يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَنفِقُواْ مِمَّا رَزَقْنَاكُم مِّن قَبْلِ أَن يَأْتِيَ يَوْمٌ لاَّ بَيْعٌ فِيهِ وَلاَ خُلَّةٌ وَلاَ شَفَاعَةٌ وَالْكَافِرُونَ هُمُ الظَّالِمُونَ

Ey iman edenler! Kendisinde hiçbir alış verişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin bulunmadığı bir gün gelmeden önce, size verdiğimiz rızıklardan (Allah yolunda) harcayın. Kâfirlere gelince, onlar zalimlerdir ta kendileridir. (Bakara: 254)

Zâriyât Sûresi
Zâriyât Sûresi
1- Ve dağıtıp savuranlar…
Zâriyat sûresinin Ğâşiye ve Mülk sûresi gibi 9. yılda indiğini söyleyebiliriz. Sûrelerin âyetleri birbirine uyumlu ve denktir. Bu durum da, bu sûrelerin art arda aynı dönemde indiği izlenimini vermektedir. Âyetlerin başındaki “vav”ları yemin “vav”ı olarak almamamızın sebebi bu cümleleri bir başlangıç değil Mülk sûresinin son âyetindeki sorunun devamı olarak anlamamızın sonucudur. Mülk 30. âyet ile Zâriyât sûresinin ilk âyetlerini birlikte okuduğumuzda cümleler şöyle tamamlanmaktadır: “De ki: Gördünüz mü, eğer suyunuz çekilmiş olsa artık size akacak suyu kim getirir? Ve dağıtıp savuranları, böylece ağır yükü taşıyarak kolayca akanları (size kim getirir?) Artık emriyle taksimleri…(Size kim yapar?) 
Zâriye kelimesi, toprağı yerden savurup kaldıran şey anlamına gelir. Türkçede kullandığımız zürriyet ve zirve kelimeleri de aynı kökten gelmektedir. “Zerv” lügatte savurmak, geçip gitmek manasındadır. Bu bakımdan rüzgârlara “zâriyât” denilmiştir. (Benzer bir kullanım için Bkz. Kehf:45) Zaten Hz. Ali ve Hz Ömer’den de şöyle bir rivayet gelmektedir: “Zâriyât’tan maksat rüzgârlar, hâmilât’tan maksat bulutlardır.” Biz de aynı görüşteyiz. Câriyat’ı da, rüzgârın etkisi ile bulutların ilerlemesi olarak anlıyoruz. “Mukassimât’tan” maksat ise yağmur yüklü bulutların rüzgârın etkisi ile yeryüzünün farklı coğrafyalarına dağılması, taksimi olarak anlaşılmaktadır.
2-Böylece ağır yükü taşıyanları…
Vikr kelimesi sözlükte bir hayvanın yüklendiği ağır yük demektir, çoğulu evkâr’dır. Bağlamda “Hâmilât-I vikran” nemin yoğunlaşması ve soğuması ile bir yük olarak toplanan suyun taşınmasıdır.
3-Artık kolayca akanları…
Câriyât kelimesinin temel anlamı hareketliliktir. Burada “yusra/kolaylık” ile hareketin pekiştirilmesi, tonlarca suyu taşıyan bulutların akışa benzer sürüklenmesidir.
4- Böylece emirle taksimleri…
Bu âyette geçen “emr” kelimesi Allah’ın tabiata koyduğu yasaları ifade etmektedir. “O yasalar olmasa size suyu yani hayatı kim getirir?” sorusunun cevabı hükmündedir. Sorunun detaylandırılması bir sonraki cümlenin kesinliğini pekiştirmek içindir. Allah kurallı, ilkeli, istikrarlı bir hayat yaratarak ölümden sonrada tutarlılığını sürdüreceğini vaad etmektedir.
5-Muhakkak ki size vaad edilen kesinlikle doğrudur.
Tûadûne kelimesi iki anlama gelir. Birincisi, “size ödül olarak vaad edilen şeyler” ikincisi ise, ‘’kendisiyle uyarıldığınız şeyler.’’ Vaad olunan; yer ve göklerin bâtıl yere yaratılmadığı, istikrarlı döngüsel bir düzene sahip olduğu gerçeği üzerinden mülkün bir hâkiminin olduğu ve o hâkimin bir gün hesap soracağı gerçeğidir.
6- Ve muhakkak ki dîn, kesinlikle vukû bulacaktır.
Burada “ed-din” diye gelen kelime sûrenin 12. âyetinde ve Fatiha sûresindeki “yevmid dîn/din günüdür”. Din, deyn kökünden gelir ki manası borçluluktur ve maksat hesap günüdür. Neden din günü değil de sadece din şeklinde gelmiştir? Zîra din vaad edilen emir ve yasaklar sonucunda sadece cezayı değil mükâfatı da içeren İslam dininin öngörülerinin gerçek olduğunun ispatlanması anlamında geniş bir manaya sahiptir. (Bkz. Allah katında din İslâm'dır. Âli İmrân:19) Yukarıdaki âyetler ile bağlantısı şudur: Sizi dünyada açlık ve susuzluğa mahkûm etmeyen bir gücün olduğu ve bu ölümsüz gücün yaratıp vahiy yoluyla konuştuğu, kullarını ölüm sonrasında da yokluğa mahkûm etmeyeceği vurgusudur.
7- Ve semâ dairesel yollara sahiptir.
Hubuk kelimesinin kök anlamı, sıkı bağlayıp sağlamlaştırmaktır. Bu manadan dolayı kumaşı dokumaya da denir. Hubuk, “habîke” veya “hıbâk“ın çoğuludur. Birincisi, “özenle ve sanatkârane dokunmuş, yol yol, hareli kumaş” demektir. Hıbâk da “rüzgârın tatlı esintisiyle denizde veya kumda meydana gelen dalga ve kıvrım” anlamına gelir. Çoğu müfessir bu kelimenin “hareli, yol yol, örgülü” anlamı içermesinden dolayı göğün sıfatı olan “zâtü’l-hubuk” tamlamasına “düzgün yollara sahip” manasını vermiştir. Semâdaki dairesel/döngüsel yollar ile uçsuz bucaksız ve tek boyutlu gördüğümüz uzayı ve oradaki geçitlere/yollara bir âtıf yapılmış olabilir. Bu âyetin bağlamı dünyadan âhirete geçiş olduğu için vaad olunan âhiretin, öteki hayatın bu döngüsel yollarla bir bağlantısı kurulmuş olabilir. Allahualem
8- Muhakkak ki siz, muhtelif sözler içindesiniz.
Resûlün gelecek ile alâkalı getirdiği âyetlere karşı müşrik muhatapların tutarsız, farklı görüşleri kıyas edilmiştir. Kurân’ın ufuk bilgileri karşısında gökte oturan aracılar inancı müşriklerin ne tür muhtelif söylemlere sahip olduğunun ve sığlıklarının kanıtı hükmündedir. Ğâşiye, Mülk ve devamındaki Zâriyât sûrelerinde gerçekçi, sünettullaha dayanan dünya algısı ile kurgusal mitolojik dünya algısı arasındaki derin fark gözler önüne serilmiştir.
9- Ondan sapan savrulur.
Efk kelimesi anlam olarak, olması gereken şekilden başka bir şekle giren, yüzünü değiştiren her şey için kullanılmaktadır. Onun için estiği yönü değiştiren rüzgârlara mu’tefiket denir. Sözün hakîkatten, suçlama ve aşağılamaya dönmesi manasında ifk (iftira) kelimesi de bu köktendir. Çok yalan söyleyene “effâk” denilir. Sözde, doğruluktan yalancılığa; fiilde, güzelden çirkine dönüyorlar demektir. (Rağıb) Burada gerçekçi din ve dünya algısından menkıbe, masalcı ve mucize ağırlıklı din algısına savrulmaya dikkat çekilir.
10- Bağnazlar katledildi.
Kutile kelimesi, Kurân’da 7 yerde geçer. Bunlardan biri Âli İmrân 144’tür: “(Muhammed) ölür ya da katledilirse.” Diğeri, İsra:33’tür: “Kim haksız yere katledilirse/öldürülürse.” Bu kullanımlardan dolayı “kutile” ‘’Lanet olsun, kahrolsun!’’ gibi bir beddua değil, hunharca öldürülme manasında sebep-sonuca dayalı bir haber ifadesidir.
Harrâs kelimesi, bir şeyi iyice araştırmadan, hakîkatine ermeden inanç sahibi olan ve o işi körü körüne inanarak yapan demektir. Hars‘ın esas manası zan ve tahmindir. (Krş. Yunus:66) Sonra kinaye yoluyla yalan manasında kullanılmıştır. Ancak yalan için Kurân’da kezebbe kelimesi kullanıldığından bu kelime yalancı olarak meallendirilmemiştir. Anlamadan, araştırmadan inancının hak olduğuna kendini inandırmış biri hem katleder hem de katledilir. Tarih bunun örnekleri ile doludur. Bu bağnazlık kişinin kendi katili olmasıdır.
11-Onlar ki boğucu bir ihtiyatsızlık içindedir.
Ğamre, boğucu şey demektir. Cehâletten ve sapıklıktan kinayedir. Bu manada “ğamratin” kelimesi de büyük bir cehâlet demektir.
Sâhûn, gafil manasına gelen “sâhiye” kelimesinin çoğuludur. Bir kimse gaflet neticesinde bir şeyi bıraktığında “Sehâ an kezâ” denir. Gaflet kelimesi de Arapçadır ve sehv kelimesinden şöyle bir farkı vardır: Gaflet, var olan bir şeye ilişkin olur, sehv ise daha çok olmayan bir şeye ilişkin olur. Gelecek ile ilgili Kurân’î gerçeklere karşı muhatapların kurgu ve mitlere sığınmaları hesap günü açısından tedbirsizlik ile sonuçlanmıştır.
12-“Dîn günü ne zaman?” diye sorarlar.
İnkârcıların bu tarz soru sormalarının amacı samimiyetle öğrenmek ve bunu sâlih amele çevirmek değildir. Bu alaycı soruya ciddi bir karşılık gelecektir.
13- Ateşin üstünde eridikleri gün.
Yuftenûn kelimesi burada “yanarlar, cevherin cürufundan ayrılması manasındaki fitne/baskı” anlamındadır. Bu fitnenin sebebi ise bir sonraki âyette açıklanır.
14- Fitnenizi tadın! Bu, sizin acele istemiş olduğunuzdur.
Fitne kelimenin aslı, “fetn”dir. “Fetn” sözlükte, altın ve gümüş gibi değerli madenlerin sahte olup olmadığını anlamak için onları ateşte eritmek demektir. 
Zûkû/Zevk kelimenin esas anlamı iliklere işleyecek ölçüde hissetmektir. Bu kelime, türevleriyle birlikte Kurân’da 60 kez yer almış ve nimetlerin veya cezanın azıcık dokunup geçivermesinden ziyâde iyice hissedilip yaşanması anlamında kullanılmıştır. Nitekim Kurân’ın birçok âyetinde azâp ve belânın tam içerisine düşmek de zevk kelimesiyle ifade edilmiştir. Esas anlamı bu olmasına rağmen kelime Türkçeye genellikle “dil ucuyla tatma” olarak geçmiştir.
15- Muhakkak ki muttakîler, cennetlerde ve pınarlardadır.
Zamanında hayali değil, gerçek hedefler doğrultusunda tedbirli davrananların içinde bulunacakları hayat burada özetlenmiştir.
16- Rabblerinin onlara verdiği şeyi alanlar, muhakkak ki onlar, bundan önce muhsîn olanlardır.
Rabbin onlara verdiği şey, muhsîn olmalarını sağlayan kurucu ilkeler olan âyetlerdir. Muhsîn, sürekli ihsanda bulunan demektir. İhsan, yaptığı işi en iyi biçimde, güzel ve noksansız yapmaya denir. İhsan kelimesi, “husn” kökünden türemiş “ahsene” fiilinin mastarıdır. Muhsîn kelimesi de bu fiilin ismifîilidir. Yani bunu ahlâk hâline getirenlere denir. İhsan, iyilik kastı ve fayda sağlama niyeti ile yapılan güzel davranışlardır. Peki, Rabblerinin verdiğini bu muhsîn kullar nasıl ve ne zaman almışlardır?
17- Onlar gecenin bir kısmında pek az uyurlardı.
Hucu’ az uyku ve özellikle gece uykusu demektir. Kurân’ın indiği dönemlerde elektriğin olmayışı ile gece karanlıktaki hayat kısıtlı idi. Güneş batımı ile insanlar evlerinde istirahate çekilirlerdi. Yaklaşık 10-12 saat gibi günün yarısına tekabül eden bu uzun süreleri verimli kullandıkları haber verilmiştir. Günümüzdeki karşılığı boş zamanların değerlendirilmesidir. Müzzemmil sûresinde bu uzun zaman dilimlerinin nasıl değerlendirilmesi gerektiği ayrıntılı olarak tarif edilmiştir. (Bkz. Müzzemmil 2-7)
18- Ve onlar, seher vakitlerinde mağfiret dilerlerdi.
Eshâr kelimesinin tekili sehar, sehr, suhr olup şafakla gündoğumu arasındaki vakit anlamına gelmektedir. İstiğfar ise bağışlanma talebidir. “Rabbenağfirlî” yahut “Allahümme inni estağfiruke“ ‘’Ya Rab! Bana yardım ve mağfiret et’’ şeklinde veya “Mağfiretini niyaz ederim!” gibi dua örnekleri ile Kurân’da bize aktarılır. Seher vaktindeki istiğfar; yeni güne, zihni yeni bir inşa ile başlama telkini, geçmişe takılıp kalmayan, yeni bir bilinç ve umutla günü karşılamadır. Güne bağışlanma ile başlamanın ikinci faydası da gün boyu bağışlayıcı bir duruşu ilke edinmektir. Bu bağışlayıcı tutum paylaşmanın önünü açacaktır zaten…
19-Ve onların mallarında, isteyen ve mahrûm olanın bir hakkı vardı.
Sâil kelimesinin sözlük anlamı, isteyen, dilenen, arzu eden demektir. Mahrûm, iyi ve güzel bir şeyden hissesi, payı olmayan, yoksun olan, istediğini elde edemeyen demektir. Doğru yerden yardım isteyebilmek bile bir imkân ve çaba gerektirir. Burada yardım edecek olanlara ulaşma imkânı dahi olmayan, seslerini duyuramayanlar mahrûm olarak ifade edilmiştir. Dünyada zulüm, savaş, yoksulluk ve hastalıklar ile mağdur olan birçok insan dünyaya sesini duyurmaktan veya muhatap bulamamaktan dolayı insanca yaşamaktan mahrûmdur. Kurân’ın ilk hedefi bu mağdurların sesi olmak ve çarpık gelir dağılımı sonucu oluşan haksızlıkları en aza indirmektir. Maldaki hakların hak sahiplerine iadesi ile malın temizlenmesine Kurân zekât demektedir. Zekât; muhlis kulların, paylarına düşeni adam akıllı yapmalarıdır.
20-Ve iknâ olanlar için yeryüzünde âyetler vardır.
Mûkın, yakîn sahibi olan demektir. Bu kelime uzakta olan birinin veya bir şeyin yakınlaştıkça hatlarının keskinleşmesi, belirginleşerek tanınır hâle gelmesi kök anlamından gelir. Bu durum hükmü keskinleştirerek muhatabını iknâ eder. Âyet, değişmeyen alâmet demektir. Kurân sadece indirilen yazılı hükümlere değil mahlûkata da âyet der. Tabiat bilinçli bir kudretle, üstün bir bilgi ve düzenle var edilmiştir. Bu nazarla varlık âlemi incelendiğinde o kendini yaratıp tasvir edeni gösteren bir işâret, alâmet ve âyete dönüşecektir.
21- Ve nefislerinizde de vardır. Hâlâ görmüyor musunuz?
İnsanın düşünce ve duygu sistemi, çok kompleks bir yapıya sahiptir. Bu kadar detaylı ve üst bir düşünce kapasitesi yine onu var edeni gösteren bir serlevha gibidir. Bu pasajdan, inanmanın insanın içine yerleştirilmiş fıtrî bir âyet olduğu anlaşılmaktadır. Bu âyetin karşılığı ise Fussilet 53’teki âfaklardır. (Bkz. İleride biz onlara hem âfakta hem enfûsta âyetlerimizi öyle göstereceğiz ki nihayet onun hak olduğu kendilerine tebeyyün edecektir. Fussilet:53) Şimdi okuyacağımız 22’de âfak âyetlerine bir örnek verilecek, sonra 23’de de enfûs âyetlerine bir örnek verilecektir.
22-Ve rızkınız ve size vaad edilen şeyler semâdadır.
“Semânın içindeki rızık” konusunda ilk akla gelen şey, hayatın olmazsa olmazı olan hava, su ve güneş ışınlarıdır. Dünyayı yaşanılabilir bir gezegen yapan atmosfer tüm canlıların rızkıdır. Kaldı ki ısı ve ışık kaynağı olan güneş hayatın olmazsa olmazıdır. Vaad edilen bu şeyler; ürünlerin yetişmesi, hasatın yapılması ve hayatın devam etmesini sağlar.
23-Ve böylece semânın ve arzın Rabbi için elbette o kesinlikle nutuklarınız gibi haktır!
Burada beşeri konuşmaların hak olarak kabul edilip Kurân onun üzerinden kendi haklılığını bina etmemiştir. Bu yanlış algının önüne geçmek için konuşma anlamındaki kavl, hadîs veya lağvi gibi kelimeler seçilmemiş mantık kökünden olan nutuk kelimesi seçilmiştir. Âyetin sonunda fiil hâlinde geçen “nutk” kavramı, “sadece insanoğluna has olan düşüncelerini bir lisanın kuralları ve çerçevesi içinde aktarabilmesidir. İnsanın bir lisan ile düşüncelerini aktarabilmesi Allah’ın enfûstaki âyetidir. Zîra lisanlar da birer âyettir. (Bkz. Rûm:22) İnsanın mantık yürütüp bunu nutuk ile ifadesi çok üst düzey bir kavrama kapasitesi ile donatıldığının ve donatanın hak olduğunun farklı bir delilidir. Kurân kendi haklılığını enfûs âyetlerinden olan vicdanın nutuklarına referans vermektedir.
24- İbrâhîm’in ikrâmda bulunduğu misafirlerin hadîsi sana geldi mi?
Kurân’ın bir kıssaya “Sana geldi mi?” şeklinde bir soruyla başlaması, o olayın sadece vahiy yoluyla bilebildiğini gösteren bir anlatım üslûbudur. Bu âyet grubunda, İbrâhîm peygamberi ziyâret eden elçilerin İbrâhîm’e çocuk müjdelemesine ve İbrâhîm’in akrabası Lût peygamberin kavmini bekleyen tehlikelere yer verilecektir. Dayf, ziyâfet demektir. İzâfet ve ziyâfetin kökü olan meyil manasında mastar olmakla tekil ve çoğula denilir. Konuk olarak da isimlendirilir.  Nitekim Arapçada ‘kavmün dayfun/misafir topluluk’ denilir. Burada kelimenin manası çoğuldur. Çünkü “ikrâm edilenler” sıfatı ile nitelenmişlerdir. Hz. İbrâhîm’in yanına gelen misafirler en az üç kişiden oluşmuş küçük bir gruptur.
25-Onun yanına dâhil oldukları zaman dediler ki: “Selâm olsun!” Dedi ki: “Selâm, yabancı kavim!”
Burada, bölge halkı tarafından tanınmayan yabancıların verdikleri selâm “Size zarar vermek üzere gelmedik.” vurgusunu taşır. Selâmın asıl amacı da budur. Selâm sadece bir ağız alışkanlığı değil gelinen yere sulh ve selâmet getirme niyetinin beyân ve taahhüdüdür. Gelen bu yapancı insanlar, Hûd 69’da “elçiler”, Hicr 51 ve Zâriyât 24’de “misafir” sıfatlarıyla anılmıştır. Zîra anlatıldığı her bağlamda farklı nüanslara dikkat çekilmiştir.
26- Bunun üzerine gizlice ailesinin yanına giderek semiz bir buzağı getirdi.
27-Böylece onu onlara yaklaştırarak dedi ki: “Yemez misiniz?”
“Râğa” fiili daha çok ‘sözünü bitirir bitirmez, etrafındakilere belli etmeden bulunduğu yerden acele ayrılmayı’ ifade eder. (Krş. İçin bkz. Sâffât:91) Olayın akışı dikkate alındığında Hz İbrâhîm’in farkına varılmayacak şekilde oradan ayrılması değil, gidiş sebebini belli etmeden yani onlara ikrâm hazırlığı gerekçesini açıklamadan misafirlerin neye ihtiyacı olup olmadığını sorup anlamadan onların yanından ayrılmasını ifade etmektedir. Hûd 69’da et için “hanîz” kelimesi kullanılmıştır. Hanîz; arıtılmış, içindeki fazlalıklar atılmış demektir. Kelime ilk olarak atı terletme anlamında kullanılmış, daha sonra Araplar hem güneşin insanı terletmesini hem etin sıcak taşlara sıkıştırılarak suyunun giderilmesi, akışkanlığının kaybettirilmesi işlemini bu kelime ile ifade etmişlerdir. Amaç eti kurutup bozulmasını önlemektir. Ayrıca semiz diye çevirdiğimiz “semin” kelimesi zayıf değil güçlü bir hayvanın bol eti manasındadır. Hz. İbrâhîm’in misafirperverliği Halil İbrâhîm sofrası şeklinde kültürümüze de girmiştir. Hz. İbrâhîm elindeki imkânları bir an bile tereddüt etmeden paylaşmıştır. Zîra ikrâmda sürat, cömertliğin kemâlindendir.
28- Artık onlardan yana içine bir korku düştü. “Korkma!” dediler. Ve onu alîm bir erkek çocukla müjdelediler.
Rağıb’ın ifadesiyle vecs; insanın aklına, hatırına ilk gelen şeyden sonra nefsinde oluşan hâldir. (Bkz. Tâhâ:67). Bölgede daha önce görülmemiş yabancıların bir anda ortaya çıkması, onların uzaktan gelmelerine rağmen ikrâm edilen yemeği yememeleri, Hz. İbrâhîm’in içine düşen korkuyu bile anlayıp ona “Korkma!” diye cevap vermeleri, gaybî bir haber olan çocuk müjdesi, gelen bu resûllerin beşer görünümlü melek resûller olacağına dair görüşü güçlendirmektedir. (Melek resûller ile alâkalı bkz. Hac:75) Neden müjdelenen çocuk, âlim bir gulam da gelecekte resûl veya nebî olacak bir peygamber değil? “İhtiyarlık çağımda bana İsmâil ve İshâk’ı hibe eden Allah’a hamd olsun. Şüphesiz Rabbim duayı işitendir.” (İbrâhîm:39) Bu âyetten de anlaşılacağı üzere, Hz. İbrâhîm’in dua ettiği zaman ile kendisine müjde verildiği zaman arasında yıllar süren bir süreç vardır. Zaten ‘Müjdeledim değil de müjdeledik.’ ifadesi sürece atfen çoğul bir kullanımdır. Hz. İbrâhîm ilk önce halîm bir çocuk olan Hz. İsmâîl ile sonra bilgili bir çocuk olan İshak ile müjdelenmiştir. Ayrıca Saffat 102’de büyük oğul olan Hz. İsmâîl’in halîm sıfatının yanında çok sabırlı olduğu da ifade edilmiştir. Bütün bu bilgiler ışığında halîm ve alîm bir babadan halîm ve alîm evlâtların yetişmesi sebep-sonuç olarak emeğe atfen ortaya konmaktadır. Hiçbir şey tesadüfü değildir. Resûllerin birçok çocuğu olmuştur, ancak sadece hak edenler seçilip resûl mertebesine yükseltilmiştir.
29- Böylece karısı bağırıp yüzüne vurarak bunu karşıladı ve dedi ki: “Kısır bir acûze!”
Sakket fiili “elleriyle alna” vurmak demektir. Sarre kelimesi sarir kökünden gelir; ısrarlı ve sürekli bir ses çıkarma, sesi yükseltme, bir şeyi bir yere bağlama, sabitlenme gibi manalara gelmektedir. İbni Abbas kelimeyi ”Kapının bağlı olduğu yerden çıkardığı ses (gıcırtısı)” ile ifade etmiştir. Sare gelen habere bağlı olarak ses tonunu ayarlayamamıştır. Hz. İbrâhîm’in karısı olan Sare annemizin adının bu sıfattın zamanla isimleşmesi ile oluşturulduğu anlaşılmaktadır. (Ayrıca eşi değil de karısı şeklinde meal verdiğimiz “imrae ve zevç” ayrımı için bkz. Arâf:83)
30- Dediler ki: “İşte böyledir!” Dedi ki: “Muhakkak ki O, Hakîm’dir Alîm’dir!”
Bu âyette özet bir diyalog aktarılmıştır. (Sare’ye ve diğer aile halkına meleklerin yaptığı açıklama için bkz. Hûd:73) Bu cevapların ardından Allah’ın her hükmünde tam isabet sahibi oluşu sonsuz ilmine bağlanarak gelen haberine teslim olunmuştur. Gelen her haberi sünettullah çerçevesinde sorgulamak resûllerin ve onların aile halkının (ehli beytinin) sünnetindendir.
31- Dedi ki: “O hâlde ey elçiler, asıl işiniz nedir?”
Hatb kelimesi, önemli emir, önemsenen, asıl iş, eylem demektir. Zîra bu kelime Arapçada basit cinsten bir iş için değil, çok önemli ve büyük bir iş için kullanılır. Hz. İbrâhîm’e bir çocuk müjdelemek için bu kadar elçinin gelmesine gerek olmadığını ve Hz. Lût’un kavmini bekleyen helâkten haberdar olması, Hz. İbrâhîm’i elçilerin asıl maksadının ne olduğunu öğrenmeye ve onları vazgeçirme konusunda mücadeleye sürüklemiştir. (Bkz. “Ey İbrâhîm, bundan vazgeç! Çünkü senin Rabbinin emri gelmiştir. Ve muhakkak ki onlara (Lût’un kavmine), geri çevrilemez bir azâp gelecek! Hûd:76)
32- Dediler ki: “Muhakkak ki biz, mücrim bir kavme gönderildik.”
Hz. Lût ve kavmi doğal bir âfetle helâk olacaklarını önceden biliniyor muydu? Yoksa helâk; spontane, birdenbire, konjonktürel olarak mı gerçekleşti? “Ey İbrâhîm, bundan vazgeç! Çünkü senin Rabbinin emri gelmiştir. Ve muhakkak ki onlara(Lût’un kavmine), geri çevrilemez bir azâp gelecek!” (Hûd:76) Aslında Allah’ın tabiata koyduğu yasalar sonucu olan tüm âfetler; fizik kuralları ve şartlar değişmedikçe bir anda ortadan kalkmaz, geri çevrilemez. Azâp önceden vaad edilmiştir. Sadece âfetin tam zamanı bilinmemektedir. “And olsun, Lût onları bizim şiddetli azâbımızla uyardı. Fakat onlar bu uyarıları kuşkuyla karşıladılar.” (Kamer:36) İlk etapta felâketin geleceğine dair kesin bir red yerine kuşkuyla yaklaşım söz konusudur. Vaad edilen azâbın gelmemesi ile bu kuşkular yerini inkâra ve meydan okumaya bırakmıştır. “Bunun üzerine Lût’un kavminin cevabı: "Eğer sâdıklardansan, bize Allah’ın azâbını getir." demekten başka bir şey olmadı. "Rabbim, müfsidler kavmine karşı bana yardım et!" dedi. (Ankebût:29-30) Görüldüğü gibi henüz azâbın ne zaman olacağına dair Allah’ın gönderdiği resûller Hz. Lût’a gelmemelerine rağmen Hz. Lût’a “Sözüne sâdıksan vaad ettiği azâbı getir!” şeklinde meydan okumaktadırlar. “(Resûller şöyle) dediler: “Ey Lût! Muhakkak ki biz, senin Rabbinin resûlleriyiz. Onlar sana asla ulaşamazlar. Hemen gecenin bir kısmında karın hariç, ailen ile gece çık, yürü! Sizin içinizden biriniz geri dönmesin. Çünkü onlara isabet eden şey, ona da isabet eder. Muhakkak ki onlara vaad edilen vakit, sabah vaktidir. Sabah vakti ne kadar da yakın değil mi?” (Hûd:81)
33- Onların üzerlerine çamurdan taşlar yollamak için.
Burada hem çamur manasındaki “tîn” hem de taş manasındaki “hacer” kullanılmıştır. Bu mükemmel tasvirin tam karşılığı yer altından çıkarken sıvı olup püskürdükten sonra soğuyup katılaşan sülfür taşlarıdır. Bugün bölgede bolca bulunan sülfür taşları, bu haberin kanıtı hükmündedir.
34- Onlar, Rabbinin katında müsrifler için belirlenmiştir.
İsraf kelimesi, ‘serefe’ kökünden türemiştir. Kelime anlamı; herhangi bir değeri, bilgiyi, imkânı boşa harcamaktır. Resûller ile gelen ilâhî ihbarı yalanlayarak boşa harcamaları gibi birçok imkânı hadsizce heba etmelerini ifade eder. 
Müsevvemeh kelimesi, belirli, işâretli demektir. Oluşan âfet sonucu meydana gelen çamura benzer akışkan lavların ve püskürtünün yeryüzünün en çukur yerleşim yeri olan Lût havzasına yönelmesi “müsevvemeh” kelimesi ile ifade edilmiştir. Rabbin katından denmesi sıvılara yüklenen yasaya âtıftır. Yanardağın patlamasıyla bölge tektonik bir çökmeye uğrayınca akan lavların Lût havzasına dolması ve kavmin çepeçevre kuşatılan lavlarla diri diri gömülmesi yüksek bir belagat ile ifade edilmiştir. Bu olay gerçekleşmeden önce resûllerin ihbarına inananlar bölgeden (tahliye edilmiş) çıkarılmıştır. 
35- Böylece orada inananlardan kim varsa çıkardık.
36-Oysa orada, bir evden başka teslim olan bulamadık.
35. âyette “mümin” 36. âyette “müslim” kullanılmıştır. Öncelik, verilen gaybî haber ve yönlendirmeye iknâ olup inanmaktır. Bu nedenle önce mümin, sonra da bir gece birden evini yurdunu terk etme iradesini gösterecek teslimiyet manasındaki müslim kelimeleri kullanılmıştır. Bu sıralama öncelikle içte gerçekleşecek olan imanın (mümin) teslimiyetle amellere yansıması (müslim) gerektiğini de ifade etmiştir. 
Beyt sadece içinde yaşanılan dört duvar manasındaki “dar” kelimesinden farklıdır. Beyt aynı zamanda kevnî ve kavlî âyetlerin öğrenildiği bir eğitim yuvası ve merkezi gibidir. Oraya gelen ve iknâ olan kurtulmuştur. (Bkz. “Mûsâ ve kardeşine vahyettik. Mısır’da evler (buyuten) edinin!” Yûnus:87 )
37- Ve orada elîm azâptan korkanlar için âyet bıraktık.
Yani, Sodom şehrinin kalıntılarının gözler önünde durduğu, araştırma yapanlar için de hâlâ tazeliğini koruduğu anlamına gelmektedir. Nitekim kalıntıların işâretlerini Hicaz [Arabistan], Mısır-Suriye yolu üzerindeki Ölü Deniz’in [Lût Gölü] güneydoğusunda görmek mümkündür. Kurân’ın indiği dönemde de Lût kavminin kalıntıları Araplarca çok iyi bilinmekteydi. Öyle ki, helâk edilen bu kavmin öyküsü destanlaşmış bir hâlde herkesin dilindeydi.
38- Ve Mûsâ’da… Onu Firavun’a apaçık bir sultânla göndermiştik.
Arkada bir âyet olması için bırakılanlardan biri de Firavun’dur. (Bkz. “Böylece senden sonraki haleflerine, âyet olması için, bugün senin bedenini kurtaracağız. Ve insanların çoğu, elbette âyetlerimizden gâfillerdir. Yûnus:92) Sultân; nüfûz ve etki altına alan kanıt, delil, hüccet manasında burada kullanılmıştır.
39- Fakat o, etrafındakilerle yüz çevirdi ve: “O bir sihirbaz veya mecnûndur.” dedi.
Firavun etrafındakilerden kuvvet alıyordu. Bu nedenle ‘rükn’ kelimesi özellikle seçilmiştir. Zîra bir binayı ayakta tutan rükünler yani ana sütunlardır. Bir sonraki âyette bu güçlere isnatla ‘ordular’ kullanılmıştır. Firavun’u Firavun yapan siyasî, askerî ve ekonomik güçleridir. Hakîkatten yüz çevirme sebebi, onu hak edecek bir yönetim düzenini kurmamasıdır. Bunun zıddı resûlün yönlendirmesi ile halkını ve iktidarını kurtaran Hz. Yûsuf dönemindeki melik ve yönetimidir. 
40- Böylece onu ve ordularını yakaladık ve o kendi kendini kınarken, artık onları akan suya attık. 
Yemm kelimesi, bol su/nehir demektir. Zîra Tâhâ/39’da, Mûsâ’nın annesine bebeği ‘yemm’e/akan bir suya/nehre bırakması vahyedilmiştir. Bu durumda Firavun ve askerleri, Mûsâ’nın bebekken bırakıldığı suda boğulmuşlardır. Sırf bu anlatımda bile birçok derin nükte bulunmaktadır. (Bkz. Arâf:136; Tâhâ:78)
41-Ve Âd’de… Onlara, kök söktüren bir rüzgâr göndermiştik.
Âd kavmini helâk eden rüzgâra “kısır” anlamına gelen “akîm” sıfatı verilmiştir. Zîra bu rüzgâr ne yağmurun yağacağını müjdeleyen ne de bitkileri aşılayan bir rüzgârdır. (Âd Kavmi için bkz. Şuarâ:123, Sâd:12, Arâf:65)
42- Üzerinden geçtiği şeyi mutlaka kurutup toz gibi savurdu. 
Kurân’ın diğer âyetlerinde de belirtildiği gibi Âd kavmi, tam yedi gece sekiz gün kesintisiz olarak devam eden şiddetli bir kasırgaya maruz kalmıştır. Sonuçta İrem bağlarının bulunduğu Ahkâf yöresi kum yığını bir çöle dönüştü. Ramîm, çürümüş olan demektir. Rumme, çürümüş ip anlamındadır. Yâsîn:79’da çürüyüp dağılmış kemikler için kullanılır.
43- Ve Semûd’da… Onlara: “Bir süre metalanın!” denilmişti.
(Semûd kavimi ile ilgili bilgiler için bkz. Şuarâ:141, Neml:45, Kamer:23, Sâd:13, Arâf:73) Belirli bir süre olarak meallendirilen “hîn” kelimesinin karşılığı Hûd 65‘te ifade edilmiştir. “Buna rağmen onu kestiler. Bunun üzerine (Sâlih şöyle) dedi: “Yurdunuzda üç gün (daha) metalanın!” Bu yalanlanması olmayan bir vaaddir.” Böylece konu detaylandırılmış ve belirli sürenin üç gün olduğu ortaya çıkmıştır.
44- Artık Rabblerinin emrinden çıktılar. Böylece, onlar bakıyorlarken kendilerini yıldırım aldı.
Kurân’ın çeşitli yerlerinde bu azâbın farklı yüzlerini ifade için farklı kelimeler kullanılmıştır. Bir yerde ona “recfa” (korkunç sarsıntı) denmiştir. Bu patlayan bir yanardağın çevresindeki sarsıntı ve artçılarıdır. Başka bir yerde “sayha” (patlamanın oluşturduğu ultrasonik ses dalgası) ve bir yerde de “tağiye” (lavların taşarak etrafa yayılması) kullanımı gibi. Bu âyette ise volkanik yıldırımlardan “sâ’ika” ile bahsedilmiştir. Büyük volkanik patlamalarda gökyüzünde volkanik yıldırımlar meydana gelir ki bu gerçekten çok dehşet verici bir manzaradır. Kelime, bakakalmaları ile tahliye imkânlarını ellerinden kaçırmalarının verdiği çaresizliği ifade etmektedir.
45- Böylece ayağa kalkmaya güç yetiremediler. Ve onlara yardım eden de olmadı.
Muntasırîn/intisar kelimesi, kendi kendini herhangi bir saldırıdan koruyan, kurtaran demektir. Âyette hem yaya kalıp kaçamadıkları hem de yardımın ulaşamadığı bir bölgede yaşadıkları tek cümle ile özetlenmiştir.
46-Ve önceden Nûh kavmi… Muhakkak ki onlar fâsık bir kavimdi.
Fısk; yoldan çıkma, doğru yoldan sapma, iyilik ve güzellikten çıkma, günaha batma, kötülüğe iyice dalma anlamlarına gelir. Nûh’un kavmi doğru yoldan zaman içinde sapmıştır. Bu ifade Hz. Nûh’tan önce de resûllerin o kavme gittiğini gösterir. Hz. Nûh kavminin tek resûlü değil son resûlüdür. (Bkz. Şuarâ:105 “Nûh’un kavmi, mürselleri yalanladı. Ayrıca Nûh kıssası için bkz. Necm:52, Kâf:12, Furkân:37, Şu’arâ:105–122, Kamer:9, Sâd:12, Arâf:59.)
47-Ve Biz semâyı ellerimizle binâ ettik ve muhakkak ki genişletici olan elbette Biziz.
Eyd kelimesinden maksat İbni Abbas’a göre “kuvvet” demektir. Arapçada yüz (vech) ile zat, ağız (fem)  ile söz, eller(eyd)  ile de güç kastedilir. Bu kullanım Türkçemizde de vardır: “Bu işe el at!” denildiğinde ‘onu destekle, yardım et’ kastedilir. 
Benâ, dağınık parçaları birbirlerine ekleyip bağlayarak toplamından bir bütün meydana getirmektir. Semânın binâ edilmesi onun aşama aşama yaratılması ve yükseltilmesidir. Bunun eller ile yapılması sürekli genişleyen evrenin her yerinde geçerli olan fizik kanunlarını ifade eder. Buradaki eydin/ellerin çoğul gelmesi, güçlerin çoğul olduğunun ifadesidir. Mesela bu ellerden biri kütle çekimi kanunudur. Bu güç/el vasıtasıyla bağımsız gazlar birleşerek galaksileri (gök adaları) oluşturdu. Aynı evrensel fizik kanunu neticesinde gök adalar da birbirlerine yaklaşarak devasa gruplar oluşturdu.  Uzayı sadece kütle çekim gücü oluşturmamıştır. Bir de termodinamiğin üç temel gücü vardır. İlki sıfırıncı kanundur. Farklı sıcaklıklarda iki cisim ısı bakımdan temas ederse sıcak olan cisim soğur, soğuk olan cisim ısınır. Sıcaklık, madde içinde atomların titreşmesi ile iletilir. Bu nedenledir ki, ısı akışı sıcak cisimden soğuk cisme doğru gerçekleşir. Birinci kanun, evrende temel olarak enerjinin yok edilemeyeceği manasına gelir. Enerji sadece bir şekilden diğerine dönüşür. Dünyanın âhirete dönüşmesi gibi. İkinci güç entropidir. Entropi’de ısı enerjisi yüksek olandan soğuk olana doğrudur. Bu da büyük patlama sonucu evrenin genişlemesini destekler. Üçüncüsü ise ısı devinimidir.
Âyetteki “ve innâ lemûsiûn” ifadesinden, genişletme eyleminin devam ettiği anlaşılmaktadır. Kurân’da bu kelime türevleri ile birlikte 32 yerde geçmiştir. Aynı kökten olan “el-Vâsi” aynı zamanda Allah’ın bir esmâsıdır ki manası, imkânları genişleten, kapasitesi sonsuz olan, kapasiteleri genişleten demektir. “Geniş olmak” vâsidir, ancak mûsi genişletmektir. Âyette Allah’ın genişlik ve kudret sahibi olması manasında “vüs’at” seçilmemiş, “mûsi” seçilmiştir. Zaten biz ile çoğul bir kullanım söz konusudur. Âyette genişleyen haşa Allah değil semâdır. Semâ üste olan her şey için kullanılır. Bu âyet, modern kozmolojinin ‘genişleyen evren’ modelini teyit eden bir âyettir. Üstelik âyetin bu anlama geldiği de yeni keşfedilmiş değildir. Tabiinden İbn Zeyd, müfessirlerden Râzî ve İbn Kesir âyeti böyle anlamışlardır (Taberî). Galaksilerin ve bir galakside bulunan yıldızların devamlı birbirinden uzaklaşmasını ifade eden genişleme teorisi ilk kez 19. yy sonlarında, 20. yy başlarında ortaya atılmıştır. 19. yy’dan önce Kurân dışında bu iddiayı ortaya koyan tek bir kaynak bile yoktur. Bu âyetlerin varlığı Kurân’ın beşerüstü oluşuna kanıt hükmündedir. Bu maddî genişleme/mûsiûn yanında Kurân’da manevi genişleme ve ferahlama anlamında ‘müflihûn’ kelimesi de kullanılmıştır.
48- Ve yeryüzünü yaydık. Artık ne güzel döşeyiciyiz!
Feraşnâ kelimesinin kökü ferş’dir. Ferş, elbiseyi yaymak demektir. Yayılan her şeye ferş veya firaş denir. Mâhid, açıp döşeyen demektir. Bu kelime konfor, rahatlık ve düzeni çağrıştırır. İşte yeryüzü de, hayatın olabilmesi için gerek atmosferi gerek yer şekilleri ve toprak verimi olarak farklı yapılarda zengin bir habitata elverişli olarak döşenmiştir. 
49- Ve Biz, her şeyden çift yarattık. Umulur ki tezekkür edersiniz.
Nimetin kadri için onun değerinin sürekli hatırda tutulması gerekmektedir. Bu nedenle düşünme şekillerinden biri olan zikir kökünden tezekkür kullanılmıştır. Zevceyn kelimesi zıtlara, çiftlere-eşlere ve uyum içindeki çeşitliliğe delâlet eder. Madem her şey çifttir, öyleyse “Dünya’nın eşi neresidir? Her şeyin çift kutbu varsa kötü zorlu bir hayatın farklı bir yönü de mutlaka olmalıdır. Yapılması gereken bâtıl, zulüm, kıskançlık ve kibirden; hakka, sulh ve selâmete, paylaşma ve tevazuya firar etmektir.
50- Öyleyse Allah’a firar edin! Muhakkak ki ben, sizin için apaçık bir nezîrim.
Firar kelimesinin seçilmesi Kurân’ın belağatine başka güzel bir örnektir. İnsan, nimetlerle döşenmiş dünya misafirhanesine saplanıp kalamayacak kadar engin bir potansiyelde yaratıldığı ve insanın maddî olandan ziyâde ancak manevî olanla tatmin olabileceği özellikle vurgulanmıştır. Hayırlarda yarışmak, bağış ve merhameti öncelemek, nefsanî arzulardan uhrevî hedeflere yönelmek Allah’a kaçmaktır. Firar eden özgür kalır. Fakat Kurân’ın özgürlük teklifinin karşısındaki en büyük engel şirktir.
51-Ve Allah ile beraber başka bir ilâh kılmayın! Muhakkak ki ben, sizin için apaçık bir nezîrim.
Özgür potansiyelde yaratılan insan Allah’a firar etmezse fıtratı gereği başka düşünce, ideoloji, kul veya objelere kendini esîr eder. Allah’a firar; fıtrî, evrensel ve üst ilkelere insanı yüceltirken, bunun zıddı olan şirk, kulu köleleştirir.
52- İşte böyle! Onlardan öncekiler de, gelen resûle “Sihirbazdır veya mecnundur!” dan başka bir şey demediler.
Dünyayı mağaradaki yansımalardan ibaret sananlar, mağaranın dışına firar edip hakîkati görenleri her zaman ve zeminde ötekileştirmişlerdir. Cehâlete alışmış dimağlar hakîkatin aydınlığından rahatsız olup bunu dile getirenlere düşman kesilirler. (Bkz. Platonun mağara metaforu)
53- Onu vasiyet mi ettiler? Bilakis, onlar hadsiz bir kavimdir.
Hakîkate karşı masalların tercih edilmesi, nesiller boyu efsanelerin dinleşmesine sebep olmuştur. Bir anlatım ne kadar eski ise maalesef o kadar devrilmez bir tabû hâline gelmektedir. Hazır bulunan miras, onun sorgulanmaması anlamına gelmemelidir. Tâğûn kelimesi, tağut ile aynı kökten olup “haddi aşan her şey” manasına gelir. Geleneğin verdiği güç, çoğu zaman hadsizleştirir.
54- Öyleyse onlardan yüz çevir! Artık sen kınanacak değilsin!
Bu âyette onlardan yüz çevir derken bir alttaki ayette onlara hatırlat/öğüt ver mealinde bir cümle kullanılmıştır bu bir tezat gibi durmaktadır. Ancak burada yüz çevrilen kişiler değil onların atalardan miras gibi aldıkları inançlarıdır. Günahkâr değil günah hedeflenmelidir. Tüm çabalara rağmen mağaradaki gölgeleri gerçek sananların bu zanlarından yüz çevirip, kınayıcının kınamasından korkmadan geleceğe yürümek gerekmektedir. 
55- Ve zikret! Muhakkak ki zikir inanana fayda verir.
Şahıslarla değil fikirlerle mücadele, hatırlatma (zikretme) görevini layıkıyla yapmaya bağlanmıştır. İnsanlara; kula, mala, nefse kul olmamaları gerektiği hatırlatmalıyız. Günaha, batıl inanç ve ideolojilere değilde insanlara sırt dönmek kişiyi yanlızlaştırır. Hakîkat uğrunda yalnız başına yürümenin pek de Kurân’î bir yaklaşım olmadığı bu âyetlerden kendini belli etmektedir. Zîra hatırlatmanın/zikrin fayda vereceğine inananların mutlaka çıkacağı vurgulanmıştır. Eğer insan fıtratına dönerse vicdanında bir yankı uyandıran her öğüdün, nasihatin, hatırlatmanın faydalı olacağını bilir ve inanır.
56-Ve Ben, cinni ve insi kul olmaktan başkası için yaratmadım.
Cinn; örtülen, tanınmayan, bilinmeyen somut-soyut tüm varlıkları ifade eder. İns ise; açıkta/meydanda olan, tanınan, bilinen, temas kurulan tüm varlıkları ifade eder. Önce cinni (tanınmayan) varlıkların kulluğu, sonra insin (ünsiyet kurulup tanınanların) kulluğu sıralanmıştır. Zaten Kurân’da insandan öncesi ile alâkalı meleklerin kulluğundan bahsedilir. (Bkz. Bakara:30) Ayrıca bu kalıbın “herkes, tüm insanlar” bilinen-bilinmeyen, tanınan-tanınmayan manasında ikinci bir anlamı da vardır. Bilinen-bilinmeyen her irâdeli ne kendine ne başkasına kulluk, kölelik edebilir. Zîra bu, mahlûkatın yaratılışına aykırıdır. İnsanın fıtratında onu özgürleştirecek olan ilâhî ilkelere firar etmek yatar. Özgürce düşünebilen her kul bunun engellenmesinden azâp duyar. 
57- Onlardan bir rızık murâd etmiyorum ve doyurmalarını da murâd etmiyorum.
Hiçbir irâdelinin kulluk veya ibâdetine yaratanın ihtiyacı yoktur. Tüm ibâdetleri, sâlih amelleri, hasenâtları, kişi öncelikle kendisi için yapar. Bu âyetle putların önüne konan yiyeceklere bir gönderme yapılmıştır. 
58-Muhakkak ki Allah; O, Rezzâk’tır, kuvvet sahibi Metîndir. 
Rezzâk; çok rızık veren, yeteri kadar rızıklandıran anlamında ‘ra-ze-ka’ fiilinden türemiş mübalağa ile ismifâildir. Rezzâk, Allah’ın Kurân’da zikredilen esmâü’l-hüsnasındandır. İnsanlar genellikle rızık korkusu ile köleleştirilir. Allah’ın rızkın kaynağı olduğu şuuru, kulu kulluktan kurtaran bir eşitlik ve adâlet sağlar. Bunun diğer bir karşılığı da “Mülk Allah’ındır!” ilkesidir. Rızık korkusunun insanın metânetini kırıp kuvvetini azaltacağı da “żû-lkuvveti-lmetîn” ile ifade edilmiştir. 
59- Artık mutlaka zâlimlerin payı, ashâplarının payı gibidir. O hâlde acele etmesinler!
Ashâp, aynı ortak paydada buluşanlardır. Buradaki ortaklık zulüm üzerinedir. Zulmü yapan, ona yardım eden, ortaklık yapan, göz yuman, zâlime arkadaş-yoldaş olup onu alkışlayanın payına da zulüm düşecektir. (Bkz. Ve zâlim olan kimselere meyletmeyiniz. O takdirde ateş size de dokunur. Hûd:113) 
60- O hâlde vaad olundukları günden dolayı örtenlerin vay hâline!
İnsanları rızık korkusu ile korkutmak, kula kul yapmak, insanlara zulmetmek, hakları örtmektir. Âyetteki “Vay onların hâline!” ifadesi bir tehdit değil, rahmet ve merhametin tecellisi olan acıma olarak “Yazık olacak örtenlere!” şeklinde anlaşılmalıdır.
Zâriyât sûresinden şimdilik anladıklarımız bunlar olmakla birlikte en doğrusunu Alîm olan Allah bilir.
 
Eklenme Tarihi : 16.04.2021 21:44:29
Okunma Sayısı : 78