıs da halkını korumaktadır. Zira Süleyman ve orduları Sebe şehrinin yakınındaki Karınca Vadisi’ne kadar gelmişlerdir.

35- Ve mutlaka ben onlara hediye ile resûller göndereceğim. Böylece bakalım resûller ne ile dönecekler?

Kurân’da “mürsel” yani gönderilen elçi sadece Allah’ın elçileri değil normal bir amaç için gönderilen elçiler olarak da kullanılır.Burada Belkıs ‘Bakalım!’ (nâzıratun) diyerek Hz. Süleyman’ın niyetini anlamaya çalışıyor. Niyeti Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın dinini tebliğ mi? Yoksa dünyalık metâ için krallığını büyütmek mi? Eğer dünyalıksa gönderdiği hediyeleri kabul edecektir. Hz. Süleyman, Sebelilerin korktuğunu düşünüp fazlasını istediğinde artık niyeti anlaşılmış olup bu savaş sebebi olarak görülecektir. Oysa Hz. Süleyman’ın cevabı şu şekildedir:

36- Böylece geldikleri zaman Süleyman onlara dedi ki: "Beni mal ile oyalıyor musunuz? Oysa Allah’ın bana verdiği, size verdiğinden daha hayırlı.Bilakis, siz hediyenizle övünüyorsunuz.

Gelen hediyelerin öncelikle Sebelilerin övündüğü şeyler olduğu ve övündükleri şeylerin de Hz. Süleyman’da olmadığı anlaşılmaktadır. Zira âyette size verilenler bana da verildi denmiyor.“Allah’ın bana verdiği şeyler, size verdiği şeylerden daha hayırlı.” biçiminde bir kıyas yapılıyor. O zaman Belkıs’ta ve çevresinde olup da Hz. Süleyman’da olmayan nedir? Mal değil, mal-mülk sevgisidir. Zira âyetin sonunda o getirdikleri mal-mülk ile ne kadar zengin bir ülke olduklarının imajı ile övündükleri, şımarık tavırlar sergiledikleri Hz. Süleyman tarafından tespit edilmiştir. Bu hikmetli tespit Hz. Süleyman’ın sonraki hamlelerini belirlemede etkili olacaktır.

Âyette geçen (etumidduneni) kelimesi ifal babında (mim+dal+dal) kök harflerinden türemiş muzari bir fiildir ve Kurân’da bu kök harflerinden türemiş 32 kelime bulunmaktadır. Temelde “bir nesneyi veya şeyi çekip uzatmak” manalarına gelen bu fiilin mazi kök anlamları “uzatmak, yardım etmek, artırmak, eklemek, ilave etmek, kabarmak, zaman tanımak, zamanı uzatmak, süreyi sündürmek, oyalamak, yaymak, genleşme”şeklindedir. Arapçada kullanıldığı şekliyle zaman tanıma anlamına gelen“müddet” kelimesi Türkçeye de geçmiştir. Genelde kelimeye “yardım etmek” manası verilmiştir. Fakat mazi kökünde zaten yardım etmek anlamı bulunan bu kelimenin if’al babındaki anlamı yardım etmek değil “yardım ettirmek” şeklindedir.Kelime bu bağlamda, zamanı uzattırmak, mühlet kazanmak, oyalamak manasına gelmektedir. Burada Melike, Hz. Süleyman’ın niyetini öğrenmek için hediyeler göndermiş, acele karar verip savaşa girmemiştir. Hz. Süleyman Melike’nin içinde bulunduğu ikilemi fark etmiştir. Zira Hüdhüd'e mesajı verdikten sonra geri çekilip gözlem yapmasını emretmiştir. (Bkz. Nebe:28) Bir yanda savaşçı ve zorba melleler, diğer yanda bundan etkilenecek masum halk. Melike’yi ve halkı kurtarmak için Hz. Süleyman hamlelerini sırası ile yapmaya başlar.

37- Dön onlara! Artık mutlaka karşı koyamayacakları ordularla onların bulunduğu tarafa geliriz. Ve mutlaka onları küçük düşürerek zilletle oradan sürüp çıkarırız.

Sebelilerin zaafı, çok değer verdikleri, taparcasına kendilerini vakfettikleri, kaybetmekten korktukları şehirleri, mal ve mülkleridir. Hz. Süleyman’ın bu sert çıkışı gelen elçilerin bir nevi rüşvet ve haraç verip onu ve ordularını savuşturma ve onu mal-mülk düşkünü gibi göstermelerine verilmiş tepkisel bir cevaptır. Elçilerin böbürlenerek getirdiği hediyeleri, malı-mülkü net bir şekilde reddetmiştir. Zira ilkeleri olan inançlı kişilerin değeri olur fiyatı değil. Hz. Süleyman’ın tepkisel cevabı, onları zorla teslim alıp dünyalıklarına konmak niyetinde olmadığını net olarak ortaya koymak içindir. Amacını doğru olarak yansıtmak için danışmanlarına yönelerek teslim olmak üzere gelecek olan heyeti ikna edip gönüllerini kazanmaya çalışacaktır.  

38-"Ey melleler! Onlar teslim olmak üzere bana gelmeden önce, onun arşını hanginiz bana getirir?" dedi.

Başkasına ait bu tahtı izinsiz almak hırsızlık değil midir? Göğüs göğüse mertçe savaşmadan düşmanın esir alınması bile yasaklanmışken (Bkz. Enfal:67) kişisel bir eşyayı gasp etmek helal midir? Atlamalı ve öz bir anlatıma sahip bu âyetlerdeki parçalar, tedebbürî okumayla birleştirilmelidir.

Arş, nüzul sürecinde ilk kez Tekvir sûresinde geçer. Lâfzen “taht, tavan ve yüksek mekân’’ mecazen de “şan, şeref, onur, itibar ve hükümranlık” gibi anlamlara gelir. Arş bir binanın en değerli, en yük­sek yerini teşkil eder. Bu kelime, Hz. Yusuf’un ve Sebe melikesi Belkıs’ın tahtı anlamında mecazen değil hakîkî manada kullanılmıştır. Kurân’da arş mecazî olarak da kullanılmıştır. Bunlar Allah’ın bütün varlıklar üzerindeki mutlak hüküm ve iktidarını ifade eden âyetlerdir. Mesela “Rahmân’ın arşa istiva etmesi” gibi.(Bkz. Tâhâ:5) Kitâb-ı Mukaddes’te arş “kralın tahtı, hükümranlık, Allah’ın tahtı” olmak üzere üç mânada kullanılmıştır. Dâvûd ve Süleyman peygamberlerin tahtı ile Firavun’un tahtına arş adı verilmiştir.

Dünya tarihinde kral ve yöneticilerin tahtlarına özellikle önem verildiği görülmüştür. Kurân’ın öncesinde Arap, Türk, Roma ve Sâsânî hükümdarlarının saraylarında altın ve mücevherlerle süslü, genellikle ahşaptan yapılmış tahtları vardı. Tahtın hükümdarın meclisinde bulunan kişilerle aynı seviyede olmaması gerekirdi; otağ ve salonlarda diğer resmî erkânın mevkiinden daha yüksek bir yere konulurdu (İbn Haldûn, II, 117). Kasır ve saraylarda halife, hükümdar ve diğer yöneticilerin devlet adamlarını, elçileri kabul ettiği, taht odası adı verilen bir bölüm vardır. Nâsır-ı Hüsrev, Fâtımî halifesinin 4 arşın yüksekliğinde, üç tarafı tamamen altından gösterişli bir tahtı vardı.(Sefernâme, s. 85-86).  Muktedir-Billâh,Bizans elçisini abanoz ağacından yapılmış, ayaklarının altına altın iplerle işlenmiş bir halı serilmiş, sağ ve sol tarafına yedişer adet kıymetli mücevherden oluşan birer salkımın konulduğu tahtın üzerinde kabul etmişti (İbn Kesîr, XI, 136). Memlükler’de biri sultanın elçileri kabulü ve cülûs merasimleri başta olmak üzere önemli günlerde, diğeri normal günlerde kullanılan iki taht vardı. Bazı krallıklarda sultan başşehirde olmadığı zamanlarda bile devlet adamları kabul dairesine girerken tahtı selâmlardı. Genelde taht ahşaptan yapılır ve üzeri altınla kaplanırdı. Arş sadece maddi bir oturaktan ziyade manevi bir değeri ve manası olan bir semboldü. Sancak bir bez parçasının sopaya takılması ile yapılır ancak o düştü mü ülkede düşer. Taht kelimesi tarihî ve edebî metinlerde ‘taht-ı Süleymânî’ gibi tamlamalar şeklinde sıkça kullanılmıştır. Göktürk Kağanı İstemi Han Bizans elçisi Zémarque’yi,gerektiğinde bir atla çekilebilen iki tekerlekli altın bir taht üzerinde otururken huzuruna kabul etmişti (Chavannes, s. 301). Meliklerin tahtı önemli savaşlarda orduyla birlikte götürülürdü.Krallar barış için bir araya geldiklerinde kendilerine ait ve gücü, zenginliği temsil eden tahtlarında oturarak karşı taraf üzerinde etkileyici bir izlenim bırakmak isterlerdi. Hz. Süleyman Belkıs’ın herhangi bir eşyasını değil de arşını,oturduğu tahtı neden istediği bu tarihi arka plan düşünüldüğünde daha anlaşılır olmaktadır. Hz. Süleyman’ın bu isteği Hüdhüd’ün verdiği bilgi ve Belkıs’ın eğilimleri ile alâkalıdır.

39- Cinlerden bir İfrit: "Sen, makamından kalkmadan önce onu sana getiririm. Muhakkak ki ben, ona kuvvetle eminim." dedi.

Rağıb'ın Müfredatı'nda İfrit;pis, çetin demektir. Şeytan gibi insan hakkında da kullanılır. İbnü Kuteybe demiştir ki: "İfrit, 'müvesseku'l-halk' yani yaratılışı kuvvetli demektir. Aslı, toprak demek olan 'afer' den gelir. 'Afere' güreşti, yere yıktı, demektir." İfrit kelimesi, özet bir ifadeyle "akranlarını ezip geçen, onları zelil kılan kötü adam"demektir. (Lisanül Arab) Ayrıca Elmalılı İfrit’i, tuttuğunu devirir, kuvvetli,becerikli, ele avuca girmez bir kerata olarak tarif etmiştir. O zaman âyetteki cinlerden yani yabancılardan ele avuca sığmayan, kuvvetli, tuttuğunu koparan biri şeklinde anlaşılmalıdır. Zaten âyetin sonundaki kavî ve emin sıfatları, İfrit’in bu işi sağlam ve güvenilir şekilde yapabilecek kabiliyette olduğunu ifade etmektedir. Sen, makamından kalkmadan ile kasıt; Hz. Süleyman’ın karşı konulmaz ordularla Sebe’ye bir savaş sefer düzenlemesine gerek kalmadan onu kendisine getireceği manasında kullanılmıştır. Bu ifadelerden de, İfrit’in Hz. Süleyman’ın kastını anlamadığı ve tahtı gizlice gasp edip kendisine getirmeyi istediği zannedilmiştir.Burada tahtın çalınarak getirilmesi teklifi reddedilir.

40-Kitaptan ilmi olan kişi dedi ki: “Ben onu, bakışın farklı tarafa dönmeden sana getiririm.” Ne zamanki onu karşısında gördü: “Bu Rabbimin bir fazlıdır, ben şükredecek miyim yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni imtihan etmek için.” dedi. Ve kim şükrederse sadece kendi nefsi için şükreder. Ve kim nankörlük ederse o takdirde muhakkak ki benim Rabbim Ganî'dir, Kerîm'dir.

Âyette nakledilen “kable enyertedde ileyke tarfuke” şeklindeki ifade, klâsik meal ve tefsirlerde"gözünü açıp kapamadan" şeklinde meallendirilmiştir. Ancak kelimeler bu manada değildir. Âyette göz anlamı verebileceğimiz bir kelime olmadığı gibi tek başına gelen (tarfuke) kelimesinin “tek bir göz kırpma” anlamı da yoktur. Bu kelimenin tek bir göz kırpmasını ifade etmesi ancak sonuna bir müenneslik “ta” (ة)’sı getirilmesi durumunda mümkündür. Çünkü kelime ancak o zaman tek bir bakış veya tek bir göz kırpması anlamına gelecektir. Mesela, Rahmân 56, Sad 52 ve Saffat 48. âyetlerde (kasiratu’t tarfi) şeklinde geçen ifadeye hiçbir meal müellifi bu âyete verdikleri “göz kırpması” manası vermemişlerdir. "Sen bu işi kafandan silmeden önce;  gündemden düşürmeden sana getiririm." demektir.

Hz. Süleyman, yabancı olan İfrit’e değil de kitaptan ilmi olan kişiye bu görevi vermiştir. Kitaptan ilmi olan kişi yetenekli danışmanıdır. İbn Abbas´ın en meşhur görüşüne göre bu, Hz. Süleyman´ın veziri Asaf İbn Berhiyâ´dır.

Felamma kelimesi “aniden” anlamına gelmemektedir. Âyetin başındaki (fa) harfi bağlaçtır. Arap dilinde oldukça yaygın alanlarda kullanımı bulunmaktadır. Bu yaygın kullanımlardan biri de sebep-sonuç ilişkisi kurma görevindir. Lemma, olduğu zaman demektir. Sebep Hz. Süleyman’ın onu istemesi, sonuç da onun getirilmesidir. Bu aradaki zamansal fark ‘felemma’ ile ifade edilmektedir.Aslında sadece bu kelime bile önceki cümle ile bu kelimeden sonraki cümle arasında uzunca bir sürecin geçtiğini anlamaya yeterlidir. Ancak müellifler ‘tarfuke’ kelimesine ‘göz açıp kapama’ gibi anlık bir mana verdiklerinden bu zamansal fark ortadan kalkmıştır.

Hz. Süleyman’ın karşısında hazır dururken gördüğü “taht” değil,kitaptan ilmi olan veziridir. Zira هُ (hu) zamiri akılsız ve iradesiz olan“tahtı” ifade etmek için kullanılmaz. Zamir, vezirin görevini tamamlayıp Hz. Süleyman’ın huzuruna çıkmasına işaret eder.

Buradaki imtihan ve şükür zaten sûrenin 19. âyetinde şöyle ifade edilmişti: “Böylece, onun sözüne tebessüm ederek güldü. Ve dedi ki: "Rabbim! Bana, anne ve babama verdiğin nimetlere şükretmek için Senin razı olduğun sâlih amel yapmakta beni başarılı kıl. Ve beni,rahmetinle sâlih kullarının arasına dâhil et.” Hz. Süleyman, İfrit’e kıyasla kitaptan ilmi olan, aklıselim davranan, bürokrasiyi, devletler arası ilişkileri bilen danışmanının görevini başarı ile tamamladığını görerek sâlihatın kazandığını, iktidarın bir imtihan olduğunu ifade etmiştir. Bu imtihanda hayr veya İfrit’in teklifinde olduğu gibi şer ve illegal yolların her yöneticinin önüne sunulduğu ve bunlardan doğru olanın, legal olanı seçmenin Allah’a karşı şükrü ifade ettiğini Hz. Süleyman bizlere öğretmiştir.

41- "Onun arşını tanınmaz hâle getirin. Bakalım hidâyete erecek mi, yoksa hidâyete ermeyenlerden mi olacak?" dedi.

Nekkirû kelimesinin kökü nekira fiilidir. "Bilmemek, tanımamak" anlamına gelen bu kelime, enkera kalıbından alınınca "öyle değildir diyerek inkâr etmek" mânasını ifade etmektedir. Nakera kalıbı "muharebe etmek, kandırıp aldatmak"; enkeru kalıbı "sesin en çirkini"; münker de"selim aklın çirkin bulduğu, makul olmayan şey"; nekîr de "inkâr etmek, güç iş" anlamına gelmektedir. Burada "bilemeyeceği,tanıyamayacağı hâle getirin" denirken nekkirû emir kalıbı kullanılmasındaki maksat hoşa gitmeyecek şekle sokulması, aşırılıklardan arındırılması, süslerinin sökülerek sadeleştirilmesidir. Tahtın yani makamın,gücün, iktidarın fâniliği, yöneticilerin bu geçiciliği görmesini engelleyen,onların gözünü kamaştıran, şaşaa ve şatafatın giderilmesi ile ancak hakîkatin hatırlanacağı, hidâyetin bulunabileceği anlatılmaya çalışılmıştır. Bununla birlikte Allah'ın arşının daha azîm olduğunu yine muhatabın anlayacağı dildenHz. Süleyman anlatmaya çalışmıştır. (Bkz. O Allah ki, arşıl azîm’in Rabbidir. O’ndan başka İlâh yoktur. Neml:26) Bu durum şuna benzer: Arabaları çok seven hatta taparcasına seven birini araba mezarlığına ya da kazalı arabaların yanına götürüp çok sevdiği şeyin, altı üstü bir demir yığını olduğunu, zamanı gelince atılan bir araç olduğunu, amaç olmadığını göstermek gibidir. Amaç iki yöneticinin bir araya gelerek dünyalıkların, makamın, mevkinin, servetin emanet olduğu şuurunu kazandırmaktır. Haddizatında bu çaba Belkıs’ın hakîkati görerek hidâyete ermesine vesile olacaktır.

42- Böylece geldiği zaman ona: "Senin arşın bunun gibi miydi?" denildi. "Sanki o." dedi. Ve bu bilgi bize verilmişti. Ve biz teslimiyet göstermiştik."

Müslimîn kelimesinin kastettiği anlam her şekilde gönüllü ve iradeyle kabul etmek anlamına gelmektedir. En ufak bir zorlamanın olması durumunda bile bu kelime anlamını tamamen kaybeder.

Belkıs’a, kitaptan ilmi olan vezirin verdiği bilgi, kendi tahtında ve eşit şartlarda Hz. Süleyman’la görüştürüleceğidir. Ancak tahtın sadeleştirilmesi Belkıs’a gerekli mesajı vermiştir. Belkıs’ın bu güç ve servet odaklı bakışının sebebi bir sonraki âyette şöyle ifade edilir:

43- Ve Allah’ın astında taptığı şeyler ona mâni oldu. Muhakkak ki o,örten kavimdendi.

Allah’ın astında tapılan güneşti.Bunu bize 24. âyet şöyle ifade etmişti: “Onu ve kavmini Allah’ın astında güneşe secde ederken buldum. Ve şeytan, onlara yaptıklarını süslemiş ve böylece yoldan alıkoymuş. Bu sebeple onlar hidayette değil.” Bu âyette tapılanlardan bahsediliyor. Aslında güneş bir semboldü,tapılan şeyler daha fazla idi. Öncelikle iktidar ve gücün geçiciliği vurgulanarak kalpteki ‘güce tapma’ putu hedeflendi. Şimdi de sıra kendilerine verilen mal-mülk ve dünyalıklarla övünüp kavmi şımartan ‘imaj’ putunun kırılmasına geldi.

44- Ona: "Saraya buyurun!" denildi. Fakat onu gördüğü zaman derin su olarak hesap etti ve eteklerini topladı. "Muhakkak ki o, parlak,billûr camdan bir saraydır." dedi. "Rabbim! Muhakkak ki ben, nefsime zulmettim ve Süleyman’la beraber âlemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum." dedi.

Sarh, ‘yüksek bina, köşk, saray’ demektir. Kavârîr ‘sırçadan, kristalden, ince camdan yapılmış olan kap’ mânasına gelir. Billur mânasında da kullanılmaktadır. Bu kıssada bahsi geçen Melike'nin adı Kurân'da bildirilmemiştir. Ne var ki, Melike'nin adı"Belkıs" olarak meşhur olmuştur. Belkıs, dünyalıkların fâniliğine vurgu yapan Hz. Süleyman'ın, dünyadan da el etek çekmeyen ‘dengeli tutumunu’ müşahede etmiştir. Zamanının ötesindeki ulaştığı teknoloji ve imkânlara rağmen Hz. Süleyman bunları amaç değil araç olarak görmüştür. Bir eşik mesabesinde olan dünyalıklar camdan bir zemin olarak Belkıs’a gösterilmiştir. Belkıs bu teknolojiden ve fâni dünyadan çok etkilenmiş olmalı ki âyette eteklerini toplaması detayı bizlere verilmiştir. Hz. Süleyman’ın dünyaya olan müstağni tutumu onun inançlarından kaynaklanmakta idi. Bu yüzden Belkıs’ın Hz. Süleyman'a teslim olmayıp onu güzelleştiren imâna yani âlemlerin Rabbine teslim oluşu âyette özellikle vurgulanmıştır. Bu son cümle Hz.Süleyman’ın amacını da özetlemiştir. Belkıs'ın azîm arşı, yönetim ve iktidarı,Hz. Süleyman'ın duruşu, bilgisi ve teknolojisi ile ayağına kadar gelmiştir.Ancak Hz. Süleyman’ın niyeti Sebe’yi yönetmek, topraklarına katmak değildir.Zira bir toplumun fethi hele de gönüllerin fethi zor ve uzun bir süreç isterken Sebe'nin şirkten kurtulması hızlı ve barışçıl bir metotla gerçekleşmiştir. Bu sonuç da Belkıs’ın tahtı, gönüllü iradesi ve ikna ile Hz. Süleyman’ın ayağına kadar gelmesi ile gerçekleşmiştir. Kıssayı böyle okuduğumuzda günümüze getirip hisseler almak kolaylaşacaktır. Tebliğ ve davette muhatabın durumu, önemsedikleri ve değer yargıları üzerinden bir tebliğ Hz. Süleyman’ın metodunu uygulamak demektir.

45- Ve and olsun ki, Semûd’a ’Allah’a kul olsunlar’ diye onların kardeşi Sâlih’i gönderdik. O zaman onlar hasım olan iki fırka oldular.

Semûd kavmi daha önce nüzule göre şu sûrelerde anlatıldı: Fecr:9, Necm:51, Şems:11, Burûc:18, Kâf:12, Furkân:38,Hâkka:4–5, ve Şu’arâ:141. Hz. Süleyman nasıl ki insanlığa, kuşlar hakkında hayatî önemdeki haberleri taşıma konusunda bir metot öğretmişse Hz. Sâlih de ilk kez çölde yabani develerin ehlileştirilip kullanılabileceğini öğretmeye çalışmıştır.Ancak kavmi bu hayatî bilgiyi işlevsiz hâle getirerek kendi sonunu hazırlamıştır. Sûrenin bu pasajında Semûd kavminin o bölgeyi terk edip kurtuluşu neden hak etmediğine dair detaylar verilecektir.

46- Dedi ki: "Ey kavmim! Niçin hasenâttan önce seyyiât için acele ediyorsunuz? Rahmet umarak Allah’tan mağfiret dileseniz olmaz mıydı?

Soru sorarak öğretme ve tebliğ tekniği karşı tarafın düşünmesini sağlamak içindir. Suçlayıcı tavır muhatabın duygusal davranarak savunmaya geçmesine neden olur ki, bu da tebliğ ve davete zarar verir.

Seyyie, kötülük anlamına gelmektedir. Hasene’nin zıddıdır. Rağıb’ın ifadesiyle “İnsana üzüntü veren her şey demektir.” Burada kavmin içinde bulunduğu manevî helâk ile ölüme koşması anasında kullanılmıştır. Hasenât, hasenenin çoğuludur. Hasene, sözlükte“güzel olmak” anlamına gelen hüsn kökünden türemiş bir sıfattır ve hasen kelimesinin müennes şeklidir. Hem isim, hem de sıfat olarak kullanılır. İsim olarak “iyilik, iyi hâl, iyi nesne” anlamındadır. Hasene kelimesi Kurân-ı Kerîm’de 28 âyette tekil, üç âyette de çoğul (hasenât) şekliyle geçmektedir. Bağlamda iyi hâlin devamı, hayatlarını sürdürmeleri ve kendilerine gelen resûle tâbi olup dünya ve âhireti kurtarma manasında kullanılmıştır.

İstiğfar, bağışlanma talebi için yapılan yanlışı, hatayı, günâhı bırakmaktır. Tevbe ise bu yanlışın, hatanın sebep olduğu mağduriyetleri gidermek için iyi ve hayırlı olana dönüştür. Kavmi yanlışı bırakamadıkları için tevbe edip iyiye yönelememiş, kendilerine ayna tutan Hz. Sâlih’i uğursuzlukla suçlamıştır.

47- Dediler ki: "Sen ve seninle beraber olanlar, bize uğursuzluk getirdiniz." Dedi ki: "Sizin uğursuzluğunuz Allah’ın katındadır.Bilakis, siz fitneye düşen bir kavimsiniz."

Tatayyür,  tayr  (kuş) kelimesinin türevlerindendir ve "uğursuzluk" anlamında kullanılır. Şöyle ki, câhiliye Arapları kuş uçurur, kuş sol tarafa uçarsa bunu uğursuzluğa, sağ tarafa uçarsa bunu da bolluk ve berekete yorarlardı. Uğur, uğursuzluk, tâlih kuşu, şans faktörü gibi asılsız söylemler Kurân öncesi kadim zamanlardan kalmış ve insanların anlamlandıramadıkları olaylara verdikleri bir isimlendirmedir. Bir şeyin veya kimsenin uğurlu olup olmadığı saçma, bâtıl bir inançtır. İnsanlar genelde bunu kendi kabahatlerini kamufle etmek için kullanır. Yanlış yapar ve der ki: “Bugün şanslı günümde değilim, uğurlu gelmedin vs.” Aslında bu söylemler, yanlışı yansıtmak ve sorumluktan kaçmak için uydurulmuş safsatalardan başka bir şey değildir. Hz. Sâlih’in gelen felâkete karşı kavmini sürekli uyarması, felâket tellallığı ve uğursuzluk olarak lanse edilmektedir. Hz. Sâlih gelen âfetin sonucunda günâh üzere ölmenin ve Allah’ın huzuruna bu hâl üzere çıkmanın asıl düşünülmesi gereken husus olduğunu ifade etmiştir.

Fitne kelimesinin aslı “fetn”dir. “Fetn” sözlükte, altın ve gümüş gibi değerli madenlerin sahte olup olmadığını anlamak için onları ateşte eritmektir. Metalin maruz kaldığı ısı ve basınca benzetilerek kişi ve toplumların sosyal manada baskı ve zorluklara maruz kalması olarak anlam genişlemiştir.

48- Ve şehirde dokuz çete vardı ki, yeryüzünde fesât çıkarıyorlar ve ıslâh etmiyorlardı.

Islâh kelimesinin kökü sulh’tur. Sulh ve salâh, Arap dilinde; bozgun, nefret,kötülük, kavga, zorbalık, çekişme ve didişmenin zıddı demektir. Raht, genellikle sayıları dokuzu aşmayan “gurup” için kullanılır. Bu bağlamda fesât ve ifsâdın kaynağı olarak gösterildikleri için bu gruplar çete olarak meallendirilmiştir. Hz. Dâvûd, Hz.Süleyman ve Sebe Melikesi örneklerinde olduğu gibi güçlü ve âdil yönetimlerin olmadığı toplumlarda, şehirleri çete ve örgütlerin istila edeceği, bunların otorite boşluğunu kullanarak halkın üzerinde baskı/fitne ve zorbalıkla tahakküm kurabilecekleri kıyasında bulunulmuş olabilir. Çete ve örgütler kurdukları rant ve zulüm çarkını tehdit ve eşkıyalıkla ayakta tutar. Neden 7 veya 8 değil de dokuz farklı çeteden bahsediliyor? Zira Hz. Sâlih burada 9 farklı yamuk tasavvur ile mücadele etmektedir. Bu algıların geldiği nihaî nokta ifsâttır. Mesela bu algılardan biri uğura/uğursuzluğa inanarak hakîkati ötekileştiren zihniyettir.Diğeri atalara tapan ve Hz. Sâlih’in getirdiğine şüphe ile bakan gelenekçilerdir. Bunların bir kısmının Allah inancı da var. Zira bir sonraki âyette Allah adına yemin edeceklerdir. Ayrıca bunlardan; yaşlı, genç, çocuk demeden gözünü dahi kırpmayarak Allah adına hasmını öldürecek kadar câni olan bir raht da var. Bu çetelerin başka bir karakteristiği, yeri geldiğinde ilkesiz, ikiyüzlü davranıp suçu başkasına atmalarıdır. İşte ismi gibi sâlih olan, ıslâhı ve sâlihâtı önceleyen ve bu değerler için mücadele eden Hz. Sâlih’e karşı tavırları şu olmuştur:

49- Allah adına yemin ederek dediler ki: "Biz geceleyin mutlaka ona ve ailesine baskın düzenleyelim. Sonra da onun dostlarına, onun ailesinin helâk edilmesine şâhit olmadık ve gerçekten biz sâdıklarız." diyelim.

Kasem lafızları, yeminler içinde en kuvvetli olanlardır. Kasem, yemini half’den daha beliğdir. Çünkü akseme billâhi (Allah’a kasem ederim) ifadesi “Allah ile bölüştü.’’ anlamına gelir ki zaten kasem, kısm (nasîb/hisse/pay)demektir. Bu yemini söyleyen, yapacağına Allah’ı ortak etmek kararlılığını gösteriyor demektir. İlginç olan Allah’ın sevmediği zorbalık ve cinayetlerine Allah’ı dâhil etmeleridir. Geçmişte ve günümüzde bu aymazlık sürekli yapılır.‘Allah’u Ekber!’’ diyerek kafa kesenler, içki veya kumara besmele ile başlayanlar, faiz çekmek için girdiği bankaya sağ ayakla girenler, ticarette sakal, cübbeyle her türlü sahtekârlığı yapanlar vs.

Nubeyyittenne fiili, “beyat” kökünden gelir ki bu da geceleyin ansızın baskın yapmak, hücûm etmek demektir. Şâhit bırakmamak için Hz. Sâlih ile aile efradını geceleyin uykuda iken öldürüp bu katliama fâilimeçhûl bir hava katma niyetleri vardır. Bu, sözde Allah’ı bilen çetelerin kendi varlıkları ve çıkarları için nasıl anne, baba, çocuk yaşlı demeden kalleşçe saldıran ikiyüzlüler olduğu bu âyetle ortaya konmaktadır. Organize suçlar işleyen mafya,çete ve terör örgütleri yaptıkları zulüm ve suçların; halkın veya yandaşların desteğini kaybetmemek için başkaldırı, hak arama gibi haklı bir amaçla görünmesine özellikle çabalar.

50-Ve plân kurdular. Ve Biz de plân kurduk ve onlar farkına varmadılar.

Mekr; sinsi plân ve tuzak,hile manasındadır. Keyd, mekr’den daha kuvvetlidir. Biri sana “Şunu yapabilirim.” dediğinde bu mekr olmaz; ancak karşı tarafın bilmemesi durumunda mekr olur. Keyd ise bilinsin-bilinmesin bir başkasına zor kullanarak kötülük yapmaktır. Mâkir, mekr yapan kişidir ve kötülüğü,mağdûrun bilmediği bir yer ve yönden getirir. Bu âyetlerin vahyedildiği tarihlerde Mekke'de de benzer bir durumun ortaya çıkmış olması dikkate değer bir durumdur. Hz. Muhammed’e suikast plânı hayata geçirildiği takdirde, Hz. Sâlih gibi, Hz. Muhammed’in de cinayetin arkasını arayacak bir"velîsi" vardır ve bu "velî" amcası Ebû Tâlib'dir. Yani,eğer Mekke müşrikleri tasarladıkları saldırıyı gerçekleştirip emellerine ulaşabilirlerse, Peygamberimizin mensup olduğu Beni Haşim kabilesinin reisi Ebû Tâlib, kabilesi adına bu cinayeti işlemiş olanlara karşı bir kan davası iddiası ile ortaya çıkacak ve hak arayacaktır. Ama cinayet, çeşitli kabilelerden müteşekkil bir çete tarafından işlenirse fâil bulunamayacak, dolayısıyla Haşimoğulları’nında olaya karışan kabilelerin hepsiyle birden savaşması mümkün olmayacağından konu kapanacaktı. Mekke kodamanlarının plânladıklarının tarihin tekerrürü şeklinde Kurân’da sunulması, onların sinsi planlarını hicrete kadar deşifre etmekteydi. Hz. Muhammed diğer Nebî kıssalarının ardından pasajın sonunda şöyle teselli edilir: “Ve artık onlara üzülme! Ve onların kurduğu plânlardan bir sıkıntı içinde olma!” (Neml:70) Bir ülkede yönetim ve istihbarat ne kadar sağlıklı çalışırsa Hz. Süleyman örneğinde olduğu gibi orada, çete ve örgütlerin faaliyetleri o kadar kısıtlanır. Ancak istihbaratınız zayıfsa iftiralar, masum insanları çete veya örgüt kurmayla suçlama ve fâilimeçhûller o oranda artacaktır.

51- Bundan sonra onların plânlarının akıbeti nasıl olduğuna bak ki,onları ve onların kavminin tamamını nasıl yerle yeksan ettik.

Demmera;  dumura uğratmak, yerle bir etmek anlamlarına gelir. Hz. Sâlih onları bekleyen ve şehirlerini yaşanmaz hâle getirecek olan doğal âfete karşı halkı uyarmış ve bölgeyi terk etmelerini istemiştir. Ancak şehrin kaymağını yiyen çeteler, bu teklife karşı düşmanca bir tutum geliştirmiş, Hz. Sâlih ve ona inananlar üzerinde baskı kurmak istemişlerdir.

52- İşte onların zulümleri sebebiyle harabeye dönmüş evleri! Muhakkak ki bilen kavim için bunda, mutlaka bir âyet vardır.

Hâviye,  boşalmak, ıssız kalmak, düşmek ve yıkılıp viran olmak anlamındadır. (İbn Fâris) Eğer kavmin zulme dayalı bir rant sistemi olmasaydı Hz. Sâlih’in uyarısına kulak verip gelecek olan âfetten sakınabileceklerdi. Toplumlar lâyık oldukları şekilde yönetilir. Toplum kötü de yönetilse sâlih kullar bundan korunabilir. Bu helâk edici âfetten Hz. Sâlih’e inananlar ve tedbir alanlar kurtulmuştur.

53- Ve inananları ve sakınanları kurtardık.

Takva, veka fiilinden gelir. Bu fiilin mastarı olan'vikaye, tevkıye, vikae' kelimeleri sözlükte, ‘bir şeyi korumak, himaye etmek, zarar verecek şeylerden çekinmek, bir şeyi başka bir şeyle, bir tehlikeye karşı korumaya almak’ demektir. Bu bir anlamda zararlı şey ile kendi arasına bir engel koymaktır. Kurân’dan önce takva kelimesi, insan ve hayvan gibi bir canlı varlığın kendini,dışarıdan gelebilecek bir zarara karşı savunması anlamına gelmekte idi. Vekâ fiilinin harfleri artırılmış kalıplarından ittikâ kelimesi ise "korumayı kabul etmek, acı ve zarar verecek şeyden sakınıp kendini korumaya almak" demektir. Bu âyette olduğu gibi kelime Kurân'da sözlük anlamıyla da kullanılmıştır. Takva ve ittikâ kelimelerinin ikisi de sözlük anlamları ekseninde kavramlaşmıştır. Bu kelimelerin türediği vekâ fiili ve türevleri Kurân'da tam 258 yerde geçmektedir. Allah’ın yasaları değişmediği için âfet geldiğinde iyi-kötü, inançlı-inançsız ayırt etmeyecektir. Bu yasayı Allah koyduğundan fâil Allah’tır. Hz. Sâlih’in kurtuluş önerisine inanan ve sakınanların kurtulduğu net olarak ifade edilmiştir.

54- Ve Lût, kavmine şöyle demişti: "Siz göz göre göre fâhişeliğe mi geliyorsunuz?"

Fâhişe; haddini aşmış, pek çirkin, aşırı edepsizlik demektir. "El-fâhişe" de zinanın bir ismidir. Zina gibi pek çirkin olan iş, nefse zulüm ve günâh manasındadır. Fâhişe aynı zamanda başkasıyla ilgisi olan bir günahtır. Fahşâ ise çirkinlikler demektir. Zina ve şehvet gibi günâhlara ifrat derecede tutsak olmaktır. Hep aşırılıklarla ilgili olarak kullanılır. Türkçede bunlar "fuhşiyyât"diye tabir olunur ve insanların en çirkin hallerini anlatmak için kullanılır. Kısaca el-fâhişe kelimesi“tiksinmenin doruk noktasına çıkmış pislik” demektir. Yüce Allah, bir cinsin karşı cinse eğilim duymasını fıtrata yerleştirmiştir ki nesil devam etsin.Ancak burada, din dediğimiz fıtrata aykırı tamamen hazcı bir sapma gözlenir. Bu âyette yapılan cinsel tercihin topluma yayılması ve kamuya açık alanlarda yapılması söz konusudur ki bu insan kalabilen tüm medeniyetlerde kınanan,istenmeyen bir ahlâksızlıktır.

55- Siz, gerçekten kadınlar yerine erkeklere mi şehvetle geliyorsunuz?Hayır, siz câhil bir kavimsiniz.

Çok geniş bir anlam alanını kapsayan şehvet, insan nefsinin arzuladığı, elde etmek istediği her şeyi içine alır. Cehâlet, bilgisizlik manasına gelebildiği gibi burada kullanıldığı manada olduğu gibi ‘had ve hududu bilmeme hâli’ olarak da kullanılmıştır. Bu çirkin işte, bilgisizlik söz konusu değildir. Zira bir önceki âyette göz göre göre, yani bile bile bu fuhşa geldikleri ifade edilmiştir. Hz. Lût uzun yıllar içlerinde yaşadığı ve bir kısmı ile akraba olduğu kişilerin göz göre göre gelen âfetle günâh üzere ölmelerini istememektedir. Zira böyle rezil bir ölüm âhiret hayatını mahvedip ebedi bir azaba dönüşecektir. Bu şuurdaki Hz. Lût’un ‘’Hatanızdan tevbe edin, arının ve buraları terk edin!’’ çağrısına kavminin verdiği cevap şudur:

56- Fakat onun kavminin cevabı: "Lût’un ailesini kasabadan çıkarın! Çünkü onlar temiz kalmak isteyen insanlar." demekten başka bir şey olmadı.

Yetetahherûn, lâfzen “temizlenenler” anlamına gelir. Bu bağlamda “fuhşiyâttan uzak kalmak”anlamına gelmektedir. Fuhşiyâtın bir sebebi de uygun ortamlardır. Ortamın ve arkadaş çevresinin dağılması kavmi zamanla bu saçma sapan sapkınlıktan kurtarabilir.Maalesef gayrimeşru her suç ve ahlâksızlık, grup psikolojisi ile yapıldığında sahte bir legalite kazanır. Diyalogdan şu sonuç çıkmaktadır: Hz. Lût’un kavmi,bu iyileşme teklifini alay ederek iade etmekten başka bir cevap vermemiştir.

57- Böylece onu ve ailesini, hanımı hariç kurtardık. Onu geride kalanlardan takdir ettik.

Ehli kelimesi ilk olarak “aile” anlamına gelir. Bu âyette olduğu gibi birçok âyette geçen “ehl” kelimesi sadece kan bağıyla oluşan aile değil benzer sonucu hak eden, aynı yolda yürüyen arkadaş gurubu anlamına gelmektedir. El-Kâdir olan Allah, kulların tercihine göre sonucu takdir edendir. Hz. Lût’un hanımı tercihini ahlâksızlardan yana yapmasına rağmen o bölgeden çıkmak için zorlanması, onun tercihini hiçe saymaktır. Allah bize hür irade vermiş ve insanın tercihleri ne kadar zararına da olsa ona müdahale etmemiş, adâletini göstermiştir.

58- Ve onların üzerine yağmur yağdırdık. Uyarılanların yağmuru ne kötüydü!

Âyette sözü edilen yağmurun bölgenin çökmesi ile oluşan volkanik patlamaya bağlı bir lav, taş ve kül yağmuru olduğu anlaşılmaktadır. Bu dehşetli olayın ayrıntıları A'râf, Kamer ve Hicr sûrelerinde detaylandırılır. Olay Kitab-ı Mukaddes'te şöyle geçmektedir:“Rab Sodom ve Gomora'nın üzerine gökten ateşli kükürt yağdırdı. Bu kentleri,bütün ovayı, oradaki insanların hepsini ve bütün bitkileri yok etti. Ancak Lût'un peşi sıra gelen karısı dönüp geriye bakınca tuz kesildi. İbrâhîm sabah erkenden kalkıp önceki gün RABB'in huzurunda durduğu yere gitti. Sodom ve Gomora'ya ve bütün ovaya baktı. Yerden, tüten bir ocak gibi duman yükseliyordu.”(Tekvin,19.24–28) Bu anlatımda gerçeklerin arasına serpiştirilmiş yorumları fark edebilmekteyiz. Hz. Lût’un karısının geriye bakması, taş gibi sertleşmesinin sebebi olarak yorumlanmıştır. Oysa esasen âfetin ayrım yapmayacağı, bölgeyi terk etmeyeni buharlaştıracağı anlatılmaktadır. Kitab-ı Mukaddes'in en büyük sorunu yorumlarla âyetlerin birbirine karışmış olmasıdır. Kurân’ın her âyetinde Rabbimizin rahmetini yine görmekteyiz. Keşke uyarılara itimat etselerdi de sonları böyle olmasaydı der gibidir.

59- De ki: "Hamd olsun Allah’a ve selâm, onun seçtiği kullarına!Allah mı hayırlı yoksa onların şirk koştuğu şeyler mi?"

Kavimlerin helâk olmalarından sonra Allah’ın el-Hayr oluşunun özellikle hatırlatılması çok önemli bir nükte barındırmaktadır: ‘’El-Hayır olandan şer sâdır olmaz.’’ Bu yüzden hamd/övgü Allah’a tahsis edilir. Şerrin sebebi Hz. Lût’un kavminde olduğu gibi şehveti ilâh edinmek veya Semûd kavminde olduğu gibi rant için insanların geleceği ile oynamaktır.

60- Veya semâları ve arzı yaratan ve sizin için gökten su indiren mi? Onunla ağacını dahi çıkaramadığınız sulak güzel bahçeler yetiştirdik. Allah ile beraber bir ilâh mı? Bilakis onlar denk tutan bir kavimdir.

Hadîka; içinde su bulunan, göz bebeği gibi kıymetli bahçe-bostan demektir. Behçet; göz ve gönle neşeve sevinç veren güzellik demektir. Âyetteki ‘’Bilakis onlar denk tutan bir kavimdir.’’ cümlesi farklı zaman ve zeminlerde yaşamış ve farklı âfetlerle aynı akıbete uğramış kavimlerin ‘Allah’a ortak koşma fiilinin ortak yanları olduğuna’ bir gönderme olabilir. Ortak koşanlar ve koşulanlar farklı olsa da suç aynıdır. O da şirk belasıdır. Kimileri zevklerini, kimileri menfaatlerini, kimileri lider ve önderlerini Allah’a yaklaştırır ve şirke düşer. Bu âyette yağmur suları ile güzel bahçeler yetiştiren Semûd kavmine bir göndermenin yapılmış olması muhtemeldir.

61- Yoksa arzı karar yeri kılıp ve onun aralarında akarsular kılıp ve orada ağırlıklar kılan ve iki deniz arasında perde kılan mı? Allah ile beraber bir ilâh mı? Bilakis, onların çoğu bilmiyorlar.

Karar lâfzen, “dinlenme yeri” anlamına gelip bu âyette ise“yeryüzünün bazı bölgelerini yaşamaya elverişli kılan” anlamına gelmektedir. Enhar ile maksat, orada akan sulardır. Yani nehirlerin yatakları değil suları kastedilmiştir. Hâl yerine mahal zikredilmiştir. Amaç, yaşanan yerlerin temiz su kaynaklarına yakınlığı oranında seçilmesidir. Revâsi, ağır basan oturaklı kara parçalarıdır. Re-se-ve kökünden gelen bu kavram, dağ anlamındaki cebelden farklıdır. Bir şeyin sabit olması ile koruması anlamına gelmektedir. Hâciz, engelin masdarı olan “hacz” alıkoymak, engellemek demektir. Hicz, iki şey arasına ayırıcı bir şey koyarak onları bir birinden ayırmaktır. İki deniz arasındaki engelin ‘revâsi’ yani dev kara kütlelerinin arkasından engelleme sıfatından bahsedilmesi yer kabuğunun altında bulunan sıvı ve akışkan lav denizi ile yer üstündeki yaşamın olmazsa olmazı olan denizleri birbirinden ayırmasındandır.  Dünyanın kütlesine nispetle yumurta kabuğundan daha ince olan yer kabuğu ölüm ve yaşam arasındaki engelimizdir. Bu âyet Lût kavminin yaşadığı bölgeye bir âtıf olabilir. Hem karar kılınan göl ve nehrin yanı hem tektonik çökme sonucu oluşan helâk ile verilen mesaj, Allah’ın mülkünde onun nimeti ile yaşamasına rağmen hayatın kırılganlığını unutup hiç ölmeyecekmiş gibi şehvetinin, nefsinin, maddenin kulu ve kölesi olan insanın Allah’ın sünnetini/yasalarını hiçe sayması sonucu düşebileceği acziyeti ve akıbeti hatırlatmaktır.

62- Yoksa darda kalan kişi, ona dua ettiği zaman icabet eden, kötülüğü gideren ve sizi yeryüzünde halifeler kılan mı? Allah ile beraber bir ilâh mı?Ne kadar az tezekkür ediyorsunuz?

Halîfe, dilsel olarak “arka” demek olan h-l-f kökünden ismifâil kalıbında bir kelimedir. Aslı halîfetün olan kelimenin sonundaki te harfi mübalâğa için olup kelime halk arasında halîfe şekline dönüşmüştür. Türkçedeki “kalfa” kelimesi de halîfe kelimesinin değişime uğramış bir biçimidir. Hilâfet kelimesi ise, “zaman itibariyle bir başkasının arkasından gelip onun yerine geçmek” demektir. Sâd 26. âyette ise,Hz. Dâvûd’un insanlar arasında hak ile hükmetmesi için yeryüzünde halîfe kılındığı bildirilerek halîfeden ne kastedildiğine açıklık getirilir. Yeryüzünü imar eden ve çalışmasını bir sonraki nesle aktararak ilmî teknolojiyi ilerleten demektir.

Hayata konan yasalar yüzünden darda kalan, sıkıntı çeken kul Allah’ın icabetini istiyorsa, Hz. Ömer’in yaptığı gibi Allah’ın yasalarına uygun davranıp Allah’ın bir kaderinden başka bir kaderine yönelmelidir. Bunu yapandan kötülük giderilerek icabet edilecektir. Allah’ın sünnetine uygun hareket, maddenin melekûtunun insana secde etmesi ile insanı yeryüzünün halîfesi konumuna çıkaracaktır. Bunun örneği de Hz. Dâvûd ve Süleyman’dır. (Bkz.Sad:26)

“Allah ile beraber bir ilâh mı?Ne kadar az tezekkür ediyorsunuz?” Âyet şirk üzerinde tezekkür etmemizi ister. Şirk, “şerike” fiilinden mastardır.“Şirk” ve aynı kökten gelen şirket, müşareket, sözlükte; mülk ve saltanatta ortak olmak demektir. Bir şeyin birden fazla kişiye ait olduğunu ifade eder. Ortak yönetimi anlatır. “Allah mı daha hayırlı, yoksa O’na koştukları ortaklar mı?” ifadesinde hayır ve nimetlendirme üzerinden bir kıyas yapılmaktadır. Cezalandırma,zarar veya saygısızlık üzerinden değil. Zira şirk de, dünyanın gelmiş geçmiş tüm müşrikleri koştukları şirkle ve küfürleriyle âlemleri yaratan Allah’u Te’âlâ’ya zerre kadar bir zarar veremez. Bu nedenle şirk konusu Allah’ın nazarından bakılarak ele alınmamalıdır. Eğer bu yapılırsa şirk, soyut, inançsal ve teolojik bir tartışmadan öteye geçemeyecektir. Sonuç dinî yorumunu muradıilâhî zanneden, kendini Allah’ın makamında görerek Allah’ın dininin sahibi gibi davranıp suçlayan, yargılayan ve hesap sorup çevresindekileri müşrik ilan eden tekfirci bir tip ortaya çıkacaktır. Çözüm şirkin kullara verdiği zarar ve insanlığın ortak doğruları olan münker penceresinden ele almaktır. Allah ile birlikte başka ilâhlar tesis etmek insan onurunu kıran, onu hiçbir hakîkati olmayan kişi ve objeler önünde küçülten, sınıfsal farklar oluşturan bir sosyal hayat doğurur. Tek olanı tek bilip onun dışındakileri reddetmek bu sınıfsal, elitik ve ruhbancı zihniyeti yok edip her insanı eşit ve daha âdil bir muhatap seviyesine yükseltecektir. Dua ve isteklerde aracı veya ruhbanları işlevsiz kılmak insan ve toplumların üzerinden nemalanan, onları inançlar ile kontrol edip baskı kuran her girişimi boşa çıkaracaktır. Şirki sadece inançsal olarak ele almak buz dağının görünen kısmını eritmeye çalışmak gibidir. Müşrik kafa bölücü ve parçalayıcıdır. Bunu büyük parçayı bencilce gasp etmek için yapar.Tevhid ise adâlet, eşitlik ve paylaşma üzere inşa olmuş bir tasavvurun meyvesidir.

63- Yoksa sizi, denizin ve karanın karanlığından hidâyete erdiren, rahmetinin önünde müjdeleyici olarak rüzgârlar gönderen mi? Allah ile beraber bir ilâh mı?Allah, onların şirk koştuğu şeylerden yücedir.

Kara ve denizin karanlıkları kullanımı insanın en yalnız, çaresiz olduğu anlara bir göndermedir. Rahmetinin önünde müjdeci olarak rüzgârı göndermesi, yardımın insanın anlayamayacağı kadar iç içe geçmiş, bağlantılı ve dolaylı yapısıyla, sebep-sonuç ilişkisine göre muhataba ulaşmasını ifade eder. (Bkz. Rum:48-49) Bu dolaylı, Allah’ın sünnetine uygun yardımı, tezekkürden uzak düşen zihinlerin anlayamayıp aracılara koşması hakîkati bize hatırlatılır. Teâlâ, Kurân’da Allah’ın yüceliğini dile getirmek için kullanılan kelimelerden biridir. Tefeul formunun getirilmesi mübalağa içindir, insanlarda olduğu gibi tekellüf içinde ğildir. Teâlâ kelimesinin asıl anlamı “insanın yüksek bir yere çağrılmasıdır.’’ Sonra her türlü yere çağrılma bu anlamda kullanılır olmuştur. Teâlâ diyen kimse sanki yüceliğin olduğu yere çağırmıştır. (Rağıb) Bu fiil, “Allah’ın, insan tasavvurunun tahayyül edeceği her şeyin fevkinde olduğunu bildirir. Bu nedenle Allah’ı haşa beşer gibi düşünüp kendisi değil de başkasına tapılmasını kıskanan, kızan, onlardan intikam almak için sabırsızlanan, taşa, puta tapanı cehenneme atmaktan zevk alan bir tanrı tasavvurundan münezzeh ve yüce olduğu uyarısını ifade eder. Şirki, şirk koşana zararı ve merhametli aşkın Rabbin bu zararları kuluna hatırlatması olarak anlamak ve yorumlamak gerekmektedir.

64- Yoksa örneksiz yaratan, sonra da onu iade eden ve sizi gökten ve yerden rızıklandıran mı? Allah ile beraber bir ilâh mı? De ki: "Eğer siz sâdıksanız, getirin delillerinizi."

İbda,  “örneği geçmemiş olan bir şeyi meydana getirmek ve yapmaktır”. (Bkz. Rûm:11) Burhân, aklîve naklî delil demektir. Âyetteki “burhânekum” sizin burhânınız, deliliniz,kesin bilgiye ulaştıran sağlam delil ve hüccet demektir. Allah’ın sünnetine aykırı, sebep-sonuç ilişkilerini hiçe sayarak duygusallıkla mucizevî yardımlar beklemenin aklî delillerle gözlemlenen bir mahiyeti yoktur. Er-Rezzak olan Allah rızkı insana yeterince göndererek onu, kimseyi aracı yapacak ve başkasına dua edecek kadar mahrum durumda bırakmamıştır. Ancak şirk kafasının yansıması olan parçalama ve bölme eylemi, toplumu kast sistemi ve sınıfsal farklara ayırarak zulmü üretir. Allah’ın kullar için yaratığı rızkın âdil dağıtılması ve ulaşmasında engeller oluşturur. Dünyada hiç sınır olmasa,insanlar ‘’Mülk Allah’ındır!’’ şuuru ile emanete mülkiyet nazarı ile bakmasa herhalde cenneti dünyada yaşarız. 

65- De ki: "Göklerde ve yerde gaybı, Allah’tan başka kimse bilemez. Ve ne zaman dirileceklerinin şuurunda değiller."

Gayb; gizli kalmak, gizlenmek, görünmemek, gözden kaybolmak anlamında “ğâbe” fiilinden mastar veya gizlenen, hazırda olmayan şey mânasında isim veya sıfat olarak kullanılır. “Ğâbe anni: Benden gizlendi.” demektir.Genel olarak duygulardan ve insan ilminden gizli olan her şey için kullanılır. Gaybın zıddı “şehâde“dir. Bilinen görünen demektir. Gaybın sınırlarını bu “şehâde” belirler. Rağıb el-Isfahani gaybı, “duyular çerçevesine girmeyen şey” tarzında açıklamıştır. Gayb mutlak ve mukayyet olmak üzere ikiye ayrılır.Mutlak olan burada ifade edildiği gibi sadece Allah’ın bildiği yeniden dirilme zamanıdır. Mukayyet olan ise bir şarta, engele bağlı gaybî alanlardır. Bu engel veya şart ortadan kalktığında gayb alanındaki şehâdet alanına geçmiş olur. Gaybın esası, mevcut olmamak değil; herhangi bir sebeple fark edememektir. Dirilmenin zamanı değil şuuru önemlidir. Bir önceki âyet, kesin bilgiye ulaştıran delil ve hüccet manasındaki burhân ile bitince burada konu gaybî alanındaki bilgi ve şuura getirilmiştir. Kişi neyi bildiği kadar neyi bilemeyeceğinin de şuurunda olmalıdır. Buradan şu anlaşılmaktadır ki şirk bilgisiz ve delilsiz olarak gaybı taşlamaktır. (Şuur için Bkz. Şu’arâ:113)Burada gayb olan gözlem, deney ve teknolojiyle bilinemeyecek olan gelecektir.Bu bilgiyi sadece ve sadece vahiy verebilir.

66- Bilakis, âhiret ilmi onlara aralıksız gelmektedir. Ancak onlar,ikilem içindeler. Aksine, onlar, ona karşı kördürler.

İdderake kelimesinin aslı tedareke’dir. Tedarük, ardı ardına yetişip ulaşmak, diğer bir ifade ile aralıksız bir biri ardınca gelmek,ara vermeden gelmek, katılmak demektir. Şekk kelimesi “ş-k-k” kökünden gelir. Bir şeyin ikiye ayrılması veya iki adet olmasıdır.Dolayısıyla ihtimal ikiye indiğinde bu kelime kullanılır. Yakın anlamdaki “şüphe” kelimesi de “ş-b-h” kökünden gelir. Benzemek anlamındadır.Benzeme ihtimali ikiden fazla olduğu zaman şüphe kelimesi kullanılır.Her zaman ilim, şuur oluşturmaya yetmez. Hakîkat ile yüzleşerek menfaatlerin oluşturduğu körlüğü yenmek gerekir. Âyetteki âhiret; gelecek zamanı, bir işin arkasını, ardını anlatır. Hakîkate karşı kör olmayı tercihin kısa vadeli getirisi, uzun vadeli götürüsü hatırlatılır.(Bkz. Neml:72) Kurân manevî körlerin yaptığına küfür/örtme, yapana kâfir/örten der.

67- Ve örtenler dediler ki: "Babalarımız ve biz toprak olduktan sonra gerçekten çıkarılacak mıyız?"

68- And olsun ki bu, bize ve daha önce babalarımıza da vaad edilmişti.Ancak bunlar evvelkilerin masallarıdır.

Esâtir, “satırlar” anlamında satere kökün­den alınmış çoğul bir sığadır. Evvel ise öncekiler demektir. Esâtîru’l-evvelin öncekilerin yazdığı, satır satır kurguladığı, aslı astarı olmayan anlatımlar, mitolojiler,efsaneler, masallar demektir. Bu kavram nüzul sürecinde ilk olarak Kalem sûresinde geçer. (Bkz. Kalem:15) Çoğunluk tarafından esâtîru’l-evvelin Kurân kıssaları olarak anlaşılmıştır. Ancak Kalem sûresinde hiçbir kıssa anlatılmadan bu ifadeye yer verilmiş, çok sonraki âyetlerde Yunus kıssasından bahsedilmiştir.Bu pasajda olduğu gibi esâtîru’l-evvelin ibaresi geçmişte kavimlerin yaşadıklarından ziyade gelecekle, âhiretle alâkalı anlatımlarla ilgili pasajlarda kullanılır. Kadim insanların geleceği okuyuşu esâtîru’l-evvelin şeklinde mitolojiye dönüştürülerek bu deneyimden insanlar uzaklaşmıştır. Geçmişin getirdiğinden uzaklaşma, ibreti engelleyeceğinden tarih, tekerrür edecektir.

69- De ki: "Yeryüzünde dolaşın! Böylece bakın, mücrimlerin akıbeti nasıl oldu?"

Tarih boyunca gelip geçen değişik kuşaklara ve birbirini izleyen suç ve suçlulara ibret nazarı ile bakıldığında kimsenin yaptığının yanına kalmadığı görülmektedir. Suçlular hakîkatten ve adâletten kaçarak oluşturmaya çalıştıkları hayatlarında zâhiren mutlu-huzurlu gibi görünseler de yaşadıkları psikolojik travma ve pişmanlıklar onları bir ömür izleyecek, ölüm ile azabın şiddeti ve mahiyeti değişerek artacaktır. Dünyadaki hiçbir suçun getirisi, kaybettirdiklerinden fazla olmamıştır.

70- Ve artık onlara üzülme! Ve onların kurguladığı plânlardan bir sıkıntı içinde olma!

Bu ve devam eden pasaj sin hurufumukattasına dâhil olan alandır. Konu Hz. Muhammed ve davasının haklılığı üzerinden devam edecektir. Hüzün/huzn “İstenmeyen bir durumun başa gelmesinden veya geçmişteki bir kayıptan duyulan keder,üzüntü” şeklinde tanımlanır. Hz. Hatice ve Ebû Talib’in vefat etmeleri Hz. Peygamber’i derinden üzdüğü için bu ölümlerin vuku bulduğu yıla İslâm tarihinde“senetü’l-hüzn”, yani hüzün yılı denilmiştir. Buradaki kayıp Hz. Muhammed’in bildiği-tanıdığı kişilerin kısa vadeli menfaatlerini seçerek kayıp gitmelerinin oluşturduğu hüzündür. Hz. Peygamberin suç ve ahlâksızlıklara karşı yaptığı anlatımları efsaneye/mite dönüştürme çabaları, gelecekle alâkalı kehanetler üreten bir yalancı gibi lanse etme plânları doğal olarak Hz. Nebî’yi derinden üzmektedir.

71- Ve derler ki: "Eğer sözünüze sâdıksanız bu vaad edilen ne zamanmış?"

72- De ki: "Belki de acele istediklerinizin bir kısmı sizi takip ediyordur."

Radife,  redîf gibi ardınca gelen, izleyen manasına gelir. Âyetin bu ifadesi suçun götürüsünün getirisinden fazla olduğu hakîkati ile alâkalı yukarıda anlattıklarımızın delili hükmündedir. Ancak kötülüğün etkileri hak ve hakîkati örtme eyleminde olanlar için sürekli inkâr edilir, hoş görülüp süslü gösterilmeye çalışılır. Kumar veya madde bağımlısı olup sağlığını,maddî imkânlarını kaybeden birinin bunu bir hobi, hayatın acısını unutturan,ona tat katan bir keyif, eğlence şeklinde lanse etme çabası gibi. Aileyi yıkan,sadakati, güveni mahvedip yalanın yayılmasına sebep olan zinayı; aşk, kaçamak,zamparalık, erkeklik, heyecan gibi lanse edip sadakatten bahsedenlere eski kafalı, yobaz (esâtîru’l-evvelin) yaftasını yapıştırmak, yolsuzluk ve hırsızlığı işini bilmek, hesabını yapmak, şanslı, talihli, akıllı biri gib ilanse etmek. Yalanı ve sahtekârlığı siyasî manevra, pembe, beyaz yalan gibi masumlaştırma çabası. Başkalarına iftira atmayı, hakaret etmeyi kendi hakkını arama, dini jargonda tevhidi savunma gibi gösterme çabası vs. Ruhbanlığı cennet azığı gibi gösterme, riyayı cömertlik gibi satma, aslında bunların hepsi insanın insanlığını içerden kemiren, onu boş bir kütüğe çeviren ölümcül hastalıklardır. En yakınlarınızın bu hastalıklara duçar olmasına rağmen elinizdeki ilacı sahte, sizi de sahtekâr olarak lanse etme girişimi doğal olarak üzüntüye sebep olacaktır. Hz. Nebî’yi üzen de buydu.

73- Ve muhakkak ki senin Rabbin, insanlara karşı fazl sahibidir. Ve lâkin onların çoğu şükretmiyor.

Fadl kelimesinin temel anlamı  ‘normalin üstündeki artış’tır. Bu anlamda herhangi bir zorlama olmadan verilen bağışa fadl denir. Türkçede genellikle fazl olarak söylenir. (Bkz. Nisâ:32,Cuma:4)Suç ve suçluluktan uzak durmak, iyilik, adâlet, erdem nimetine şükürdür.Kötülük, ahlâksızlık ve hakka girmekten uzak durmak; huzur, denge ve mutluluk nimetinin şükrüdür. Allah’ın nimeti ile insan doğmanın şükrü, insan kalabilmektir.

74- Ve muhakkak ki Rabbin, şüphesiz onların sadırlarda gizlediklerini ve açığa vurduklarını bilir.

Sudûr,  sadr’ın çoğuludur. Sadr, her şeyin önve baş tarafıdır. Sadrıislam, İslam’ın başı, ilk yılları mânasınadır. Sadrulkelam, söz başıdır. Âyetteki sadr kullanımı,sorunların temel çıkış noktasına/başına bir göndermedir. Âyette sadece ‘’Allahbilir.’’ denmemesi güzel bir detaydır. Rabb olan bilir ve öğretir. İlâhî yönlendirme ile terbiye olan göz, olayların âhirini görecek bir basîret kazanabilir.Dünyadan değil de âhiretten bakan, cilalanmış imajların altında yatan asılresmi görecektir.

75-Ve gökte ve yeryüzünde gâib ne varsa kitabımübîndedir.

Âyetteki “ğâibe”kelimesindeki “” mübalağa içindir. Manası,insana gizli olan herhangi bir şey demektir. Kitabımübîn açıklayan kitap demektir. Kitabımübîn ifadesi, gök ve yer tabiat kitabını ifade ederki bu kitap keşfedenlere ve okumasını bilenlere mübîndir.

76- Muhakkak ki bu Kurân, İsrailoğulları’nın ihtilâf ettiği şeylerin çoğunu kıssa eder.

Kıssa,  esas olarak “izlemek”, “izi tâkip etmek” anlamına gelmektedir. Kehf 64 ve Kasas 11’de bu anlamda kullanılmıştır. Kıssa daha çok, bir haberi nakletme, bir olayın önemli yerlerini seçerek atlamalı olarak anlatma, hikâye etme demektir. Kıssa dilimize de girmiş bir kelimedir. “Kıssadan hisse” ve “bir kıssa bin hisse” gibi tâbirler Türkçede sıkça kullanılır.

İhtilaf, “geride kalmak ve biri diğerinin yerine geçmek”anlamındaki “half” kökünden türemiş olup mastar ve isim olarak “bir şeyin diğer bir şeyin peşinden gelmesi, gidip gelmek, ayrı görüşe sahip olmak,çekişmek, karşı gelmek, eşit olmamak, görüş ayrılığı, anlaşmazlık” gibi mânalara gelir. Türkçede kullandığımız “muhtelif” ve “muhalefet” “muhalif”kelimeleri de ihtilâfla aynı köktendir.

Bu âyette konunun İsrailoğulları’na gelme sebebi, Allah Resûlü’nün kıssa ettiği resûllerin (Hz. Dâvûd, Hz. Süleyman ve Hz. Lût’un) Kitabımukaddes’te yer alması; ancak Semûd kavminin yer almaması üzerine maruz kaldığı hakaretler olabilir. Zira devam eden âyetler Resûl’ü teselli etmektedir.

77- Ve muhakkak ki O, inananlar için mutlaka hidâyet ve rahmettir.

Kurân ve kıssalar ancak rahmet temelli okunursa yol gösterici bir hidâyet rehberi olacaktır. Bu ilke Rahmân’ın Kurân’ı öğretmesi şeklinde Rahmân sûresi 2. âyette de ifade edilir. Biz de bu nedenle yukarıda anlatılan ve helâk olan kavimler de dâhil tüm Kurân kıssalarının rahmet ve merhamet nazarından okunması gerektiğini düşünüyoruz. Buusûl, Kurân algımızı mutlaklaştırmamayı ve hesap sorucu olmamayı da öğretmektedir.

78- Muhakkak ki senin Rabbin, onların arasında kendi hükmünü verecektir ve O; Azîz’dir, Alîm’dir.

Azîz; izzet ve şeref sahibi,Alîm ise her şeyi tüm künhüne varıncaya kadar bilen demektir. Hükmü, hesabı Azîz ve Alîm olan Allah’a bırakmak ilmin izzetindendir. Ayrıca hükmü Allah’a bırakmak bizleri koruyacaktır.

79- Böylece sen, Allah’a tevekkül et. Muhakkak ki sen, apaçık bir hak üzeresin.

Tevekkül,  v-k-l kökünden türemiş, “tefe’ul”babından mastardır. Lügat manası vekâlet vermek, teslim olmak, terk etmek, bırakmaktır.El-Vekil olan Allah’a hakkıyla dayanıp güvenmenin ilk şartı hükmü Allah’a bırakmak ve hesap sorucu, dayatmacı olmamaktır.

80- Muhakkak ki sen, ölülere işittiremezsin ve arkasını dönüp giden sağırlara da daveti işittiremezsin.

Maddî ölü ve sağır zaten hiçbir şey işitmediği için buradaki “mevtâ‘dan” maksat, hakkı duymayacak kadar insanlığını öldürmüş ve vicdanının sesine sağır olmuş kişilerdir. Bu kişilere ısrar, tercihe saygısızlıktır ki bu da saygısızlığı ve şiddeti doğurabilir. Zatenimân, hak edilmiş bir süreçtir. Hak etmeyenin imân etmesini beklemek adâletsizlik olur. Arkasını dönmek, muhatabın tercihini ifade eder. Herkesin tercihine, aleyhine de olsa saygı duymak gerekir.

81- Ve sen, körleri dalâletlerinden hidâyete çeviremezsin. Sen, ancak âyetlerimize güvenenlere işittirebilirsin. Artık onlar, teslim olanlardır.

İmtihanda olan her insanda, hak ve hakîkati, doğru ile yanlışı anlayacak bir potansiyel vardır. Ancak bazen doğru ve gerçek insanın menfaatiyle ters düşerse, kişi hakîkati duymaktan uzaklaşabilir.Bu hâlin sonu manevî bir körlüktür. Doğruyu bilir ancak görmezlikten gelir.Önce işitme, sonra görmeden bahsedilmesi beynin edindiği yetilerin işitme ve görme yetisi sırasına da uygundur. Aklı doğru bilgi ile beslemeyenler ferâset ve basîretlerini kaybedeceklerdir. Manevî sağır ve körlerin elinden tutup hayat boyunca onları doğru yola getirmek için didinmek ne peygamberlerin ne de müminlerin görevidir.

82- Ve onların üzerine söz vuku bulunca, onlara arzdan dabbe çıkardık. İnsanların âyetlerimize yakîn olmadıklarını söyleyecektir.

Dabbe, hafif yürüme, debelenme demektir. Hayvanlar ve haşereler için kullanılır. Bunun yanı sıra içkinin bedene yayılması ve bir çürüklüğün sirayeti gibi, hareketi gözle fark edilemeyecek kadar yavaş ilerleyen şeyler için de kullanılır. Dabbenin, ilerleme ve hareket vurgusunu, Kurân’da şöyle okumaktayız: “Allah, bütün dabbeleri (hareket eden canlıları) sudan yaratmıştır. Kimi karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayakla yürür, kimi de dört ayakla yürür. Allah dilediğini yaratır. Doğrusu Allah'ın gücü her şeye yeter.” (Nur:45)Görüldüğü gibi âyet canlıları, hayat formu olan “hay” kelimesiyle değil de (hayvan da buradan gelir) hareketliliklerini anlatmak için dabbe (debelenen) kelimesi ile bu yüzden ifade etmiştir. Buradan ‘dabbe’nin,‘hay’ gibi bir hayatı değil hareketliliği öncelemek için kullanıldığı anlaşılmaktadır.

Onların üzerine sözün vuku bulması Allah’ın vaad ettiği son saattir. Son saatte dünyayı arka arkaya küresel olarak sarsacak çok şiddetli depremlerden Zilzâl sûresinde şöyle bahsedilir: “Arz, o şiddetli sarsıntısı ile sarsıldığında. Ve arz, ağırlıklarını dışarı çıkardığında. Ve İnsan der ki: “Ne oluyor buna? O gün arz onlara Rabbinin vahyetmesi ile haberlerini anlatacak.” (Zilzâl:1-6) Neml 82 ile Zilzâl sûresindeki konu aynıdır. İkisinde de arzdan çıkan ve sarsıntılara sebep olan volkanik aktivitenin, insanlara yalanladıkları son saati, hareket ve hâli ile haber vermesi/ihbar etmesi anlatılmaktadır. Türkçedeki Deprem “depremek” fiilinden türetilmiştir. Kökü“vurmak”, “ayağıyla vurmak” anlamındaki “tep” fiilinden gelir. Aynı kökten“tepmek”, “tepik”, “tepki”, “tepinme” gibi kelimeler üretilmiştir. “Hareket etme”, “kımıldama’’yı anlatan “tepremek” Türkiye Türkçesinde “depre-mek”olmuştur. Yer kabuğunun alttan vurma ile debelenme gibi üstekileri sarsmasına deprem denmiştir. Arapçada depreme Zilzâl denmesinin sebebi, zelle’nin, mutât hareketler için kullanılmasıdır. Bundan dolayı zelzele, kendisinde tekrar mânası mevcut olduğu için, depremin yatay ve sürekli hareketini ifade eder. Dabbe ise yer kabuğunun dikey yükselişidir,debelenmesini ifade etmektedir.

83-Ve o gün, bütün ümmetlerden, âyetlerimizi yalanlayanları fevc fevc haşredeceğiz. Böylece onlar sevk edilirler.

Ümmet, anne anlamına gelen ‘ümm’ kelimesinden türemiştir.“Ümm”, bir şeyin meydana gelmesine, terbiyesine, ıslâhına veya başlangıcına temel olan köküne verilen isimdir. “Ümm” kelimesi Kurân’da kelime anlamıyla hem anne, hem de ana, asıl, temel unsur anlamlarında geçmektedir. Ümmet kavram olarak, kendi iradeleriyle veya bir zorunluluk sonucunda aynı yerde, aynı zamanda veya aynı ortak paydada bir arada yaşayan topluluklardır. (Diğer canlıların oluşturduğu topluluklar manasında bkz. En’am:38) Bu âyetteki ümmet vurgusu birbirine hakkı geçme ortak paydasında toplananlardır.

Fevc; gurup, cemaat, topluluk manasından farklı olarak daha küçük alayları ifade eder. Aynı zaman diliminde yaşamış, aynı inançta olmuş; ancak hiç birbiri ile karşılaşmamış insanların oluşturduğu gruplardan ziyade, sosyal münasebeti olan, birbirine hukuku geçen gruplar manasındadır.

Yuzeun fiili, hesap yerine sevk edilirler demektir.

84- Onlar geldikleri zaman denildi ki "Ayetlerimi ilmen ihâta etmeden mi yalanladınız, yaptığınız nedir?"

Âyetler, delil ve işaretlerin tamamıdır. Kurân burada bir ilke öğretmektedir: Hiçbir konuda verileri tam inceleyip olaya farklı açılardan bakmadan hüküm vermemek, peşin hükümle bir sonuca varmamak gerektiğidir. Ancak insanlardan çoğu gerçeği değil, menfaatine geleni kabul etme eğilimindedir. Konulara ilmî açıdan, objektif, kuş bakışı,kuşatıcı bir bakışla bakabilmek ideal olandır.

85- Ve zulümleri sebebiyle onların üzerine söz vaki oldu. Artık onlar konuşamaz.

Zulüm, Allah’ın tayin ettiği sınırın dışına taşmak ve haddi aşmaktır.Zulüm, hakkı terk ederek bir şeyi, meşrû yerinden başka bir yere koymaktır. Bunun zıddı olan hikmet ise bir şeyi ait olduğu yere koymak demektir.Servet, yerinde kullanılmasa zulüm olur. İnsan yaratıcının istediği gibi yaşamasa kendisine ve çevresine zulmetmiş olur. Kendine, başkalarına ve mahlûkata zulmetme manasında zulüm çeşitli şekillerde olabilir. Aslında bunlara yapılan zulüm bunları yaratana yapılmış bir saygısızlık ve hadsizliktir.Yaratanı yaratandan ötürü seven, sayan böyle bir akıbete çarptırılmayacaktır. Artık konuşamamak, aslında suçlunun suçunu kabullenecek kadar objektif yargılandığını gösterir. Mahkemeyikübra anlatımlarının tamamı, beşeri adâlet ve yargılanma sistemine örnekler barındırmaktadır. Dünyada zâlimin zulmü yanına kalmazsa, adâlet, huzur, sulh ve sükûn hâkim olur. Zaten yeryüzünün halifesi olmak isteyen insanın ödevi de budur.

86- Görmediler mi içinde sükûn bulsunlar diye geceyi ve görsünler diye gündüzü nasıl kıldık? Muhakkak ki bunda inanan kavim için âyetler vardır.

Önce gece, sonra aydınlık; her şeyin ayan beyan ortaya çıktığı gündüz örnekliği yukarıdaki âyetlerle bağlantılıdır.Şöyle ki dünya imtihan perdesinden dolayı ve zâlimlerin bile mühlet verilerek sükûn içinde yaşama imkânı buldukları bir hayat iken, âhiret herkesin sırlarının ortaya dökülüp görünür olduğu gündüz mesabesindedir. Âhiret ve hesaba inananlar için ilâhî yargılamanın, cehennemin dehşetinin ertelenmiş olmasında âyet, ders,ibret ve imtihanlar vardır.

87- Ve sûra üfürüldüğü gün, Allah’ın diledikleri hariç, semâlarda ve yeryüzünde olanlar dehşete kapılır. Ve herkes boyunları bükük olarak ona geldiler.

Allah’ın diledikleri, aslında bugünü iman sonucu bekleyenlerdir. Ve herkes boyunları bükük olarak ona geldiler.Yani hiçbir varlığın canlı kalamayacağı saate ve yer kabuğunu yok edecek depremlere konu bağlanmıştır.

Sûr, üflenerek çalınan ve korkutan, uyarıcı bir ses çıkaran boru anlamına gelir. Ancak onu, insanların kullandıkları bir alet gibi algılamak doğru değildir. Sûr kullanımı, yıkımın sesidir ve yeniden dirilişin başlangıcını anlatan bir metafordur. Konumuz olan âyetteki üfleme, insanların dehşete kapılacakları birinci sestir. Yani gökleri ve yeri, geri dönüşümsüz etkileyen depremlerle oluşan volkanik patlamaların ve yıkımın sesidir.

88- Ve dağı görürsün, onu hareketsiz sanırsın. O, bulutun sürüklenmesi gibi sürüklenir. Bu her şeyi sağlam yapan Allah’ın yaratmasıdır. Muhakkak ki O,yaptıklarınızdan haberdardır.

Âyetin, son saat bağlamında zikredilmesi yer kabuğunun altındaki depremlere sebep olan eriyik lavların üzerindeki sürüklenme hareketini akla getirmektedir. Bu hareket bilimsel kaynaklarda şöyle açıklanmaktadır: “Yer kabuğu ve üst mantodan oluşan 100 km.kalınlığındaki Dünya yüzeyi “tabaka” (revasi) adı verilen parçalardan oluşmuştur. Dünya yüzeyini oluşturan altı büyük tabaka ve sayısız küçük tabaka vardır. “Tabaka tektoniğine” göre bu tabakalar kıtaları ve okyanus tabanını da beraberinde taşıyarak Dünya üzerinde hareket ederler. Bu kıtasal hareketin yılda 1 ile 5 cm. civarında olduğu hesaplanmıştır. Tabakalar bu şekilde hareket ettikçe Dünya coğrafyasında değişiklikler meydana gelir. Örnek olarak, Atlantik Okyanusu her sene biraz daha genişlemektedir. Burada belirtilmesi gereken önemli bir nokta da şudur: Allah dağların hareketi için Kurân’da “sürüklenme”ifadesini kullanmıştır. Nitekim bilim adamlarının bugün bu hareket için kullandıkları terim de “continental drift” yani “kıtasal sürüklenme”dir. Kıtaların kayması Kurân’ın indirildiği dönemde gözlemlenemeyecek bir bilgidir ve vahiy “Dağları görürsün de, hareketsiz, mono blok sanırsın.” âyeti ile bu konuyu insanlara bildirmiş ve beşerüstü oluşunu kanıtlamıştır.

89-Kim bir güzellikle ile geldiyse, işte o zaman onun için ondan daha hayırlısı vardır. Ve onlar, o gün dehşetten emin olanlardır.

Âyet son saat denen yıkımın ardından bizi bekleyen yeniden diriliş ve hesap günü gerçeğine konuyu getirir. Hasene, insanın nefsinde,bedeninde, kısacası elde etmekle bahtiyar olacağı her tür güzelliktir.Hasen, hem zatlara hem mânalara söylenir. Hasene, sıfat olduğunda böyledir. Hüsna ise yalnızca manevî şeylerle ilgili olarak söylenir.(Elmalılı).(Bkz. Ahzab:52) Kim bir güzellikle gelirse dehşetten emin olması hasenâtın/iyiliklerin, seyyiât olan kötülükleri giderme özelliğidir. (Bkz. Hûd:114) Verilen daha hayırlı karşılık şöyle ifade edilir: “Kim bir hasene/güzellik ile gelirse,artık onun on misli, onundur. Ve kim bir seyyie/çirkinlik ile gelirse, o zaman onun mislinden başkası ile cezalandırılmaz. Ve onlara zulmedilmez.” (Enâm:160)İnsan olmanın gereği gerçek güzellikleri, iyilikleri ve hayrı vahyin kılavuzluğunda tespit edip üretmektir. Güzel ve iyi amellerinden dolayı elde edilen mükâfat neden kat be kat artan bir hayırdır? Zira hem dünyada hem âhirette çok boyutlu iyiliklere vesile olmasındandır. 

90-Ve kim çirkinlik ile geldiyse, Bu yüzden o yüz üstü ateşe atılır. Amelinizden başka bir karşılık mı?

Seyyiât, çirkinlik ve kötülükler demektir. Hasene’nin tam zıddıdır.Yüz üstü ateşe kapaklanmak aslında yürüyen/ilerleyen birinin beklemediği biranda düştüğü durumu ifade içindir. Buradaki tasvir etkileyicidir. Zira kendini kötülükten tamamen arındırıp kötülük yapmak mümkün değildir. Öfke ekenin fırtına biçmesi gibi yapılan haksızlık, zulüm, çirkin iş ve cürümlerin arasında huzurlu bir hayat ve akıbet beklenemez. Ateşin üzerinde yürüyen düşünce,kendini gül bahçesinde bulamaz. Yapılan suç, günâh, kötülük yapanı sürekli takip edecektir. (Bkz. Neml:72 “De ki: "Belki de acele istediklerinizin bir kısmı sizi takip ediyordur.")

91-Ben ancak, her şeyin onun olduğu ve bu beldeyi mahrem kılan Rabbe kulluk etmekle emrolundum ve teslim olmakla emrolundum.

Âyetteki  “harreme” dokunulmaz, bozulmaz manasında mahrem alan/bölge demektir. “Allah bir beldeyi ancak, emir ve yasaklarına teslim olanlarla mahrem kılmıştır.  Zira hiçbir yer veya zaman kendi kendine mahrem olmaz. O bölgede kimseye zulmedilmezse, kan akıtılmazsa, cedelleşme olmazsa hatta hayvanlar bile avlanmayıp özgürce Allah’ın arzında gezebilirse işte orası harem/mahrem bölgedir. Bunu ancak “ihramlı” (kendi dışındaki mahlûkata saygılı) insanlar ile gerçekleşir. “El-belde” den maksat, Mekke’dir. Şehri/Medine’yi dağ ve kırsaldan ayıran en önemli fark, yasalar çerçevesinde sosyal ilişkilerin düzenlenmesidir. Kimin gücü kime yeterse, zenginin, güçlünün fakîri ezdiği, köleleştirdiği bir belde mahrem/harem bölge olamaz. Mekke ve harem bölgesi ilâhî yasalar ileörnek/ata/ana/prototip bir şehir yapılıp insanlığa sunulmak istenmektedir. “Buelleri arasındakini tasdik eden ve âhirete ve ona inanan, şehirlerin anası(ummel kura) ve onun etrafında olan kimseleri uyarman için indirdiğimiz mübarek bir Kitap’tır.” (Enam:92) Rabbimiz ilk insan olan Hz. Âdem’in toplayıcılıktan ekip biçen, yerleşik hayata geçen, ilk evi yapan seviyesini kendine isnat ederek yaptığı evi medeniyetin sembolü olarak Allah’ın evi ilan etmiştir. Biri eski “orman kanunları”, diğeri “haklar üzerinden” kurulan yasaların savaşması anlamında Habil ve Kabil kıssası konunun devamı mahiyetindedir. Örnek şehir olan güvenli belde ancak ilâhî yasalara uyulduğu takdirde hürmete layık, insanların can, malve ırzlarının güvende olduğu mahrem bir şehir olabilecektir.

92-Ve Kurân’ı tilavet etmekle... Böylece kim hidâyete ererse, o takdirde sadece kendisi için hidâyete erer. Ve kim dalâlette kaldıysa, o zaman de ki ben sadece uyarıcılardanım.

Tilâvet kelimesi  ‘te-lâ’ fiil kökünden gelir.Gerek cismen, gerekse yaptıklarına uymak sûretiyle birinin ardına düşmek,ardından gelmek demektir. Türkçede kulla­nılan ve ‘ikinci derecede’ anlamına gelen ‘tali’ kelimesi de ‘te lâ’ dan türemedir. (Bkz. Şems:2 “Ve’l-kameri izâ telâhâ’ âye­tinde, ‘Ay onu(güneşi) izlediği zaman.”) Kıraat ise ön­ce bir şeyleri zihinde, toparlamaktır. O yüzden Kurân’ı tilâvet etmeden önce değil,kıraat etmeden önce kovulmuş şeytandan Allah’a sığınılır. (Bkz. Nahl:98) Özetle,anlamak için okumak kıraat, anladığını aktarmak için okumak tilâvettir.

93-Ve de ki: "Hamd Allah’adır. Size âyetlerini gösterecek, böylece onları tanıyacaksınız." Ve senin Rabbin, yaptıklarınızdan gâfil değildir.

Gaflet, bir şeyi yeterli ölçüde dikkat ve özen göstermediği için terk ve ihmal etmek, bir şeyin gerekliliği ortada iken idrak edememek,aldanmak, fark etmemek, boş bulunmak gibi anlamlara gelir. Bir önceki âyette tilâvet edilen yazılı ilkeler varken; burada seyredilen, gözlemlenen âyetlerden bahsedilir. İlke, kanun, kural ve Allah’ın yasalarından gafletin sonucunda insanı ve toplumları bekleyen felâketlere karşı bizi önceden nezirlerle uyaran Rabbe hamd olsun.

Neml sûresinden anladıklarımız bunlardan ibaret olmakla birlikte en doğrusunu Allah bilir.

 


 
Eklenme Tarihi : 12.05.2020 11:21:56
Okunma Sayısı : 256