فَاتَّقُواْ النَّارَ الَّتِي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ

24- O halde yakıtı insanlar ve taşlar olan o ateşten sakının. O (ateş) kâfirler için hazırlanmıştır. (Bakara:24)

Yûsuf Sûresi



Yûsuf Sûresi

Sûrenin bilinen tek ismi budur. Sûre baştan sona Yûsuf peygamberin kıssasını anlattığı için bu adı almıştır. Sûre tüm ilk tertiplerde Hûd-Hicr arasında yer alır. Hz. Osman’ın meşhûr tertibinde 53. sıradadır. Sûrenin üslûbundan dolayı boykot döneminden sonra 10. yılın sonunda indiğini söyleyebiliriz. Hz. Yûsuf bu sûre dışında Enâm ve Mümin sûrelerinde de ismen anılır. Diğer kıssaların kısa ve uzun anlatımlarla birden çok sûrede yer almasına karşılık, Yûsuf kıssası Kurân’da sadece bu sûrede anlatılmaktadır. Hz Yûsuf’un hayatındaki üç rüya, aynı zamanda onun hayatının dönüm noktalarını teşkil eder. Bunlar; Yûsuf’un kendi rüyası, mahkûmların rüyası, melikin rüyasıdır. Bir de Yûsuf’un üç gömleği anlatılacaktır. İlki mazlûm ve mağduriyeti anlatan kanlı gömleği, ikincisi Azîz’in karısının arkadan yırttığı iffet gömleği, sonuncusu da babası Hz. Yakûb’a gönderilen hasret gömleğidir. 

Yûsuf sûresi Hz. Peygamber’e şu gerçeği söyler: Ey Mekke’nin Yûsuf’u! Taif senin kuyun, Mekke senin zindanın, hicret senin Mısır yolculuğun, Medine de senin Mısır’daki iktidarın olacaktır. Yûsuf’u bekleyen mutlu son seni de bekliyor.

Yûsuf kıssası Kitab-ı Mukaddes’te Tekvin bölümünün 37-45. bablarında de yer almaktadır. Farkları âyetleri işlerken ortaya koymaya çalışacağız.

Rahmân Rahîm Allah’ın ismi ile…

1-Elif, Lâm, Râ. İşte bu, mübîn kitabın âyetleridir.

Bu sûre de Yûnus ve Hûd sureleri gibi “elif”, “lâm” ve “râ” kategorizasyon harfleriyle başlamıştır. Elif, tevhid ve oluşturduğu adâleti, kurtuluşu anlatır. Lâm, şirk ve sebep olduğu zulümlerdir. ise doğal âfetler ve akabinde toplulukların yaşadıklarının konu başlıkları ile özetlenmesidir. Mübîn, özünde açık olan ve gerçeği bütün açıklığıyla ortaya koyan anlamına gelir. (Bkz. Yâsîn:12, Neml:1, Kasas:2, Yûnus:61)

2- Muhakkak ki biz, O'nu anlaşılır bir okuyuş olarak indirdik. Umulur ki akledersiniz.

Kurân kelimesi, mârife olarak geldiği yerlerde isim olarak son vahye delâlet eder. Nekira geldiği yerlerde bazen mastar manası taşır ve “okuyuş, toplanmış” gibi manalara delâlet eder. İsrâ 74’te Kurân bir araya gelmek, toplanmak anlamında “kurâne’l-fecr” şeklinde geçer. Anlamı fecir ışıklarının bir araya gelmesi demektir. Yine Kıyâmet 17’de “İnne aleynâ cem’ahu ve kur’ânehu/Muhakkak onu bir araya getirmek ve toparlamak bize aittir.” Zîra harflerin cem edilmesi, bir araya getirilmesi ile kelimeler, kelimelerin bir araya gelmesi ile âyetler dediğimiz cümleler oluşur. Bu cümlelerin toparlanması da sûreleri oluşturmaktadır.

Arabiyyen kelimesinin sadece terimsel anlamda “Arapça, Arap dili” olarak anlaşılması ve açıklanması doğru değildir. Zîra bu kelime “arabe” kalıbından olduğu kadar “arube” kalıbından da türemiştir. Kelimenin “arube” kalıbına göre anlamı “fesâhat, fasîh konuşmak” demektir. Arab’a, dili “açık ve anlaşılır” olduğu için Arab denmiştir. (Krş. Râd:37) O zaman ifadeye “Arapça bir Kurân olarak indirdik.” yerine “Detaylar vererek öz ve hikmetle, açık ve anlaşılır bir şekilde meramını aktarabilen bir okuyuş olarak indirdik.” dememiz daha doğru olacaktır. Bu nedenle Arap kelimesini, lügat manası ile çevirmeyi uygun görüyoruz. Zîra günümüzde Arap denince insanların zihnine sadece belli bir coğrafyada Arapça konuşan bir ırkın adı gelmektedir. Kurân’da ise bağlama göre değişmekle birlikte genellikle bir ırktan değil meramın sağlıklı aktarılmasından bahsedilir. “Arabbiyyen” kelimesine kök manasını verdiğinizde artık orada mana yerel bir lisân veya ırkı kastetmekten çıkıp âlemlerin Rabbinin hitabına uygun evrensel bir mahiyet kazanacaktır. Arabiyyen; apaçık, anlaşılır;  acem(ce) ise açıklayamayan/kapalı, meramını anlatmada acemi demektir. İndirilen âyetlerin mübîn ve arabi olmasının tek hikmeti âyetin sonunda şöyle özetlenmiştir: “Umulur ki akledersiniz.” Anlamayan akledemez, akletmeyen hayatına tatbik edemez.

3-Sana vahyettiğimiz bu okuyuşla kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Ve sen, ondan önce elbette gâfillerdendin.

Kıssa kelimesinin esas anlamı izlemek, izi tâkip etmektir. Kehf 64 ve Kasas 11’de bu anlamda kullanılmıştır. Kıssa; daha çok, bir haberi nakletme, bir olayı anlatma, hikâye etmek demektir. Anlatılan hikâye ve olaya da “kıssa” denilir. Kasas ise, sözü ardı arkasına söyleyerek anlatmak demektir. (Bkz. Arâf:176) Kıssa dilimize de girmiş bir kelimedir. “Kıssadan hisse” ve “bir kıssa bin hisse” gibi tabirler Türkçede sıkça kullanılır. Kıssa, edebiyatta “hikâye” anlamında kullanılır. Hikâye ise, olmuş veya olması muhtemel olayları belirli birtakım noktaları ön plâna çıkararak anlatan edebiyat türüdür. Kurân’daki kıssalar, meydana gelmiş olayları anlattığı için seçilen gerçek kıssalardır.(Bkz. Tâhâ:99)

Ahsene (en güzel) demektir. Ahsenu’l-kasas terkibindeki kasas kelimesi, “hikâye etmek” manasında mastardır. Buna göre ahsenu’l-kasas “en güzel anlatış, üslûp” demektir. Ancak mastarlar mefûl yerine de kullanıldığından ahsenu’l-kasas terkibi, “kıssaların en güzeli” manasını da kapsar. Kıssaların en güzeli demek Kurân’ın diğer kıssalarından daha güzeldir manasına gelmemektedir. Zîra âyetin sonundaki gaflet, Yûsuf kıssasının bilindiğini; ancak hikmetten uzak anlatımlardan dolayı hayata tatbiki olmayan mahiyetine bir âtıftır. Yapılan kıyas Kurân’ın anlattığı ile geleneğin bildiği, Tanah'ın ve Hıristiyan eski Ahit’inin ilk kitabı olan Tekvin kitabının arasındaki derin farktır. Yûsuf kıssasının girişi olan bu âyette, peygamberimizin kıssa hakkında daha önceden herhangi gerçekçi bir bilgisinin bulunmadığı, gaflet ile vurgulanmıştır. Ehlikitap ve onların kaynaklarından uzak bir hayat süren Hz. Peygamber’in bu kıssayı detayı­na kadar inerek mükemmel bir şekilde hikmetle ortaya koyması Kurân’ın beşerüstü oluşuna başka bir kanıttır. Kıssaların en güzeli tabirini, Kurân’da anlatılan bütün kısalara şâmil olarak anlaşılmalıdır. Zîra Kurân’da anlatılan bütün kıssalar güzeldir.

4- Hani Yûsuf, babasına demişti ki: “Ey babacığım, muhakkak ki ben on bir gezegen, güneş ve ay gördüm. Onların bana secde ettiklerini gördüm.”

Kevkeb kelimesi “kebe”den türetilmiş olup lügatte “ait olduğu sistem ile hareket eden parça” demektir. Ve kelime daha çok “büyük yıldız toplulukları ve gezegen” manasına gelir. Ayrıca her şeyin kevkeb’i büyük olanıdır. Jüpiter, Venüs, Mars, Satürn ve Merkür'ün Dünya'dan baktığımızda çıplak gözle görüldüğünü; ancak bunların çok uzak oldukları için yıldız gibi algılandığını söyleyebiliriz. Kurân, “necm/yıldız” ile “kevkeb/gezegen”i kullanım olarak birbirinden ayırmıştır. Hz. İbrâhîm’in gökte gördüğü gezegen için de “Bu benim Rabbim!” dediği Enâm 76’da anlatılır.

Genç Yûsuf’un gördüğü bu rüya başına gelecek olayların fitilini ateşlemiştir. Peki, küre şeklindeki bir gezegenin secdesi nasıl olur? “Güneş ve ay bana secde etti.” denildiğinde muhatabın aklında nasıl bir şekil canlanır? Bu yüzden şekle-şemâile sığmayan bu durumdan dolayı bu rüyada bahsi geçen “sâcidîn/secde edenler” lafzı fizikî değil sembolik anlaşılmalıdır. Bu durumda, ay ve güneş gibi devasa kütleli, gezen gök cisimlerinin Hz. Yûsuf’un istediği şekilde ve doğrultuda hareket ettikleri, o istediğinde gece, istediğinde güneşin doğup gündüz olması rüyanın konusudur ve özet olarak ifade edilmiştir. Konuşmasında hiç rüya kelimesini kullanmaması, bir sonraki âyette babasının “rüyanı anlatma” demesi, Yûsuf’un rüyadan -detaylarına girmeden- kısaca bahsettiğini göstermektedir. Genç Yûsuf’un rüyasında her şey onun emrindedir. Gök cisimlerine secde edildiği, direkt olarak veya aracı kılınarak tapıldığı bir kültürde görülen rüyanın -putlaştırılan mahlûkatın secdesinin- bilinçaltına itilenlerin neler olduğunu bize anlatmaktadır. Hz. İbrâhîm döneminde olduğu gibi Hz. Yûsuf’un çocukluk dönemlerinde de gök cisimlerine tapılmakta, onları temsil eden simgelere secde edinme inancı devam etmektedir. İnsanlar tarih boyunca ulaşamadığı, erişip hükmedemediği, boyun büktürüp secde ettiremediği, anlamlandıramadığı her mahlûka yüce, ulvî manalar yüklemiş, ilâh muamelesi yapmış ve korkarak onlara tapınmıştır. Hz. Yûsuf’un bu rüyası; bilinmeze, maddî olana, şuursuz ve âciz varlıklara tapınma anlamına gelen şirkin tam tersine döneceğine dair gaybî bir ihbardır. Zîra tevhit, yaratılanı doğru yerde tanımlayarak insanı madde karşısında küçültmez. Gök cisimlerine tapınma, onları bazı olay ve olgularla irtibatlandırma şirki günümüzde de çok yaygındır. Astrolatri, yıldızlara ve diğer göksel cisimlere tanrı olarak ibadet etme veya tanrıların göksel cisimler ile ilişkilendirilmesidir. Bunun en yaygın örnekleri, dünyadaki politeistlik sistemlerde Güneş ve Ay tanrılarıdır. Ayrıca Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn gibi kayda değer gezegenlerin Babil'de tanrılarla ve dolayısıyla Greko-Romen diniyle ilişkilendirilmesi de örnek olarak gösterilebilir.

Peki, Genç Yûsuf neden böyle bir rüya gördü? Kurân bunu bize neden anlattı? Rüya ile amel olur mu? Allah, resûlleri ile rüya yoluyla konuşur mu? Rüya kelimesinin manası nedir? Rüya, “görmek” manasına gelen “rü’yet” mastarından alınmış bir isim olup beynin korteks bölümü pasif iken bilinçaltının uyku hâlinde aktif olarak müşâhede edilmesidir. Türkçede buna “düş” denir. Rüya bir bakıma iç dünyamızın, korkularımızın, endişelerimizin, hayallerimizin aynasıdır. Rüya, dış dünyadaki gerçeklerden, öğrenilenlerden beslenir. Bazı ilim adamları rüyanın gelecekle değil, geçmişle ilgili olduğu tespitini yapmışlardır. Geleceği anlatan rüyalar bile geçmiş kaygı, istek ve arzuların birer yansımsıdır. Aslında görülen gelecek değil, geçmiştir. Rüya; her ne kadar geçmiş ve şimdinin hüzünlerinden ve yaşanmışlıklarından kaynaklansa da geleceğe ilişkin duyulan kaygı ve endişelerle birlikte insanın arzû, istek ve hedeflerine yönelik olduğundan kaygan bir zemindir ve rüya ile amel edilmez.  Hz. Yûsuf’un zindan arkadaşları efendilerine üzüm sıkmakta ve ekmek taşımaktadır. Bu iş gelecekte yaşayacakları değil, geçmişte sürekli meşgul oldukları, belki de ezilmişliğin verdiği utancı bilinçaltlarına itmeleri sonucudur. Melikin gördüğü inek ve başaklar, kurak dönemlerde halkın kıtlık ve yoksulluk çekme korkusunun, bunu gaile edinmesinin sembolik müşâhedesidir. İşlediğimiz âyette de gençliğe adım atmak üzere olan Hz. Yûsuf’un, tıpkı büyük dedesi Hz. İbrâhîm gibi şirk kültürüne karşı sorgulayıcı bakışı, tevhit ve adâletin önünde herkesin eğilmesi gerektiği hedefi, rüyası, arzusu ve isteği ifade edilmiştir. Bu bakımdan rüyaların, hatta simgelerin anlamı bile görene göre değişir. Geleceğe ilişkin kararlarda gözü kapatmak değil; uyanık olmak, istişâre ve analizler, gözlem ve araştırma yapmak gerekirken ne yazık ki Müslüman gelenek, Kurân’da âtıf dahi yapılmayan istihâre namazı ve arkasından uykuya yatmak ile geleceğini şekillendirme yolunu tercih etmiştir. Önemli kararlar almadan önce emek verip araştırmak, gözlem yapmak veya risk analizlerini değerlendirmek yerine en kolay yol olan uyumayı tercih etmenin sebebi pek de anlaşılmaz değildir. Gelecek gaybdır ve gaybı yalnız Allah bilir. Peki, Allah gaybı bize rüya yoluyla gösteremez mi? Allah bir beşerle ancak vahiy, perde arkasından ya da bir elçi gönderip izni ile dilediğini vahyetmesi şeklinde iletişime geçer. (Bkz. Şûra:51) Burada dikkat edilirse rüya yoluyla şeklinde bir madde yoktur. Peki Enfâl 43’teki uykuda düşmanın az gösterilmesi Allah’ın kuluna gönderdiği mesaj değil midir? Bu görülen rüya Allah’a tam tevekkülün sonucudur. İmânın verdiği özgüven ile onun resûlü, düşmanı az görmüştür. Failin Allah olmasının sebebi de resûlüne gönderdiği ayetlerle savaşı kazanacağına dair onu ikna etmesindendir. Bu iknanın yansıması görülen rüyadır. Tam tersini düşündüğümüzde imân azlığı veya tam tevekkül etmeyen biri de düşmanı olduğundan güçlü ve kalabalık görebilirdi. İlkinde umutlar, beklentiler, burada da korkular bilinçaltına atmış olacaktı.

5- Dedi ki: “Ey oğulcuğum, rüyanı kardeşlerine anlatma! O zaman sana karşı plân kurarlar. Muhakkak ki şeytân, insana apaçık düşmandır.”

Rüyalar bilinçli olarak şekillenmez. İnsan ne görmek istediğini kendisi seçmez ise görülen bir rüyadan dolayı bir insan başka birine düşman olup sinsi plânlar kurar mı? Hz. Yakûb’un kardeşlere karşı sürekli Yûsuf’u koruma eğilimi en baştan beri aile içi sorunların olduğunu göstermektedir. Bu fırkalaşma ilerleyen âyetlerde Hz. Yakûb’un oğullarına güvenini kaybetmesine sebep olacaktır. Hz. Yakûb’un bu tepkisi diğer oğullarının Yakûp’tan sonra kimin peygamber -saltanat misali- olacağına dair sorularının ve beklentilerinin olmasından kaynaklı olabilir. Zîra bir işâret bekleyen biri bu rüyayı beklenen işâret olarak algılayıp, oğulları örgütleyip, Yûsuf’u devreden çıkarmayı düşünmüş olabilirler. Dikkat edilirse burada düşman kardeşler değil tekil olarak ifade edilen şeytandır. Bu şeytanca düşünce ve duygular ile hareket eden azmettirici sonraki âyetlerde izah edilecektir. Mevcut durumu ve kıskançlığı kullanan biri her türlü kötülüğü yapabilir. Yönetim, iktidar ve makama geçme arzusu insanları kardeş katili dahi yapmıştır ve tarih bunun sayısız örnekleri ile doludur.

6-Ve böylece, Rabbin seni onlardan ayıracak ve hâdiselerin tevîlini öğretecektir. Sana ve Yakûb ailesine, daha önce ebeveynin İbrâhîm ve İshâk’a tamamladığı gibi nimetini tamamlayacaktır. Muhakkak ki senin Rabbin, Alîmdir, Hakîmdir.

İctiba; insanın, bir şeyi kendisi için ayırması demektir. Cibâye ise; faydalı şeyi toplamaktır. Seçmek manasındaki ıstıfa seçkin anlamındaki mustafadan farklıdır. Yectebike kelimesi “uygun kıvama gelmek için bir sürecin içine ayıklanma, elenip saf hâle gelmek” demektir. Rafine hâle gelen Yûsuf “hadiselerin te’vilini” öğrenerek yani görünen olayları doğru okuyarak zamanında tedbirler üretebilecektir. Dikkat edilirse Hz. Yûsuf’a “Rabbim sana rüyaların tabirini öğretecek!” denilmemiş, “hâdisatın tevîlinin öğretileceği” ifade edilmiştir. Bu ilim nimeti ile Hz. Yûsuf, Alîm ve Hakîm esmâsından nasiptâr olmuştur. Hâdisatı bilgi ve bilinç ile doğru okuyan birinin verdiği hükümler de isâbetli olacaktır ki, bu da nimetin tamamlanmasıdır. Nimetin tamamlanması, Hz. Yûsuf’tan sonra uzun bir süre nebî-resûl gelmeyeceği, bir fetret dönemi yaşanacağı şeklinde anlaşılmıştır. (Bkz. Nihayet O/Yûsuf ölünce de: "Bundan sonra Allah asla resûl göndermez." dediniz. Mümin:34) Peki neden Yûsuf? Çünkü o iffetli, çok ahlâklı, düzgün bir çocuktur. Hâdisatı sağlıklı bir gözle değerlendirebilecek bir bakışla kendini eğitmiştir. Çocukken yapılan tercihler, hayatın devamında belirleyici olabilmektedir. Büyüdükçe kaybettiğimiz o masûmâne çocuksu bakışı yitirmek, bizleri olayları art niyetle okumaya ve hatalı hükümlere sürüklemektedir.

7- Doğrusu Yûsuf ve kardeşlerinde, soranlar için âyetler vardır.

Neden soranlar için âyetler vardır? Çünkü âyeti yani işâret ve alâmetleri ancak sorgulayan bir bakış görebilir. Sorgulamak, sorguya çekmek için değil; öğrenmek ve daha doğru bir şekilde yaşamak içindir. Bu mübarek âyet, kıssaları geçmişte yaşanmış bir hatıra gibi değil, kıssadan hisse almak için okunmasını emreder. Sormak; düşünmenin gereği, aklın şükrü, doğru ve sağlıklı bilginin bedelidir. Sorgulanmamış hayat, hayat olmadığı gibi sorgulanmamış inanç da, inanç değildir.

8- “Yûsuf ve onun kardeşi, babamıza gerçekten bizden daha sevgilidir.” demişlerdi. “Ve biz sıkı bir grubuz. Muhakkak ki babamız, gerçekten açık bir dalâlet içindedir.”

Bir resûl olan Hz. Yakûb’u açık bir dalâlette gören, kardeşini öldürmekten geri durmayan, güneş, ay ve gök cisimlerine secde etmeyip onların kendisi için yaratıldığını söyleyen birine sinsi plânlar kuran biri mümin olabilir mi? (Bkz. Ey imân edenler! Eşlerinizden ve evlâtlarınızdan size düşman olanlar çıkabilir; onlara karşı dikkatli olun! Teğabûn:14) Hz. Nûh’un oğlu ve karısının neyi tercih ettiğini, kıskançlıktan Kabil’in Habil’e neler yaptığını Hz. Yakûb çok iyi bilmektedir. Âyette “Yûsuf ve küçük kardeşimiz…” yerine “Yûsuf ve onun kardeşi…” ifadesinde “biz ve onlar” şeklinde bir fırkalaşma zihniyeti deşifre edilmektedir. Yûsuf ve kardeşini kendi sıkı gruplarının içine dâhil etmemeleri onların üvey kardeş olabileceği ihtimalini güçlendirmektedir.

Usbe kelimesi “sıkı, birbirine bağlı, tutkun on ile kırk kişiden oluşan bir topluluk” anlamına gelmektedir “Usûbet” de kuşatmak, kaplamak manasınadır. Burada kardeşlerin güç odaklı hayatı okudukları anlaşılmaktadır. Şahsiyetten çok sürü içinde güçlü kalma yanlısıdırlar. Niceliğe aldanmak tekâsürün sonucudur. Rabbin katında, sayısal çokluktan ziyâde nitelik/kalite daha değerlidir. Zîra takva bir niteliktir. Günümüzdeki anne-babalar çocuklarının sadece notları, ticarî başarıları ve kazandıkları paralar ile ilgileniyor; niteliği, ahlâkı, takvayı önemsemiyorsa, Yûsuflar bu zihniyet yüzünden kuyulara terk edilecektir.

9- Yûsuf’u katledin veya onu bir yere atın! Babanızın vechi, yalnız size kalsın! Ve ondan sonra sâlihler kavminden olun!

Burada konuşan kimdir ki kendisini evlâtların içinde saymamaktadır? Babamız ifadesinin yerine “ebikum” diyerek sizin babanız demektedir. Aynı zamanda ailenin en gizli, en mahrem konularını bilmektedir. Ağabeylerini, Yûsuf’u doğrudan öldürme ve ölüme terk etme şeklinde azmettirmiştir. Hz. Yakûp, Yûsuf’un ağabeylerinin sinsi plânlar kurabileceğini, bu yüzden rüyanın onlara anlatılmamasını istemesine rağmen anlaşılan odur ki Yûsuf’un rüyası bir şekilde üvey annesinin kulağına gitmiş, ölümcül plânı o kurmuş ve çocuklarına da azmettirmiş olabilir! Üvey anne dehşeti, geçmişte ve günümüzde yine sık rastladığımız bir çekememezlik ve kıskançlık krizinin sonucudur.

Burada “Babanızın vechi yalnız size kalsın!” ifadesi sadece sevgi ve ilgi ile açıklanamaz. Zîra babanın sevgisini kazanmak için bir kardeşi öldürmek pek de akla uygun değildir. Ortada belirli bir mal-mülk de yoktur. Kıtlık zamanı buğday için Mısır’a gitmelerinden dolayı durumları bellidir. Hz. Yakûb’un babası İshâk peygamberdir, onun babası da yine peygamberdir. Şu durumda ağabeyler ve anneleri bu silsileden pay almak istemiş olabilir. Vech, zaten insanı diğer insanlardan ayıran yüzü demektir. Lâfzen “yüz anlamı” aynı zamanda kişinin ayırt edici kimliğidir. Peygamberlik; önemli, itibarlı bir makamdır. Küçümsenen Yûsuf ve kardeşinin, babanın sevgi ve ilgisi ile peygamber seçileceğinin yanılgısı dengeleri bir anda alt üst edebilir. Yûsuf’a semâî dev cisimlerin secdesini konu alan rüyanın, ağabeylere anlatılmaması gerektiğinin nedeni de buradan anlaşılmaktadır. Rahmân 27’de “zülcelali vel ikrâm” olan Rabbin vechinin bâkî kalması, hâlıkı mahlûktan ayran en önemli fark, veçhin bâkîlik olmasından dolayıdır.

Sâlihler kavmine katılmak, istiğfar veya tevbe etmek değildir. Sâlih olan peygamberler silsilesine katılmaktır. Zaten her resûlün duasında bunu okumaktayız. Hz. Yûsuf da sûrenin 101. âyetinde şöyle dua etmiştir: “Beni Müslüman olarak tamamla ve beni sâlihler arasına kat!” Ayrıca Tevbe 119’da sâlihlerle beraber olunması emredilmiştir.

10- İçlerinden bir sözcü dedi ki: “Yûsuf’u katletmeyin! Yapacaksanız, onu kuyunun dibine bırakın! Seyyarlardan biri onu bulur.”

 Ğıyâbe; karanlık, bulut, bir şeyi gözlerden kaybeden herhangi bir yer demektir. Cubb; taşlarla örülmemiş, sadece su bulununcaya dek oyulmuş insanı boğmayacak kadar suyu az; fakat çıkılamayacak kadar da derin kuyudur. Kelime Kurân’da sadece bu sûrede geçer. Örülmüş olanına “bi’r“ denir. Kuyuya “cubb” adının veriliş sebebi yer içinde belli bir şekilde açılmasın­dan dolayıdır. Bu tür bir kuyunun seçilmesi, Hz. Yûsuf’un oradan çıkmasına engel olabilecek kadar derin ama onu boğmayacak kadar suyu az bir kuyu olmasındandır.  Kelimenin önündeki “el” takısı, bu kuyunun herhangi bir kuyu değil, kardeşlerin bildikleri ve plânda belirgin olarak ifade edilen “malûm/bilinen” bir kuyu olduğunu göstermektedir. “Yûsuf’u katletmeyin! Yapacaksanız…” ifadesinden ve seçilen kuyunun mahiyetinden de onu öldürme değil tam aksine onu ölümden koruma çabası anlaşılmaktadır. Anneye karşı konuşanın kardeşlerini temsilen fikrini söylediği ve sözünün kesilmemesi, itirazın gelmemesi sözcünün kendisini dinleten güçlü bir ağabey olma ihtimalini akla getirmektedir. Rivâyete göre, bu fikri ileri sürenin Hz. Yakûb’un en büyük oğlu olduğunu Taberi de nakletmiştir.

11- “Ey babamız! Sana ne oluyor ki? Yûsuf’u bize emânet etmiyorsun. Ve muhakkak ki biz, onun iyiliğini isteyenleriz.” dediler.

Nâsih kelimesi, “nasihat veren, iyiliğini isteyen” anlamında çevrilmiştir. Aynı kökten gelen “nasûh”, halîs, saf, samimi demektir ki, Kurân’da halîs tevbenin bir sıfatı olarak kullanılmaktadır. Burada ağabeyleri, Yûsuf’un iyiliğini istemekle aslında dolaylı manada onu ölümden kurtararak doğru söylemektedirler. Zîra “Yûsuf’u katledin!” diyen biri her tür kötülüğü yapabilir. Genç Yûsuf’un o aileden bir an önce uzaklaşması onun hayrınadır. Ağabeyleri, önerdikleri bu plânla -her ne kadar işin varacağı yeri bilmeseler de, “bunun şuurunda” olmasalar da- kardeşlerinin hayatını kurtarmışlardır. Bazen şer görünen şeylerde hayır, hayır gibi görünenlerde şer olabilir. Biz bilemeyiz, Allah bilir. (Bkz. Bakara:216) Bir kulu Allah sevdi mi onu öldürmek isteyenleri bile ona hizmet ettirir.

12-Yarın onu bizimle gönder! Bol bol yesin ve oynasın! Ve muhakkak ki biz, onu gerçekten muhafaza edenleriz.

Gençler, “Yesin, içsin, eğlensin!” gibi bahanelerle ailelerinden koparılmakta, karanlık kuyulara sürüklenmektedir. Milyon dolarlık oyun sektörü, yapılan dev stadyumlar ve fastfood beslenme alışkanlığı yeni nesli haz çukurlarına düşürmekte; hayatı, ölümü ve gerçek dünyayı sağlıklı okuma hususunda, gençlerin gözlerine bir gaflet perdesi çekmektedir. İrâdenin henüz tam gelişmediği yaşlarda ebeveyn olarak bize düşen, yasakçı bir tutumdan ziyâde çocuğa irâdesini yönetmeyi öğretmek ve kuzu görünümlü kurtlardan yavrularımızı korumak olmalıdır.

13- Dedi ki: “Onu götürmeniz muhakkak ki, beni mahzûn eder. Ve siz ondan gâfilken, onu bir kurdun yemesinden korkarım.”

Hz. Peygamber’den nakledilen bir hadiste belirtildiği gibi Hz. Yakûb “Onu kurdun yemesinden korkarım.” şeklindeki sözü ile evlâtlarına, bir açıdan tasarladıkları plânı nasıl örtbas edecekleri konusunda yol göstermiştir. Gerçekten 17. âyette de görüleceği üzere onlar bu fikri aynen uygulayacaklardır. Öte yandan Hz. Yakûb’un üslûbu tanıdık olduğumuz resûl üslûbudur. “Beni mahzûn edersiniz!” yerine “Mahzûn olurum/üzülürüm!” demektedir. “Ona siz bir kötülük yaparsınız.” yerine “Siz ondan gâfilken-habersizken onu bir kurdun yemesinden korkarım!” diyerek ben dilini kullanması, suçlayıcı olmaması örneklik teşkil eden, incelikli bir ahlâktır.

14- Dediler ki: “Biz gerçekten sıkı bir grupken, eğer onu kurt yerse muhakkak ki hüsrâna uğrarız.”

Hüsrân; umulan, beklenilen bir şeyin elde edilememesinden duyulan acı, düş/hayal kırıklığıdır. Husr kelimesi lügatte, “zarar etmek ve ziyanda olmak” gibi anlamlara gelen “h-s-r” kökünün türemiş şeklidir. Hasira; iflas etti, battı demektir. Bu kavram, hem maddî hem de manevî kaybı belirtir, insanın dünya ve âhiret başarısızlığını ifade etmek için kullanılır. Kurân’da 60 yerde manevî, 4 yerde maddî anlamda geçer. Ağabeyleri, Yûsuf’u öldürmek isteyenlerden kurtarıp kurda kaptırmalarının tam bir hüsrân olacağını ifade etmiştir.

15- Böylece hep beraber, onu kuyunun dibine bırakmak için götürdüler. Ve biz, onların şuursuzca yaptıklarını onlara haber vereceğini, ona vahyettik.

Tefsircilerin birçoğu, âyette geçen “Biz Yûsuf’a… vahyettik” ifadesine dayanarak Hz. Yûsuf’a peygamberliğin geldiği kanaatindedir. Bazı yorumcular, Yûsuf’a yapılan vahyi gerekçe göstererek Yûsuf’un kuyuya atıldığında iyiyi-kötüden, doğruyu-yanlıştan ayırabilecek ve imtihan mükellefiyetinin başladığı buluğ yaşına girdiği şeklinde anlamıştır. Tevrat’a göre, Hz. Yûsuf’un başından bu olay geçtiği zaman onun yaşı 17 idi. Zaten 19. âyette “ğulâm” ifadesi yer almaktadır. Ğulâm, şehvetin şiddeti manasına gelen “iğtilâm” kökünden alınmıştır. Bu da ancak “bâliğ” olanlarda bahis konusudur. Araplar 20 yaşındaki delikanlılar için de ğulâm tabirini kullanır. Bu tabirin aslında bâliğ/buluğa erenler için kullanılması daha doğrudur. Bu özellik, çocukluk yaşından çıkmış (vildân- sâbi olmayan) kimselerde olur. Bu da delikanlılık (ergenlik) çağıdır.  Küçük çocuğa ğulâm denilmesi mecazîdir. Ğulâm/delikanlı sözcüğü, şeyh/ihtiyâr sözcüğünün zıt anlamlısı olarak kullanılır. Henüz tam genç (fetâ’) dediğimiz yaşa ulaşmamış, çocukluktan yeni çıkmışlar için kullanılmıştır. Ergenlik yaşı normalde kız çocuklarında 8-13, erkek çocuklarında ise 9-14 yaş arasıdır. Hz. Yûsuf’un 8-9 yaşlarında olma ihtimali yüksek görülmektedir. Zîra 12. âyette kardeşlerinin “Yesin, içsin, oynasın!” demeleri, 13. âyette Yakûb peygamberin onun kendisini kurttan koruyamayacağını ifade etmesi, 19. âyette de yolcu kafilesi tarafından “lukata/buluntu” olarak kabul edilmesi, Yûsuf’un kuyuya atıldığında yeni çocukluktan çıkmış; ancak “fetâ” denilen gençlik yaşına ulaşmamış olduğunu göstermektedir. Yûsuf’a vahyedilmesi, nübüvvetin verilmesi manasına gelmez. Bu vahiy, Mûsâ peygamberin annesine (Kasas:77) ve bal arısına (Nahl:68) yapılan “vahiy” türünden ”bilgilendirme, içine doğma, his gibi bir duygu” olabilir. (Bkz. Necm:4, Tâhâ:38, Mâide:11) Ben değil de “Biz ona vahyettik!” ifadesinden; doğrudan değil, dolaylı bir bilgilendirme olduğu anlaşılmaktadır. Zaten 22. âyette de nübüvvetin Yûsuf’a en şiddetli ve kuvvetli olduğu gençlik çağında verildiği bilgisi vardır. Bu meşakkat döneminde Yûsuf’a vahyedildiğine dair Kitab-ı Mukaddes ve Talmud’da da herhangi bir ifadeye rastlanmıyor. Aksine Talmud’a göre, Yûsuf kuyuya atıldığı zaman bağırmış, ağlamış ve ağabeylerini imdada çağırmıştır. Kurtulmanın daha emin yolları yokmuş gibi “Kuyuya atıldım.” diye ağlamış, bağırmıştır. Fakat Kurân’ın bize çizdiği tabloda, vahyedilme sonucu Yûsuf neyin, niçin yaptığının farkındadır. Zaten kuyunun içine atma değil, indirilme söz konusu olduğundan Yûsuf’un aldığı vahiyle yapılanlara pek de direnmediği anlaşılmaktadır. Zîra vahiy “onun ölmeyeceğinin, gelecekte kardeşlerine yaptıklarını bir bir anlatacağının teminatını” vermiştir. Kardeşlerin ne vahiyden haberleri ne de Yûsuf’un akıbetine ilişkin herhangi bir şuurları vardır.

16- Ve akşam babalarına ağlayarak geldiler.

Gün karardıktan sonra gelmeleri ikna ediciliği arttırmakta, son bir umutla babalarının Yûsuf’un peşinden gitmesine engel olmuştur. Bu detay, kuyunun yaşadıkları yerden uzaklığını anlatmak için de olabilir. Ağlamak hem inandırıcılığı arttırmakta hem de bu işte bir dâhlerinin olmadığı îması taşımaktadır. Tabiî ki bunlar, sadece gerçeği kamufle etmek içindir.

17- Dediler ki: “Ey babamız! Biz, yarış yapmak için gittik ve Yûsuf’u eşyâmızın yanına bıraktık. Bu esnada onu kurt yedi! Biz doğru söylesek bile, sen bize inanacak değilsin.”

Ağabeylerin yarışması, onların da yaş bakımından birbirlerine yakın, çocukluk ile gençlik dönemlerinde olduğunu gösterir. Mümin kelimesi genelde imân eden kimselere verilen inançsal bir kimlik olarak tanımlanır. Ancak Kurân mümin kelimesini salt inançsal değil, daha geniş manada kullanarak gerçek müminin kim olduğunun tanımını da yapmaktadır. Yûsuf’un ağabeyleri sözlerindeki sadâkat ile mümin olmayı gerekçelendirmiştir. Bu minvalde mümin; elinden, dilinden kimsenin zarar görmediği, insanlara doğruluk ve dürüstlükleri ile güvenen ve güven verendir. Mümin sadece inançlı değil, güvenilir insan demektir. Bu tanımdan hareketle, insanları aldatan ve güven vermeyenlerde imân aranmaz. Allah Resûlü Hz. Muhammed’in dediği gibi “Aldatan bizden değildir.” 

18- Ve üzerinde yalandan kan sürülmüş gömleğini getirdiler. Dedi ki: “Bilakis sizi, nefsiniz bir işe sürükledi. Artık cemil bir sabır... Ve senaryolarınızın üzerinde el-Müsteân olan Allah vardır.”

Sabır; direnmek, sıkıntılara göğüs germek, kararlı olmak demektir. Cemîl, olumlu özelliklerin bir arada olması/cem olmasıdır. ‘Sabrun cemîl’; burada şikâyet etmeden, yük olmadan, safını kaybetmeden yapılan olumlu, iyi, güzel direnişlerin tamamına denir. Sadece iftira, sıkıntı ve zorluklara tahammül etmek değil, doğru olanı insanlara ulaştırmada da yapılan hikmetli mücadelenin adıdır sabrıcemîl. Bu peygamber ahlâkı, Hz. Muhammed’den de şöyle istenmiştir: “Artık, cemîl bir sabır ile sabret!” (Meariç:5) El-Musteân, yardım istenilen, yegâne yardım merciî, eşsiz ve benzersiz yardım kaynağı demektir. Yûsuf kuyuya bir kandırmaca sonucu indirilmiş, sonra ip çekilerek orada bırakılmıştır. Suya veya su dolu bir yere girmeden önce bazı giysilerin çıkarılması ve o gömleğin kardeşler tarafından kan sürülerek kullanılması muhtemeldir. Burada hakîkati karartmak, örtmek için kullanılan gömlek 26. âyette hakîkatin ortaya çıkması için bir delile dönüşecek ve 93 ve 96. âyetlerde basîretleri açmaya vesile olacaktır. Kitab-ı Mukaddes şöyle der: “Ve Yakûb elbisesini parçaladı ve çulunu beline doladı. Ve oğlu için yıllarca ağladı.” (Tekvin, 37:34). Talmud ise acıklı haberi aldıktan sonra Hz. Yakûb’un kendini kederin kucağına koyuverdiğini ve yüzünü yerlere çaldığını söyleyerek işin aslından haberdar oluşunu ve bu düzeni cemîl bir sabırla karşıladığını reddeder. Ancak Kurân’da, tutumundan dolayı Hz. Yakûb’un evlâtlarının yaptıklarından haberdar olduğu ve bu ayrılığın el-Musteân olan Allah’ın bir çeşit yardımı olarak okuduğu anlaşılmaktadır. Ancak o, bu hasretliğin nasıl bir güzellikle biteceğinden habersizdir. “Senaryolarınızın üzerinde el-Müsteân olan Allah vardır.” cümlesi, bu senaryoyu da onlara kendisinin bir şekilde verdiği îmasını taşır. Metânetinin bir sebebi de budur. Artık ev, Hz. Yûsuf için güvenli değildir. Zîra kurtlar evin içindedir. Mekke’nin Yûsuf’u peygamberimize de zımnen aynı mesaj veriliyor: “Artık bu şehirden çık, zîra bunlar sana her an bir kötülük yapabilir.”

19- Ve bir kafile geldi. Sonra da sucularını gönderdiler. Böylece o kovasını sarkıttı. Dedi ki: “Heeyy, müjde! Bu bir oğlan!” Ve onu sermaye etmek için gizlediler. Ve Allah, ne yaptıklarını bilendir.

Yûsuf’un atıldığı kuyu, ticaret ker­vanının geçtiği yol üzerindedir. Onu oraya indiren kardeşler, kuyudaki suyu hesap ettikleri gibi kervanların geçme zamanına kadar her şeyi detaylı olarak plânlamıştır. (Bkz. Yûsuf:10) Bu sucunun insan kaçakçılığı ve köle ticaretinde hizmet edebilecek güce ve olgunluğa sahip Yûsuf’u sermaye etmek istemesi ve onu saklayabilmesi Yûsuf’un aldığı vahiy sonucu herhangi bir direnç göstermediğini, gayet uysal bir şekilde Mısır’a ulaşma isteğini de ifade etmektedir. Yûsuf’u gizlemeleri, o dönemde de insan kaçakçılığının bir suç olduğunu gösterir.

20-Ve onu, az bir pahaya, birkaç dirheme sattılar. Onun için isteksizdiler.

Paranın icadı M.Ö 7. yy la kadargider. Ancak Hz. Yusuf çok daha eski bir dönemde yaşamıştır. Dirhem aslında birağırlık birimidir. Sonradan gümüş madeni para için kullanılmıştır. Yusuf sûresi20’de az bir takas değerine birkaç hafif eşyaya satıldığından bahsedilmesine rağmenbazı mealler bunu para birimi olarak anlamıştır. Zaten dirhemin para birimiolması Emevi dönemine denk gelir ki Hz. Peygamber o zamanlar hayatta değildir.

Zâhidûn sözcüğünün mastarı olan “zühd”; “dünya için hırslı olmamak, dünyaya rağbet etmemek” demektir. Arzu ve isteği az olan adama “zâhid” denir. Dünyaya fazla değer vermeyen, onu aşırı bir şekilde arzulamayana da zâhid denmektedir. “Küçük görmek, malı olmayan fakîr” manasına da gelen bu kelime, Kurân’da sadece bu âyette geçmektedir ve olumsuz bir manadadır. Âyetin son kısmını çoğunluk “…onlar zaten ona değer vermemişlerdi” şeklinde çevirmiştir. Bizim tercih ettiğimiz anlam şu bakışın sonucudur: Yûsuf’u az bir pahaya, hemen ellerinden çıkarmak istemeleri bu işin usulsüzlüğü sebebiyle cezadan korktukları için olabilir.

21- Ve Mısır’dan onu satın alan, karısına dedi ki: “Onun yerleşeceği yeri, cömertçe hazırla! Belki bize faydası olur veya onu evlât ediniriz.” Ve işte böylece hadîselerin tevîlini öğretelim diye Yûsuf’u o yere yerleştirdik. Ve Allah, emrinde gâlip olandır. Ve lâkin insanların çoğu bilmezler.

Yûsuf’u oraya yerleştiren, emrinde gâlip olan Allah’tır. Görüldüğü gibi Yûsuf’un hayatının kurtulup gelişmesi ve yetişmesi için “Kurt yer!” söyletilerek kardeşlerini böyle bir senaryoya yönlendiren de Allah’tır. Allah’ın sünneti ve kaideleri çerçevesindeki hayata müdahaleleri bilinmediği için insanların çoğu, başlarına gelen ve sonu hayırlı olan işlerde fâilin kendileri olduğunu zanneder. Yûsuf’a hadîselerin tevîlini Allah’ın nasıl öğrettiği de açıklanmıştır. Allah, hayatın ve kişiler arası ilişkilerin daha hızlı ve fazla olduğu şehir hayatına onu bir şekilde dâhil ederek hâdisatı nasıl okuması gerektiğini öğretmiştir. Hz. Yakûb’un, 6. âyette oğluna “Allah seni nebî-resûl seçti.” yerine, “Sana hadîselerin tevîlini öğretecek.” demesi ve bunun nasıl olacağı bu âyette cevaplanmıştır. Kurân’da Yûsuf’u satın alan Mısırlı kişinin kim olduğuna dair bir bilgi verilmemiş, ancak bu şahsın karısı için 30. âyette “Azîz’in karısı…” ifadesi kullanılmıştır. “Azîz” sıfatı insanlara nispet edildiğinde, o kişinin izzet ve şerefi ile toplumda itibarlı ve güçlü bir yeri olduğunu ifade etmektedir. Kurân’ın aynı unvanı, mevkiî yükseldiği zaman Hz. Yûsuf için de kullanması, bu unvanın Mısır’da oldukça yüksek resmî makama delâlet ettiğini gösterir. (Bkz. Yûsuf:78-88) Kitab-ı Mukaddes ve Talmud’da Azîz’in, Firavun’un özel muhafızı ve muhafız subayı olmasından bahsedilir ve bu şahsın adının Potifar olduğu bilgisi verilmiştir. Fakat Kurân onu yalnızca “el-Azîz” sıfatı ile anar. Bunun hikmeti devam eden âyetlerde ifade edilecektir. Azîz’in “Belki bize faydası olur.” demesi Yûsuf’un potansiyelini fark etmiş olmasından dolayı olabilir. Evlât edinilmesi, Azîz ve karısının aralarındaki yaş farkına ve çocuk sahibi olmadıklarına da işâret etmiş olabilir. Zîra Azizin karısı için imraâte kelimesini kullanılmıştır. Bu kullanım, çocuğu olana kadar Hz. İbrâhîm’in ve eşi için kullanılmışken çocuk müjdesinden sonra Sare için zevç kullanılmıştır. Meryem sûresi 5’de de çocuğu olmayan Hz. Zekerya’nın eşi içinde “imra” kullanılmıştır. Zevc ve imra farkı, özetle şöyledir: hem uyumsuzluğu, ortak hedefleri paylaşmamayı (Hz. Nuh ve Hz. Lut’un eşlerine “imra” denmesi gibi) hem de eşlerden birinin çocuk isteğine diğer eşin karşılık verememesi (Hz. İbrahim ve Hz. Zekerya) bağlamlarında kullanılmıştır. Hadîselerin doğru bir şekilde tevîli, konuları her yönüyle değerlendirmeyi gerektirir. Bu da bir imkân meselesidir. Gençlerin yerini cömertçe hazırlamak, gençlere imkânlar verilmesidir ki bu, başarısızlıklarının faturasını ailelerine kesmelerinin önüne geçecektir.

22- Ve en şiddetli çağına ulaştığı zaman ona hüküm ve ilim verdik. Muhsinlerin karşılığını işte böyle veririz.

Şu soru ile başlayalım: “Genç Yûsuf muhsin olmasa hüküm ve ilim ona verilir miydi?” Âyette çok önemli bir sebep-sonuç ilişkisi kurulmuştur. Hiçbir başarı tesadüfî değildir. Hiçbir nebî, doğuştan sınavı geçmiş ve kurtulmuş değildir. Neden Hz. Yakûb’un diğer oğulları veya Yûsuf’un küçük kardeşi değil de Yûsuf’un bu görevi üstlendiğinin cevabı da buradadır.

Eşudde, ergenlik çağı veya olgunluk çağı olarak anlaşılmıştır. Âyette kişinin en fazla güçlü olduğu çağı ifade et­mek üzere kullanılmıştır. Yûsuf’un bu hâli hakkında Rabbimiz tarafından Kurân’da herhangi bir bilgi verilmediği hâlde, bu konuda pek çok fikir ileri sürülmüştür. Bu çağın 18-20, 33-40 yaşlar olduğuna dair farklı gö­rüşler vardır. Bunu İbn Abbas ve Mücahid “Aklın olgunluk yaşı olarak kabul edilen 33 yaşındadır.” şeklinde yorumlamış, bazıları ise kalbin olgunluk çağı olarak kabul edilen “40 yaş” olarak kabul etmiştir. Dahhâk 20, Hasan 40, İkrime 35, Süddî 30, Saîd b. Cübeyr de 18 yaşında demiştir. İmâm Mâlik, Rabîa, Zeyd b. Eslem ve Şa’bî, erginliği baliğ olmakla açıklamıştır. (İbni Kesir) Bu kadar farklı yaşlar neden verilmiştir ve Kurân neden tam bir rakam vermemiştir? Zîra herkese göre bu dönemler değişmektedir. Âyeti yorumlayan müfessirler, kendilerini yetkin hissettikleri dönemler üzerinden bir yaş aralığı vermiş olabilir. Bize göre bu yaş, ilmi doğru hükümlerde kullanabilecek olgunluğa erişildiği yaştır. Her insan ilim sahibi olabilir; ancak her insanın bunu hayatına yansıtması ve nefsine hikmetle hükmetmesi de herkese nasip olmaz. Âyet bunu “muhsin” olmayla ilişkilendirmiştir. Husn kökünden gelen muhsin;  iyilik eden, iyi ve güzel işler yapan, iyilikte bulunan, güzellikleri artırmaya çalışan, yaptığını en güzel bir şekilde yapan demektir. Âyet, iyilerin elinde ilmin, doğru hükümlere dönüşeceğini sebep-sonuç olarak birbirine bağlamıştır. Zemahşerî de hükm kelimesine “hikmet, yani amelî bilgi” demektedir. Netice olarak; güzel davrananlar ilim ve hikmetin birleşimi olan bilgelikle ödüllendirilecektir. Şimdi Hz. Yûsuf’un muhsin olmasına dair iffet ve ahlâkı üzerinden somut bir örnek verilecektir.

23- Ve evinde kaldığı kadın, ondan murâd almak istedi. Kapıları sımsıkı kapattı ve dedi ki: “Hadi gelsene!” Dedi ki: “Allah’a sığınırım. Muhakkak ki O benim Rabbim’dir. Benim yerleşme yerimi en güzel şekilde yaptı. Muhakkak ki zâlimler felâha ermezler.”

Bu durum, hem kadın hem de erkek için aynı örnekliği teşkil eder. Güçlü olan burada kadın olduğu için, mütecaviz erkeklerle benzer davranışlar göstermektedir. Buradaki tavır müşrik tavrıdır, zîra tecavüze yeltenen hevâsını ilâhlaştırmıştır. “Ma’âzallah/Allah’a sığınırım!” sözü, onun kendisini böylesi çirkin bir işten korumasını Allah’tan istediğini gösterir. Cinsel içgüdünün etkisinden kurtulmak, insan gücünü aşarsa Allah’a sığınmak, O’nu hatırlamak insanı engelleyebilir. (Bkz. Zinaya yaklaşmayın! İsrâ:32) Burada dikkat edilirse Yûsuf kendisini o eve yerleştirenin Allah olduğunu ifade etmektedir. Bu cümleyi kuran biri başına gelen olaylarla ilgili mesela kendisini birkaç dirheme satanı veya kuyuya indiren ağabeylerinin kendisine kötülük yaptığını düşünür mü? Görüldüğü gibi rüyasını babasına anlatması ile başlayan olaylar silsilesinde Yûsuf en baştan beri, neyin-niçin başına geldiği hususunda bir öngörüye sahiptir. “O benim Rabbim’dir! Beni en güzel biçimde buraya yerleştirdi.” ifadesindeki “Rabb” kullanımını bazı müfessirler kadının kocası Azîz’e bağlamıştır. Rabbi, Hz. Yûsuf’un da konuştuğu Sami dil ailesinde “hizmetçinin sahibi, kölenin efendisi, kulun Rabbi” anlamlarına kullanılan çok çağrışımlı bir ifadedir. Dolayısıyla bununla ne kastedildiği ancak hatibin kastı, iç ve dış bağlam göz önüne alınarak bilinebilir. Rabb kelimesi sûrenin 42. âyetinde zindan arkadaşının efendisi manasında ve 50. âyette Mısır yöneticisi Melik’in bir sıfatı olarak yine Hz. Yûsuf tarafından “Efendine, sahibine, rabbine dön ve anlat!” şeklinde kullanılacaktır. Bizim bu âyetteki tercihimiz 21. âyette “hadîselerin tevîlini öğretelim diye Yûsuf’u o yere yerleştirdik. Ve Allah, emrinde gâlip olandır.” İfadesine, “Maazallah!” kullanımına ve sonraki âyet olan 24. âyette onu fuhuştan Allah’ın uzaklaştırdığı belirtildiği için Rabb kullanımı ile âlemlerin Rabbi olan Allah’u Teâlâ’nın bir esmâsının kastedildiği kanaatindeyiz. İnsanı hayvanlardan ayıran en önemli fark, güdülerine hâkim olmasıdır. Kadını ve erkeği insanlık seviyesinden düşüren, arzularını kontrol edememesidir. Hayatında zorluklar çekmeyen, sürekli konfor ve lüks içinde mütref bir yaşam sürenlerde zamanla gözlenen sinsi hastalık, irâde zayıflığıdır. Bu tarz insanlar erkek olsun kadın olsun her an sadâkatsizliğe, vefasızlığa meyyaldir. Bu güven vermez tutumlarından dolayı iyi bir eş ve hayat arkadaşı olamazlar. Muhsin olan insanlar, eşlerine karşı güzel davranışları ile güven verirler. Kendi nefsanî isteklerinden öne başkalarını düşünen, bencil olmayan, fedakâr insanlar olan muhsin ve muhsineler ideal eşlerdir. Sadece kendisini düşünen egoist insanlar, ne çocuklarını ne de arkada bıraktıkları eşini düşünürler. Tıpkı bazı hayvan türleri gibi daha güçlü bir aday bulmaları yeterlidir.

24- Ve doğrusu, ona yeltenmişti. Ve eğer Rabbinin burhânını görmeseydi, o da ona yeltenmişti. İşte böylece onu kötülükten ve fahşadan uzaklaştırırız. Muhakkak ki o, muhlis kullarımızdandır.

İki yeltenme arasındaki derin fark niyetlerin, hedeflerin, isteklerin farklılığıdır. Hz. Yûsuf’un kadınla aynı odada kalması, dediklerini yapması, verilen imkânlara nankörlük etmeme iyi niyetini, kadının sûistimal etmesi söz konusudur. Hemmet kelimesi “h-m-m” kökünden gelmektedir ve damla damla, yavaş yavaş ilerlemektir. Kastetmek, meyletmek gibi yan anlamları da vardır. Tecavüze yeltenmek veya cinâyete yeltenmek anlamında kullanılmaktadır.  (Bkz. “Hani bir topluluk size el uzatmaya yeltenmişti…” Maide:11) Burhân kelimesinin, Arapça’da “berraklaştırmak, açıklığa kavuşturmak, delil getirmek” anlamındaki “b-r-h” kökünden türediği kabul edilir. Kurân-ı Kerîm’de “hak ile bâtılı birbirinden ayırmaya“furkân” denirken, “burhân” bunu yapmadan önceki süreci yani muğlâklık ve bulanıklığın giderilmesi, sis perdesinin kalkmasına yardımcı delil, hüccet manasındadır. (Bkz. “Kul hâtû burhânekum in kuntum sâdikîn” kalıbı için Bakara:111; Enbiyâ:24; Müminûn:117) Burada Hz. Yûsuf kadının niyetinden başta habersizdir. Hz. Yûsuf’un bunu fark etmesi, konunun Hz. Yûsuf tarafından netleşmesi, berraklaşması burhân ile ifade edilmiştir. Bununla kadının maskesi düşer ve Hz. Yûsuf kadının gerçekte niyetinin ne olduğunu görerek(En raâ) oradan uzaklaşır. Hadîselerin tevîlinin bilinmesinin ne kadar değerli olduğuna dair bir örnek verilmektedir. Bu işin varacağı nihaî hâli bir anda gözünün önünden geçiren Hz. Yûsuf, anı yaşayan, sonrasını önemsemeyen, sorumsuz ve bencil bir genç gibi olsa idi o da ona yeltenirdi. Rabbin burhânını gören kişiye, kötülükler iyilik gibi, fuhuş aşk gibi, sevgi flört gibi ambalajlanıp satılamaz.

25- Ve ikisi de kapıya koştu. Onun gömleğini arkadan yırttı. Ve kapının yanında onun seyyidi ile karşılaştılar. Ve dedi ki: “Senin ehline kötülük yapmayı irâde edenin karşılığı zindana atılmak veya elîm bir azâptan başka nedir?”

İki yeltenme gibi burada da görünüşte ikisi de kapıya koşarak aynı eylemi yapmaktadır. Ancak zâhiren aynı gibi görünen eylemleri arasında derin bir niyet farkı vardır.

Seyyid sözlükte “efendi, bey, önder, yönetici, sahip, faziletli, kerim” gibi anlamlarda kullanılmıştır. Bu kelime kâhya anlamında Azîz’in evdeki sağ kolu, evin işlerini çekip çevirmede baş sorumlu ve evdekilerin ihtiyaçlarından sorumlu Azîz’in başyardımcısı anlamındadır. Neden Azîz değil de Seyyid? Zîra soğukkanlılığını koruması, delilleri değerlendirmesi, olayı sükûnet ile karşılaması ve olayı büyümeden örtbas edip kapatmayı istemesi bu seyyid’in “kadının kocası olmadığını” açıkça göstermektedir. Zaten Kurân Azîz demişken burada aynı kişi için neden farklı bir isim kullansın ki? Kaldı ki Kurân; Âli İmrân:39‘da Hz. İsa’yı tasdik eden, ona yardımcı olan, bir nevi onun sağ kolu anlamında Hz. Yahya’nın sıfatı olarak da “seyyid” vasfını kullanmıştır. Seyyid kelimesine koca manası vermek Hûd 72’deki “Ve ben bir acûzeyim. Ve kocam da bir ihtiyar…” kullanımına da aykırıdır. Zîra o âyette koca için “ba’lî” lafzı kullanılmıştır.  Ba’l, “durumu idare eden kişi, koca ve put” ismi olarak kullanılmıştır. (Bkz. Saffat:125) Bir kelime birden fazla manada kullanılmasına rağmen (Bkz. “esrâ” kelimesi İsrâ:1) birden fazla kelime aynı manada kullanılmamıştır. Sözün özü Kurân’da çok anlamlılık vardır;  ancak eş anlamlılık yoktur.

Kölesiyle zina etmeyi göze alan Azizin karısı (Züleyha) maksadına ulaşamadan böyle bir manzara ile karşılaşınca, duru­munu kurtarmak için Yûsuf’a iftira etmekte bir sakınca görmemiştir. Onun en ağır bir şekilde cezalandı­rılması gerektiğini söyleyerek üste çıkmaya çalışmıştır. Olayları doğru okuyan genç, kendisine güzel imkânlar sağlayan birine ihanet edemez. Zîra bu tavır, onun da arkasındaki ilâhî güce nankörlüktür. Zulme en meyyal tipler, güven vermeyen sadâkatsizlerdir.

Kişiye ömür boyu psikolojik bir travma yaşatılması, mağdurun toplumun içinde kötü anılması ve hayatının kararmasından dolayı mütecavize kısas uygulanır. Bu suçun bir daha işlenip böyle zararlar vermemesi için mütecaviz hadım edilir. Peki, tecavüze yeltenmenin cezası olabilir mi? Tecavüze yeltenmenin cezasını Kurân, Züleyha’nın dilinden bize aktarıyor: “Ağırlaştırılmış hapis cezası yani zindandır.” Burada şu itiraz gelebilir: “Bozuk bir adâlet sistemi bize örnek olur mu?” Hayır. Neden? Öncelikle Hz. Yakûp bir resûl ve hayatta, ayrıca Hz. İbrâhîm ve resûl oğullarını herkes tanıyor. Tevhit inancı bazı kişilerde yaşatılıyor. Bir de resûlün maliye bakanlığına kadar yükselmesi için nispeten bozulmamış, düzgün bir yönetim olmalıdır.  Kendini ilâhlaştıran zorba bir sisteme sahip bir Firavun, Allah’ın resûlünü yanında barındırmaz, resûlün sözünü dinlemez.(Bkz. Hz. Mûsâ ve Hz. Hârûn’a o dönemin Firavun’unun tavrı) Zaten buradaki Mısır yöneticisine Kurân, Firavun demeyip Melik diyor. Bu kullanım bile yöneticinin adâletle yönettiğine dair bir delil olabilir. Bu dönemi dinler tarihinden araştırdığımızda şu çarpıcı bilgilere ulaşıyoruz: Ahenaton MÖ 17-16. yüzyıllarda yaşamış bir yöneticidir. 2000 tanrılı Mısır inanç sistemini tamamen değiştirmiş ve tek tanrı Aton'a kulluğu getirmiştir. Bizdeki Abdullah gibi Ahenaton, Aton'un hizmetkârı kulu manasındadır. Ahenaton, Karnak tapınaklarını kapatıp çoktanrıcı(politeist) Amon rahiplerinin görevine son vermiştir. Muhtemeldir ki Kurân’ın bahsettiği Melik Ahenaton’dur.

26- Dedi ki: “O benden murâd almak istedi.” Onun ehlinden bir şâhit, şehîtlik etti. “Eğer onun gömleği önden yırtılmış ise, bu durumda o doğru söylemiştir ve o yalancılardandır.”

Burada “O benden murâd almak istedi.” diyerek kendisini savunan Yûsuf’tur. Bir mahkemede sanığın nefsî müdafaa hakkı olmalıdır. Kimse yargısız infaz edilemez.

“Onun ehlinden bir şâhit, şehîtlik etti.” cümlesinde hem “şâhit” hem de “...şehîtlik ettik.” yan yana aynı cümlede kullanılmıştır. Şâhid, yaşanılan olaya müdahil olmadan yapılan tanıklıktır. (Çoğulu şühûd için bkz. Burûc:7 ve Müdessir:13 ) Şehîd, yaşanılan olaya dâhil olunarak yapılan tanıklıktır. (Çoğulu şühedâ için Bkz. “Ey iman edenler Allah için hakkaniyet ile dik duran şehîtler olun.” Maide:8) Ayaküstü yapılan bu soruşturmada âdil olmanın şartı, somut delil olarak ifade edilmiştir. “Bir şâhit, şehîtlik etti.” İfadesi, bu kişinin böyle bir olayla daha önce karşılaştığı ve olayı yaşayarak öğrendiğini ifade etmektedir. Burada iki önemli detay vardır: İlki kadının “ehlinden olan kişi” detayıdır. Bu detayın verilmesi aslında şâhitlik eden kişinin olaya bir şekilde dâhil olmak istediğini göstermektedir. Burada bir iddia vardır ve bu iddiayı dillendiren şâhidin Züleyha’nın ehlinden/yakını olan birisi olmasıdır. Olaya müdahalesi belki de ilk etapta onu aklamak için olabilir. Bu kişinin dinlenmesi ve dediklerinin yapılması onun şehît sıfatı ile alâkalıdır. Şehît, yaşayarak yapılan bir tanıklık iken;  şâhit, daha pasif bir tanıklıktır. Bu sözü dinlenen kişinin muhtemelen böyle bir olaya daha önceden karıştığı, mağdur olduğu ve bu mağduriyet üzerinden edindiği tecrübe ve bilgiyi paylaştığı anlaşılmaktadır. Âdil bir yargılamada objektif delil, sanığın kendisini savunması ve karar vericiye yardımcı bilirkişi bulunmalıdır. Ayaküstü yapılan bu yargılamada adâlet için tüm şartlar yerine getirilmiştir. Bu bilirkişi, başına gelenlerden edindiği bilgiyi aktarmaya devam etmektedir.

27- “Ve eğer onun gömleği arkadan yırtılmışsa, bu durumda o yalan söyledi ve o doğru söyleyenlerdendir.”

Tevrat’ta el­bisenin önden veya arkadan yırtılma meselesi yoktur. Ancak o bölümde mevcut olan ifade “Yûsuf’un elbisesinin kadının elinde kaldığı ve Yûsuf’un hemen kaçtığı” şeklindedir. Bu ifade, orada Züleyha’nın ehlinden olan, ona yakın biri tarafından ifade edilmiştir. Bu şehît, muhtemelen birinin saldırısından kaçarken gömleği yırtılmış bir bayan olabilir. Kıssanın bu kısmında da Kurân, Tevrat’taki anlatımdan ayrılmaktadır; çünkü Tevrat’a bakılırsa (Tekvîn, 19-20) seyyid kadının kocasıdır ve asılsız suçlamaya hemen inandığı için Hz. Yûsuf’u hapse atar. Bu sûrenin 26-34. âyetlerinde anlatılanlar Tevrat’taki hikâyede yoktur. Talmud’a göre zevcesinin ismi “Zelıcha” [Zeliha]dır. Bu kadın Müslüman geleneğine de Züleyha ismiyle tanınır. Geleneksel bazı rivâyetlere göre Hz. Yûsuf onunla daha sonra evlenmiştir lakin bu rivâyetin Kurân’î ve İsrâîlî bir temeli yoktur.

28- Öyle ki onun gömleğinin arkadan yırtılmış olduğunu gördüğü zaman dedi ki: “Muhakkak ki o sizin plânınındır. Sizin plânınız çok azîmdir.

Burada konuşan, gömleğin arkadan yırtık olduğunu fark eden seyittir. O evin seyyidi, Züleyha’yı ve ehlinden olan kadını da dâhil ederek “…sizin plânınız…” tarzında çoğul bir ifade kullanmıştır. Keyd ile, suçun tasarlanarak ve plânlanarak yapıldığını ifade etmiştir. Ve bu; Azîz olmadığı, evin güvenlik ve düzeninden sorumlu kişi olduğu için konuyu örtbas etme eğilimindedir.

29- Yûsuf, sen bundan yüz çevir! Ve sen de peşini bırakmayacak olandan istiğfar et! Muhakkak ki, sen hatalılardansın!

Zenb kelimesi, kuyruk anlamına gelen “zeneb” kelimesinden türemiştir. Sonu kötü olan ve insanı takip eden günah, suç, kabahatler için de kullanılır. Çoğulu zünûb‘dur. Bu fiili işleyen kimseye müznib denir. Akıbeti kötü olan her söz ve fiil zenb’dir. Günaha zenb denilmesi, insanı takip edip sonunda rezil ettiği içindir. Kelimenin aslında, bu anlam vardır. Bu yüzden kuyruğa, bir şeyin sonuna zeneb ve zenûb denir.

Mağfiret; bir şeye onu kirden koruyacak elbise giydirmektir. (el-Müfredat) Miğfer de buradan gelir. Seyyid/kâhya sadece evin hanımına arzuların zararından korunmasına dair bir tavsiyede bulunmuştur. Züleyha’nın peşini bırakmayacak olan, hatasındaki ısrarıdır. İstiğfar, hatadan vazgeçmektir ki bu onun zararına karşı kişiyi koruyacaktır. Tutsak eden takıntıların zararı, uzun zamanlara yayılabilir. Pasajın devamı, Züleyha’nın kâhyasını ve söylediklerini önemsemediğini göstermektedir.

Güç kimde ise o benzer davranışlar gösterir. Burada kadın erkek gibi, erkek kadın gibi davranmıştır. Davranışlarımız cinsiyetle değil, güce sahip olmakla doğrudan bir bağlantısı olabilir. Hayatta istediğini elde etmiş, kolay kolay geri çevrilmemiş kimselerin arzularını gerçekleştirememesi, kendisinden aşağıda gördüğü biri tarafından reddedilmesi sevgiyi değil, takıntı ve hırsı körükler. Hayatta her şeyi elde etmiş, hiçbir isteği geri çevrilmemiş kimseler aslında sadece kendini sever. Zîra gerçekten seven, sevdiğinin zindanlarda çürümesini isteyemez.

30- Ve dedi ki: "Şehirdeki birtakım kadınlar: ‘Azîz'in karısı genç hizmetçisinin nefsini murâd ediyor. Sevgisi içine işlemiş. Biz, gerçekten onu apaçık bir dalâlette görüyoruz.' diyorlar."

Âyetteki “nisvetun/kadınlar” sözcüğünün çoğul anlamından yola çıkıldığında sözü edilen kadınların üç veya daha fazla oldukları anlaşılır. Kadınlar manasındaki ‘nisa’nın değil de bu kelimenin seçilmesi kadınların baskın ve yaptırım gücü olan güçlü bir grubu temsil etmesinden dolayı olabilir. Bu kadınlar muhtemelen Mısır sosyetesine ait üst düzey devlet ricâlinin hanımlarıdır. Züleyha’nın tedbirleri, kadınların yaptırım güçleri olduğunu göstermektedir. Âyette ifade edilen cümleyi kadınlar söylediği hâlde, fiilin Arap dilinin gereği olarak “kâlet” şeklinde gelmesi gerekirken eril sığa olan “kâle” şeklinde gelmesi, bu sosyete kadınlarının endişelerinin erkek bir hizmetçi ile veya bizzat Seyyid (evin kâhyası) tarafından Azîz’in karısına ulaştırıldığı anlaşılmaktadır. Dilsel karine, bunu vermektedir. Direkt olmayan bu yollar ile rahatsızlıklarını bir şekilde Azîz’in karısına ulaştırmışlardır. Zaten bir sonraki âyette “…bunu işitince…” şeklinde bir ifade gelecektir ve Azîz’in karısı bunu engellemek için onlara bir elçi gönderecektir.

Fetâ kelimesi “sağlam genç, yiğit, delikanlı” demektir. Kelimenin çoğul hâli (fityetün) Kehf sûresinin 10 ve 13. âyetinde Ashab-ı Kehf gençleri için kullanılmıştır. Ayrıca Kehf 60’da Hz. Mûsâ’nın genç yardımcısı için de aynı kelime kullanılmıştır. Hizmetçiler çoğunlukla genç olduklarından dolayı hizmetçiye “fetâ” denilmiştir. (Bkz. Kehf:60, Yûsuf:62)

Şeğafe fiili “gönle girmek, âşık olmak, bağrı yanmak” anlamlarında kullanılır. Nitekim şeğafe’nin mastarı olan şiğaf “kalp perdesi” demektir. Yani, o sevgi bu perdeyi yırtmış ve kalbin tâ özüne girmiştir. Bazıları da şiğaf’ın, kalbin içindeki nokta; yani öz olduğunu söylemişler­dir. İbn Ebi Hatim ile Ebu Şeyh, İbn Abbas’tan şöyle rivayet et­mektedir: “Şiğaf, öldürücü aşk, şeğaf ise bundan daha hafif olan tutku demektir.” Hubb sevgi iken, şeğafe bu sevginin olumlu ve yapıcı olmadığını ifade için eklenmiştir. Zîra insan sevdiğinin iyiliğini ister, kendi nefsinden önce onu düşünür. Burada ise Azîz’in karısı tamamen kendi nefsi için onu kullanmayı arzulamaktadır. Bunun adı sevgi değil şehvettir. Zina ile nikâhın arasındaki fark da budur. Nikâhın sorumluluğu sadâkat ve fedakârlığı getirirken, zinada ne sadâkat aranır ne de fedakârlık. Şehvet hayvanlarda da bulunurken, sevgi ve muhabbet insana özgü bir meziyet olup şehveti de içine alan üst bir mertebedir. Şehvetin kalbin içine sızması sağlıklı düşünmeye engeldir. Dünya sevgisi üzerinden bunu şöyle ifade edebiliriz: Dünya sevgisi deniz gibidir. İnsan kalbi de o denizde menzilimaksûda ilerleyen gemi gibidir. Eğer su geminin içine sızarsa o gemi artık ilerleyemez ve sonunda batar.

Yolunu, istikâmetini kaybetmiş, sürüklenmekte olan Azîz’in karısını medenî kadınlar apaçık bir dalâletin içinde görmektedirler. Bu tespit toplumun ahlâkî olarak henüz çürümediğini, bu tarz gayrı meşrû ilişkileri doğal karşılamayıp yadırgadıklarını göstermektedir. Tecavüzlerin azalması için toplumsal otokontroller önemlidir. Bencilliğin ve her tür ahlâksızlığın doğal karşılandığı toplumlarda mağdurların sayısının her geçen gün artması bile doğal karşılanmaktadır. Burada önemli olan toplumsal yaptırımların dozudur. Ne çok baskıcı ve şiddete meyyal olunmalıdır ne de çok umursamaz... Kurân burada olması gerekeni, medenî kadınlar üzerinden örneklendirmiştir.

31- Böylece kurdukları plânları işittiği zaman, onlara elçi gönderdi. Ve onlara yaslanıp oturacakları yeri hazırladı. Ve her birine sus payı verdi. Ve “Karşılarına, çık!” dedi. Böylece onu gördükleri zaman onu büyüttüler ve ondan ellerini çektiler. Ve dediler ki: “Allah için hâşâ! Bu bir beşer değil, ancak kerîm bir meliktir.”

Sus payı; susması, karşı gelmemesi veya bildiği bir sırrı yaymaması için birine verilen, susmalık, rüşvet ve hakkısükûttur. “S-k-n” kökünden olan “sikkînen” kelimesi Kurân’da aratıldığında aynı kökten “mesken, miskin, sükûn” şeklinde kullanıldığı görülmektedir. Dolayısıyla bu kelimenin her misafire verilen “meyve bıçağı” manası değil, Azîz’in karısının yaptıklarıyla “her birinin meskenlerinde, dedikodu etmeden, sükûnet içinde oturmaları” manası ağır basmaktadır. Bıçağa bu mananın verilmesi sonradandır. Zîra bıçağa sikkîn denilmesinin sebebi hayvanın kesilmesi sonucu onun susturulmasındandır. Bu nedenle sükûn kelimesi daha temeldir. Âyetin başındaki “mekr” kelimesi dedikodu veya çekiştirme değildir. Kurân’da zaten gıybet ve iftira kelimeleri kullanılmışken burada mekr/plân kelimesinin kullanılması Azîz’in karısının yaptıkları üzerinden şehirdeki kadınların da birtakım hesaplarının olduğu anlaşılmaktadır. Burada “mekr ve keyd” kavramlarına değinmekte fayda var. Mekr, Kurân’da 43 yerde, Yûsuf sûresinde 2 kez geçer. (31,102) Allah’a nispetle de kullanılır.(Âli İmrân:54 -Allah plân yapanların hayırlısıdır.-   Enfâl:30, Neml:50) Âyetlere karşı plân(Yunus:21) Büyük büyük plânlar(Nûh:22) Bütün plânlar Allah’a aittir.(Rad:42) Oysa kötü plânlar, sahibinden başkasına isabet etmez. (Fâtır:43) Keyd Kurân’da 35 yerde ve sadece 9 kez Yûsuf sûresinde geçer. Allah’a nispetle de kullanılır.(Arâf:183, Kalem:45, Tarık: 16 Ben de özel/özgü plan kurarım.)

Mekr, hile ile kendisinin ne kastettiğini bir başkasından saklamaktır. Tuzak, düzen kurnazlık hile anlamına gelen keyd bir tür kandırmacadır. İkisi de ikiye ayrılır: mahmud(övülen/iyi) ve mezmum(yerilen/kötü)(el-Müfredat) Her ikisi, Allah'a nispetle de kullanılır. Keyd, daha çok kötü anlamıyla kullanılır. Mekr kavramının tanımından da anlaşılacağı üzere keyd, mekr'in bir parçasını oluşturur. Mekr, strateji, plân ve projeye; keyd, taktik, teknik ve yönteme karşılık gelir. Strateji, makro/genel; taktik, mikro/özel plândır. Strateji, teoriye karşılık iken; taktik onun sahada uygulanmasıdır. Önce strateji, sonra taktik gelir. Allah’ın mekri de keydi de bütün mekr ve keydlerin üstündedir. Beşeri bütün genel (mekr) ve özel plânlarının (keyd) zayıflığı ve başarısızlığı insanın zayıflığından kaynaklanır.

Bu sebeple şehirli kadınların susturulup onların bu işten el çektirilmesi manası öncelenmiştir. Toplumun gayrı meşrû ilişkilere verdiği tavizler başka tavizleri doğurup ifsâdı arttırır. Bu sus payının mahiyetini âyet açıklamaktadır. Önce güzelce ağırlamak anlamındaki müttekâ ifadesi seçilmiştir ki lâfzen, “(yerken) yan gelip yaslanılan yer”, “yastıklı peyke/sedir”  anlamına gelir. Ve ayrıca “mükellef bir ziyafet” anlamına mecaz olarak kullanılmaktadır. Bu bağlamda “ziyafet salonu” ya da “ziyafet sofrası” vurgusu da taşır. Çünkü onlar mütref insanların âdeti olduğu üzere yerken, içerken ve sohbet ederken arkalarına dayanırlardı. Bu nimeti küçümsemenin, kendini büyütmenin bir hâli olduğu için bu konudaki Cabir hadisi şöyledir: “Allah Resûlü sol elimizle ve arkamıza dayanarak yememizi tavsiye etmezdi.” Biri maddî, diğeri psikolojik sağlığımız için olabilir. Eski Mısırlılar ait arkeolojik bulgular, resimler ziyâfet âdetlerini bize aktarmaktadır. Bu şölenden Kitab-ı Mukaddes’te hiç söz edilmez; fakat Talmud’da Kurân’daki anlatılandan bir farkla zikredilmiştir.

Âyette el kesme manasındaki “kattaa” kalıbı fiile kesret (çokluk) anlamı katar. Dolayısıyla kadınların ellerini çokça kesmelerini ifade eder. Bir kadın veya erkek ne kadar etkilense de kendisini yanlışlıkla bir kere ve bir yerinden kesebilir. Ancak burada hepsinin iki elini birden kesmesi söz konusudur ki, bu da bunun maddî kesme anlamında olmadığını göstermektedir. Buradaki eller, ameli ve gücü temsil eder. Azîz’in karısı Yûsuf’tan murâd almak istemektedir; ancak şehirdeki kadınların söyledikleri ve yaptırım güçleri buna engeldir. Yapması gereken bu engeli her birinin anlayacağı dil ve usulle, onları bir şekilde ikna ederek ortadan kaldırmak ve kendisini haklı çıkarmaktır. Kurân’da kesmek anlamındaki kelime şöyle zengin bir kullanım alanına sahiptir: “Allah’ın birleştirmesini emrettiğini keserler.” (Bakara:27), “…güçlerini kesin!”(Mâide:38), “Âhirette sahte aracı ve vesileler ile bağların, irtibatın kesilmesi…” (Bakara:166) “Zulmedenlerin ardı böyle kesildi.” (Enâm:45) “Kâfirlerin arkası kesildi.” (Enfâl:7) “Vaatlerin kesilmesi…” (Tevbe:121) “Neslin kesilmesi…” (Hicr:66) “Emri kesmek.” (Neml:32) “Yolları kesmek.” (Ankebût:29) “…nimetler kesilmez.” (Vakıa:33) “Vahyi keserdik.” (Hakka:46) Görüldüğü üzere kesme kelimesinin sadece maddî kesme manasında kullanılmadığı yerler olduğu gibi, “Hurma dallarından kestikleriniz…” (Haşr:5), “…el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi…”(Mâide:33) maddî kesme anlamında da kullanılmıştır. Kurân kesme fiilini bu kadar zengin bir alanda kullanmışken Yûsuf sûresi 31. âyetteki ifadeyi sadece maddî kesme olarak anlamak ne kadar doğrudur? Kaldı ki eller manasındaki “eyd” için de aynı durum söz konusudur. Kurân’da güç anlamında “eyd” kullanılır. “Söyledikleri şeye sabret ve eyd sahibi (güç kuvvet sahibi) kulumuz Dâvud’u zikret!” (Sad:17) “Ve eyd (güç) ve basîret sahibi kullarımız, İbrâhîm ve İshâk ve Yakûb’u zikret! (Sad:45) Biz göğü eyd ile (güç ve kudretle) bina ettik. (Zariyat:47) Yani göğün tabakalı yükselmesindeki dinamiklere, farklı güçlere âtıf vardır. Yoksa “Eller ile bina ettik.” manası vermek mantıklı değildir. Tüm bu kullanımlar ışığında nüfûz sahibi kadınların muhâlefetini susturup bu işten ellerini çekmeleri anlamı, maddî kesmekten öncelenmelidir. Kitab-ı Mukaddes’in Tekvin bölümünde de bıçak ve kesme anlatımı bulunmamaktadır. Dikkat edilirse meal müellifleri bu kelimeleri hep maddî anlamda anlamış;  ancak büyütme kelimesini bir anda mecazî olarak anlamışlardır. O zaman Yûsuf’un maddî olarak büyütülmesi manası vermeleri gerekirdi ki bunun mantıksızlığı aşikârdır. Büyütme olayı da cümlenin tamamına uygun olarak mecazî anlaşılmalıdır. Zîra “ekbernehu” Kurân’da büyüklenme, kibir gibi farklı formlarda gelmiştir. Köle Yûsuf’u aklamış, paklamış, güzel kıyâfetler giydirerek misafirlerin gözünde onu büyütmek için çıkarmışlardır.

Yûsuf sûresi 50. âyette şöyle buyurur Rabbimiz: “Ve Melik: ‘Onu bana getirin.’ dedi. Öyle ki ona, resûl geldiği zaman Yûsuf: “Rabbine dön ve böylece ellerini çeken kadınları buna zorlayanın ne olduğunu sor.” dedi. Muhakkak ki, Rabbim onların hilelerini çokça bilendir.” Bâl kelimesi, üzüntüye yol açan durumdur. Aynı zamanda insanın yöneldiği, kendisini verdiği duruma da bâl adı verilmektedir.(el-Müfredat) Dolayısıyla kelime “sorun, problem, zorluk, amaç” gibi anlamlara işâret etmektedir. Kelime Kurân’da 4 yerde geçmekte ve bu anlam çerçevesinde kullanılmaktadır. Bu âyette kullanılan “bâl” kelimesi de Azîz’in karısının bu kadınları bir şeye “yönlendirdiğini veya zorladığını” bize göstermektedir. 51. âyette kullanılan “hatbukunne” kelimesi de “muhatabın içinde bulunduğu hâli, amaçlarını, hislerini, isteklerini” sorgulamaya matuf olarak kullanılmıştır. Bu sebeple bu bağlamda yönlendirme/zorlama veya belli bir istek ve amaçla gerçekten ellerin kesilmesi değil “ellerinin çektirilmesi” söz konusudur. Melik mahkemede Yûsuf ne yaptı da, ne kötülük yaptı da siz ondan murat almak istemekten vaz geçtiniz (el çektiniz)? Şeklinde ki sorusu ve cevap için (Bkz.Yûsuf:51)

Gelen misafirlerin “Bu sıradan bir insan (beşer) olamaz, olsa olsa kerîm bir meliktir.” sözleri Yûsuf’u beğendiklerini, gözlerinde büyüttüklerini göstermektedir. Bu beğeni Azîz’in karısının arzularının gerekçesi olarak sunulmuştur. Oluşturulan algı ile Azîz’in karısı, sefil bir köleden değil, soylu, asil ve cömert bir kraldan murâd almak istediğini lanse etmiştir. Böylece bu durum, onların Azîz’in karısını ayıplamaktan vazgeçtikleri yani hem Yûsuf’tan hem de bu işten el çektikleri (el kesmek) olarak ifade edilmiştir. Adaletten, doğrudan, ahlaki olandan el kesme, kötülüğü eliyle olmazsa diliyle bu da olmadı kalben buğuz etmekten bile vazgeçmek anlamındadır. Bu kadınlar bırakın düzeltmeyi destek vermişlerdir. Aslında aldatma, sadâkatsizlik ne gerekçe ile olursa olsun yanlış, suç ve günahtır. Sadece bunlar topluma sevgi, aşk gibi servis edilir. Medyadaki teşhircilik her dönemde pazarlanan bir unsurdur. Kadınların veya erkeklerin kendilerini bir mal gibi sergilemesiyle oluşan sektörde, şahsiyetli ve kendine saygı duyan biri asla yer almamalıdır.

32- Dedi ki: “Beni onunla kınadığınız kişi, işte bu!” Ve doğrusu, onun nefsinden murâd almak istedim. Fakat o, kurtuldu. Ve eğer ona emrettiğimi yapmazsa mutlaka zindana atılacak ve mutlaka küçük düşenlerden olacaktır.

Istîsam kelimesi “a-s-m” kökündendir. Tutmak, yapışmak, kök anlamından gelmektedir. Burada Azîz’in karısı Yûsuf’u elde edememe sebebi olarak kullanılmıştır. “Benden, elimden şimdilik kurtuldu.” manasını vermektedir. Bir şey, bir şeye göre büyük, başka bir şeye göre küçük olabilir. Bir önceki âyetteki “k-b-r” kökünden olan “ekbernehu” büyütme, burada zıddı olan “s-ğ-r” kökünden “sâğirîn” küçük düşmek ile tefsir edilmiştir. Büyütmenin veya küçültmenin diğer kelimelerde olduğu gibi maddî olmadığı buradan da anlaşılmaktadır. Azîz’in karısı; Yûsuf’a verdiği imkân ve fırsatların, ahlâksız teklifini geri çevirmesi ile Yûsuf’un elinden gideceği hatta eski hayatından bile daha aşağıda zorlu bir hayatın onu beklediği tehdidini şehirli kadınlar huzurunda artık çekinmeden söyleyebilmiştir. Tüm plânları şimdilik yolunda gitmektedir.

Her insan doğru olanı tercih etmek ile yanlış olanı tercih etmek arasında seçimler yapar. Yanlış olanın getirisi fazlalaştıkça doğru olandan, hak olandan, ahlâkî olandan tavizler artmaktadır. Ödül ve ceza ne kadar büyükse yalpalama o kadar büyük olur. Ancak genç Yûsuf erdemli duruşunu şöyle göstermiştir:

33- Dedi ki: “Rabbim, zindan bana, beni davet ettikleri şeyden daha sevimlidir.” Onların özel plânlarını benden savuşturmazsan onlara meyleder ve câhillerden olurum.

Genç Yûsuf’un bu duasından Azîz’in karısının davetliler üzerinde etkili olduğu ve desteklerini sağladığı anlaşılmaktadır. Ahlâksızlığa diğer kadınlar artık muhalefet etmedikleri için “…bunların isteklerinden…” ifadesi çoğul olarak Yûsuf tarafından ifade edilmiştir. Azîz’in karısının artık yandaşları da vardır. Sabâ kelimesi, “meyletmek, arzu etmek, özlem duymak, cinsel düşkünlük duymak” demektir. Dikkat edilirse, Hz. Yûsuf, Yüce Allah’a “Benim irâdemi kuv­vetlendir!” demek yerine “Onların bana karşı yaptıkları entrikalarını ve plânlarını benden uzaklaştır!” demektedir. Bu, “Zinaya yaklaşmayın!” emri gereğidir.(Bkz. İsrâ:32) Yûsuf, zinaya yaklaşmamak için Allah’tan yardım istemektedir. Kötü ortamlara girip “Allah benimle beraber, bana bir şey olmaz.” demektense o ortamlarda hiç bulunmama irâdesi peygamber ahlâkıdır. Câhil kelimesinin bilgisizlik manasından ziyâde had ve hududunu bilmeme hâlini tarifle kullanıldığının bir başka delili de bu âyettir. Hz. Lût Neml:55’te kavmi için de câhil kelimesini kullanmıştır. Yûsuf’un seçimi, vicdânî tatmin ve doğru olanı yapmanın haklı gururudur. Ancak bunun bedeli bazen ağır olmaktadır.

34- Öyle ki Rabbi ona icâbet etti. Böylece ondan, onların özel planlarını savuşturdu. Muhakkak ki o, Semî'dir, Alîm'dir!

Muhtemelen Hz. Yûsuf, bu isteğini Seyyid’e de iletmiş ve Allah’a yönelmiştir. İnsan her şeyden önce kendisini iyi tanımalıdır. Kendini iyi bilen, ne istediğini de bilir. Hadîselerin tevîlini, yani nihâî sonucuna ilişkin basîret gösteren genç Yûsuf, sağlam bir irâde ortaya koyduktan sonra dua etmektedir. Önce elinden geleni yapana, doğru tercihlerde irâdeyi kullanana ve sünettullaha uygun davrananlara El-Mücîp olan Allah icâbet edecektir. Allah’ın icâbetini hak etmek için fesâdı, fuhşiyatı değil ıslâhı ve takvayı öncelemek şarttır.

35- Sonra âyetleri gördükleri hâlde, bir mühlet onu zindana atmaları gerekliliği onlara belirdi.

Yûsuf’un zindan süresi olarak klasik eserlerde “beş yıl”, “yedi yıl”, “dokuz yıl”, “on iki yıl”, gibi sürelerden söz edilmiştir. Ancak bu iddiaların hiçbir dayanağı yoktur. Âyetteki “hîn(bir süre)” ifadesinden, Yûsuf’un uzun değil, kısa bir süre için hapse gönderilme niyeti anlaşılmaktadır. Zaten bazı müfessirler de bu sürenin üç ay olduğunu belirtmiştir. Fakat ne yazık ki genç Yûsuf biraz daha uzun bir süre zindanda unutulmuştur. Bu süre de toplumsal hafızanın zayıflaması, dedikoduların dinmesi ortalığın yatışmasını sağlayacak kadar bir süredir. Burada âyet olayın ortaya çıkışı, yapılanlar ve kimin ne kadar suçlu olduğunu gösteren alâmetler, işâretler ve deliller manasındadır. Arkadan yırtılan iffet gömleğine ve Azîz’in karısının açık beyanlarına ve yaptıklarına da bir gönderme yapılmıştır. Bunlara rağmen zindana atılan genç Yûsuf olmuş, sosyal statü burada da hukukun önüne geçmiştir. Genç Yûsuf’un, rezil bir hayattansa zindanı tercih etmesi bir nevi suçu üstlenmesi anlamına gelmektedir. Bu itibarsızlığa mahkûm edilen Genç Yûsuf 50. âyette şehirde iffeti, ahlâkı, hakkı savunan kadınların bu işten nasıl el çektiklerini ve nasıl ikna edildiklerine dair plânların deşifre edilmesini isteyerek iade-i itibar talebinde bulunacaktır. (Bkz. “Ve Melik: “Onu bana getirin.” dedi. Öyle ki ona, resûl geldiği zaman Yûsuf: “Rabbine dön ve böylece ellerini kesen kadınları zorlayanın ne olduğunu sor!” dedi. Muhakkak ki, Rabbim onların özel plânlarını çokça bilendir. Yûsuf:50) Mahkemede “fizikî olarak ellerini kesen” gibi bir sebep yerine Yûsuf’u gördüklerinde onlarda neden Yûsuf’tan murat almak istemediler, neden ondan el çektiler? Şeklindeki soru, “aldıkları sus payını da açıklamaktadır.”

36- Ve onunla beraber iki genç de zindana girdi. İkisinden biri dedi ki: “Muhakkak ki, ben kendimi şaraplık üzüm sıkarken görüyorum.” Ve diğeri dedi ki: “Muhakkak ki ben de kendimi başımın üstünde ekmek taşırken görüyorum, ki kuş ondan yiyordu. Bize bunun tevîlini haber ver. Muhakkak ki, biz seni muhsinlerden görüyoruz.”

Genç Yûsuf’un muhsin olduğu 22. âyet şöyle ifade etmişti: “Ve en şiddetli çağına ulaştığı zaman ona hüküm ve ilim verdik. Muhsinlerin karşılığını işte böyle veririz.” Yûsuf’un zindandaki tutum ve davranışları, her durumda çizgisini bozmaması, zindan arkadaşları tarafından da “muhsin” sıfatı ile anılmasını sağlamıştır. Talmud’a göre bu iki kişi, bir şölen esnasında ekmekte taş, şarapta sinek bulunduğu gerekçesiyle mahkûm edilmişlerdi. Kurân’da bu iki kişinin suçları ile ilgili doğrudan bir bilgi verilmemiştir. Sadece Yûsuf’un zindana girdiği anda onların da zindana dâhil edildikleri bilgisi vardır. Bu kişilerin aynı muhitin, burjuva kesiminin hizmetlileri olma ihtimali yüksektir. Şirkin oluşturduğu kast sistemi, başka kurbanlarla zulme devam etmiştir.

Hamr kelimesi, aslında “aklı örten şey” anlamına gelmektedir. Burada “hamr” kelimesine “şarap” manası verilmesi uygundur. Şarap kelimesi Kurân’da vardır ve bu tüm içecekleri ifade eden bir isimlendirmedir. Burada “asiru” fiili ile birlikte geldiği için sıkılan üzümden elde edilen, aklı örten ve sarhoşluk veren içki manasındadır. Zindana atılan kişinin hem şarap üreticisi hem de onu sunan bir sâkî olduğu detayı verilmiştir. Şarap yapmak için üzüm sıkmak, şer olana hizmet etmektir. Nimeti başının üzerinde taşıyıp paylaşmak, kuşu beslemek ise hayırlı bir eylemdir. Ancak akıbet tam tersi çıkacaktır. Burada birde “et-tayru” kuşlar değil tek bir kuşu ifade etmektedir. Bu detay aslında zindana atılan kişinin şirk sisteminin razı olmadığı tek bir küçük suç işlediğine bir gönderme olabilir.

37- Dedi ki: “Rızıklandırılacağınız bir yemek size gelmeden önce ben, onun tevîlini haber veririm. Bu ikisi, Rabbimin öğrettiklerindendir. Muhakkak ki ben, Allah’a güvenmeyen ve âhireti örten bir kavmin milletini terk ettim.

Hz. Yûsuf’un, yemek ve vakit sınırlaması ilginçtir. Hz. Yûsuf neden bir zaman istemektedir? Eğer Allah’tan bir vahiy alarak tevîl yapacaksa bunun için zaten inşâallah demesi gerekirdi. (Bkz. “Onlar hakkında, zâhir olandan başka tartışma! Onlar hakkında, onlardan fetva alma ve bir şey hakkında “Ben, bunu yarın mutlaka yapacağım!” deme. Kehf:22-23)  Zîra Kehf kıssası Allah Resûlü’ne vahyedilecektir. Vahiyde zaten olduğu gibi tebliğ edilir onda teviller, zanlar olmaz. Hz. Yûsuf’un Allah’tan aldığı vahiy ile kimin ölüp kimin yaşayacağını bildirmesi için zindan arkadaşlarının böyle rüyalar görmesine ve yemek saatinden önce demesine de gerek yoktur. Bilgi gelir ve beklemeden direkt tebliğ edilirdi. Zaten Yûsuf’a “rüyaların tabîrinin, yorumunun, açılımının öğretildiği” şeklinde bir ifade Kurân’da yoktur. Hz. Yûsuf hâdiseleri, yaşananları, durumu çok iyi okumakta ve bunların varıp duracağı nihaî sonun nasıl olacağına dâir isâbetli, hikmetli bir basîret ve ferâset göstermektedir. İdam mahkûmlarına son istek ve yemeklerinin sorulması kadîm bir gelenektir. Bu uygulama idam cezasının olduğu ABD gibi ülkelerde hâlâ devam ettirilmektedir. Âyette hepimizin yemeği şeklinde genel bir yemek saatinden değil de “Sizin rızıklanacağınız bir yemek gelmeden önce…” şeklindeki ifade, sadece infazı kesinleşene sorulan son isteğin ve hükmün tebliğinden ve anlaşılmasından önce, bunu haber vereceğini ifade etmektedir. Hz. Yûsuf’un bu tutumu tevîlindeki gücü ve doğruluğu arttırmış, dışarıdan duyumlar ile bilme ihtimalini ortadan kaldırmıştır. Sadece parçaları birleştirip düşünmek için biraz zaman istemiştir. Yapacağı tevîller, Hz. Yûsuf’un zindandan kurtulma vesilesi olacağı için önemlidir. Bu detaylar, resûllerin bilgi edinme ve bunu kullanma yetileri hakkında bizlere yepyeni ufuklar açması bakımından da değerlidir. Âyetteki “Bu ikisi, Rabbimin öğrettiklerindendir.” ifadesinde, Rabbin öğrettiği ve sorunları çözen, tevîlleri hikmete bağlayan o önemli iki unsur nedir? Burada Rabb’den öğrenilen ilk önemli konu Allah’a, diğeri ise âhirete imândır. Zaten devam eden üç âyette Allah’a ve âhirete imânın hayata bakış açımızda ne kadar derin farklar oluşturduğundan bahsedilecektir. Zindandakiler, Allah’a iman etmeyen ahiret yokmuş gibi yaşayanların yüzünden mağdur edilmiştir. Hz. Yûsuf’un “Muhakkak ki ben, Allah’a güvenmeyen ve âhireti örten bir kavmin milletini terk ettim.” demesinin sebebi de, âyet ve delillerin kendi lehine ve kendisinin masûm olmasına rağmen, (Bkz. Yûsuf:35) şirk sisteminin değerli, masûm insanları mağdur etmesidir. Hz. Yûsuf birilerini suçlayıp işi yüzeysel değerlendirmemekte, asıl sorunun tasavvurda olduğuna işâret ederek okuyacağımız 3 âyette çözümler sunacaktır. Bu olay, Hz. Yûsuf’un risâletini tebliğe başladığı ilk olay olmalıdır. Zîra bundan önce tebliğde bulunduğunu gösteren herhangi bir işâret yoktur. Bu nedenle de önemlidir. Hz. Yûsuf muhsindir, muhlistir; ancak Yûsuf’un zindanda işi nedir? Devam eden cümlesi, bu tarz soruların ve ön yargıların cevabını, zindana atılma sebebini de açıklamaktadır. Allah’ın varlığına inanan; ancak ona güvenmeyen, âhiretin olduğu gerçeğini göz ardı edip geleceğini düşünmeyenler, ânın peşinde koşan, o ân ne kadar haz aldığına bakan müşrik bir kavmin milletini/yaşam tarzını terk etmiştir. Neden millet kelimesine inanç sistemi değil de yaşam tarzı denilmiştir? Hz. Yûsuf'un o kavmin inancını terk etmesi sanki daha önce o inanca müntesipmiş de sonra onu terk etmiş gibi bir manaya geleceğinden inanç sistemi veya dinini değil, zorla maruz bırakıldığı yaşam tarzlarını terk etmiştir. Zîra, inanç sistemi aynı zamanda somut bir görünüme de sahip olmalıdır. İslam inancının şekillendirdiği, somutlaşıp yaşam tarzına dönüştüğü, İslam kültürüne "mileteibrahime" diyebiliriz. (Bkz. Ali İmran:95) İnsanın istek ve zevkleri başkalarının hayatlarından önde olursa orada ne imândan ne âhiretten söz edilebilir. Orada sadece zulüm ve adâletsizlik hüküm sürer. Yûsuf’un zindan arkadaşları da burjuva kesimine hizmet edenlerdir ve onlar da mağdur edilmiştir. Zîra burjuvanın gözünde emekçilerin bir değeri yoktur. Sadece efendilerine hizmet edebildikleri oranda onların yaşamalarına izin vardır. İnsanı insan olarak görmeyen, onun ve kendisinin yaratanın önünde eşit olduğuna imân etmeyen bir kavmin milletine yani hayat tarzına “lâ/hayır” diyerek olması gerekeni Hz. Yûsuf şöyle ifade edecektir: 

38- Ve ben, atalarım İbrâhîm, İshâk ve Yakûb’un milletine tâbi oldum. Allah’a bir şeyi şirk koşmamız olası değildir. İşte bu, Allah’ın bize ve insanlara fazlındandır. Ve fakat insanların çoğu, şükretmezler.

Hz. Yûsuf’un bu konuşma içinde zikrettiği isimler ve ifade şekli gösteriyor ki, Hz. Yûsuf nebîler milletine dâhil olmuştur. Bu durum “Allah’ın bize ve insanlara fazlındandır.” şeklindeki ayrımından da anlaşılmaktadır. Nebîlere tâbi olmanın ilk şartı kast sistemini oluşturan, bencilliği ve kibri doğuran şirki terk edip adâleti, eşitliği ve saf sistemini savunan, emek odaklı tevhide tâbi olmaktır. Zaten Allah’ın insanlara en büyük fazlı; fıtrî ve huzurlu yaşayabileceklerini öğretmesidir. İnsanın fıtratında olanların üzeri, nefsânî arzuların tatmini için sürekli örtülmektedir. İrâdeyi Allah’ın fazlı olan vicdan yönünde kullanmak, hidâyetin şükrüdür. Dünyayı ve üzerindeki insanları bir bütün olarak görmeyen, sadece kendi ihtiyaçlarını önemseyip bencil istekler etrafında toplanmış kişilerden olup çıkarları uğrunda bölücü ve parçalayıcı olma, şirk mantığının sonucudur. 37. âyette millet kelimesi hazperestleri nitelemek, burada nebîlerin yolundan gidenleri nitelemek için kullanılmıştır. Milletin manası imlâdan gelmektedir ki takip edilen belirli kaide, çizgi ve kuralları anlatır. Bu çerçeveyi, ya bencil çıkarlar (şirk) ya da insanî erdemler (tevhid) belirleyecektir.

39- Ey zindan arkadaşlarım! Farklı farklı rabbler mi hayırlı, yoksa Vâhid, Kahhâr olan Allah mı?

Müteferrikûn kelimesi hem çokluk hem de farklılık bildirir. Bu anlam örgüsü içinde nitelik, işlev ve seviye farklılığı anlamınadır. Ayrı ayrı rabbler aynı zamanda ayıran, tefrika çıkaran, bölen, parçalayan, hayattan koparan rabbler demektir. Tevhid, ortak doğrular altında toplanmak iken, şirk farklı istek ve arzular peşinde parçalanmaktır. Hz. Yûsuf “yâ sâhibeyi/ey zindan arkadaşlarım!” diyerek onlar ile bir ünsiyet kurmuş, ortak kaderi paylaştıklarına dâir bir âtıf yapmıştır. Farklı farklı rabblere kulluğa zorlayan bu şirk sistemi, geçmişte olduğu gibi bugün de emek veren, iyi ve masûm insanları mağdur etmekte; ancak kendilerini rabb zanneden kibirli efendilerin isteklerini yerine getirenlere yaşam hakkı tanımaktadır. Hayr kelimesi “insan fıtratına, sağduyusuna en uy­gun düşen, sonu en hayırlı olan, adâlet ve insanî erdemlerdir.” Âyetin sonundaki iki esmâ konuyu özetler mahiyettedir. “El vâhidul kahhâr” esmâları ile tevhitteki birlik vâhid esmâsına, şirkteki tefrika ve mahrûmiyet Kahhâr’a gitmektedir. (Bu esmâlar için ayrıca bkz. Sad:65)

40- Siz O'nun astındakilere kulluk ediyorsunuz ki, o isimler Allah’ın kendilerine bir sultân indirmediği, sadece siz ve atalarınızın isimlendirdiğinden başkası değildir. Hüküm ancak Allah’ındır. O'ndan başkasına kulluk etmemenizi emretti. İşte kayyîm din budur. Ve lâkin insanların çoğu bilmezler.

Sizin ve babalarınızın isimlendirdiği ifadesindeki “esmâ”, sumuv kökünden gelir, yücelik ve üstünlük manasını taşır. Burada bir yüceltme söz konusudur. Bu sahte paye ve yüceltme insanı küçültüp değersizleştirmektedir. Çözüm “dînikayyîm”dir. Kayyîm, “ayakta durmak, doğru ve düzgün olmak” anlamındaki Arapça kıyâm kökünden mübalağa ifade eden bir sıfattır. Buna göre dînikayyîm tamlaması “insan onuruna yaraşan, kullar önünde insanın şahsiyetini, onurunu yere eğdiren, omurgasız bir duruştan onu kurtaran yaşam tarzının adıdır.”  Din kelimesi “d-y-n” kökünden gelir ve kelimenin temel anlamı borçluluktur. Daha derindeki kök anlamı “dane”dir. Dane, buzağı yavrusu demektir. Buzağı yavrusunun annesine süt bakımından muhtaç olması bu anlamı kazanmasını sağlamıştır. İnsan sadece her şeyini Allah’a borçlu olduğunu bilirse kimsenin istek ve arzularının kölesi olmaz.

Sultân ve babalarının isimlendirmeleri ifadeleri, köleliğin anadan-babadan gelme bir kültüre dönüştüğü vurgusu taşır. Var olan kabuller ve şirk kültürü, elit kesimin (efendi ve rabblerin) nemalandığı, bunların içine doğan köle potansiyelindeki halka zulüm için sırtını dayadığı bir sebeptir. İnsan onuruna aykırı toplumsal kabulleri sorgulayan şahsiyetli ve onurlu gençler kimseye kendini borçlu hissetmez. Mülkü ve hükmü sadece Allah’a izafe eden toplumlara esâret tasması takılamaz.

41- Ey zindan arkadaşlarım! Bu durumda ikinizden biri, böylece rabbine şaraplık üzümle sâkîlik yapacak ve fakat diğeri ise asılacaktır. Öyle ki kuş onun başından yiyecektir. Fetvasını istediğiniz hakkında emir kaza edilmiştir.

İstifta;  lügatte, problemli bir meseleyi sor­mak, “fetva” ise buna verilen cevaptır. Kadâ, bir işi tamamıyla kesip atmak, kesin hükmü verip uygulamaktır. Hakka 27’de cehennemliklerin kararının verilip ölme istekleri (kalemlerinin kırılması) bu kelime ile anlatılmıştır. Burada zanlıların beratı ve infazına ilişkin yönetimin kesin karar vereceği Hz. Yûsuf tarafından analizi yapılarak zindan arkadaşlarına haber verilmiştir. Yönetimin mahkemeyi tamamlaması “kaza”, onların ne yönde karar verdiği ise zan ile ifade edilecektir. Hz Yûsuf’un “bu durumda” yani bu şirk ortamında şarap sıkanın efendisi için Rabb demesi de manidardır. Bu köle, artık kendisini efendisinin kulu derekesine düşürmüştür. Ancak kuş besleyen kişide kibirli efendisine/rabbine hizmet, kulluk söz konusu değildir. Bu detaylar bizi şu sonuca ulaştırmaktadır: Alkol ve zina, zevk ve hazzı önceleyen toplumlar için seçilmiş iki örnektir. Bunlar başta kişinin kendisine, sonra etrafındakilere yayılan bir hastalık ve kötülüktür. Haz sektörüne hizmet ettiğiniz oranda, şirk sistemi yaşamanıza izin vermektedir. Kendisi dışındakileri düşünen, nimeti başının üzerinde taşıyıp şükreden ve ihtiyacı olanlarla paylaşanları müşrik kafa sevmez ve sistem dışı bırakmak ister. Onun asılması ve kuşun başını didiklemesi detayı, cesedin hemen indirilip defnedilmediğini, orada ibret ve gözdağı için bırakıldığını göstermektedir. Bu uygulama, sisteme karşı gelenlerin önünü kesmek içindir. Zîra bu şahsiyetli kişi, onların çanaklarına hizmet etmemiş, kendince fıtratındakini yaşamaya kalkışmıştır. Tıpkı seks kölesi yapılamadığı için zindana layık görülen Genç Yûsuf gibi.

42- Ve ikisinden kurtulacağını zannettiği kişiye: “Rabbinin katında beni zikret!” dedi. Fakat şeytân ona, rabbine onu zikretmeyi unutturdu. Böylece birkaç sene zindanda kaldı.

Hz. Yûsuf rüyaları Allah’tan aldığı vahiy ile yorumlasa idi “…kurtulacağını zannettiği…” gibi bir ifade kullanılmazdı. Zîra vahiyde zan olmaz. “…kurtulacağına kesin imân ettiği…” şeklinde bir ifade olmalıdır. Bu da hâdiseleri doğru okumanın ve varacağı sonu öngörebilmenin bir sonucudur. Kendi yaşadıklarından da tecrübe etmektedir ki şirk çarkına hizmet eden şarap ustası sâkî, hizmeti süresince yaşayacaktır. Oysa ona çomak sokan, sistemden uzaklaştırılarak bertaraf edilecektir. Şirk sistemine hizmet eden birinin Yûsuf gibi bir değeri zindanda unutması gayet doğaldır. Zîra şeytânî duygu ve düşünceler rahmânî olanları unutturur. Bizlere iyiyi, doğruyu, âdil ve rahmânî olanı hatırlatanları dünyanın koşuşturmasından şahsî menfaatler ve şeytânî istekler yüzünden aklımızın ve kalbimizin karanlık odalarında unutmamız aslında insanî değerleri önemsemeyişimizin sonucudur. “Kalbim temiz!” diyerek doğruyu hayata yansıtmaktan geri durmak, insanî yanlarımızı zindanlara kilitleyip unutmaktır. Kurân’da “nisyân” kelimesi bu yüzden hep olumsuz bağlamlarda gelmektedir. Bile bile terk etmeyi, değer vermemeyi, umursamamayı ifade eder. (Bkz. Secde:14)

Bid‘, 3’ten çok 10’dan az olan rakamlar için kullanılır. Birçok tefsire göre burada kastedilen zindanda kalma süresinin yedi yıl olduğudur. Yûsuf önce kısa süre için zindana atılmış olmasına rağmen, âyetten anlaşıldığına göre, plânlanandan daha uzun süre hapiste unutulmuştur.