إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ وَالَّذِينَ هَاجَرُواْ وَجَاهَدُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ أُوْلَـئِكَ يَرْجُونَ رَحْمَتَ اللّهِ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ

218- Onlar ki; iman ettiler, hicret ettiler (küfürden, günahtan ve yurtlarından), Allah yolunda cihat (ciddi gayret) ettiler. İşte onlar, Allah'ın rahmetini umabilirler. Allah bağışlayandır, acıyandır. (Bakara:218)



.





Hac Suresi


Hac Suresi

Sure adını, 25. ayet ve devamında ele alınan hac ile ilgili pasajdan alır. 25. ayetten itibaren üslupta göze çarpan ani değişiklik, 25-78. ayetlerin büyük ihtimalle Hicret’in birinci yılında, Zilhicce ayında nazil olduğunu göstermektedir. Bu görüşün dayanağı, özellikle 25-41. ayetlerdeki ifadeler ve 39-40. ayetlerin nüzulüyle desteklenmektedir.

Zilhicce ayı, Muhacirlere vatanları Mekke’yi hatırlatmış olmalıydı. Onlar da kutsal şehirlerini, oradaki hac ibadetini düşünüyor, müşrik Kureyşlilerin kendilerini Mescid-i Haram’ı ziyaretten alıkoymalarına üzülüyorlardı. Bu nedenle, kendilerini yurtlarından çıkaran, Allah’ın evini ziyaret etmelerini engelleyen ve İslam’ı yaşamalarını zorlaştıran zalimlere karşı savaş açmak için Allah’ın iznini bekliyor ve bunun için dua ediyorlardı. İşte bu ayetler, böyle bir psikolojik ortamda nazil olmuştur. Bu sebeple Mescid-i Haram’ın inşa ediliş amacına özellikle değinilmiş, haccın yalnızca Allah’a ibadet için emredildiği açıkça vurgulanmıştır.

Ayrıca, İslam’ı kabul eden fakat henüz bu yolda karşılaşacakları zorlukları göğüslemeye hazır olmayan kararsız Müslümanlar da uyarılmıştır. (Hac: 11)

Rahmân Rahîm Allah’ın Adıyla

1-Ey insanlar! Rabbinize karşı takva sahibi olun. O saatin zelzelesi, muhakkak ki çok azimdir.

Buradaki “zelzele” kelimesi, arka arkaya gelen şiddetli sarsıntılar anlamındadır. “Zelle” genellikle alışılmış hareketler için kullanılırken, “zelzele” kökünde tekrar manası bulunduğu için durmaksızın devam eden büyük ve şiddetli hareketleri ifade eder. Ayetin “Ey insanlar!” diye başlaması, bu sarsıntıların küresel çapta gerçekleşecek olan “son saat” ile ilgili olduğunu göstermektedir.

“Es-sâ‘at” kelimesi, “Allah tarafından bilinen ve kararlaştırılmış zaman” demektir. Kurân’da bu ifade, Allah’ın dünya için belirlediği sürenin sonunda düzenin bozulması anlamında kullanılır. “Yevmü’l-kıyâme” (kalkış günü) başlamadan önce gerçekleşecek sürece “Es-sâ‘at” denilmiştir. Aynı zamanda “azîm” sıfatıyla birlikte kullanıldığında kıyametin ve son saatin dehşetini vurgulamaktadır.

İnsan, büyük bir tehlike ile karşılaşacağını öğrendiğinde tedbir alma ihtiyacı hisseder. Burada da kıyamet saatinin korkunç dehşeti hatırlatılarak insanlara “Tedbir alın!” denilmiş, bu tedbir “Takvalı olun!” ifadesiyle dile getirilmiştir.

Aslında takva, sadece ahiret azabından sakınmak değil, her türlü maddi ve manevi tehlikeye karşı basiret ve ferasetle hareket edip tecrübelerden istifade ederek şuurlu davranma bilincidir.

2- Onu gördüğünüz gün, emziren kadınların hepsi emzirdiğini unutur. Yüklü kadınların hepsi taşıdığını düşürür. Ve insanları, sarhoş olmadıkları hâlde sarhoş görürsün. Ve lâkin Allah’ın azabı çok şiddetlidir.

“Terâ/görürsün” ifadesi, o gün yaşanacak sarsıntıların şiddetini ve bu şiddetin etkilerinin herkes tarafından açıkça bilinir hâle geleceğini göstermektedir.

Hamile kadınlar üzerinden verilen örnekler oldukça anlamlıdır. Neden başka bir şey üzerinden değil de özellikle hamile kadınlar üzerinden örnek verilmiştir? Bu anlatım, aslında gelecek nesillere artık ihtiyaç duyulmayacağı bir sürecin başlangıcına işaret eder. Bu mantıksal bir zorunluluktur. Dünya düzeni çökerken artık “gelecek nesil” diye bir şeyden bahsetmek imkânsızdır. Çünkü hayatın devamını sağlayacak ortam kalmaz. O yüzden ayette “hamilelerin çocuklarını düşürmesi, emzirenlerin emzirdiğini unutması” sadece bir korku sahnesi değil aynı zamanda dünyanın, hayatı destekleme sıfatının sona erdiğini haber verir. Normal şartlarda anne-çocuk bağı en güçlü bağdır. Bu bağın kopması bile dünyanın artık insan neslinin devamına ihtiyaç bırakmayacak kadar köklü bir değişime geldiğini gösterir.

Bu durum “sukârâ” (sarhoşluk) ifadesiyle açıklanır. Yani insanlar sarhoş olmamalarına rağmen dehşet ve şaşkınlık yüzünden ne yaptıklarını bilmez bir hâle düşeceklerdir. Depremlerin, yanardağların ve kozmik felaketlerin adeta dünyanın içini dışına çıkardığı o dönemde, yaşayacak bir karış yer bile kalmayacak, insanlar ise çaresizlik içinde yönsüz, bilinçsiz hâlde ölümü bekleyecektir.

3- Ve insanlardan öyle kimseler vardır ki ilmi olmaksızın Allah için cedelleşir ve bütün marid şeytanlara tâbi olurlar.

“Marîd şeytanlar” ifadesi, hakiki ve sahih hiçbir bilgiye dayanmayan kâhinler, falcılar, cinci hocalar, astrologlar, sahte şeyhler ve ruhbanları ifade eder. Yıldızlara bakmak, aslında insanın kontrol edemeyeceği gaybi bir alan açmaktan ibarettir. Bu kimseler, gayba dair birtakım zanlar üreterek söyledikleri palavralarla menfaat devşirmeye çalışanlardır. Aslı astarı olmayan, hiçbir ilmi değer taşımayan ve doğruluğu kontrol edilemeyen iddialarla “gaybı taşlayarak” çıkar sağlamaya çalışırlar.

Ne yazık ki geçmişte olduğu gibi günümüzde de ünlü astrologlar, falcılar, sahte şeyhler ve cincilerden oluşan bir “büyücü sınıfı” sürekli müşteri bulmakta ve rağbet görmektedir. Şirk tasavvurunun ürünü olan bu şarlatanlar, aslında en büyük zararı hem kendilerine hem de onlara tâbi olanlara verirler. Toplumun hakikat algısını bozmak, beklentileri ve tedbirleri olumsuz etkiler. Sonuç mağduriyetler ve değersizliktir.

Ayet; falcılara, üfürükçülere, cincilere ve insanları gelecek hakkında aldatan “bilim insanı kılığındaki” şarlatanlara itibar etmenin inançların içine sızabileceğini de göstermektedir. Ayetteki “fîllâh” ifadesi, bu marid şeytanların insanları kendilerine tâbi kılmak için Allah’ı, dini, risaleti veya toplumun kutsal gördüğü değerleri kendi zanlarına alet edebileceğine dair bir uyarıdır. Yani metafizik ve bilinmeyen gelecek üzerinden açılan boşluğu, bu iki ayaklı şeytanlar hemen ilahi olanı kullanarak doldurur ve Allah, inançlar ve kutsallarla aldatır (Fatır: 5).

Hicret döneminde inmiş olan bu ayet, Mekke’yi terk etmenin dünyanın sonu olmadığı, asıl sonun nasıl olacağını anlatarak muhataplarını dünyaya aşırı bağlanmaktan ve dünyevileşmekten korumayı amaçlamamış da olabilir.

4- Kim ki ona dönerse o takdirde mutlaka onu dalâlete düşüreceği ve çıldırtan bir azaba yönlendireceği onun üzerine yazılmıştır.

 

İlk ayetteki “Rabbinize karşı takvalı olun!” emrine karşılık, burada ise şeytani duygu ve düşüncelere tâbi olanların akıbeti hakkında bir uyarı yapılmaktadır. Hiçbir hakikate dayanmayan tahmin ve zanlara kapılmak, insanı kemal yolundan uzaklaştırarak dalâlete düşürecek ve sonunda onu dayanılmaz bir azaba götürecektir.

Buradaki “Onun üzerine yazıldı.” ifadesiyle, marid şeytanlarına tâbi olanların yollarını kaybedecekleri, amaçlarını yitirecekleri ve zamanla hayatın anlam ve amacının olmadığına inanacakları anlatılmıştır. Yani bu “Onun üzerine yazıldı, onun kaderi oldu.” şeklinde ifade edilmiştir.

Bu ayetlerden çok net anlaşılmaktadır ki kader veya alın yazısı” denilen şey, seçimler yapılmadan önce yazılmış bir senaryo değil, kişinin tercihlerine göre şekillenen bir süreçtir. Kişinin kaderi, önceden yazılmış bir zorunluluk değildir. Aksine, kişinin tercihleri sonucunda oluşan bir sebep-sonuç ilişkisidir. Bu ilişki, sünnetullah çerçevesinde işler. Yani Allah’ın koyduğu evrensel düzen ve kanunlar içinde, her sebep kendi sonucunu doğurur. Zira hiçbir şey tesadüfen ve rastlantısal olmamıştır.

5- Ey insanlar! Eğer diriltilme hakkında muğlaklık içindeyseniz o zaman muhakkak ki sizi biz topraktan, sonra bir nutfeden, sonra bir alakadan, sonra birleştirilmiş mudğadan yarattık. Ve belirlenmiş bir ecele kadar rahimlerde tutar, sonra sizi en şiddetti çağına ulaşmak üzere bebek olarak çıkarırız. Ve sizden bir kısmınız tamamlanır. Ve sizden bir kısmınız, sonradan ilimden bir şey bilemez hâle gelsin diye ömrünün rezil çağına döndürülür. Ve arzı kurumuş görürsün. Fakat ona su indirdiğimiz zaman hareketlenir ve kabarır ve bütün gönül açıcı eşlerden bitkiler yetiştirir.

Ayet, insanın topraktan yaratılışını, “nutfe–alaka–mudğa” safhalarını ve rahimlerden çıkışını anlattıktan sonra şu ifadeyi ekler: “Sonra sizi ergenlik çağına ulaşasınız diye bebek olarak çıkarırız. Kiminiz ömrünü tamamlar, kiminiz ise ömrünün rezil çağına döndürülür ki artık ilimden bir şey bilmez hâle gelsin.”

Burada geçen “ergenlik (eşüdde)”, sadece buluğ çağı değil insanın en güçlü, en olgun, en verimli dönemidir. “Erzelil-umur” (ömrün en rezil çağı) ise sadece ihtiyarlık veya bunama değildir. Çünkü ayette yaşlılık anlamında bir kelime geçmemektedir. İnsanın bazen yirmili yaşlarında dahi ömrünün en rezil döneminde olması mümkündür.

Burada belirleyici olan “…ilimden bir şey bilmez hale gelmek”tir. Bu ilim, vahiy bilgisidir. Vahiyden uzak duran, onun emirlerini işitmek istemeyen veya işittiği hâlde cehaleti tercih eden kimse, hangi yaşta olursa olsun, ömrünün rezil çağına dönmüş demektir.

Böylece ayet, insanın biyolojik gelişim evrelerini anlatmakla kalmaz, aynı zamanda vahiy karşısındaki duruşuna göre insanın hayatının değerini ve seviyesini de belirler.

Kurân’da insanın yaratılışının başlangıcı çoğu yerde “min turâbin” (topraktan) ifadesiyle açıklanır (Fâtır: 11; Rûm: 20; Kehf: 37; Mümin: 67; Hac: 5; Âli İmrân: 59). Modern bilim de bu hakikati doğrular. İnsanın bedeninde bulunan elementlerle toprağın yapısındaki elementler büyük ölçüde aynıdır. Oksijen, karbon, hidrojen, azot, kalsiyum, fosfor gibi başlıca elementler hem insanda hem toprakta bulunur. Bu açıdan bakıldığında, insanın topraktan yaratılışı sadece ilk insana mahsus değildir. Bugün de insan bedeni, beslenmeyle hücrelerini yeniler; bu besinler ise doğrudan veya dolaylı olarak topraktan gelir. Böylece topraktan yaratılış devam etmektedir.

Nutfe, meni içindeki hücrelerdir. Alaka, “sülük, tutunmak” anlamındadır. Döllenmiş yumurtanın rahim duvarına tutunup yerleşmesini ifade eder. Mudğa, “çiğnemlik et parçası” demektir. Henüz tam şekillenmemiş ama gözle fark edilebilen embriyo safhasıdır. Bu safha zamanla göze, kulağa, kalbe, beyne, sinir sistemine, kemiklere ve iç organlara dönüşür (Müminûn: 14). Burada ilk yaratılıştan değil, her insanın dünyaya geliş sürecinden söz edilmektedir. Böylece ayet, ahiret hayatına nasıl başlanacağına dair bir mukayesede yapmaktadır.

Her insanın ölümü ve toprağa gömülmesi, bir tohumun toprağa ekilmesine benzetilir. Nasıl toprak suyla buluştuğunda yeniden canlanıyor ve bitkiler bitiyorsa insan da öldükten sonra Allah’ın kudretiyle yeniden diriltilecektir.

Ayette geçen “zevc-i behîc” ifadesi, görünüşte bitkilere işaret etse de insan ve hayvan çeşitlerini de kapsadığı söylenmiştir (Elmalılı). Behîc; gözlere ve gönüllere sevinç veren, güzel ve hoş olan demektir. Rağıb’a göre de “güzel yaratılış sahibi” anlamında kullanılmıştır.

Bu noktada, kendini güzel ahlâk ve olgun bir karakterle yetiştiren kimse, toprağa atılmış sağlam bir tohum gibi ahirette çiçek açacaktır. Dünya imkânlarıyla şımarıp çürüyen kimsenin akıbeti ise farklı olacaktır.

6- Şüphesiz Allah, işte O el-Hak’tır. O, ölülere hayat verir ve her şeye kadirdir.

Burada Allah’ın “el-Hak” ismi, hakikatin ve varlığın kaynağı olduğunu yukarıda anlatılanların gerçek olduğunu vurgular. “el-Kadir” ismi ise sadece gücü yeten değil, aynı zamanda her şeye bir ölçü ve kader takdir eden olduğunu bildirir. Hayatın ve ölümün ölçüsünü belirleyen el-Hak, elbette tekrar yaratmaya da kadirdir.

7- Ve muğlaklığın olmadığı o saat mutlaka gelecektir. Ve muhakkak ki Allah, kabirlerde olanları diriltecektir.

 

İnsanın, topraktan beslenerek ürettiği hücrelerin birleşmesi sonucu nasıl ki yepyeni bireyler dünyaya geliyorsa öldükten sonra toprak hâline dönüşen bedenlerin de yine bir süreç ve sünnetullah çerçevesinde diriltileceği hatırlatılmıştır. Bu dirilme sürecinin de belirli bir ölçü ve kader ile gerçekleşeceği, ayetin başındaki “ve” bağlacının vurgusundan anlaşılmaktadır.

8- Ve insanlardan bazıları ilim, hidayet ve aydınlatıcı bir kitap olmaksızın Allah için mücadele eder.

Allah hakkında mücadele verenlerin sözleri her şeyden önce ilme dayanmalıdır. Ortaya atılan her iddia, deney ve gözlemle ispatlanabilir olduğunda en sağlam temele kavuşur. Ayette işaret edilen ikinci aşama, verilen bilginin mutlaka hayatta bir karşılığının olması, insanların müşküllerini gidermesi ve onlara yol göstermesidir. Ancak bu hidayet dayatma biçiminde değil, sadece yolu aydınlatan bir nitelikte olmalıdır. Bu da kitabın “münîr” sıfatıyla ifade edilmiştir (Enbiyâ: 48; Şûra: 52).

9- Allah’ın yolundan saptırmak için iki büklüm olanlara dünyada rezillik ve kıyam günü yakıcı bir azap tattıracağız.

İtfîh “yanını eğip bükmek” demektir. Bu ifade birçok duygu, tutum ve davranıştan oluşan bir olumsuz tavrı anlatır. “Boyun bükmek” ya da “yanağını çevirmek” gibi örneklerde olduğu gibi buradaki eğilip bükülme de sözdeki eğriliğin bedene yansımasıdır.

Hızy kelimesi ise, manevi yani ahlâki anlamda gözden düşmeyi, küçülmeyi, alçalmayı ifade eder. Konuşmalarında ilim ve yol göstericilik gibi bir gaye taşımayanlar, kendi menfaatlerine göre hakikati eğip bükmeye yönelirler. Bir kişinin hakikat için mi, yoksa menfaati için mi konuştuğu ısrarından ve getirdiği örneklerden anlaşılır.

Sözlerindeki tutarsızlık ve çelişkiler fark edildiğinde o kişinin değeri bir anda düşer. Yalnızca kendi küçük hesaplarının peşinde koşan biri, hangi makamda ve maddi güçte olursa olsun ahlâken düşük sayılmaya ve erdemli insanların gözünde değersizliğe mahkûm kalacaktır. Ayet, bu gerçeği haber verir.

Harîk, “ateşle veya ateşsiz bir şeyi yakmak” demektir. Buradaki “tattırma” ifadesi, sadece ateşle yanmayı değil, insanı içten içe kavuran pişmanlıkları da kapsar.

10- İşte bu, ellerinizle takdim ettikleriniz sebebiyledir. Ve muhakkak ki Allah, kullarına zulmedici değildir.

Her seçimin bir sonucu vardır. Bu sonuçlardan hoşlanmayıp hayatı zulüm gibi görenler, sistemi kuranı değil kendi seçimlerini sorgulamalıdır. İnsan, yaptığı tercihlerle kendi geleceğini inşa eder. Bu tercihler, Allah’ın koyduğu sünnet yani evrensel yasalar çerçevesinde işler. Dolayısıyla yaşanan olumsuzluklar, Allah’ın kullarına zulmetmesi değil insanın kendi elleriyle hazırladığı sonuçların geri dönüşüdür.

Eğer şehir hayatı işkenceye dönüştüyse bu Allah’ın emretmediği hırsların ve konfor arayışının bir yan etkisidir. Hastalıklar ve genetik bozuklukların pençesinde yaşanan mağduriyetler de çoğu zaman fıtratı bozarak daha fazla rant elde etmeye çalışan gıda teröristlerinin zulmüdür.

Kurân’da defalarca vurgulandığı gibi Allah kimseye zulmetmez fakat insanlar kendi kendilerine zulmederler (Yûnus: 44; Ankebût: 40). İnsan, özgür iradesiyle seçtiği yolda ilerler, bu yolun sonunda karşılaştığı şey de kendi eylemlerinin doğal bir sonucudur.

Hayatı zulüm gibi görenler “Neden böyle bir sistem var?” sorusunu yöneltmek yerine, “Ben hangi tercihlerimle bu sonuca ulaştım?” sorusunu sormalıdır. Çünkü sistem adalet üzerine kuruludur. Zulüm, ancak insanın yanlış seçimlerinden doğar.

11- İnsanlardan bazıları Allah’a sınırda kulluk eder. Ona bir hayır isabet etse onunla tatmin olur. Ve bir fitne isabet etse yüzüstü döner. Dünyayı ve ahireti de kaybetmiştir. İşte bu, apaçık hüsrandır.

Harf kelimesi, “taraf, tepenin kenarı, uçurum” anlamına gelir. Burada ise tereddüt, kuşku ve şüphe içinde dinin merkezinde değil, kenarında durmayı ifade eder. Âlimler bu kavramı şöyle açıklamışlardır:

Hasan el-Basrî “Kişinin din konusunda dayandığı iki şey vardır: Kalp ve dil. Bu ikisi uyumlu olursa Müslümanlık tam olur. Kalbi başka, dili başka olursa bu kişi ‘Allah’a bir harf üzerine kulluk ediyor.’ sayılır.” demiştir. Râzî “Bu ifade, kişinin dinin ortasında değil kıyısında bulunmasıdır.” demiştir.

Dolayısıyla ayet, dine kalpten bir inançla değil de dünyevi bir fayda umarak bağlananları kınamaktadır.

İnqalebe ‘alâ vechih ifadesi “yüzüstü dönmek”tir. Vech aslında “insanın bütün benliği”dir. Demek ki dininden dolayı bir sıkıntı veya bela geldiğinde, kişi tüm varlığıyla yüz çevirir.

Yeni hicret etmiş Müslümanların çevresinde daima sadık kimseler bulunmuyordu. Bazıları savaş sırasında kenarda bekler, galibiyette ganimet için ortaya çıkacak, mağlubiyette ise arkalarına bakmadan kaçacaklar. Ayet, yaşanacakları önceden haber vermişte olabilir. Bu omurgasızlar, 9. ayette anlatılan menfaatleri için eğilip bükülenlerle aynı zihniyeti taşırlar.

Hüsran, emek ve çabanın boşa gitmesidir. Sınırda kulluk edenlerin ibadetleri de böyle boşa çıkar. Çünkü en küçük bir zorlukta değerlerini terk ederler. Fitne ise cevherin cüruftan ayrıldığı bir potadır. İnsan, fitnelerle sınanarak hakiki kimliğini ortaya koyar. Fakat korkak ve menfaatçi kimseler, bulundukları zemine göre renk değiştirir. Asla güçlü ve sahici bir kişiliğe ulaşamazlar.

12- Kendilerine zarar ve yarar vermeyen, Allah’ın berisindeki şeylere dua ederler. İşte bu, uzak bir dalâlettir.

Sınırda kulluk edenlerin en belirgin vasfı aracılara, totemlere, şansa ve uğura diğer insanlardan çok daha düşkün olmalarıdır. Allah’ın astında belirledikleri sahte otoritelere boyun eğmeye hazır olmalarının tek sebebi, tevhidi içselleştirememeleridir.

Bu sınırdaki hâl, onların bir olumsuzlukla karşılaştıklarında şirk koştuklarını da kolayca bırakabileceklerini düşündürür. Özetle, neye inanırlarsa inansınlar samimiyetsizdirler.

“Açık dalâlet” yerine ayette kullanılan “uzak dalâlet” ifadesi, onların hidayete samimi kâfirlerden bile daha uzak olduklarını vurgular. Çünkü kâfir, tavrında nettir. Sınırda duran ise inançsızlıkla inanç arasında gidip gelen, köksüz bir zihniyetin temsilcisidir.

13- Gerçekten, zararı yararından daha yakın olana dua ederler. Ne kötü bir mevla ve ne kötü bir arkadaştır.

Mevlâ kelimesi hem fail hem de mef‘ûl anlamında kullanılır. Nitekim İslam hukukunda köle azat eden kişiye (fail) mevlâ denildiği gibi, azat edilen köleye (mef‘ûl) de mevlâ denilir. Burada ifade edilen, insanın kendisine dost ve dayanak olarak seçtiği şeyin aslında ne kötü bir sahip ve ne kötü bir dost olduğudur.

İnsanın dünyada her istediğine kavuşması, aslında başlı başına bir beladır. Darlık ve sıkıntılarla imtihan edilen bir adayın işe alınmasıyla, torpille alınan bir çalışanın iş hayatında karşılaşacağı sonuçlar nasıl farklı oluyorsa aynı şekilde liyakat ve ehliyetini sabırla ispat edenlerin cennete kabulü ile menfaatperestlerin reddedilmesi de aynı adalet mantığına dayanır.

Dikkat edilirse hem 12. ayet hem de 13. ayet, yarar ve zarar üzerinden muhataplarına pragmatik bir bakış açısı öğretmektedir. İnsan, yarar ve zararı doğru terazide tartarak tercihler yapmalıdır.

Yararı zararından fazla olan kullar, yani tevhidi içselleştirip hakikati samimiyetle yaşayanlar, cennete layıktır.

Zararı yararından fazla olanlar ise menfaat için eğilip bükülen, şansa ve aracı otoritelere sarılan, dünyevi faydayı tek ölçü edinenler ise cehenneme müstahaktır. Zaten mizan, hem amellerin ölçülmesini hem de her şeyin hak ettiği karşılığı bulmasını ifade eder (Enbiyâ: 47; Rahmân: 7-9). Ayetlerdeki yarar-zarar vurgusu da aslında insanı mizan bilincine yönlendirmektedir.

14- Muhakkak ki Allah, iman eden ve salih amel işleyenleri altından nehirler akan cennete dâhil eder. Muhakkak ki Allah, dilediğini yapar.

Allah’ın dilediği nedir? Onun dilemesi, dünya imtihanından başarıyla çıkmış; kendine, çevresine ve toplumuna faydalı işler üretmiş yararlı insanları cennete kabul etmektir. Peki, bu çalışkan ve üretken insanlar cennette atıl bir şekilde, hâşâ miskin miskin tüketici mi olacaklardır?

Kurân, “Muhakkak ki cennet ehli, o gün zevkli bir meşguliyet içindedir.” (Yâsîn: 55) buyurarak bu soruya cevap verir. İnsan sevdiği bir işle meşgulse aslında yorulmaz; aksine o iş, onun için bir mutluluk kaynağıdır. İşte cennet de böyle bir yerdir. Kurân, cenneti üst yaşam ve gerçek hayat olarak konumlandırır. Orada ehil insanlar, en iyi oldukları işleri, sevdikleri üretimleri yaparak mutlu olacaklardır.

Bu “meşguliyet” kavramı, cennetin miskinlik değil, üretkenlik ve yaratıcı faaliyet yeri olduğuna işaret eder. Mesela dünyada toprakla uğraşan bir çiftçi, orada çok daha bereketli, zahmetsiz ama tatmin edici üretimle meşgul olabilir. İlimle uğraşan bir âlim, orada daha derin idrak ve yeni ufuklarla bilgi üretmeye devam edebilir. Sanata gönül veren bir sanatçı, orada çok daha estetik boyutlarda güzellikler üretebilir.

Böylece “şugl” kelimesi, cennetin üst değerler ile yoğrulmuş üretkenlik ve çalışkanlığın mekânı olduğuna işaret ediyor olabilir. Cehennem, atıl olanların çürüyüp tükendiği bir zindan iken; cennet, faydalı ve üretken olanların yepyeni bir boyutta değerlendirildiği gerçek hayattır.

Zaten insan, yeteneklerini ve potansiyellerini sadece menfaatleri uğruna çürütüp yok ederse hayatı cehenneme döner. Fakat yetenek ve kendine has meziyetlerini imtihanlarla geliştirip açığa çıkarırsa hayatı cennete dönüşür. Kendini gerçekleştirmenin verdiği tatmin, insanın içsel cennetine açılan kapılardan sadece biridir.

Cennete açılan kapılar konusunda Kurân şöyle der: “Rablerine karşı takvalı olan zümre cennete sevk edilir. Oraya geldikleri zaman onun kapıları açılır. Ve bekçileri onlara şöyle der: ‘Selam size! Temiz kaldınız, artık ebedi olarak girin oraya!’” (Zümer: 73)

15- Kim ona Allah’ın, dünyada ve ahirette asla yardım etmeyeceğini zannettiyse o zaman semaya bir sebep ile uzansın. Sonra da onu kessin.  Böylece baksın da onun plânı, öfkelendiği şeyi giderir mi?

Bu ayetteki sebep nedir? O sebebi kesmek nasıl olur? Yapılan plan nedir? Muhatap neden çok öfkelidir? Öncelikle sebep kelimesi Arapçada “yukarıya doğru çıkan yol, ip, bağ, vasıta” gibi anlamlara gelir. Lügatlerde sebep, hurma dalına ulaşmak için kullanılan ip veya merdiven gibi yolun sonunda bir faydaya ulaştıran vasıtadır.

“Semaya bir sebep ile uzanmak” ifadesi, sıkıntılı durumdan kurtulmak ve yardım istemek için bir vesileye başvurmak olarak anlaşılabilir. Zaten 12. ve 13. ayetlerde, Allah’ın dışında fayda ve zararı olmayan şeylere dua etmekten söz edildikten sonra bu ayet gelmektedir. Buradaki anlatım müşriklerin mantığını özetler: Onlar, bir sebep aracılığıyla göğe uzanıp yardım talep ederdi. Ardından onlardan o sebebi kesmeleri (yani aracıyı devre dışı bırakıp) doğrudan yardımla hâllerini kıyaslamaları istenir. Böylece, aslında kendi içinde bulunduğu olumsuz hâlin değişip iyiye gitmediğini anlamış olacaktır.

Bu basit ve anlaşılır bir çıkarım gibi görünse de sınırda iman eden için hiç de kolay değildir. Çünkü Allah’a aracısız kulluk etmek Müslümanların safında yer almak iken, sebepler aracılığıyla semaya ulaştığını düşünmek müşriklerin inancını seçmek demekti.

Buradaki “keyd/plân, sınırda kulluk edenlerin sıkıştıklarında saf değiştirme düşünceleridir. Ancak omurgasızlık ve samimiyetsizlik yüzünden hangi inanca yönelirse yönelsinler, korkaklıkları onları tedirgin ve huzursuz edecektir. Zira bu durumda taraf olamayanlar bertaraf olacaktır.

Gazap ise istediklerini elde edememenin doğurduğu öfke ve kızgınlıktır. Bu öfkenin sebebi, aracısız kulluğu seçenlerin başlarından musibetlerin ve fitnelerin eksik olmamasıdır. Ayetin akışı, Hac 11 ile de uyumludur: “İnsanlardan bazıları Allah’a sınırda kulluk eder. Ona bir hayır isabet etse onunla tatmin olur. Bir fitne isabet etse yüzüstü döner. Dünyayı da ahireti de kaybetmiştir. İşte bu, apaçık hüsrandır.”

Hac 15’te de benzer bir anlatım vardır. Dünyadaki kayıp sınırda kulluk edenler sıkıştıklarında sürekli saf değiştirmeleri sonucunda arzuladıkları menfaate ulaşamaz. Ahiretteki kayıp ise şirktir. Çünkü şirk affedilmeyen bir günahtır. Ayette gazap kelimesinin seçilmesi manidardır. Zira gazap hem insanın öfkesini hem de ilâhi gazabı çağrıştırır.

Sonuç olarak Allah’a aracısız yönelip iman ve salih ameli kendisine sebep edinenler rıza hâliyle huzur bulurlar. Sıkıştığında yoldaşlarını satanlar ise kıskançlık ve kinlerinin oluşturduğu öfkeden kurtulamayacaklardır. İşte Kurân bu akıbeti önceden beyan etmiştir.

16- Ve işte böylece biz onu beyan edilen ayetler olarak indirdik. Ve muhakkak ki Allah, irade ettiğini hidayete erdirir.

 

Ayetlerin indirilişinde bir süreç ve farklı unsurlar araya girdiği için “Biz onu indirdik.” şeklinde çoğul birinci kişi kullanılmıştır. Ancak hidayete erme ise sadece Allah’a isnat edilmiştir. Peki neden? Bu sorunun cevabı, bir önceki ayette konunun aracısız kulluk olan tevhit ve sebepler ile Allah’a uzanma inancı olan şirkin olmasıdır. Kim tevhidi seçer ve araya konan sebepleri, duaların kabulünde etken bir neden olarak görmezse hidayeti irade etmiş demektir. Kim de eski adetleri üzere sebeplere tapmaya devam ederse dalâleti tercih etmiş olacaktır. Burada bir süreçten değil, sürecin sonunda gelinen bir kavşak noktasından söz edildiği için tevhidi meselede tekil bir kullanım her zaman yapılmıştır.

 

17- Muhakkak ki iman edenlerin, Yahudilerin, Sabiilerin, Hristiyanların, Mecusilerin ve o şirk koşan kimselerin arasını Allah, kıyam günü mutlaka ayıracaktır. Muhakkak ki Allah, her şeye şahittir.

 

Allah katında, vahiy getiren tüm peygamberler ve onlara tâbi olanlara “Müslüman” ismi verilmiştir (Nahl: 123). Kurân’da geçen “ellezîne hâdû” formu, önceden Müslüman olan İsrailoğullarının İslami değerlerden uzaklaşarak “Yahudileştiklerini” vurgulamak amacı taşır. Hâdû kalıbı Kurân’da 13 yerde, tarihi süreçte İsrailoğullarına kendini isnat edenlerin hidayetten uzaklaşmasını anlatan bir sıfattır. “el-Yahûd” ise Kurân’da 9 ayette geçer. Bu isimlendirme kurumsallaşmış bir inanç olarak Yahudilerin sürecin sonundaki kimlikleşmiş dinlerini tarif eder. Hac 17’de ise sürece atıfla “hâdû” sıfatı seçilmiştir.

 

Sâbiî kelimesinin aslı Aramîcenin Mandence lehçesindeki “s-b” kökünden gelir. Bu kök, “vaftiz olmak, suya dalmak, yıkanmak” anlamlarını taşır ve Sâbiîlerin en belirgin özelliği olan akarsuya dalıp çıkma şeklindeki vaftizi ifade eder. Ayrıca “çocuğun dişinin çıkması” veya “yıldızın doğması” anlamlarıyla çoğul ismifail olarak da kullanılmıştır. Kurân’da Sâbiîlerden ilk kez bu ayette bahsedilir. Daha sonra Bakara ve Mâide surelerinde Müslümanlar, Yahudiler ve Hıristiyanlarla birlikte zikredilecektir. Resulullah zamanında Müslüman olanlara Mekkeliler “qad sabe’e” (bir dinden başka bir dine geçti) derlerdi. Ebu İshâk ez-Zeccâc’a göre Kurân’daki Sâbiîler “bir dinden başka bir dine geçenler”dir. Bu sebeple Araplar, Resulullah’ı da Kureyş’in dinini terk ettiği için Sâbiî olarak nitelendirmişlerdi.

 

Hâdû kullanımında dönmek varken, Sabiî bir dinden çıkıp başka bir dine girenler, geçmişlerini nehirde yıkanarak temizleyenler anlamına sahiptir.  Hâdû anlam olarak “Yahudileştiler/Yahudi oldular.” diye çevrilir. Ama mana boyutunda “dönmek, yön değiştirmek, hidayetten uzaklaşıp farklı bir yola girmek” vardır. Yani bu sadece bir isimlendirme değil, aynı zamanda İslami değerlerden sapıp başka bir istikamete dönmeyi anlatır.

 

Sâbiî anlam olarak “vaftiz olan topluluk” diye bilinir. Ama mana boyutunda “bir inancı terk edip başka bir dine yönelmek, geçiş yapmak” vardır. Ayrıca “nehirde yıkanarak geçmişini geride bırakma” sembolizmiyle, dinden çıkışı ve yeniden bağlanışı anlatır. Böyle bakınca ikisi arasında şu ortaklık ortaya çıkıyor: Hâdû, dönüştür yani dinin özünden kopup başka bir yola sapmadır. Sâbiî, geçiştir yani bir dini bırakıp başka dine yönelme, suyla arınarak yeni kimlik değiştirmedir. Başka bir ifadeyle her ikisi de istikamet değiştirme kavramıyla ilişkili fakat biri kendi dininin özünden kopma, diğeri tamamen yeni bir dine geçiş üzerinden konuyu işliyor. Belki de inançların sıralaması kronolojik olmanın ötesinde böyle bir hikmete haizdir.

 

Aslında Nasara ve Hıristiyan (Christian) kelimeleri arasındaki fark, tıpkı hâdû – yahûd ya da sâbiî – sabâ kullanımındaki süreç içinde oluşan fark gibidir. Nasara “yardım edenler, yardımcılar” demektir. Hz. İsa’nın havarilerinin “Biz Allah yolunun yardımcılarıyız.” (Âli İmrân: 52; Saff: 14) sözünden kaynaklanır. Yani buradaki isimlendirme, bir öndere bağlılık ve yardım etme üzerinden şekilleniyor. Bu yüzden Kurân’da “Nasara” ifadesi, kendini Hz. İsa’ya nispet eden, onun yolunda olduğunu iddia eden toplulukları anlatır.

 

Hristiyan (Christian, Christos’tan türemiş) “Mesihçiler/İsa’ya kutsallık atfedenler” demektir. Bu isim ilk kez MS 44 yılında Antakya’da kullanılmıştır (Elçilerin İşleri 11:26). Buradaki vurgu, artık “yardım edenler” kimliğinden çıkarak Hz. İsa’nın ilahlaştırılması ve Mesih sıfatı üzerinden kutsanmasıdır. Yani süreç olarak daha sonraki bir aşamayı anlatır. Bu sebeple “Hz. İsa Nasıralı olduğu için onlara Nasârâ denildi.” görüşü bizce doğru değildir. Çünkü hiçbir peygamber, soy-sop-memleket aidiyeti üzerinden ümmetini tanımlamaz. Kurân’da “Nasara” ifadesi de bunu reddeder. Eğer öyle olsaydı, Araplara “Mekkeliler”, Hz. Musa’ya tâbi olanlara “Mısırlılar” gibi coğrafi etiketler verilirdi ki Kurân bunu hiç yapmaz. Dolayısıyla Nasara, Hz. İsa’ya nispetle “yardımcı olduklarını iddia edenler”; Hıristiyan, Hz. İsa’ya “Mesih/kurtarıcı” sıfatı üzerinden kutsallık atfedenler demektir. Kurân’ın kullandığı “Nasara” ile tarihsel süreçte batı dillerine geçen “Christian” arasında mana farkı vardır.

 

Zerdüştlük ve Avesta’da “Mecusi” diye bir kelime geçmez. Çünkü magus kelimesi Zerdüşt’ün kendi kutsal metinlerinden çok, o topluluğu dışarıdan gözleyenler tarafından kullanılan bir lakaptı. Avesta’da Zerdüşt toplumu kendini “Mazdayasna” (Ahura Mazda’ya kulluk edenler) olarak tanımlar. Yani kendi öz tanımları Mazdayasna iken, dışarıdan onlara bakanlar Magus/Mecusi demiştir. Eski Pers/Med dünyasında magus kelimesi rahip sınıfını anlatırdı. Ama zamanla bu rahipler Zerdüştlük dinini temsil eden sınıf olduğundan, kelime tüm dine ve o din mensuplarına yayılmıştır. Tıpkı “papaz” kelimesinin zamanla “Hıristiyanlar” için, “rabbi” kelimesinin “Yahudiler” için genelleştirilmesinde olduğu gibi.

 

Bütün inanç isimlerini sıfatlar üzerinden anlarsak önce sınırda iman edenlerin eski inançlarına dönmesi (hâdû), ardından İslam’dan çıkması (sâbiî), arkasından İslam’a karşı birbirleri ile yardımlaşmaları (Nasara) ve en sonunda kendi din sınıfını ve ruhbanını Rabb edinmesi (Mecusi) ile şirk koşma süreci özetlenmiş olabilir. Bu kronoloji, Kurân’daki sıfatların ardışık bir süreci temsil ettiğini gösterir ve her aşamanın şirk bağlamındaki işlevini ortaya koyar.

 

Bu derin mananın dışında, ayette şu anlam da vardır: Medine’de mevcut olan beş farklı inanç topluluğuna işaret edilmektedir. Birbirine karışmış bu grupların nihai ayrışmasının yalnızca Allah tarafından kıyam gününde yapılacağı hatırlatılmaktadır. Allah’ın “her şeye şahit” oluşu, insanların neyi neden yaptığını bilen, gören ve işiten bir Rabb anlayışını pekiştirmektedir. Bu vurgu, Müslümanların tebliğ ile görevli olduklarını ancak hesap sorucu veya ayrıştırıcı olmamaları gerektiğini de hatırlatmıştır.

 

Allah, sınırda iman edenlerin eski inançlarına döndüklerinde hangi aşamalardan veya seçeneklerden geçtiklerine şahittir. Bu şehadet, cehennem azabı ile sonuçlanacaktır. 19 ile 22. ayetler arasında anlatılan dört farklı azap ile bu süreçlerle veya inançlarla nasıl zulmettiklerine işaret edecektir.

 

18- Göklerde ve yerde olan kimseler, güneş, ay ve yıldızlar, dağlar, ağaçlar ve debelenen hayvanlar ve insanların bir kısmından çoğunlukta olanların da Allah’a secde ettiğini görmüyor musun? Çoğunun üzerine azap hak oldu. Allah, kimi zayıf düşürürse artık ona ikram eden yoktur. Muhakkak ki Allah, dilediğini yapar.

 

Ayette sayılan ve secde ettiği bildirilen melekler, insanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, taşlar ve hayvan figürleri; putperestler tarafından şirk aracı olarak kullanılan mahlûklardır. Kurân, bu mahlûkların tamamının aslında Allah’a secde ettiğini vurgulayarak müşriklerin bunlara secde etmekle tevhitten çıkmış olduklarını hatırlatmaktadır. Ayette geçen “bir kısım insanın secdesi” ise, aslında tersten insanların çoğunun Allah’a değil ruhban sınıfının önünde boyun bükmelerine işaret etmektedir.

 

Tevhidin karşısındaki şirk inançlarında temel etken menfaatlerdir. Menfaat birlikteliği azaldığı veya ortadan kalktığında inançlar zayıflar. Kula ve nesnelere kulluk hem bu dağılma ve zayıflama sürecini hızlandırır hem de ilahi ikramlardan mahrumiyet getirir. Dünyevi çıkar için şirki seçenler, uhrevi ikramlardan mahrum kalır. Bu yüzden “Onlara ikram eden yoktur.” ifadesi seçilmiştir. Şirkte sadece kendi kazandıklarının dünyevi karşılığı verilirken, fazlasını elde edemezler. Medine’de birçok inancın bir arada yaşadığı bir ortamda sınırda iman edenler gibi menfaatleri için sürekli saf değiştirenler, fazlasını elde edemedikleri gibi sonunda kendi menfaatlerini de yitireceklerdir.

 

19- Bu ikisi Rabbleri için hasımlaşan iki hasımdır. Örtenler için ateşten gömlek biçilmiştir. Onların başlarının üzerinden kaynar su dökülecektir.

 

Ayette iki hasımdan bahsedilir. Birinci grup, sadece Allah’ın emirleri önünde boyun büken tevhit ehli iken, ikinci grup nesnelere ve kullara menfaati için secde eden müşriklerdir. Sınırda iman edenlerin tevhit hırkasını çıkarıp müşriklerin safına dönmeleri, “kendilerine ateşten bir gömlek biçmeye” benzetilmiştir. Bu durum aslında “hâdû” sıfatının işaret ettiği akıbettir. Hz. Musa’ya tâbi olan Musevilerin “hâdû” olmayı seçip Yahudileşmeleri vakası üzerinden muhatap uyarılmıştır.

 

Başlarının üzerinden dökülecek olan kaynar su anlatımı ise sabiîliği seçenlerin, suda vaftiz olma ayinlerine ince bir göndermedir.

 

20- Onunla, onların karnındakiler ve ciltleri eritilecektir.

 

“Onunla, onların karnındakiler ve ciltleri eritilecektir.” ifadesi, doğrudan cehennemdeki azabı tasvir ediyor olsa da bu azabın karşılığını dünyada da akla getirmek doğru olacaktır. Katolik, Ortodoks ve birçok Protestan kilisesinde bir kişi Hristiyan olmak istediğinde onun vaftiz edilmesi gerekir. 19. ayette başa veya tüm bedene su dökülmesi/ daldırılması ritüeline bir atıf iken, 20. ayet ise Hristiyanlığın ana ibadetlerinden biri olan kutsal ekmek ve şarap ayinine bir gönderme olabilir.

 

Menfaat için saf değiştirenler” aslında samimi Nasraniler gibi değildir. Hristiyanların arasına girseler de sıkıntı anında fedakârlık etmeyecek, yüzlerindeki hoşnutsuzluk ortaya çıkacaktır. Yani, birlik ruhunu bozacaklardır. Bu cehennem sahnesiyle, İslam’dan şirke dönenlerin, müşriklerin birlik ve bütünlük içinde hareket etmesini engelleyip farkında olmadan iç huzursuzluklara sebep olabileceğine işaret edilmiştir. Dolayısıyla bu ayetteki cehennem tasvirini sadece ahirete değil, dünyada cemaatler içindeki huzursuzluklara işaret eden bir metafor gibi okumak da mümkündür.

 

21- Ve onlar için demirden boyunduruklar vardır!

 

Mekâmi‘ kelimesinin tekili olan mikme‘a ismi, “kıskaca aldı”, “zaptetti” yahut “boyunduruk altına aldı” anlamına gelen kame‘a fiilinden türemiştir (Lisânu'l-Arab). İnsanları köleleştirip din ve azap üzerinden tahakküm kurma, dünyadaki din sınıfının inançları suistimal edip onların üzerinde bir otorite kurmalarının karşılığı olabilir. Mecusi din sınıfı üzerinden yapılan bu uyarı, tüm ruhbanlara yönelmektedir.

 

22- Gamdan dolayı oradan her çıkmak istediklerinde, oraya iade edilirler. Ve “Yakıcı azabı tadın!”

 

İnsanlara zulmedip onların özgür düşünme ve inanma haklarını ellerinden alanlar, kendi özgürlükleriyle bunun bedelini öderler. Mahkûm eden, mahkûm olur. İslam “Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” derken müntesiplerini bu özgürlük ortamına, “dârüsselâm”a çağırır. Bu yüzden cennetin bir ismi de “Selâm Yurdu”dur.

 

23- Muhakkak ki Allah, iman eden ve salih amel işleyenleri altından nehirler akan cennetlere dâhil eder. Orada altın bileziklerle ve incilerle süslenirler. Orada onların libası ipektendir.

 

Ne ilginçtir ki ruhbanlar, inciden kolyeler ve ucunda inançlarının simgesini taşırlar. Son derece gösterişli, ipekten ve değerli kumaştan cübbeler giyer, statü ve zenginlik göstergesi olan takılar takarlardı. Cennet tasvirindeki bu anlatımlar, söz konusu nimetlerin güvenilir ve salih ameller yapanlara layık olduğunu işaret eder. İnsanları, anlattıkları aslı astarı olmayan hikâyelerle kandırıp kendilerini Allah ile kullar arasına yerleştirenlerin din üzerinden geçinmeleri, Kurân’da geçtiği her yerde eleştirilmiştir.

 

24- Temiz söze ve övülen yola hidayet olundular.

 

Burada, sonu cennet olan yolun ruhbanların inançlarını övdükleri menfaat yolu değil, övgünün sadece Allah’a tahsis edildiği tevhit yolu olduğu hatırlatılır. Temiz sözün yoldan önce zikredilmesi, amelin niyetlere göre değer kazanacağı ilkesini hatırlatır. Övülmüş yol olan sıratıhamîd, bizce hac yoludur. Şimdi de hac yoluna engel olanlar konu edilecektir.

 

25- Muhakkak ki örtenlere ve Allah’ın yolundan alıkoyanlara ve orada kendini vakfedenlere de badiyeden gelenlere de eşit kıldığımız Mescid-i Haram’dan men edenlere ve orada zulüm ile ilhad etmek isteyenlere elim azaptan tattıracağız.

Ayette geçen “el-‘âkif” kelimesi "orada ikamet edip zamanını Kâbe’nin temizliği ve bakımına vakfedenleri” ifade etmektedir. Müfredat’ta bu kök, bir şeye saygıyla yönelip ona bağlanmak olarak açıklanır. “El-bâd” ise badiyeden yani çölü aşıp dışarıdan gelenlerdir. Bunun anlamı şudur: Mescid-i Haram kimsenin malı değildir. Orası bütün insanlığa ait bir mabet niteliğini taşımaktadır. Şu an Arap olan vatandaşların Mekke’deki hakları ve imtiyazları dışarıdan gelenlere göre kat kat fazladır. Ancak ayet, müsavi olduklarını açıkça belirtir.

“İlhâd” kelimesi, "meyletmek, dini ilkelerden yana ortaya konan her türlü haktan sapmak" anlamlarına gelmektedir. Kâbe’ye hürmetin suistimali ve oradakilerin çıkarına hizmet etmesi bir ilhâddır. Müşriklerin ilhâdı haccın amacından sapması, “oranın tevhidin ve adaletin merkezi olma hedefinden” uzaklaştırılmasıdır. Ayet, zulme meyletmek yoluyla bunu yapanları da elim azabın tattırılmasıyla uyarır. Hac ayrıcalık yeri değildir. Müşrikler, kendileri vakfe için Müzdelife’ye kadar çıkıyorlar. Bunu Harem’de yaşayanlara tanınmış bir ayrıcalık olarak görüyorlardı. Arafat’a kadar gitme şartının dışarıdan gelenleri bağladığını düşünüyorlardı. Yine kendileri, elbiseleriyle tavaf edebiliyordu. Ancak dışarıdan gelenlerin elbiseleriyle tavaf etmesinin haram olduğunu savunuyorlardı. Bu da orada yaşayanlardan elbise kiralama gibi kârlı bir sektöre dönüşüyordu. Aslında bu ayet, dini değerlerin istismarı gibi insanlığın en kadim problemlerinden birini gündeme taşımaktadır.

Hac suresinin indiği dönemde dışardan gelenlere bazı uydurma dini kurallarla zulmedenlerin akıbeti, Mekke’yi ve tezgâhlarını kaybetme korkusudur. Hz. Peygamber’in hac için Müslümanlarla Mekke’ye gelmesi, haccın olması gereken menasiklerini öğretmesi ve diğer hacıların “acaba”lar ile şüpheye düşmesine sebep olacaktı. Kâfir müşrikler bu tehlikeyi önceden sezdikleri için Mescid’i Müslümanlara haram etmişlerdir. “Mescid-i Haram” tamlaması, putlarla dolu Kâbe’nin hürmetini değil de bu ayetlerin indiği dönemde aracısız secde edilmesinin yasaklanması anlamına gelebilir. Müşriklerin babalarının malı gibi görüp suistimal ettikleri Kâbe’nin şimdi de tarihi kökenlerine ve gerçek amacına değinilecektir.

26- Ve bir zaman da İbrahim’i beytin mekânına biz getirdik. "Bana hiçbir şeyi ortak koşma! Ve beytimi tavaf edenler, kaim olanlar, rükû edenler ve secde edenler için temiz tut.”

Bevve’nâ fiili “bâe” veya “bevee” kökünden türemiştir. Kelimenin kökü, Müfredat’ta bir yerdeki parçaların birbirine eşit düzeyde olması şeklinde açıklanır. Zıddı parçaların uyumsuzluğu, birbirinden farklı olması anlamına gelir. Kan bedelinin birbirine denk olması, değerinin denk olması gibi bağlamlarda kullanılır. Ayette bir de “nâ” (biz) çoğul kullanımı vardır. Hz. İbrahim, bir sürecin ve farklı unsurların araya girmesiyle, ilk ev olan Hz. Âdem’in yaptığı Beyt-i Atîk’in bulunduğu yere gelmiş ve temel taşları gömülü olan o kadim evin tekrar temellerini yükseltmiştir. “İbrahim ve İsmail, beytin temellerini yükseltiyorlardı. ‘Rabbimiz, bizden kabul buyur. Muhakkak ki Sen, en iyi işiten ve en iyi bilensin.’” (Bakara: 127). Bu ev; Allah’a sunulanların, infakların, takvanın paylaşımlarla ispatlandığı bir mekân olacaktır.

Dikkat edilirse “temellerinden yükseltilme” değil, “temellerini yükseltmeden” bahsedilir. Bunun maddi ve manevi iki anlamı olabilir. İlki, Kâbe bulunduğu coğrafyanın en çukur yerinde, bir vadidedir. Bu vadi, su baskınlarıyla dolabilecek bir konumdadır. Hz. Âdem zamanında has bahçe olan yeryüzü cenneti idi. Zamanla yıkılan ancak temel taşları kalan bu çukur ve ulaşımın kolay olduğu bina tekrar yükseltilerek fiziken güçlendirilecektir. İkinci mana ise kadim evin ilk yapılış amacına geri döndürülüp paylaşma, adalet, merhamet ve takva temeli üzerinden ihyasıdır.

Hz. İbrahim, Hz. Hacer annemizi yine “ilahi tevafuk sonucu” bu ıssız yere güvenlikleri için bırakıp onların iaşesini temin ederken de kadim beytin yerine tevafuk etmiştir. Tevafuk arkasında ilahi bir kasıt ve iradenin olduğu denk gelme ve karşılaşmadır. Hz. İbrahim’in beytin yakınında zürriyetinden bir kısmını iskân etmesi, onların güvenliği ve hayatlarını emin bir şekilde devam etmesi için de önemlidir. “Ve İbrahim ‘Rabbim burayı emin bir belde kıl! Onun halkından Allah’a ve ahiret gününe iman edenleri çeşitli ürün ve mahsullerden rızıklandır!’ ” (Bakara: 127) Ayetlerin tamamı incelendiğinde Kâbe ve çevresi ile alâkalı hem hayvansal hem de tarım sonucu elde edilen ürünlerden rızıklanmanın merkezinde olduğu görülmektedir.

Ayette Hz. İbrahim’in beytin bulunduğu yere gelmesinden sonra hemen “Bana şirk koşma!” diye bir uyarı alması ilginçtir. Zira Hz. İbrahim tevhidin sembolüdür. Ayette İbrahim’e “İnsanlara Allah’a şirk koşmamalarını ilan et!” gibi çoğul bir hitap değil, doğrudan ve sadece Hz. İbrahim’e bir emir vardır. Bunun iki hikmeti olabilir: Kâbe ve onun, insanları Allah rızası ve takva ile karşılıksız rızıklandırması, diğer nesillerde şirke alet edilmesi tehlikesidir. İkincisi Allah’ın evi kullanımındaki hikmetin unutulup beytullahın zahiri manada zannedilmedir. Allah’ın “evi” isimlendirmesi, orada ilahın oturduğu değil, evin kimsenin mülkünde olmadığını vurgulamak içindir. Orayı tavaf, rükû ve secde -hâşâ- oradaki ilaha tapmak değil, onun emir ve yasakları etrafında toplanıp boyun bükmeyi sembolize eder. Ancak bu hikmeti unutan müşrikler Tanrı’nın evinin içini yüzlerce aracı putla doldurup onlara rükû ve secde ederek tavaf, kıyam, rükû ve secdedeki hikmeti sığ bir zanna indirgemişlerdir. Nesilden nesile aktarılan bu sığ zihniyetin altında çıkarlar yatmaktadır. Orayı ve dini kendi mülkü gören, Allah’a şirk koşmuş olur. Oraya hac için gelenler, beyte değil Allah’a kullukla emrolunmuşlardır. Beytullah, içinde ilahların kaldığı bir tapınma evi değildir. Mekkeli müşriklerin Kâbe’nin içini putlarla doldurmalarının bir sebebi de, o evin “Allah’ın evi” şeklinde isimlendirilmesi olabilir.

Aslında her şey ve herkes Allah’ındır. Kurân’da bir ev veya bir hayvanın Allah’a isnat edilmesi -beytullah, nâkatullah, arzullah gibi- aslında onun kamuya ait olduğunu, insanlar içinde onu mülkiyetinde tutan kimsenin olmaması gerektiğini hatırlatmak içindir. Zaten bir sonraki ayette “İnsanların arasında haccı ilan et!” gibi bir emrin gelmesi, harem bölgesinin herkese açık, insanlığın ortak mirası olduğunun başka bir delilidir.

Ayette “tavaf edenler” kelimesinden sonra “kıyam edenler, rükûa ve secdeye varanlar” şeklinde bir sıralamanın yer almış olması, Kurân’da şu an kıldığımız namazın sırası ile şekilsel olarak yer aldığını da göstermektedir. Hatta bu sıra ve hareketler ile kılınan ritüeli müşrikler bile bilmekteydi. Onlar da putların etrafında döner, sonra onların önünde saygıyla durur, boyun büker ve yere kapanırlardı. Kurân, insanlıkla yaşıt olan namaz ibadetinin içindeki şirk unsurlarını temizleyerek salâtı ikame etmiştir.

Ayette geçen “tahhir” kelimesi “temizle” manasındadır. Artık temeli yükselmiş bir yapı vardır ve onun avlusunun temiz tutulması emredilmiştir. Kurân’da “t-h-r” kökü için Müfredat şöyle der: “Temizlik iki kısma ayrılır: Cismin tahareti, nefsin tahareti. Ayetlerin çoğu da bu iki taharet anlamına hamledilmiştir.” Allah’ın evine gelenler hem infak ve zekâtları ile malın tahakkümü ve hevanın isteklerinden arınırlar hem de maddeten temizlenirler. Bu hijyenin, insanların toplandığı ve yemek yiyerek konakladıkları ibadet ettikleri mekânda emredilmesi bulaşıcı hastalıklar açısından da önemli bir tedbirdir.

27- Ve insanların arasında haccı ilân et ki, yaya olarak ve develer üzerinde uzak dağ yollarının hepsinden sana gelsinler.

 

Hz. İbrahim, insanları bu toplanma alanına nasıl çağıracak ve onların uzak yerlerden gelmesini ne sağlayacaktır? Kuru bir ilan, bir insanı dağ yollarından bu kadim evi hac etmeye ilk başta ne kadar ikna edebilir? İletişim araçlarının olmadığı bir dönemde, insanların bu çağrıyı duyması ve sonradan “Ümmü’l-Kurâ” yani ana toplanma alanı şeklinde isimlendirilecek olan yere nasıl getirebilir?

 

Hac kelimesinin lügat anlamı için Müfredat, Lisânü’l-Arab, Tâcü’l-Arûs gibi klasik lügatlerde şu açıklamalar yer alır: El-hacc; kastetmek, yönelmek, bir şeye maksatlı olarak gitmek, özellikle önemli bir yere yönelmek, ziyaretin tekrar edilmesi veya azimle yapılması anlamı da vardır. Dolayısıyla “hac”, sadece “ziyaret” değil, bilinçli ve maksatlı bir ziyarettir.

 

Cahiliye’de Hac: Kurân öncesi Araplar Kâbe’ye saygı ve tavafın yanı sıra haccın diğer şartlarını da tahrif edilmiş hâllerini yerine getiriyorlardı. Mekke’de hac ibadeti, hac ayı olan Zilhicce ayında yapılırdı. Ancak Araplar, yaz mevsiminin sıcak günlerine haccın denk gelmesi durumunda nesi (haram ayı erteleme) yaparlardı. Araplarda her kavmin kendine has bir hac menâsiki ve telbiyesi vardı. Müşrikler ihrama evlerinde girerdi, her evde kabilesinin tapmakta olduğu bir put bulunurdu, bu putu selamlayarak, dua ederek ve telbiye getirerek ihrama giriyorlardı. Kureyş kabilesinin telbiyesi şuydu: “Lebbeyk Allâhumme lebbeyk, lebbeyke lâ şerîke leke” dedikten sonra “illâ” istisna edatı ile “şerîke huve leke, temlikuhu vemâ melek” (ancak bir ortağın vardır, sen de ona sahipsin) diyorlardı. Tavafa, İsaf’ı selâmlayarak başlıyorlar, yedi defa döndükten sonra Nâile’yi selâmlayarak tamamlıyorlardı. Müşrikler, el ele tutuşarak, eğlenerek, el çırparak, iple birbirlerine bağlanarak tavaf yapmaktaydılar.

 

Ayetteki “dâmir” kelimesine genellikle yorgun, argın, yorgunluktan incelmiş deve anlamı verilmiştir. Bu ifade, oradan geçen, suya, gıdaya veya barınmaya ihtiyaç duyan kervanlara yahut her türlü yolcuya bir gönderme olabilir. Ticaret için yolculuk yapanların ilk evi ziyaret etmesi (hac etmesi), o mekânın insanlar arasında duyulup tanınması açısından da önemlidir. Burada başlayan İbrahim’i uygulamanın temelinde, Hz. Âdem’in iki oğlunun kıssasında görülen kurban ve infak anlayışı yer alır. İnsanların ve muhtaçların doyması için yapılan adaklar, Hac suresinden sonraki süreçte inecek olan Maide 27’de detaylı biçimde Âdem’in iki oğlu misali ile kökenini bulacaktır. O kıssada Âdem’in oğullarının sunduğu, insanların ve yoksulların doyması için yaptıkları infaklardan birinin kabul edilmesi, övgü ve ilginin takva ile veren oğul üzerinde toplanması anlatılmıştır. İnfakı kabul gören oğul ilk evin hizmetlerini üstlenmesi menfaatçi kardeşin kıskanarak onu öldürmesi ile sonuçlanmıştır. Menfaatçi oğul atadan kalan ilk ev ve muhtaçların toplanıp ihtiyaçlarını giderdiği bu merkezi menfaatleri yönünde kullanmak istiyordu. Mirası hayır yönünde değil, menfaatleri için tüketme zihniyeti, kardeşi kardeşe düşman eden kadim bir hastalıktır.

Te’zîn; duyurmak, bildirmek, ilan etmek anlamlarına gelir. Bu kök, Kurân’da üç yerde “te’zîn”, iki yerde ise “teezzün” formunda kullanılmıştır. Ezan ve müezzin de yine duyurma ve duyurucu manasında aynı köktendir. Ezan Tevbe 3’te, müezzin ise Arâf 44 ve Yusuf 70’de geçer. Bu ifade, Zemzem suyu ve bir sonraki ayetlerde detayları verilen kurbanlarla sağlanan gıdanın o evin, yolcular için çölün içinde bir vahaya dönüşmesi demekti.

Ayette önce “yaya olarak” ifadesi yer alır. Önce yakında yaşayanlar yaya olarak bu bölgeye doymak ve adaklardan istifade etmek için gelecektir. Ardından bu haberin yayılmasıyla, develerle yolculuk eden kervanlar da oraya uğrayacaktır. Nihayetinde, uzak dağ yollarından bile oradaki bolluk ve bereketten, Halil İbrahim sofrasından istifade etmek için insanlar yollarını değiştirecektir. Yani bir yerde insanların hem manen hem madden doyduğu bir ortam varsa ve orada fakir fukara gözetiliyorsa o yerin haberi kulaktan kulağa hızla yayılır ve insanlar tekrar tekrar oraya gelir. Zaten Hac kelimesi, kastetmek, bir maksat ve menfaat için bilinçli bir yönelme, tekrar tekrar gitme anlamına da gelir. Hz. İbrahim’in çağrısına cevabın bu kadar hızlı ve nesillerce devam etmesinin altında yatan hikmet ise bir sonraki ayette şöyle ifade edilecektir:

28- Kendilerinin menfaatlerine şahit olsunlar. Ve onları, rızıklandırdığı hayvanların üzerine malum günlerde Allah’ın ismini ansınlar. Böylece ondan yiyiniz ve sıkıntıdaki fakiri doyurunuz!

Câhiliye Dönemi’nde kurbanlar Mina’da değil, Kâbe’nin yakınında kesilir; kurbanın kanı Kâbe’nin duvarlarına sürülür, etler putların önüne ve çeşitli yerlere bırakılırdı. Önce kuşların ve hayvanların yemesi beklenir. “Onlar yemeden bize kurban eti yemek helâl olmaz.” denilirdi.

Hz. İbrahim ise insanları Allah rızası için baba evinde ağırlamış, ikramı kulluğun bir gereği olarak yapmıştır. Ancak bu uygulama zamanla müşrikler tarafından şirke alet edilmiştir. Çevre kabilelerin Zilhicce ayında oraya akın etmesinin en büyük sebeplerinden biri, müşriklerin hac günlerinde İbrahim’i bir gelenek olarak kestikleri kurbanlar ve yaptıkları ikramlardır. Ancak onlar ihlasla değil, gösteriş ve şöhret kazanmak için bunu yaparlardı. Bu şöleni kaçırmak istemeyenler, putlarını da alarak Kâbe’ye akın ederdi.

Verilen ziyafetler, putlara isnat edilerek Kâbe’deki bolluğun sebebi batıl inançlarla ilişkilendirilmişti. Kureyşliler, dışarıdan gelenlerin kendi giysileriyle bu ikramlara katılamayacaklarını ileri sürerek onlara kendi hazırladıkları giysileri bir tür giriş ücreti gibi satar, eğlence ve “doyma tavafları” bitince bu elbiseleri geri alırlardı. Hatta giysi almaya parası olmayanların çıplak bir hâlde gece tavaf yaptıklarına dair rivayetler de mevcuttur. Arâf 31’deki “Mescitte ziynetlerinizi üzerinize alın!” emri bu duruma işaret ediyor olabilir. (Ayrıca bkz. Sahîh-i Buhârî, Kitâbu’l-Hac, Taberî, Câmiu’l-Beyân; İbn Kesîr)

Hac suresi, şirazesinden çıkıp amacından uzaklaşmış haccın bu gerçek maksadını yeniden hatırlatmaktadır. İnsanlar oraya din, dil, ırk ayrımı gözetilmeksizin davet edilir; orada ikramlarda bulunulur ve herkes kendi menfaatlerine, yani hem maddi hem manevi faydalarına orada şahit olur. Hem insanların karnı doyar hem de ruhu.

Rızık olarak verilen hayvanlar, putlar adına değil, yalnızca Allah’ın ismi anılarak kesilir. Bu kurbanlar yılın her günü ya da her ayın belirli zamanlarında değil, “malum günler” olarak belirtilen kurban bayramı günlerinde kesilir. Müslümanların Allah’ın adını anarak kurban kestikleri bu “belli günler”, yani eyyam-ı nahr (kurban kesme günleri) Zilhicce ayının 10, 11 ve 12. günleridir. Bir yıllık kazanç o günlerde fakir fukara ile paylaşılır, zekâtlar verilirdi. Kurbanlar ne putların önüne atılarak telef edilir ne de günlerce bekletilip kokuşurdu. Aksine, hijyenik bir ortamda, fakir fukaranın da istifade edeceği bir sistemiyle paylaşılırdı.

El-bâise el-fakîre ifadesi iki kelimeden oluşur: “Bâis” erkek için, “bâise” dişi için kullanılır. Dolayısıyla “bâisel fakîr ifadesi, “perişan ve yoksul kadın”, “sefalet içinde yaşayanlar” veya “fakir düşmekten korkanlar” anlamına da gelir.

Kâbe’nin bir aşevi gibi din, dil, ırk ayrımı gözetmeden insanlara hizmet veren bir merkez olması, gerçek İslam’ın tanıtımı ve tebliği açısından son derece kıymetli bir imkândır. Ancak zamanla, insanların birlik ve barış içinde istifade ettiği bu merkez, sadece kimlik Müslümanlarının şekilsel ritüelleri tekrarladığı bir mekâna dönüştürülmüştür. Bu, ibadetlerin hikmet boyutunun üzerinde düşünmemenin acı faturası zenginlerin haccından fakirlerin hiç istifade edememesidir.

Oysa Kâbe, devlet ricalinin bir araya gelip şûrâ ettiği, ümmetin fakirleri için projeler ürettiği; savaş, hastalıklar, kıtlık ve kuraklık konusunda bir hidayet merkezi konumuna tekrar yükseltilmelidir. Zira ayette geçen “menfaat” kelimesi hem maddi hem de manevi faydaları kapsamaktadır.

Fakir ve muhtaçların sevindirildiği bu günler bayram günleridir. Bayram namazı ile başlayan ve insanların birbirine ikramlarda bulunduğu bu geleneklerin temelinde, insanlıkla yaşıt bir yardımlaşma kültürü yatar.

29- Sonra giderilmesi gerekenleri kessinler. Ve adaklarını ifa etsinler. Ve Beyt-i Atik’i tavaf etsinler.

Adaklarını ifa etmek kulluk sözünü tutup Allah’a olan borçluluk bilinciyle kazandıklarını hac sırasında paylaşmalarıdır. Hacdaki bolluk ve bereketin devamlılığı da bu şekilde sağlanmaktadır.

Kurân’da t-f-s” kökü yalnızca bu ayette geçer. Müfredat’ta kelimenin kökü, bir şeyi kesmek, koparıp atmak anlamında kullanılır. Tefese kelimesi ise tırnak ve benzeri, insan bedeninden sökülüp atılan ve temizlenen şeyler için kullanılır. Yani kir anlamındadır. Bir bedevi için “Ne kadar kirli, ne kadar pasaklısın.” cümlesi Müfredat’ta örnek olarak verilmiştir. Müfessirler, hac sırasında kişinin kirlerinden arınmasını bu kapsamda yorumlamışlardır. Bu, özellikle tıraş olmak, tırnakları kesmek, koltuk altı ve kasıkları temizlemek gibi bedensel temizlikleri içerdiği şeklinde yorumlanır. Ancak burada adakların ifa edilmesinden önce gelmesi maddi olarak uzayan ve bollaşan gelirlerinin içindeki hakları zekâtla vermeleri, mallarını temizlemeleri manasında bir mahiyeti de kapsayabilir. Hac, hem maddi hem manevi kirlerden arınmaya vesile olur. Temizlik, hacıların birbirlerini rahatsız etmeden ibadetlerini yerine getirebilmeleri açısından önemlidir. Saçı sakalı kısaltıp ihrama girerek yapılan yardımlar ve ibadetler sınıfsal farkları eşitleyip rütbelerden kurtulup tevazuu da öğrenme vesilesidir. Ayrıca temizlenmeye fırsat bulamayanlar için bu emir, yeme ve içme kadar değerli bir imkân sağlar. Kalabalık ve farklı bölgelerden insanların bir araya geldiği mekânlarda temizlik, bulaşıcı hastalıkların yayılmasını önlemek açısından da büyük önem taşır. Temizliğin imandan olması özellikle kara ölüm/veba gibi hastalıkların hızlı yayıldığı bir zamanda çok önemlidir.

Tavaf, Kâbe’nin etrafında dönmek anlamına gelir. Bir tur, bir şavt olarak adlandırılır. Hac sırasında yapılan tavaf, toplam yedi şavttan oluşur. Hanefîler tavafı yedi şavt (dönüş) olarak kabul ederler. Ancak bunların dördünü farz, üçünü vacip sayarlar. Hanefîler, farz miktarının namazın rekâtlarına kıyasla dört olması gerektiğini söylerler. Çünkü “tavaf” da bir ibadet sayılır ve en az dört şavt, emrin yerine gelmesi için yeterli görülmüştür. Geriye kalan 3 dönüşü peygamberin uygulaması olduğu için 7’ye tamamlarlar. Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezhepleri ise yedi şavtın tamamını farz kabul ederler. Tavaf, haccın rükünlerinden olup tavaf-ı ziyaret, tavaf-ı kudüm, tavaf-ı sader ve hac bitiminde yapılan veda tavafı gibi çeşitleri vardır. Bunların da kökenleri ve hikmetleri üzerinde düşünülmesi gerekir. Yoksa nesilden nesle aktarılan şekilselliklerden öte geçemez.

Tavafın sembolik ve ritüel kökenleri düşündüğümüzde önümüze şöyle yorumlar çıkar.  İnsanlık tarihinin ilk döneminde, Hz. Âdem ve soyundan gelenler gök cisimlerini gözleyerek Allah’a yönelmiş olabilirler.  Güneş, ay ve yıldızların düzenli hareketleri, doğal ritim ve düzen içinde Allah’a yönelme, bir simge işlevi görebilir diyenler olmuştur. Bu perspektiften bakıldığında tavaf, kozmosun düzenine katılma, Allah’a teslimiyetin evrensel bir sembolü olarak yorumlanır. Yani tavaf, varlığın hareketine eşlik etmektir.

Tavafın çıkış amacı beytin korunması olabilir. Zira tavaf fiili, Müfredat’ta bir şeyin etrafında yürümek, dönmek anlamında tanımlanır. Aynı kökten gelen tâif ise, bir yerin etrafında dolaşarak koruyan kişi anlamında kullanılır. Yani kelimenin özünde “çevresini korumak, gözetmek, muhafaza etmek” anlamı vardır. “Eski Ev’in etrafında dönsünler.” Emri Allah’ın şiarlarına hürmet edip onun etrafında toplanıp koruma bilincini sembolize edebilir. Tavaf, ilk bakışta sadece bir ritüel hareket gibi görünse de özünde boyun bükülen ve secde edilen Allah’ın emirlerini kıblegâh edinip onları koruyup yaşamanın talimidir.

Hz. İbrahim, Hacer ve İsmail’i Allah’ın emriyle Mekke vadisine bırakmıştır. Bu vadi o dönem ıssız, korumasız, suyu olmayan bir bölgedir. Hz. İbrahim’in “evin/beytin etrafında dolaşması” sadece sembolik bir ibadet değil, aynı zamanda onları gözetme ve dua ile koruma anlamı da taşıyor olabilir. Böylece tavaf, koruyucu bir niyetin ritüele dönüşmüş hâli olarak düşünülebilir. Daha sonraki dönemlerde, bu “koruma niyetiyle dolaşma” eylemi, Allah’ın evi (Beytullah) etrafında yapılan tavaf ibadetine dönüşmüştür. Artık kişi, Allah’ın evini koruma değilAllah’ın himayesine sığınma niyetiyle o hareketi tekrar eder. Bu, anlamın ahlâki ve teolojik bir dönüşümüdür. Koruma sığınmaya, ihtiyaçları giderme ihtiyaçların giderilmesine, verme almaya dönüşecektir. Dolayısıyla tavaf, Allah’ın hürmetlerini aziz etmenin sembolü olabilir.

30- İşte böyle, kim Allah’ın hürmetlerini aziz ederse bu Rabbinin katında kendisi için hayırlıdır. Ve size tilavet edilenler hariç enam size helâl kılındı. Artık putların pisliğinden ve yalan sözden içtinap edin!

Ayette geçen “Allah’ın haramlarını aziz etmek” ifadesi, yalnızca belirli yasaklara uymayı değil Allah’a nispetle kutsiyet atfedilen hürmetlere saygı göstermeyi de kapsar. Bu bağlamda “haramlar”, sadece yasaklanmış fiilleri değil Beyt’in muhteremliğini, hac mekânlarının dokunulmazlığını ve insan mahremiyetine dair sınırların korunmasını da ifade eder.

Kurân’ın genel üslubu içinde “haram” kavramı, yalnızca fiili bir yasak değil, aynı zamanda manevi bir saygı, sınır bilinci ve sorumluluk şuurunu anlatır. Hz. Âdem’den itibaren beşeriyetin insan olma serüveni, bu ilk evin etrafında sembolleşmiştir. Hz. Âdem’in ekip biçtiği mahsulünü paylaşması, ardından oğulları üzerinden insanlığın imtihanının anlatılması, insan ilişkilerinde sınır, adalet ve paylaşım bilincinin temelini oluşturmuştur. Hz. İbrahim ve oğlu İsmail üzerinden, bu kadim ev yine aynı temeller üzerinde yeniden yükselmiş; insanlığın, ailenin, paylaşmanın ve barış içinde yaşamanın sembolü hâline gelmiştir.

Kurân’da, “Şüphesiz insanlar için kurulan ilk ev, Bekke’deki mübarek ve âlemler için hidayet olan evdir.” (Âli İmrân: 96) buyrularak Kâbe’nin insanlık tarihindeki özel konumuna işaret edilir. Bazı tefsirlerde, bu ilk evin Hz. Âdem tarafından yapıldığı rivayet edilmiştir. (Taberî, Kurtubî, İbn Kesîr, Beyzâvî, Razi ve Vâhidî) Bu rivayet, tarihi olmaktan ziyade semboliktir. Beşerler avcı-toplayıcı hayattan çıkıp yerleşik bilince geçişini ve mekânla ilişkisinde ilahi merkeze yönelmesini, onun etrafında var olmasını simgeler. Bu bakımdan Kâbe, “baba evi” sayılıp insanların bu serüvene şahit olması ve hatırlanması için kıblegâh edilmiştir.

Hz. İbrahim, eşi Hacer ve oğlu İsmail’i zalim Nemrûd’un zulmünden uzak, sığınılacak bir vadiye yerleştirir. Kurân’da “Ey Rabbimiz! Ben, zürriyetimden bir kısmını ekin bitmeyen bir vadiye, senin Beyt-i Harâm’ının yanında iskân ettim. Ey Rabbimiz! Salâtı ikâme etmeleri için bir kısım insanların düşüncelerini onlara meylettir. Ve onları ürünlerden rızıklandır! Umulur ki onlar şükrederler.” (İbrahim: 37) ifadesi, bu yerleştirmenin aileyi koruma saikiyle yapıldığını açıkça belirtir. Bu bağlamda, “Beyt’in temiz tutulması” emri (Bakara: 125; Hac: 26) sadece ibadet mekânının değil, neslin ve aile içi ahlâkın korunmasını da içerir.

“Size okunanlar dışında” ifadesiyle, daha önce Kurân’da haram kılındığı bildirilen hayvanların kastedildiği açıktır. Nitekim Enâm ve Nahl surelerinde, üzerinde Allah’ın adı anılmadan boğazlanan hayvanların, leşin, domuz etinin ve akıtılmış kanın haram olduğu bildirilmiştir. Ayetin ikinci kısmında geçen “putların pisliği” ifadesi ibadetin amacından saptığını gösterir. Câhiliye Arapları, Hz. İbrahim’den kalan kurban geleneğini sürdürmüş fakat onu şirk unsurlarıyla kirletmişlerdir. Rivayetlere göre bazı kabileler, kurbanların kanlarını Kâbe’nin duvarlarına veya alınlarına sürer, etlerini putların önünde bekletirlerdi (İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ân, Hac: 30). Bu davranış, fakirlerin doyurulması ve Allah’a yaklaşma anlamındaki kurbanın ahlâki özünü kaybettiğini gösterir. Kurân bu nedenle, “Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır. Allah’a ulaşan sizin takvanızdır.” (Hac: 37) diyerek ibadetin özündeki takva ve kurbanın maksadına tıpkı hac gibi dikkat çekecektir.

31- Allah için hanifler, O’na şirk koşmayanlardır. Ve kim Allah’a şirk koşarsa o takdirde sanki o gökyüzünden düşmüş de böylece onu, kuş kapmış veya rüzgâr, onu uzak bir mekâna atmış gibidir.

Hanef, meyletmek demektir. Ayağında eğrilik bulunan kimseye “ahnef” denmesi de buradan gelir. Hanif ise, “hanef” mastarından türeyen bir sıfattır. Kavramın özünde, eğriliği bırakıp doğru olana yönelme anlamı vardır. Bu nedenle hanif, bir inanç isminden ziyade sürekli bir karakter hâlini ifade eder. Eğer hanif kelimesi doğrudan “Allah’a şirk koşmayan” demek olsaydı, ayette ayrıca “Hanifler, O’na şirk koşmayanlardır.” şeklinde bir açıklamaya ihtiyaç kalmazdı. Hanif, çürük tahtaya basmayan; iki ayağını da dengeli ve sağlam basan kişidir.

Ayette kuşların etleri didiklemesi benzetmesi son derece dikkat çekicidir. Bu benzetme, ister Yesrib’deki yeni iman edenler olsun ister Mekke’den hicret edenler olsun iman ettikten sonra şirke dönen herkes için geçerli bir ilahi yasayı anlatır. Hicret edip Müslümanlara katılan veya Yesrib’de yeni iman etmiş ancak hâlâ sınırda duran kimseler, tekrar şirke döndüklerinde yükseklerde iken bir anda yere çakılmaya benzetilir. Zira tevhit, insanı yükselten ve yücelten bir ilkedir. Şirk ise insanı parçalayan, bölen ve dağıtan bir sapmadır. Tevhitte birlemek, şirkte ise parçalamak vardır.

Mekke’nin müşrik önderlerinin “leş yiyen kuşlara” benzetilmesi, bu yönüyle ayrıca manidardır. Çünkü bu kimseler, yeniden şirke dönenleri gerçekten sahiplenmeyecek; bilakis onların imkânlarını sömürmek, gücünü azaltmak ve onları kullanmak için yarışacaklardır. Geriye, iradesi zayıflamış, ağırlığı kalmamış, artık kimin rüzgârı güçlü ise onun yönlendirdiği, çerçöp gibi savrulan bir tip kalacaktır.

32- Ve işte kim, Allah’ın şiarlarını aziz ederse muhakkak ki bu kalplerin takvasındandır.

Şe‘âir, “bilmek, akletmek, idrak etmek” anlamındaki “şa‘r” kökünden türemiştir. Şi‘r kelimesi de buradan gelir. Bu kökün türevlerinden olan şe‘ar; ağaç, ağaçlık, sık orman veya ağaçlı bahçe gibi anlamlarda kullanılır. Aynı kökten gelen kelimelerin “atın çulu, arpa, terazi dirhemi, deveye vurulan işaret” gibi birçok farklı kullanım alanı da vardır. Şi‘âr, şe’îra ve çoğulu olan şe‘âir ise “alâmet, işaret, belirti” anlamı taşır. Bu kelime, savaşta veya seferde askerlerin birbirlerini bulmalarını kolaylaştırmak için koydukları ayırt edici işaret için de kullanılmıştır.

Şe‘âir sözcüğü Kurân’da, bu ayet dışında, Bakara 158 ve Mâide 2 ayetlerinde geçer. Bu bağlamların tamamında “Allah’ın alâmetleri; O’nu hatırlatan semboller”, yani Allah’ın yolunu görünür kılan işaret ve değerler manasındadır.

Şiarları aziz kılmak dikkat çekici bir ifadedir. Çünkü bir şiar, sadece ritüelleşir ve sembolize ettiği hakikat bilinmeden uygulanırsa sahibini aziz kılmaz, taklit seviyesinde kalır. Ancak Allah’ın şiarları, hikmeti bilinerek ve tahkik edilerek yaşanırsa insanı zilletten kurtarıp aziz kılar.

Kalpteki takva, şiarların hürmetini insanın iç dünyasında yaşatması, onları riya ve gösterişten uzak bir samimiyetle yerine getirmesidir. Yani kalpteki takva, şiarların özüne saygıyı önce içselleştirmek, sonra davranışa yansıtmaktır.

Bundan sonraki ayetlerde, özellikle haccın şiarlarının taşıdığı hikmetler üzerinde durulacaktır.

33- Onda, sizin için belli bir süreye kadar menfaatler vardır. Sonra onların yeri, Beyt-i Atik’tir.

Belirli bir süreye kadar menfaatin olması hac dönemi olabilir. Zira malum günlerde kesilen hayvanlar ile bir anda kadim evin çevresi, herkesin doyduğu ve güvende olduğu bir aş evi gibi işlev görmüştür. “Beyt-i Atik” ifadesi burada, köklü bir geçmişe ve ilk dönemlerden beri süregelen kadim bir geleneğe işaret ediyor. Böylece Kâbe’nin, tarihin başından beri insanları buluşturan, güven ve infak merkezi olma işlevine vurgu yapılmış olur.

Mehıllühâ kelimesinin açıklamasını Râzî şöyle yapmaktadır: Bu kelime, o kurbanlık hayvanlarının kesim zamanlarının geldiği yer manasınadır. Halle (“düğümü çözdü” ya da “yükü indirdi”) fiilinden türeyen mehill, hem “izlenmesi gereken rota” hem de “bir yükümlülüğün son bulduğu yer” anlamındadır (Tâcu’l-Arûs). Bu da, kurban ibadetinin nihai olarak Kâbe’ye yöneldiğini gösterir. Bazı görüşlere göre Beyt-i Atik ile harem bölgesinin tamamı kastedilmiştir. Bu yaklaşıma göre kurbanlıkların kesim yeri Mekke’nin bütünü sayılır ve Râzî bunu, “Mekke’nin her geniş yeri kesim yeridir.” anlamındaki rivayetle destekler.

34- Ve biz, onları rızıklandırdığımız enâm üzerine, Allah’ın ismini zikretsinler diye her ümmet için mensek kıldık. O hâlde, sizin ilâhınız tek ilâhtır. Öyleyse O’na teslim olun! Ve muhbitleri müjdele!

Beyt-i Atik in yapılış amaçlarından biride tevhittir. Allah’ın isminin üzerlerine anıldığı “behîmeti-l-en’âm” yani kurbanlık yapılan hayvanların kesilip rızık olarak dağıtılmasıdır. Dikkat edilirse Hac suresinin merkezinde kurban ibadeti yer alır. 28. ayette “Sizi rızıklandırdığımız hayvanlardan…” ifadesini 29’da “Adaklarını ifa etsinler!” emri, 30’da “Enamı size helal kıldık.” kaydı, 31’de “eti didikleyen kuş” örneği izler. Zira müşrikler kurbanları kestikten sonra leşçi kuşların o etten yemeden onun etinden yememeleri âdetine bir gönderme yapılmıştır. 32’deki şeair ifadesinin adanmış kurbanlıklara vurulan işaretin de adı olması gibi anlatımlar mabedin bir amacının da fakir fukaranın doyması olduğunu net olarak görülmektedir. ”Böylece ondan yiyiniz ve sıkıntıdaki fakiri doyurunuz! (Hac: 28). Hz. İbrahim’in misafirlerine sunduğu kurutulmuş enam türündeki etin kesilen kurbanlıkların hemen değil yıl içinde ihtiyaca göre tüketildiğini de gösteren ince bir detaydır (Hud: 69). Özellikle uzaktan gelen misafirlere bu etten bir sofra hazırlanması ve onların ihtiyaçlarının giderilmesi İbrahim’i bir uygulamadır.

Nusuk kelimesi “nesike” sözcüğünden alınmadır. “Nesike”nin ilk vaz’ı (koyuluş) anlamı,   “altın ve gümüşün eritilerek cüruftan temizlenmesi, son saf hâle getirilmesidir.” Fitne cevherin cürufundan ayrıldığı işlemin genel adı iken nusuk bunun usul ve yöntemidir. Mensek  çoğulu; menâsik, nusukların icra edildiği yerler demektir. Menâsik, ism-i zaman/mekân kalıbının çoğulu olduğu gibi ism-i alet kalıbının da çoğuludur. Kelimenin ism-i alet kalıbı anlamı itibara alınınca “Nusuk aletleri; ibadet malzemeleri, tarzları, ritüelleri” demek olur. Bu sözcük Hac suresindeki bağlamından dolayı sadece “hayvan kesimi” ve “Hac rükunları” için kullanılır olmuştur. (Tâcü'l-luga ve Lisan) Sonuç olarak bu kelime eskiden bugüne mütevatir olarak uygulanagelen, son hâlini almış, ibadet şekil ve usulleri manasına gelmektedir. Her ümmet için bir mensek belirlenmesi, duruma ve şartlara göre bu vazifenin farklılık gösterdiğini haber vermektedir.

Muhbit kelimesinin kökü olan habete fiili “yerin düz ve oturaklı olması” ve “gizli olmak” manasına gelmektedir (Ragıp). Ehbete de “Düz ve en­gin yere girdi.” manasını ifade etmektedir. Buna göre kelime burada Hacc’a tüm iddia, kambur, bagaj ve kirlerden sıyrılıp sâfiyâne ve hâlis bir hâl ile gelebilmektir. Rabblerine karşı muhbit olanların özellikleri bir sonraki ayette şöyle anlatılacaktır:

35- Onlar, Allah’ı zikrettikleri zaman kalpleri titrer, isabet edenlere sabreder ve salâtı ikame edenlerdir. Ve onları rızıklandırdığımız şeylerden infâk ederler.

 

Tevazu sahibi muhbit insanlar, Allah’ın üstün ve yüce değerleri olan el-Esma-ül Hüsna’sı hatırlatıldığında doğru olanın o değerler olduğunu bilir ve imanlarını içlerinde hissederler. Kalbin titremesi Allah’a olan imanın bir gösteriş ve çıkar vesilesi edinmedikleri, ihlas ve samimiyetle onu yaşadıklarının sonucudur. Musibete sabır bu üstün değerleri zorluk ve olumsuzluklarda bırakmadıklarını gösterir. Her daim o safta yer almak için kendilerine düzenli olarak bunları hatırlatıp telkin ederler. O da günde kıldıkları 5 vakit namazla olmaktadır. Rızıklandırdığımız şeylerden infak ise içinde behimetul enamın kurban edilmesi de dâhil her tür infakı kapsamaktadır. Peki, Kurân’ın nusuk dediği usul nasıl olmalıdır?

 

36- İri cüsseli develer, sizin için Allah’ın şiarlarından kıldık. Onda sizin için hayır vardır. Onlar saf dururken üzerlerine Allah’ın ismini zikredin! Yanları üzerine düşünce, artık ondan yiyin ve isteyeni de istemeyeni de doyurun! İşte böylece onu, size musahhar kıldık. Umulur ki şükredersiniz.

 

Budn kelimesi, “el-beden” kelimesinin çoğuludur. Kurbanlık develere bu isim verilirdi. Allah rızası için kesilen, özellikle iri cüsseli develere “budn” denirdi. Amaç, daha fazla kişinin doyurulması, onların mutlu edilip hayır dualarının alınmasıdır. Açlık sınırındaki masum insanları bir nebze de olsa bu sıkıntılarından kurtarmak, Allah’ın şeâirinden -sembolik kulluk göstergelerinden- biridir.

 

Şeâir kelimesini “yerine getirilmesi gereken yükümlülükler” manasında anlamak gerekir. Zemahşerî bu manayı vermiştir. Arapçada kök anlamı, ağırlaştırmak, sunak, sunmak, besleyip büyütmek, ilgilenerek yetiştirmek gibi anlamlara gelir. Yani el-budn, her deve değil özellikle infak amacıyla bakılıp büyütülen hayvanlardır.

 

Savâffe, “sıraya girmiş, saf saf dizilmiş” anlamında olduğunu; İbn Abbas, bu kelimeyle devenin diğer hayvanlardan farklı biçimde kurban ediliş şeklinin kastedildiğini belirtmiştir.

 

Kani kelimesi, kanaatkâr manasında “dilencilik yapmayan, hâlinden razı olan kimse” anlamına gelir.

Mu‘terr ise kökü “a-r-r” olan bir kelimedir. Müfredât’ta bu kökün, vücutta meydana gelen uyuzluk benzeri rahatsızlık için kullanıldığı belirtilmiştir. Yani kişi, hâliyle durumunu anlatır. Bu sebeple mu‘terr, huzursuzluğunu belli eden, kani ise sıkıntısına rağmen kanaat eden demektir. Bu iki kesimde muhtaçtır. Muhtaç, hâliyle durumunu arz etmeli, ihtiyacı karşılandığında oradan ayrılmalıdır.

 

Klasik kaynaklara göre Araplar, deve, sığır veya herhangi bir hediyeyi Allah adına adadıklarında onu kutsar fakat etinden yemezlerdi. Arap kültüründen yoğun biçimde etkilenen Şâfiî ekolünde de şükür, adak gibi nedenlerle kesilen hayvanın etinden yememek gerektiği düşüncesi, aslında Kurân öncesi Arap geleneğine benzer. Bu yasağın gerekçesi daha fazla et dağıtmak ise makul bir yönü olabilir ancak Allah’ın böyle bir yasağı veya haramı söz konusu değildir. Bu, kişisel bir tercihtir; dini bir hüküm ve bağlayıcı olarak sunulamaz.

 

37- Onun etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Fakat sizden O’na, takva ulaşır. İşte böylece hidayete erdirdiği şey üzerine Allah’ı tekbir etmeniz için size, onu musahhar kıldı. Ve muhsinleri müjdele!

Öncelikle ayet, “Onun etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz.” ifadesiyle çok net bir uyarı yapmaktadır. Bu kesinlikten anlaşılan, “onlar” dediği bir önceki ayette geçen iri cüsseli develerin, Allah’a yaklaşmada bir vesile zannedilmesidir. Hac 15. ayetteki “Kim, Allah’ın ona dünyada ve ahirette asla yardım etmeyeceğini zannettiyse o zaman semaya bir sebep ile uzansın, sonra da onu kessin; böylece baksın da onun planı öfkelendiği şeyi giderir mi?” sorusunun cevabıdır. Bu ayetten anlamaktayız ki 15’te geçen sebeplerden biri, müşriklerin adadıkları kurbanlardır. Kâbe’nin avlusunda kesip etlerini leş kargalarına bıraktıkları, kanlarını ise putlara ve Kâbe’nin duvarlarına sürdükleri kurbanlıklar olarak anlaşılmaktadır. Bu ayette ise, özenle beslenip kurdele ve boncuklarla süslenerek ilahlara adanmak üzere getirilen iri ve gösterişli kurbanlıkların, Allah’a ulaşmada hiçbir vesile veya sebep olmadığı açıkça ortaya konmuştur. Müşrikler isteklerini böyle güçlü ve gösterişli hayvanların taşıyacağına inanır. Hayvan ne kadar büyük ve güçlü ise o kadar isteğin tanrılara ulaşacağına inanmış olabilirler. Yahudilikte de günah keçisi ile işledikleri suçları aklama zihniyeti bu ilkel pagan anlayışına benzemektedir.

Hz. Âdem döneminden itibaren gördüğümüz kurban geleneğinin amacı, “Yanları üzerine düşünce ondan yiyin, muhtaçlığını belli etmeyeni de edeni de doyurun!” (Hac: 36) ayetinde belirtildiği gibi sadeliğinde ve paylaşımında saklıdır. Amaç, fakirlerin doyduğu ve toplumun bayram ettiği günleri inşa etmektir. Ancak bu yardımlaşma maksadı, taklit ve gösteriş sonucu yitirildiğinde geriye, kadim pagan ayinlerinden başka bir şey kalmamıştır.

Pagan kültürlerinde bir hayvanı kurban etmek ve kan akıtmak, kozmosla ilişki kurmanın, tanrıları memnun etmenin ve doğa güçleriyle dengeyi sağlamanın en temel ritüellerinden biridir. Bu uygulamanın anlamı sadece "öldürmek" değil; kan, hayat ve enerji arasındaki kutsal bağı temsil ettiği için oldukça derindir. Ancak Kurân’da bu anlamların hiçbiri yoktur. Çok tanrıcı olan paganların bir kısmında kurban yoluyla kan dökmeyi tanrıların öfkesini yatıştırma vesilesi görüyorlardı. Özellikle savaş, kıtlık veya salgın dönemlerinde tanrıların “gücenmiş” olduğuna inanılır, onları sakinleştirmek için kurbanlar, hatta bazen insan kurbanları sunulurdu. Kurban, durumu iyi olanların imkânlarının bir kısmını paylaşma aracıdır, ötesi değildir. Ancak pagan dünyasında insanlar tanrılarla karşılıklı bir değiş tokuş ilişkisine inanırdı: “Ben sana kan, et, tütsü sunuyorum; sen bana bereket, zafer, sağlık ver.” Kurban törenleri özellikle ekin hasadı, av mevsimi, savaş öncesi, kuraklık ya da salgın dönemlerinde yapılırdı. Kan yalnızca tanrılara sunulmaz, aynı zamanda arınma aracı olarak da görülürdü. İnsanlar ya da eşyalar kanla sıvanır, kanlı suyla yıkanırdı.

Peki, Allah’a ne ulaşır? Takva. Bu bağlamda takva, pagan kültüründen sakınma bilinci, yani Allah’ı tekbir ederek şirki değil tevhidi seçme iradesidir. Kurân’ın tarif ettiği kurban, özü itibariyle paylaşım ve toplumsal kaynaşmayı sağlar. Bu nedenle ayet, “Muhsinleri müjdele!” ifadesiyle sonlanmıştır. “Muhsin” kelimesi, Arapça “h-s-n” kökünden gelir; “güzel olmak, iyilik yapmak, ihsan sahibi olmak” anlamındadır. “Şüphesiz Allah muhsinleri sever.” (Bakara: 195) O hâlde Allah’ın sevdiğini biz de sevmeliyiz. Yaptığı hayrı doğru, güzel, tam ve samimi şekilde yapana muhsin denir. “Müjde” ise, sıkıntı veya zorluk içindekine verilir. Dolayısıyla, sırf Allah rızasını gözeterek gösterişten uzak biçimde kurbanını kesip muhtaçlara dağıtanlar, riya odaklı pagan anlayışının yaygın olduğu bir ortamda zorlansalar da müjdeyi en çok hak edenlerdir.

38- Muhakkak ki Allah, inananlardan defeder. Muhakkak ki Allah, hain ve kâfirlerin hiçbirini sevmez.

Bu ayet, önceki “Muhsinleri müjdele!” ifadesinin zıddını tanımlar. Allah, samimi kullarını koruyup desteklerken, hıyanet edenleri -yani dini çıkar, gösteriş veya şirk unsurlarıyla kirletenleri- sevmez. Burada “hain”, sadece başkasına ihanet eden değil, iman emanetine hıyanet eden kişidir. Allah’a yaklaşmak iddiasıyla aslında pagan adetlerini sürdürerek dini tahrif edenler de bu kapsamda “hain ve kâfir” olarak anılmıştır.

Yani 37. ayet “Allah’a ne ulaşmaz?” sorusuna cevap verirken, 38. ayet “Kim Allah’tan uzaklaşır?” sorusuna cevap verir. Birincisi, amelin özünü (takvayı) ortaya koyar; ikincisi, amelin kirletilmesine yol açan hıyanet ve küfrü reddeder. Böylece Allah, muhsinleri koruyup müjdelerken, hıyanet edenlerin yardımcısı olmayacağını hatırlatır. Bu ihanet sınırda iman edenlerin, sırf küçük dünyevi menfaatler uğruna saf değiştirip Müslümanları arkalarından vurmaları olabilir. Bu mürtetler resulün ve müminlerin yapmadığı şeyleri söyleyerek aynı zamanda hak ve hakikatin üstünü de örtmüşlerdir.

 

39- Zulme uğramaları sebebiyle savaşanlara izin verildi. Şüphesiz Allah, onlara yardıma elbette kâdirdir.

 

Savaş ancak izinle meşru hale gelir ve temel gerekçesi zulme uğramaktır. Kur’an her zaman öncelikle sulhtan yana bir tavır ortaya koyar. Savaş ancak kaçınılmaz bir zaruret halinde, zulmü ortadan kaldırmak ve haksızlığı engellemek amacıyla yapılabilir.

 

Allah Resulü’nün hicretten sonra ilk yaptığı iş, Kuba Mescidi’ni inşa etmek olmuştur. Bu mescidin faziletine dair, “Onu ziyaret eden umre sevabı alır.” buyurmuş ve arkasından oraya “Mescidü’t-Takvâ” adını vermiştir. “Onların etleri ve kanları Allah’a ulaşmaz ancak sizden O’na takva ulaşır.” (Hac: 37) ifadesi, Kâbe’ye gidemeyen ve oradaki kurban ibadetinden istifade edemeyen müminler için Kuba’da sunulan bir ruhsat ve kolaylığa da işaret etmektedir. Bu durum, Mekke müşriklerinin çıkar düzenini sarstığı için hoşlarına gitmemiştir. Zira Mekke’nin ekonomik gelirlerinin büyük bir kısmı, Hac döneminde kesilen kurbanlıklar ve adakların Beyt-i Atik’e yöneltilmesinden elde edilirdi. Resulullah’ın hicretten sonra Yesrib’de (Medine’de) inşa ettiği mescit ve etrafında kurulan yeni takva temelli ibadet düzeni, müşrikler tarafından “paralel Kâbe” olarak algılandı. Müslümanların ibadetlerini özgürce yapmaları onları bu kadar öfkelendirmeyecekken, artık ekonomik ve dini merkez olma tehlikesi doğmuştu. Bu yüzden düşmanlıklarının nedeni, aslında iman değil çıkar ve hâkimiyet kaygısıydı. Böylece müşriklerin saldırısı an meselesi hâline gelmiştir. Bu yüzden Allah, müminlere savunma ve müdafaa izni vermiştir. Ancak şu soru doğmuştur: Müslümanlar Yesrib’i tek başlarına nasıl savunacaklardı?

40- Onlar, sadece “Rabbimiz Allah’tır!” dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Ve eğer, Allah’ın insanları birbiriyle defetmesi olmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah’ın zikredildiği mescitler mutlaka harap olup yıkılırdı. O’na yardım edene, Allah mutlaka yardım eder. Muhakkak ki Allah, elbette Kaviyy’dir Azîz’dir.

Hz. Peygamberin Mekke'den Medine'ye hicret ederken konakladığı Kubâ'da inşa ettirdiği, inşaatında kendisinin de bizzat çalıştığı o dönem Müslümanları için Kâbe dışındaki ilk mescittir. Müşrikler, “paralel Kâbe” olarak gördükleri Kuba Mescidi’ni harap etmek niyetiyle harekete geçtiklerinde, bu yıkım yalnızca Müslümanlara değil, Medine’de onlara ev sahipliği yapan diğer inanç mensuplarına ve onların mabetlerine de zarar verecekti. Bu nedenle ayet, yalnızca Müslümanların değil, Allah’ın zikredildiği tüm inanç topluluklarının mabetlerinin korunmasının önemine dikkat çekmektedir. Yani, Allah’ın insanları birbirine karşı defetmesi, inanç özgürlüğünün korunması ve ibadethanelerin ayakta kalması anlamına gelmektedir. Hac 37 ve 40, Kurban’daki ihlası (37), takvayla gelen savunmayı (38) ve zulme karşı savaşarak meşru direnişi öğretir.

Savaiu kelimesi klasik kabulle “manastırlar” şeklinde tercüme edilmiştir. Köken itibarıyla yüksek ve tepesi sivri bina demektir. Bu, Kurân'dan önce Hıristiyan ruhbanlarına ve Sâbiî âbitlerine mahsus ibadet yerlerinin adıydı. Sonraki süreçte minareler için de aynı tabir kullanılmaya başlanmıştır.

Biye‘u kelimesi “bi‘a” kelimesinin çoğuludur, Hıristiyan kilisesi demektir. Kelime müfessirlerce de “kiliseler” şeklinde tercüme edilmiştir.

Salavât kelimesi Zeccâc ve Hasan-ı Basrî’ye göre Yahudi havraları anlamına gelir. İbranicesi “Salut”tur. Ebû Ubeyde’ye göre ise “Hıristiyanlar için çöllerde bina edilen mabetler” anlamındadır. Bu kelime önceleri “selut” şeklinde söylenirdi, sonradan Arapçalaşarak “salavât” biçimini almıştır.

Ayette geçen ve sırasıyla “manastırlar, kiliseler, havralar” şeklinde tercüme edilen kelimelerin ilki, rahiplerin ibadet için kapandıkları yüksek ve sarp bölgelere yapılmış inziva yerlerini; ikincisi, Hıristiyanların; üçüncüsü ise Yahudilerin ibadet mahallerini ifade etmektedir. Bu sıralama, Mekkeli müşriklerin saldırı önceliklerini de yansıtmaktadır. Bu mekânlar, Müslümanlara ev sahipliği yapan ve onların özgürce ibadet etmelerine karışmayan inanç merkezleridir. Müşriklerin “Düşmanın dostu, düşmanımdır.” anlayışı, ister istemez bu ibadethaneleri de hedef hâline getirmiştir. Pers-Rum gerginliği olan bir dönemde olası bir müşrik zaferinde ehlikitabın mabetlerinin talan edilmesi kuvvetli bir ihtimaldi.

Ayetteki genel ifadeler, Yesrib’deki bütün inanç mensuplarının kolektif biçimde hareket ederek yaklaşan tehlikeyi defetmesi yönündedir. Zira bu savaş artık bir inanç savaşı haline gelmiştir.

Müminlerin yurtlarından çıkarılmış olmalarına değinilmesi, Hac suresinin Mekke’nin son dönemleri ile Medine’nin ilk yılında nazil olduğunu göstermektedir. “O’na yardım edene, Allah mutlaka yardım eder.” ifadesindeki hu zamiri bizce Hz. Peygamber’e gitmektedir. Zira Hac 42 “Eğer seni yalanlıyorlarsa…” şeklinde Hz. Peygamber’e hitap edecektir. Eğer inançlı kişiler birlik içinde hareket ederlerse kavi olup zelil olmayacakları mesajı da ayetin sonundaki “Kavî” ve “Azîz” esmâları ile verilmiştir.

41- Yeryüzünde onlara imkân verseydik namazı ikame ederler, zekâtı verirler, marûf ile emreder ve münkerden nehyederlerdi. Bütün emirlerin akıbeti Allah’adır.

 

“Mekkennâ” fiili “temkîn” kökünden gelir. Bu kökten gelen “kevn” tepe demektir. “Mekven” yer anlamına gelir. İsmi mekânın sülâsî isme dönmesiyle mekân kök olmuştur. “Mikn”, çekirge veya kertenkelenin yumurtasıdır, yumurtladığı yere de “mekân” denir. Bu ayette kelimeye “İmkân sağladık, güvenli bir yere yerleştirdik.” anlamı verilmiştir. Bu manaya göre muhacirler henüz hicretin ilk yılında Yesrib’de imkân bulamamışlardır. Neye imkân bulamamışlardır? Salâtı ikâme, yani cemaat ruhuyla kılınan ve muhataplarını kıyama kaldıran o birlikteliğe ulaşamamışlardır. Bu durumu zaten Cuma suresinin son üç ayeti anlatmıştı. Haksız yere yerlerinden ve yurtlarından sırf “Rabbimiz Allah’tır!” dedikleri için çıkarılanlar, zekât verecek değil, zekât alacak hâle düşmüşlerdir. Kurban ile insanları doyurabilecek imkâna da sahip değillerdi. Ve son olarak marûf ile iş görme ve münker denen kötülük ve çirkin işlere engel olma güçleri de yoktu. Zira imkân ve iktidar henüz muhacirlerin kontrolünde ve tasarruflarında değildi.

 

Bu ayette çok sık yapılan bir meal hatasına dikkat çekmek istiyoruz: “Marûfu emretmek” mi yoksa “marûf ile emretmek” mi? Ayetlerdeki “bi’l-ma‘rûf” ifadesi “marûf ile”, yani iyilik ve güzellikle, tanınan bilinen doğrular eşliğinde anlamına gelir. Elmalılı’nın orijinal mealinde de marufu emrederler değil “marûf ile emir” şeklindedir.

Peki, fark nedir? Fark çok ama çok derindir. Öncelikle marûf kelimesinin kökü “a-r-f” bilmek, tanımak, fark etmek, kokusunu almak, iyiyi kötüden ayırmak” anlamlarına gelir. Marûf kelimesi mef‘ûl veznindedir. Yani fiil kökü ʿarafa “bilmek, tanımak” fiilinden türetilmiş bir ism-i mef‘ûldür. Dolayısıyla ma‘rûf; bilinen, tanınan, herkesçe kabul edilen demektir. Fiil ʿarafa “bildi, tanıdı”; ism-i mef‘ûl“ bilinen, tanınan” anlamındadır. Lisânü’l-Arab’da “Ma‘rûf, insanların iyilik olarak tanıyıp benimsediği şeydir.” şeklinde açıklanır. Râgıb el-İsfahânî, Müfredât’ta “Ma‘rûf, insanın tabiatına uygun, kalplerin yatıştığı, inkâr edilmeyen şeydir.” biçiminde açıklar. Dolayısıyla “ma‘rûf ile emir” bilerek, iyiyi kötüden ayırt eden bir gözle, toplumsal örfe ve insan fıtratına uygun biçimde iyilikle iş görmektir. “Marûfu emrederler.” şeklindeki yaygın mealin hatalı olması kuvvetle muhtemeldir. Zira iyilik emirle yapılmaz. Emirle yapılan şey zoraki olur. Zorla yaptırılanlar maruf değil, riyakârlıktır. Emir fiilinin “iş işlemek” şeklinde anlaşılması da anlamı daha doğru bir düzleme çekebilir. Dolayısıyla doğru anlamın şöyle olması daha isabetli görülmektedir: ““İyilikle güzellikle hakkaniyet ile iş tutarlar; işleri, kararları ve yönelimleri hep maruf denen ortak doğruların istikametindedir.” Bu, “bi” edatının önündeki vasıta anlamını da yansıtır. İyilikler, gönüllü ve bilinçli bir tercih olursa kıymetlidir. Birine zorla iyilik yaptırmak, terste tepebilir. Ancak kötülükler konusunda “bi” edatı kullanılmamıştır. Çünkü kötülük karşısında yasaklama gerekir. Zira yapılan her münker, kişiye, topluma ve hayata zarar verir. Bu zararın engellenmesi zaruridir. Fakat kişilerin ürettiği artı değer olan marûf (iyilikler, doğrular) için böyle bir yasal zorunluluk veya cezai müeyyide konamaz. “Münker” denen hırsızlık için yasak ve ceza uygulanır. Ancak infak, sadaka olan gülümseme, selamlaşma veya paylaşımlar için yasal bir emir ve zorunluluk getirilemez.

Ayetin sonundaki “Bütün işlerin eninde sonunda Allah’a dayanması…” ifadesi, O’nun koyduğu sünnetin dışına kimsenin çıkamayacağının hatırlatılmasıdır. Muhacirlerin sağlıklı bir kulluk yapabilmesi için, Allah’ın sünnetine uygun şekilde imkânlarını arayıp bulmaları şarttır. Bu ortamda verilmeyen haklar artık alınmak zorundadır. Müslüman, elinden geleni yapar ve akıbeti Allah’tan umar.

42-43-44 Ve eğer seni yalanlıyorlarsa... Öyle ki onlardan önce Nuh kavmi, Adn ve Semud, İbrahim’in kavmi, Lut’un kavmi Ve Medyen ashabı da yalanlamışlardı. Ve Musa da yalanlandı. Fakat kâfirlere mühlet verdim. Sonra onları yakaladım. Artık onları tanımayışım nasıl oldu?

 

Bu ayette zikredilen ve helâk edilen kavimler, Mekke ve Yesrib Araplarının tarihi hafızasında yer etmiş güçlü topluluklardı. Onlar, zenginlikleri, şehirleşmiş yapıları ve kudretleriyle tanınıyorlardı. İçlerinden çıkan resulleri yalanlamaları kendi sonlarını hazırlamıştı. Dolayısıyla ayet, Yesrib’deki diğer inanç mensuplarına yönelik olarak geçmiş toplulukların akıbetine dikkat çeken tarihi bir uyarı niteliğindedir. Yani, Resul’ü dışlamak ve vahye sırt dönmek, toplumsal çöküşü beraberinde getiren bir kader olarak hatırlatılmaktadır. Mealde “İnkârım nasıl oldu?” şeklinde tercüme edilen “nekiri” terkibine tefsirciler tarafından şu manalar verilmiştir: “Nimeti külfete, hayatı helake ve mamurluğu yıkıma tercih etmedir.” Dolayısıyla nekir, uyarıları dikkate almayanların muhataplığını yitirmesi ve onların tanınmamasıdır. Anlatılan helakler tarihi bir sırayladır ve en son Hz. Musa’nın yalanlanması zikredilir. Firavun ve saltanatı gelen resulleri yalanlamanın acı faturasını şöyle ödemiştir.

 

45- Böylece zalim olan nice topluluk gibi onları da helâk ettik. Artık o çatıları yıkılmış, kuyuları ve yüksek sarayları terk edilmiştir.

 

Ayetteki “Onu da helak ettik.” ifadesi, Hz. Musa dönemindeki Firavun’a işaret etmektedir. Nitekim “sarayları terk edilmiş” ifadesi de, İsrailoğullarının peşine takılıp denizde boğulan Firavun’un ardından boş kalan görkemli yapıları, pınar başlarını anlatmaktadır. (Şuara:57-58) Bu örnek, Mekkeli müşriklere, tıpkı Firavun gibi zamanla kaybedecekleri, güç ve imkânları -hatada ısrar ettikleri için- kaybedeceklerini hatırlatır.

 

46- Onlar, yeryüzünde dolaşmadılar mı ki onların aklettikleri kalpleri ve onunla işittikleri kulakları olsun? Oysa baş gözleri kör olmaz ve lâkin sinelerdeki kalpler kör olur.

 

Öncelikle, ayette “Yeryüzünde dolaşın!” şeklinde bir emir yoktur. Buradaki hitap ibret nazarıyla çevresine ve tarihine bakmayan, söze ve ayetlere kulak vermeyen kimseleredir. Yani, “gezdiğinde bu gözle bir bak” uyarısıdır. “…işittikleri kulakları olsun?” ifadesi, muhatabın hakikati, yani ayetleri işitmek istemediğini ima eder. Ayetteki sıralama da manidardır: Önce zulme ve şirke karşı düşünmemek, kalpteki fikir ve duyguların inkılap etmemesi (değişip dönüşmemesi) gelmiştir. Peki kalpteki bu inkılabı ne sağlar? Yeni fikirlere açık olmak manasındaki “işitme” ve “görme”… Buradaki körlük fiziksel değil, zihinseldir.

 

Nitekim Firavun’un baş gözü görüyordu. Ancak kendisini bir sonraki adımda neyin beklediğini göremiyordu. Hicretin ilk yılında yaşanan sıkıntılara baş gözleriyle şahit olanlar da basiretle bakamadıkları için bu çekilen sıkıntıların maksadını ve sonucunu göremiyorlardır.

 

Ayetin muhatabı olanlar, Firavunvari rahat yaşamlara bakıp sıkıntı içindeki Müslümanlarla kıyas yapanlardır. Zahire bakıp konfor ve lüks içinde, hak ve haram sınırlarını göremeyenlere bir atıf vardır. Bu dönemde İslam’a davet edilenlerin, pazarı elinde tutan Yahudilere ve Hac döneminde müşriklerin saltanatına bakarak “Bizi yoksulluğa ve sefalete mi davet ediyorsun?” diye düşündükleri de anlaşılmaktadır. Bu nedenle ayet, günü kurtarma derdinde olanlara geçmiş kavimlerden Âd, Semûd ve Firavun örnekleri üzerinden hikmetli bir uyarı yapar. Zihinsel körlük hatırlatması, devam eden ayetteki isteğin de gerekçesidir.

 

47- Ve azabı senden acele istiyorlar. Ve Allah, asla vaadinden dönmez. Ve Rabbinin katındaki bir gün, sizin saydığınız bin sene gibidir.

 

Allah katındaki bir günün, “...sizin saydığınız bin sene gibidir.” denmesinin azap bağlamıyla ilişkisi nedir? “Rabbin katındaki bir gün, sizin saydığınız bin sene gibidir.” ifadesi, Allah’ın -hâşâ- zamanı kullardan yavaş algıladığı anlamına mı gelir? Oysa burada kastedilen, zamanın Allah açısından değil, insan açısından göreceli algılandığıdır. Zor durumda olan için bir gün bin yıl gibidir, rahat içinde olana ise zaman su gibi akar gider. Bu, zamanın duruma göre değişen yapısından dolayı kazandığı görecelilik durumudur. Zamandan ve mekândan münezzeh olan âlemlerin Rabbi için “bin yıla denk gelen bir gün” ifadesi, O’nu zamanın içine dâhil eden bir kıyas değil, insanın sınırlı algısına yapılan bir göndermedir. Öncelikle ayette “Rabbin için bir gün gibidir” şeklinde bir ifade yoktur; “Rabbinin katında bir gün, sizin saydığınız bin yıl gibidir” şeklinde bir ifade yer alır. Peki “Rabbinin katı” ne demektir? Bu ifade, Rabbin yanı, Rabbin nezdinde ya da Rabbin değer biçmesi açısından Allah’ın bin yıllık bu zaman dilimine verdiği kıymeti göstermektedir. Yani sizin açınızdan çok uzun görünen bu süre, Rabbin nazarında değersiz ve önemsiz bir dönemdir. Azabı acele isteyenler, 51. ayetin de beyanı ile Allah Resulü’nü ve ayetleri aciz bırakmak isteyenlerdir. Onların istediği acele azap, aslında kendi cehaletlerinin sonucudur. Rabbin rızasına uygun yaşanacak bir gece, muhatabına bin aylık bir tecrübe kazandırır (Bkz. Kadir: 3). “Rabbinin katında bir gün” yani Rabbinin rızasına uygun bir dönem, sizin Rabbin rızasından uzak yaşadığınız bin seneden daha hayırlı, daha değerlidir. Asıl azap, Rabbin rızasından uzak yaşamaktır. Zalimlerin içinde bulundukları hâl zaten azabın ta kendisidir. Önemli olan, bu hâl üzere ölüp Rabbe yakalanmamaktır.

 

48- Ve zalim olan nice topluluk gibi onlara da mühlet verdim. Sonra onları yakaladım. Ve dönüş banadır.

 

Yakalamak ve tutsak etmek insanların özgürlüğünü ellerinden alan, onların özgür düşünmesini engelleyenlerin kaçacak yerlerinin olmadığını ifade eder. Allah nasıl ki zalimlere mühlet veriyorsa kullar da doğru zamanda doğru adımı atmak için sabretmelidir. Zira Allah’ın yakalaması, çoğu zaman bu sabreden kullar eliyledir. İlahi sünnet, zulmün kendi içinden çökmesi ve Allah’ın adaletinin insan eliyle tecelli etmesidir. Resulün görevi, zalimleri bizzat helak edip köleleri zahmetsizce kurtarmak değildir. Onun görevi, hakikati tebliğ ederek insanları zulmün farkına vardırmak, kalplerdeki körlüğü gidermek ve insanları adaleti tesis etmeye hazırlamaktır. Bu ayet, bir önceki ayetin sabır çağrısını tamamlar. Allah mühlet verir. Çünkü her topluluğa uyarı, imtihan ve dönüş fırsatı tanır. Ancak bu mühlet, zulmün sürekli olacağı anlamına gelmez. Zira sonunda ilahi adalet tecelli edecek, haddi aşanlar kendi zulümleriyle yakalanacaklardır. “Ve dönüş banadır.” ifadesi, hem hesap gününe hem de ilahi düzenin değişmezliğine işaret eder. Yani, zalimin dönüşü mutlak adaleti tesis eden Allah’a olacaktır.

 

49- De ki: “Ey insanlar! Sizin için ben sadece apaçık bir uyarıcıyım."

 

Buradaki “Ey insanlar!” hitabı, henüz iman etmemiş ama hakikati arayanlar ve zulüm düzeni içinde sıkışmış kimseler dâhil tüm topluluğu kapsar. Ayet, Resul’ün görevinin sınırını açıkça ortaya koymaktadır. Onun görevi zorla özgürleştirici olmak değil, tehlikeyi önceden haber veren bir uyarıcı olmaktır.

Bu ifade, önceki ayetlerde geçen “mühlet”, “sabır” ve “ilahi yakalama” temasının ardından Resul’ün konumunu dengeleyen bir hatırlatmadır. Yani, kimse Allah’ın kılıcı değildir. İlahi adaletin gerçekleşmesi Allah’a aittir. Resul ise sadece insanları o adalete hazırlar ve uyarılarını yapar. Dolayısıyla bu ayet, zalimin zulmünden mucizevi bir şekilde, bedel ödemeden kurtulmayı hedefleyenlere bir yol gösterir. O yol ilahi adaletin sizin ellerinizle tecelli edeceğidir. Ancak bunun için güçlenmeye ve doğru zamanı beklemeye ihtiyaç vardır. Peki, bu bekleyişte ne yapılmalıdır?

50- İnanan ve salih amel yapanlar için bir mağfiret ve kerim bir rızık vardır.

İnançla birlikte ıslah edici ameller ortaya koyanlar, yaptıklarıyla adeta miğferlerini giymiş olurlar. Zira “mağfiret”, “miğfer” kelimesiyle aynı köktendir. Kirden, kötülükten ve zarardan koruyan bir örtü veya zırh anlamını taşır. Mazlumlar için inanç manevi bir zırhtır. Zira mümin bilir ki ilahi adalet er ya da geç tecelli eder.

Bu bağlamda, hedef azabın çabuk gelmesi olmamalıdır. Hedef, kerim bir rızka ulaşmaktır. Ayet, mazlumlara öncelikli olarak zulümden korunmak ve karamsarlıktan arınmayı öğretmektedir. Çünkü Allah’ın kerim rızkı, yalnızca maddi refahı değil, Kurân’ın sunduğu ilahi öğretiyi ve şuuru da kapsar. Dolayısıyla burada geçen “kerim rızık” ifadesinin içine Kur’an-ı Kerim de dâhildir. Bu nedenle bir sonraki ayet, kerim rızık olan Kurân’a ve onun kazandırdığı şuura konuyu getirmektedir. Böylece ilahi mesaja iman edenlerle onu küçümseyenler arasındaki farkı ortaya konacaktır.

51- Ve ayetlerimizi aciz bırakma gayretinde olanlar, işte onlar, ashabıcahîmdir. 

 

Ashab kelimesinin kökü olan “s-h-b”,  ister insan veya hayvan ister yer veya zaman olsun başkasından ayrılmayandır (Müfredat). Bu birliktelik ister bedenle olsun -ki bu asıl ve en çok olanıdır- isterse yardım ve destekle olsun fark etmez. Ayetleri aciz bırakma konusunda biri ile aynı fikirde olan ve yardımlaşanlardır. Cahim denen kaosun ve zulmün arkadaşları ve suç ortaklarıdır.

 

42 ve 44. ayetler arası helâk olan kavimden bahsedildiği için 47’deki “azabı acele isteyenlerin” amacı bu ayette ifşa edilmiştir. Helâk olan kavimlerin hatırlatılma amacı tehdit değil uyarıdır. Muhatabın mesajı tehdit olarak algılaması onu düşmanlaştırıp karşı argümanlar geliştirmesinin sebeplerinden biridir. O yüzden ayetleri aciz bırakma gayretindeler. Ayetleri aciz bırakmak aynı zamanda ayetlerin emrettiklerini yapmayı da engellemektir. İnsanların, inanmadıkları için salih amel işleyememeleri aslında ayetleri aciz bırakma gayretidir. Zira iman edenler azalırsa peygamber ve onun ashabı güç kaybedip acze düşecektir. Zaten mevcut durumda 41. ayetin de beyanı ile iman edenler yeterli imkânlara ulaşamamıştır. Ayetler sadece kitapta yazılı olanlar da değildir. Mesela diller de birer ayettir. Bu bakımdan dil, din, ırk ayrımı yaparak insanların özgürce inanmasını ve düşüncesini engellemek de ayetleri aciz bırakma gayretidir.

 

52- Senden önce gönderdiğimiz hiçbir resul ve nebi yoktur ki temenni ettiğinde, şeytan onun temenni ettiği şeye ilka etmemiş olsun. Oysa Allah, şeytanın ilka ettiğini siler. Sonra Allah, ayetlerini hâkim kılar. Ve Allah, Alîm’dir, Hakîm’dir.

İlka kelimesinin kökü olan “l–k–ybir şeyi karşılamak hem de karşılaşmaktır (Müfredat).

Resul, "risl" kökünden türemiştir. “Risl” sözlükte; bir şeyi yerine getirmek üzere gitmek, yumuşaklık ve kolaylık üzere göndermek demektir. “Resul”, hem gönderilen mesaj hem de mesajı yüklenip götüren elçi anlamına gelir. Bir önceki ayette, elçinin getirdiğini acze düşürmek isteyen şeytanlaşmış ashab-ı cahimden bahsedilmiştir. Bu nedenle ayette resulün nebiden önce zikredilmesi dikkat çekicidir.

Nebi “haber getiren, haberci, haberdar” gibi manalara gelir. “Nebe’” fiilinin fail ismidir. Nebe’, kendisiyle ilim meydana gelen, çok faydalı ve önemli haber demektir. Nebi; bu önemli, hayati haberi alan ve getiren kişidir. Hiçbir nebi yoktur ki, haberi alma ve yorumlama aşamasında şeytani duygu ve düşünceler ile şeytanlaşmış insanların alınan haberin muhtevasına şaibe bulaştırması söz konusu olmasın. Bu ilâhi kaidenin istisnası yoktur.

Temennâ, “dilemek, arzu etmek, ummak” gibi manalara gelmektedir. Müfredat, bu ayete “umut ettiğinde şeytan onun umuduna vesvese karıştırmamış olsun” şeklinde anlam vermiştir. Peki, şeytani duygu ve düşünceler hangi temenninin silinmesini ve umudun yerini karamsarlığın almasını ister? Temennayı irade ve istekten ayıran, henüz amele dönüşmüş net bir tutumun olmamasıdır. Bu nedenle kalpteki olumlu duygunun hayata geçmesi için aşılması gereken engellerden biri de şeytani kuruntulardır. Uydurma hadis ve rivayetlerin tamamı resulün temenni ettiklerine şeytansı duygu ve düşüncelerin bulaştırılması değil midir? Bu bağlamda iftiraya uğramamış hiçbir nebi ve resul yoktur.

Peki, Allah, olumlu ve güzel niyetlere şeytanın ulaştırdığı negatif duygu ve düşünceleri nasıl siler? 54. ayetin beyanı ile burada hedef kitlenin acabaları olan ehl-i kitap olduğu anlaşılmaktadır. Zaten ayette “senden önceki resul ve nebi” ifadesi kullanıldığı için, buradaki resulün iyi ve barışçıl temennilerine katılmayanların varlığına dikkat çekilmiştir. Ancak devam eden süreçte fıtratın, sulhun ve akl-ı selimin temsil ettiği ayetlerin hâkim olacağı müjdelenecektir.

53- Kalplerinde maraz olan ve kalpleri katılaşmış olanlar için şeytanın ilka ettiği şey bir fitne olur. Ve muhakkak ki zalimler, elbette uzak bir ayrılık içindedir.

Öncelikle burada kalp denen duygu ve düşünce merkezinin iki farklı halinden bahsedilir: Hastalıklı olanlar ile sabit fikirlilik anlamındaki kalpleri katılaşmış olanlar.

Maraz, dışarıdan gelen virüslerle organizmanın sağlığını kaybetmesidir. Dışarıdan gelen veya bünyede var olan mikroplar ise ayetleri ve Müslümanları aciz göstermeye çalışan şeytani söylem ve düşüncelerdir. Bu söylemler, imanın zayıflamasına; muhacir konumundaki Müslümanlara karşı merhametsiz, umursamaz ve katı bir tavra sebep olmaktadır. İşte kalpteki katılaşma bunu tarif eder.

Resulün temennisi, Yesrib’in savunulması sürecinde kısır dini tartışmalardan kurtularak kalplerin birbirine ısınması ve yakınlaşması iken, tefrikadan beslenen ashab-ı cahîm, bu temennileri fitneye yani bir baskı aracına çevirmiştir. İşte ayetin sonundaki “fî şikâqin ba‘îd” ifadesi, insanlar arasındaki ayrılığın derinleşip uzaklaşmasını anlatır ve bu durum sadece zalimlerin işine yarar. Çünkü zalimler, zulmedecekleri insanların birlik içinde, bir duvar gibi sapasağlam durmalarını asla temenni etmezler.

54- Ve kendilerine ilim verilenler de onun Rabbinden bir hak olduğunu bilirler. Böylece ona iman ederler, üstelik kalpleri de yatışır. Muhakkak ki Allah, inananları sıratımustakime hidayet edendir.

Ûtu’l-ilm, “kendilerine ilim verilenler” demektir ve bu bağlamda ehl-i kitabın da dâhil olduğu bilinçli bir kesime işaret eder.

Ehbete kelimesinin kökü olan habete fiili; “yerin düz ve oturaklı olması” ve “gizli olmak” manalarına gelir (Râgıb). Ehbete ise “Düz ve engin bir yere girdi.” anlamındadır. Buna göre kelime burada, şeytanın ilka ederek harladığı fitne ateşinin sönmesini, kalbin yatışması ve sükûn bulmasını anlatır.

Sulha, selamete, akl-ı selime, iyiliğe ve merhamete inanan veya inanmak isteyen herkes, Kurân’ın sırat-ı müstakim dediği istikamet verilmiş yolu mutlaka bulacaktır. Bu Allah’ın vaadidir. Ancak kişi inanmak istemiyor, inatla inkârı ve negatifi düşünmeyi menfaatleri uğruna tercih ediyorsa aklındaki muğlaklıklar, korkular ve şüpheler hiçbir zaman yok olmayacaktır. Bu da Rabbimizin bir yasasıdır.

55- Kâfirlerin ondan yana muğlaklığı yok olmaz. Nihayet o saat ansızın onlara gelir veya yarını olmayan günün azabı gelir.

“Son saat”, tüm yapıp ettikleri düzenin bozulması, kurdukları sistemin çökmesi iken, “yarını olmayan gün”, onların bireysel sonlarıdır. Bu son, kâfirler için zaten meyyal oldukları ümidin tamamen kaybolduğu bir an olabilir. İnsanı intihardan alıkoyan, böyle kriz anlarında bile imanın verdiği umuda sığınmasıdır.

“Yevmin akîm” ifadesini “yarını olmayan gün” diye çevirmemizin sebebi, Müfredat’ta iznin/eserin oluşmasını engelleyen kuraklık olarak açıklanmasıdır. Râzî’ye göre yağmura sebep olmayan, hayır getirmeyen rüzgâra da “akîm rüzgâr” denir. Kelime, kısır ve kesik manasında Kurân’da kullanılır (Zâriyât: 29). Buna göre bir sonraki günün kesik olması, yani arkası gelmeyen, sürekliliği olmayan bir ânı ifade etmesi sebebiyle “yarını olmayan gün” şeklindeki meal tercih edilmiştir.

Bazı müfessirler bu ifadenin Bedir gününe işaret ettiğini söylese de henüz bunu söylemek için yaklaşık 2 yıla yakın bir zamanın olduğu aşikârdır.

56- O gün mülk Allah’ındır. Onların arasında hüküm verecektir. Artık inanan ve salih amel yapanlar, naim cennetlerindedirler.

“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır.” ifadesi daimi bir hakikattir. Mülk her zaman, her anda var edenin olacaktır. Ancak -şu an gayb olan- hesap gününde mülkün tek sahibinin Allah olduğu ortaya çıkacak ve bu gerçek herkes tarafından açıkça anlaşılacaktır. Zaten cümlenin devamındaki “…aralarında hüküm verecektir.” ifadesi, “mülk”ün egemenlik ve hükmetme gücü olduğunu göstermektedir.

Naîm cenneti, “nimetlerle dolu seçkin bahçe” demektir. Bu da muhatapların nimete, huzura ve güvenli bir sığınağa ne kadar muhtaç olduklarını işaret etmektedir.

57- Ve ayetlerimizi örten ve yalanlayanlar için alçaltıcı bir azap vardır.

 

Bir değeri örtüp yalanlayan, o değerin kıymetini azaltamaz. Sadece kendi kıymetini düşürür. Azabın sebebi, insanın en temel hakkı olan yaşama hakkının elinden alınması, yani kişinin kendi inkârıyla kendini vurmasıdır.

 

58- Ve Allah yolunda hicret edip sonra da katledilen veya ölenleri Allah, mutlaka güzel bir rızıkla rızıklandıracaktır. Ve muhakkak ki Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.

 

Ayette öldürülme ve ölme ihtimalleri sıralanır. Öldürülmeye ilişkin ayet, Mekkeli müşriklerin olası suikast girişimlerine ve münferit saldırılarına dikkat çekerken, ölme hususunda ise yaşlılık gibi doğal ölüm veya hastalılar sonucu vefat edenler kastedilmiş olabilir.

 

Buhârî’de, hicretten hemen sonra muhacirlerin Medine humması denilen ağır sıtma/ateşli hastalığa yakalandığı geçer (Sahih Buhârî-Kitâbu’t-Tıbb, Kitâbu’l-Megâzî). “Medine’ye hicret eden Muhacirlerin çoğu Medine hummasına yakalandı, bazıları bu hastalık sebebiyle hayatını kaybetti.” (İbn İshâk-İbn Hişâm/Sîret)

Her göç bir ibadet değildir. Ancak Allah yolunda bir niyetle yapılınca ibadet hâline gelir. Ayette geçen hecera, “başka bir yerde yaşamak niyetiyle yaşadığı yerden çıkmak” anlamındadır.

Allah yolunda hicret; aile, memleket, vatan, geçmiş, anılar, mal ve diğer hayat nimetleri gibi kişinin arzulayıp değer verdiği şeylerden Allah rızası için vazgeçmesidir. Bir yerden başka bir yere göçün hicret sayılabilmesi için müminin Allah rızası için kulluğunu ve temel yaşam hakkını engellemeyen, inancı sebebiyle baskı ve zulmün görmediği bir yere kendi iradesiyle yönelmesi gerekir. Zorla yapılan göç ancak sürgün olur.

Bu yolculuğun sonunda öldürülme veya ölme ihtimali dahi vardır. Ancak hiçbir sebep, mümini hicretten alıkoyarak onu zillete, aşağılanmaya ve şirke boyun bükmeye mahkûm edemez. Çünkü ömrümüz, bir değer uğruna yaşanan her gün kadardır. Allah’ın mükemmellikleri olan esmanın yalanlandığı veya örtüldüğü bir hayattan hicret; ölümü, ahsen bir rızka kavuşma kapısı kılar.

Ayetler, Allah Resulü’nün ardından Mekke’yi terk edip Yesrib’e sığınmak isteyenlerin, öldürülme korkusunu da konu ediyor olabilir. Bu ayetler, özgür bir yaşam için yapılması gerekenleri net biçimde ifade eder: Alınacak riskler, kazanımlar karşısında çok önemsiz hâle gelmektedir.

59- Onları mutlaka razı olacakları bir yere dâhil eder. Ve şüphesiz ki Allah, mutlaka Alîm’dir, Halîm’dir.

Bir önceki ayette geçen ahsen rızkın ne olduğu, bu ayette tefsir edilmiştir. Allah’tan razı olanı Allah da razı eder ve onu razı olacağı yere yerleştirir. Rıza hâli, aslında en güzel rızıktır.

Ayetin sonunda Allah’ın iki esması zikredilir: İlki ilim sıfatı olan Alîm, diğeri ise mühlet vermek, acele etmeyip uygun zamanı beklemek anlamına gelen Halîm’dir. Râgıb el-İsfahânî’ye göre hilmin zıddı, “öfke ve nefretle saldırmak” anlamındaki tezemmürdür. Hilim, aklıselim davranmak, ağırbaşlı ve yumuşak huylu olmak anlamlarına gelir. Bilgi, hilmi doğuruyorsa kıymetlidir ve makbuldür. İlmin hayrını gören halim bir ahlaka kavuşur. Bilinçli ve şuurlu insanlar; fevrî çıkışlarla hemen öç alma peşine düşmeyen, doğru zamanı bekleyenlerdir.

Hicret ile başlayan bu yolculuk, rızık ile desteklenmiş; rıza ile de kemaline ermiştir. Allah rızası için yola çıkanlar, geçici kayıplar yaşasalar bile sonunda “ahsen rızk” ile rızıklandırılır, ardından razı olacakları bir yere yerleştirilmiştir. Böylece hicret; sadece bir mekân değişikliği değil, Allah’ın ilmi ve hilmiyle desteklenen olgunlaşma süreci hâline gelmiştir. Kulun rızası ile Rabbin rızasının buluştuğu bu hâl, Kurân’ın müminlere vaat ettiği ahsen rızıktır.

 

60- Ve işte böyle, kim maruz kaldığı şey kadarı ile karşılık verir, sonra da ona karşı taşkınlık yapılırsa Allah ona mutlaka yardım eder. Muhakkak ki Allah, Afuv’dur ve Ğafûr’dur.

Kurân-ı Kerim, zulme uğrayan bir kimsenin buna karşılık verme hakkını muhafaza etmekle beraber kötülük edene, yaptığı kadarıyla karşılık vermek, yani suç ve ceza dengesini korumak gerektiğine özellikle işaret etmiştir.

Allah’ın yardımı, zalimlerden intikam alması değildir. Eğer öyle olsaydı ayet Afuv ve Ğafûr esmalarıyla değil, Müntekim veya Kahhar gibi esmâlarla sonlanırdı. Burada, mazlumun suç ve kabahatlerinin bir anda hem halk hem de Allah nazarında affedileceği ve bağışlanacağı vurgulanmıştır.

“Afv” sözlükte “yok etmek, silip, vazgeçmek” gibi anlamlara gelir. Af kavramı Kurân’da hem Allah’ın esması hem de insanlar için bir emir ve tavsiyedir. Af kavramı dört ayette Ğafûr ile birlikte kullanılır. Zira affedici olmak, tıpkı bir miğfer gibi insanı kirden ve kötülüklerden korur.

Tabii burada mazlumun affından değil, güçlü olanın affından bahsedilmektedir. Zira mazlumun zalimi affetmek zorunda kalması zillet, galibin affı ise izzettir. Taberî, bu ayetle alâkalı haram aylarda saldırıya uğrayan Müslümanların kendilerini korumaları ile ilgili bir nüzul sebebini nakleder. Mekke’den Medine’ye giderken müşrikler tarafından yakalanıp öldürülen bir grup muhacir olduğu söylenir. İbn İshak, Taberî ve Beyhakî’deki bu nakiller zayıf ve kopuk senetli olarak görenler de vardır.

61- İşte böyle, muhakkak ki Allah geceyi gündüze ve gündüzü geceye katar. Ve muhakkak ki Allah, Semi’dir, Basîr’dir.

Buradaki gece ve gündüz ile bilinmezlik ile, görünen ve müşahede edilenlerin kastedildiği Semî ve Basîr esmalarından anlaşılmaktadır. Zaten bağlamda maddi anlamda bir gece-gündüz döngüsünden bahseden bir unsur yoktur. Ayetin sonunda yer alan Semî’ ve Basîr isimleri ise, insanların gizledikleri sözler ve yaptıkları fiillerin Allah tarafından bütünüyle bilindiğini hatırlatmaktadır. Razi de “Gece karanlık, yokluk ve cehalete; gündüz ise bunun aksine aydınlık, varlık ve bilgiye delalet eder.” demiştir. Gecenin gündüze karışması, cehaletin ve gizlenenlerin ilelebet saklı kalamayacağı, hakikat güneşinin er ya da geç doğacağını ifade eder. Ancak doğan güneş zamanla, insanların menfaatperest eğilimleriyle örtülmeye çalışılır. Hakkın batılla örtülme girişimini de “Gündüze geceyi katar.” ifadesiyle hatırlatılmış olabilir. Diğer bir manada aydınlık ve karanlığın iki ayrı güç ve ilah olmadığı, bunların döngüsel hâller olduğu öğretilir.

62- İşte böyle, muhakkak ki o Allah, “Hak’tır. Ve Muhakkak ki onun berisinde dua ettikleriniz bâtıldır. Muhakkak ki o Allah Âliyy’dir, Kebir’dir.

Hak, gerçekliği sabit, zeval bulmayan; batıl ise devamlılığı olmayan, sonunda yok olup giden sonradan uydurulanı anlatır. İnsanların başlarına gelen olayların sebeplerine dair aldanışları bu ayette ifşa edilir. Hakikat olan tek gerçek sebebe yönelmek yerine, uydurulmuş dayanaklara bel bağlayanların eli daima boş kalacaktır.

Bu ayetleri gören biri, surenin Mekki olduğunu sanabilir. Ancak bu ifadeler Mekke şirk inancına sempati duyan, iman ile inkâr arasında duran ve menfaatine göre saf değiştirme eğiliminde olanların varlığını bize anlatır. Kaldı ki hicret edildiğinde Yesrib’de Evs ve Hazrec ailelerinden olan putperest müşrikler yaşamaktaydı. Ayetlerin etkisiyle hicretten kısa bir süre sonra toplumsal ve siyasi güçlerini tamamen kaybetmiş, sayıları giderek azalmıştı.

A‘liyy sıfatı, Allah’ın mutlak yüceliğini anlatır ve bu ayette görüldüğü üzere kıyas içeren cümlelerde özellikle zikredilir. Kebîr ise aynı kökten türeyen tüm ifadelerde olduğu gibi büyüklük ve ululuk anlamı taşır. Allah’ın büyüklüğü, O’nun sıfatlarının kusursuzluğu üzerinden ifade edilir. Esmayı anlatırken kullandığımız en cömert, en merhametli, en güçlü gibi tüm üstünlük ve kıyas bildiren sıfatlar, O’nun a‘liyyu’l-kebîr oluşundandır.

En büyük olanı tek büyük bilmek, insana muazzam bir güç kazandırır. Böyle bir imana erişen bir kişi, artık hiçbir fâni gücün önünde eğilip boyun bükmez. Bilir ki boyun bükmeye layık tek varlık Rabbül âlemin’dir. Bu iman, insanı yüceltir. İşte bu yüzden a‘liyyu’l-kebîr’e hakkıyla iman edenin hem insanlığı büyür hem de Rabbi katındaki derecesi yücelir.

63- Allah’ın gökten su indirdiğini ve böylece yeryüzünün yeşerdiğini görmedin mi? Muhakkak ki Allah Latîf’tir, Habîr’dir.

Ayetin semavat/gökler yerine tekil olarak “sema/gök” kelimesini kullanması, o dönemin insanının gözlem ve deneyle bilmesinin mümkün olmadığı bir gerçeğe işaret eder. Zira hava olayları troposfer tabakasında gerçekleşir ve o dönem için bu bilgi ancak Habîr olan Allah’ın haber vermesiyle bilinebilirdi.

Latîf olan Allah, lütfunu yumuşak, ince ve hikmetli bir ölçüyle indirmiştir. Nitekim bitkilerin toprağa kök salıp yeşermesine vesile olan, şiddetli ve sürekli yağışlar değil; usul usul yağan, rahmet yüklü yağmurlardır. İşte bu yüzden lütfunu latif bir şekilde lütfeden Rabbe iman eden kimse, kurutan değil yeşerten; yıpratan değil dirilten bir bakışa ve ahlâka zamanla sahip olacaktır (Mülk: 14; Enâm: 103; Lokman: 16; Şûra: 19; Âdiyât: 11).

64- Göklerde ve yerde olan her şey onundur. Muhakkak ki o Allah Ğanî’dir, Hamîd’dir.

Allah’ın el-Ğanî olduğuna iman eden kimse, artık hiçbir kişi veya nesneyi mutlak anlamda ihtiyaçsız ve mükemmel görmez. Hiçbir şeye muhtaç olmayana iman etmek, insanı şirkten yani aracı arayışından korur. Çünkü bilir ki el-Ğanî olan Allah, kullarının isteğini yerine getirmek için cincinin, üfürükçünün, hocanın, boncuğun, totemin, putun; gök cisimlerinin ya da kurbanlıkların eti ve kanının aracılığına ihtiyaç duymaz. Mahlûkatın tamamını muhtaç olarak gören kimse, onları gözünde büyütmez ve yaratılış amaçlarının üzerinde bir konuma yükseltmez. İşte el-Hamîd esmasının manası bu noktada tamamlayıcı bir rol üstlenir. Övgülerinin tamamını Allah’a tahsis eden kişi, nefse ve dünyalıklara karşı müstağni bir duruş kazanır. Bu ayete iman eden kimse, sahip olduğu mülke de bir emanet gözüyle bakar, onu gereğinden fazla yüceltmez ve böylece şirke düşmez. Ganiyyü’l-Hamîd’e iman, muhatabına dünyalıklara karşı vakar ve istiğna kazandırır, kimseye el açmayan bir özgüven de inşa eder (Fâtır: 15; Burûc: 8).

65- Allah’ın yeryüzündekileri size musahhar kıldığını görmedin mi? Ve gemiler, denizde onun emri ile akıp gider. Ve Allah, izni haricinde semayı arzın üzerine düşmemesi için tutar. Muhakkak ki Allah, insanlara karşı Raûf’tur, Rahîm’dir.

 

Bir önceki ayetin el-Hamîd ile sona ermesi, insanların mahlûkatı gereğinden fazla yüceltip övgünün odağı hâline getirdiklerine işaret etmektedir. Burada ise yüceltilen (Aliyyü’l-Kebîr), muhtaçsız sanılan ve övülen (Ğaniyyü’l-Hamîd) her varlığın, hakikatte insana ve insan üzerinden ilâhi düzene muhtaç olduğu (Latîfun Habîr tarafından) haber verilmiştir. Raûf, ilâhi şefkati; Rahîm ise o şefkatten taşan merhametin hissedilme hâlini ifade eder. Yeryüzündeki varlıkların insana musahhar kılınması, Allah’ın takdiriyle insana bahşedilen akıl nimetinin bir sonucudur. İnsan aklını kullanmayınca şirke düşer ve ilâhi şefkat ve merhametten mahrum kalır.

 

Ayete dikkat edildiğinde, önce yeryüzündekilerin insana musahhar kılındığı belirtilir ve buna iki somut örnek verilir. İlki, gemilerin Allah’ın emriyle denizde akıp gitmesidir. İkincisi ise semanın -gökyüzünün/atmosferin- yeryüzüne Allah’ın izni hariç düşmekten tutulmasıdır. Ayette bu iki örnek verilirken dikkat çekici biçimde önce “Allah’ın emri”, ardından “Allah’ın izni” ifadeleri kullanılır.

Kurân’da “Allah’ın emri” ifadesi, yaratılışın en başında belirlenen tabiat yasalarına işaret eder. Buna örnek olarak suyun kaldırma kuvveti verilebilir. Su, kendi yoğunluğundan daha az yoğunluğa sahip cisimleri yüzeye doğru itme eğilimindedir. Yoğunluk farklarından kaynaklanan bu itme kuvveti sayesinde cisimler yüzebilir hâle gelir ve gemiler deniz üzerinde akıp gidebilir. Atmosferde ise farklı ama tamamlayıcı bir denge söz konusudur. Yerçekiminin çekme kuvveti, semayı yeryüzüne yakın tutar. Buna ek olarak Güneş’ten gelen ısı, hava moleküllerinin kinetik enerjisini arttırarak havanın gaz hâlinde yukarıda kalmasını sağlar. Gazların yoğunlaşıp sıvı hâle dönüşmesine, yani gökyüzünün “çökmesine”, bu görünmeyen direkler engel olur. Eğer ısı belirli bir seviyenin altına düşerse atmosfer yoğunlaşarak sıvı hâle gelebilir ve yeryüzüne doğru çöker. Ayette, havanın yukarıda tutulmasına ve aynı zamanda aşırı ısınarak denizleri buharlaştırmayacak şekilde dengede kalmasına işaret edilmektedir. Nitekim önceki ayetlerde de yağmurun hayatı destekleyecek ölçüde indirilmesinden söz edilmiştir.

Ayette geçen “Allah’ın izni” ifadesi ise, bu kozmik dengenin bozulacağı son saate işaret eder. Nüzul ortamı dikkate alındığında, ayette geçen “sema” kelimesinin yalnızca atmosferi değil, görünür gök cisimlerini de kapsaması mümkündür. Zira havanın yoğunlaşıp sıvıya dönüşmesi gibi teknik bilgiler o dönemde bilinemezdi. Buna karşılık, gökten düşen uçan ateş topları (meteorlar) biliniyor. Ancak yıldızların ve gezegenlerin neden yeryüzüne çarpmadığı anlaşılamıyordu. Bu sebeple ayet, Allah’ın emriyle işleyen çekim kuvveti, merkezkaç ve savrulma etkileri, atmosferin sağladığı sürtünme gibi tüm yasaların “Allah’ın izniyle” son saatte tersine çevrilebileceğini vurgular. Böylece muhatabın gelecek ve gayb konularında istismar edilmesinin, akıbetin uydurma ilâhların elinde olduğu düşüncesine dayanan şirk inançlarının önü kesilmiş olur.

66- Ve o ki sizi ihya eder, sonra sizi öldürür, sonra size yeniden hayat verir. Muhakkak ki insan, gerçekten çok nankördür.

 

Ayetin başında “ahyâ-kum” yani sizi ihya eder ifadesi gelir. Ardından “yuhyî-kum” yani size yeniden hayat verir/diriltir kaydı düşülür. Aynı kökten gelseler de bu iki kelimedeki ince farkın meale ihya ve diriltme/hayat verme şeklinde yansıtılması gerekir. Çünkü yukarıdaki ayetlerde Rabbimizi tanıtan esmalar ve verilen gaybi bilgiler, muhatabın manevi olarak diriltilmesine, yani ihyasına karşılık gelir. Ardından gelen “…sonra sizi öldürür.” ifadesi, imtihan süresinin sona ermesi olan (son saat) maddi ölüm; peşinden gelen “…sonra size yeniden hayat verir (yuhyî)” ise ahiret için diriltmeyi anlatır.

 

Burada muhatap tüm insanlar değil nankör insanlardır. “Nankör” olarak çevrilen kefûr, insanın yokluğa terk edilmediği, aksine ona şahit olacağı bir varlık nimeti verildiği hâlde bunun üzerini örtmesidir. Buradaki el-insan ifadesi, belirsiz ve “nas” ifadesindeki gibi geneli kapsayan bir çoğul değil, belirli ve bilinen bir insan tipine işaret eder. Buradaki nankörler, bir sonraki ayette görüleceği üzere, kendilerine yeni bir bakış ve nefes aldıracak olan Allah’ın emirleri konusunda Allah Resulü ile tartışmaya (nizaya) girişenlerdir.

 

67- Ve her ümmetin usulünü onlara usul olarak kıldık. O hâlde emirde seninle niza etmesinler. Sen, Rabbine davet et! Muhakkak ki sen, istikamet verilmiş bir hidayet üzeresin.

“İstikamet verilmiş hidayet” ifadesi, Kurân ve Hz. Peygamber’den önce de yönü belirlenmiş, insanlıkla yaşıt nebi ve resullerin izlediği kadim yolu ifade eder. Bu sebeple ayetin ilk cümlesine “Biz her ümmet için uygulayacağı bir ibadet yolu verdik.” şeklinde bir meal verilmesi isabetli değildir. Böyle bir meal, her ümmetin usul farklılıklarını öne çıkarırken; tercih ettiğimiz yaklaşımda ortak maksat ve kadim istikamet vurgulanmaktadır.

Meal verirken “usul” şeklinde karşılanan mensek kelimesine tefsirlerde “kurban kesme ibadeti, kurban kesme yeri, kurban kesme usulü” anlamlarının yanı sıra “ibadet mahalli, ibadet şekli ve din” gibi daha geniş anlamlar da verilmiştir. Ayetin bağlamı, birçok müfessiri bu kelimeyi özellikle kurban ibadetiyle irtibatlandırmaya sevk etmiş olsa da kelime hakkında birbirinden farklı yorumlar da yapılmıştır. Nitekim Taberî, “kutladıkları bayram, akıttıkları kan, kestikleri kurban ve hac ibadeti” şeklindeki görüşleri aktardıktan sonra, ayette özellikle kurban bayramı günlerinde Mina’da akıtılan kanın kastedildiğini tercih eder. Bunun gerekçesi olarak da Resulullah ile müşrikler arasındaki tartışmanın bu konu etrafında yoğunlaşmasını gösterir. Buna karşılık Razi ve Şevkani gibi müfessirler, ayet bağlamının böyle bir sınırlandırmayı zorunlu kılmadığını belirterek mensek kelimesini “din” ve “dini kurallar” şeklinde daha genel bir anlamda değerlendirmiştir.

Bizim kanaatimiz, buradaki niza ve çekişmenin yalnızca kurban meselesiyle sınırlı olmadığı, Allah’ın esmâsından hac rükünlerine ve varlık tasavvuruna kadar uzanan bütüncül bir ihtilafa işaret ettiğidir. Bu nedenle mensek kelimesi, farklılıkları değil ortak yönleri ifade eder. Kelimeyi yalnızca hac usulleri ve kurbanlıklarla sınırlamak, anlamı daraltmak ve ihtilafı temelden uzaklaştırıp usul ayrışmalarına indirgemek olur. Oysa ayetin muhtevası, önceki ümmetlerde hacla ilgili uygulamaların temelde farklı olduğuna değil, maksadın değişmediğine işaret eder. Bu omurga diyebileceğimiz maksat, Kâbe’nin paylaşma, eşitlik ve kardeşlik ortamı oluşturmasına vesile olmasıdır.

Müşriklerin davet ettiği gibi; şirkin hâkim olduğu bir mekâna, kabile geleneğine ya da gösterişe değil; doğrudan Rabbe davet, hacdaki bütün menâsikin özünü teşkil eder. Ayette, peygamberle bu konularda niza edenlerin varlığına dikkat çekilir. Resul onları aralarındaki o tek kelimeye davet ederken, onlar atalarından kalan uydurmalar üzerinden ayrışmayı ve tefrikayı körüklemektedir. Bu çekişmeyi sürdürenler; bir kısım ehlikitap mensupları ile Yesrib’de varlığını sürdüren müşrik gruplardır.

Ayetin bağlamı, aynı zamanda “Seninle bu konularda tartışmalarına izin verme!” anlamında hikmetli bir emir de içermektedir. Kurtubî’nin de bu manaya meylettiği görülmektedir. Nitekim hicretten sonra Medine’de putperest Araplar yaşamaya devam etmiştir. Medine Vesikası’nda bu müşriklerin konumu açıkça tanımlanmamış olsa da şehir savunması ve toplumsal düzenle ilgili hususlarda anlaşmanın fiili bir parçası olmuşlardır. Bu müşrik Araplar, Medine’nin tamamen İslamlaşmasına kadar -yaklaşık 630’lu yıllara dek- varlıklarını sürdürmüş, zamanla büyük çoğunluğu Müslüman olmuştur. Mekke’nin fethi ve özellikle Tevbe suresindeki “berâe” hükümlerine kadar Medine toplumunda müşrik varlığı bütünüyle ortadan kalkmamıştır. Bu sebeple, Medeni surelerde müşriklere yönelik hitaplar azalsa da bütünüyle kesilmeden devam etmiştir.

68- Ve seninle cedelleştiklerinde onlara de ki: “Allah yaptıklarınızı çok iyi bilir.”

Müşrikler, Peygamber’e “Allah’ın öldürdüğü hayvanı haram sayıyorsunuz; insanların öldürdüğünü ise helal mi sayıyorsunuz?” şeklinde eleştiriler yönelterek önce niza, ardından ise münakaşa ve cedele kadar meseleleri götürüyorlardı. Müşriklerin hastalık, yüksekten düşme, yaşlılık veya başka bir sebeple ölüp içerisinde mikroorganizmaların hızla ürediği bir leşe “Allah’ın öldürdüğü” ifadesini kullanmaları hem eksik hem de sebepleri görmezlikten gelen kaderci bir inancın tezahürüdür. Onlara göre, insanın kestiğini Allah öldürmemiştir. Aslında yapılan kıyas mantıksal açıdan hatalıdır. Enfal 17’deki “Siz öldürmediniz Allah öldürdü ve attığın zaman sen atmadın Allah attı.” gibi ifadeler müşriklerin bu hatalı kıyaslarına verilmiş cevaplardır. Cedelin sebebi müşriklerin en başta kurulan hem kişi hem de toplum açısından zararlı ve hastalıklı bakışın düzeltilme gayretidir.

“Allah yaptıklarınızı biliyor.” ifadesi, müşriklerin hac ve kurban usullerini kendi menfaatlerine göre zaman içinde değiştirip dönüştürmelerine bir atıf olabilir. O kadim ve istikamet verilmiş yolun istikameti şirk ile kaydırılmıştır. Buradaki tartışmanın merkezinde, kalpteki takva ve ilâhi rızayı gözetmek değil, haklı çıkma arzusu ve büyüklük taslama duygusu bulunmaktadır. “Allah bilir.” ifadesi kalplerde saklı duran bu gizli kibri, ayrıca onların gaybi hesaplarını ve art niyetlerini de işaret eder. “Ben bilirim veya Allah bana bildirir.” değil de sadece “Allah bilir.” vurgusu elçiye duyulan düşmanlığı en aza indirip muhatabı Rabbi ile baş başa bırakan hikmetli bir cevaptır.

69- Allah, kıyam günü ihtilâflarınız hakkında aranızda hüküm verecektir.

Derin dini ve gaybi ihtilafların hükmünü Allah’a bırakmak Kurân’i bir ahlâktır. “Ben daha iyi bilirim.” diyen veya “Hakikat bizden sorulur.” zihniyetinde olan birine karşı niza ve tefrika kaçınılmazdır. Çünkü artık dert hakikati aramak değil, muhatabına ders verip had bildirmek ve tahakküm kurmaktır. Sizinle nizalaşıp işi cedele kadar vardıranlarla hakikatin aranması, istişare ve münazara artık mümkün değildir. Böyle bir durumda “En doğrusunu Allah bilir, aramızdaki hükmü Allah’a bırakalım.” diyerek meseleyi sonlandırmak en isabetli olandır.

70- Bilmiyor musun ki Allah, göklerde ve yerde olanları mutlaka bilir. Muhakkak ki bu, bir kitaptadır. Muhakkak ki bu, Allah’a kolaydır.

Derin ihtilafların neden Allah’a bırakılması gerektiğine dair gerekçeleri sıralayarak bir önceki ayetin çizdiği çerçeveyi bu ayet tamamlar. Buradaki “kitap” vurgusu, yapılanların amel defterlerine işlendiğini bildirir. Bu kayıt, gaybi konular hakkında tartışmanın ve had bildirme çabasının beyhude olduğunu hatırlatır. Zira amellerin kaydedildiğine iman etmeyenler had bildirir. Bu tutumları kalplerde gizlenen niyetlerin, kibrin ve taraflı yorumların sebebini ifşa eder.  Yapılanların Allah katında zaten bilinip asla unutulmadığı “kitap” vurgusuyla ikinci kez teyit edilir. Böylece cedel ehlinin saklı hesaplarını Allah’ın bildiği hatırlatılarak muhatap iç muhasebeye yine davet edilir. Ey cedel ehli, asıl düşman karşındaki mi yoksa zihniyetiniz mi?

Ayetin “Allah’a kolaydır.” ifadesi ise, bunca yapılanın ve söylenenin kaydedilmesinin insan açısından zorluğunu ve bu yüzden imkânsız gibi zannedilmesini anlatır. İlahi kayıt sistemi imkânsız sayılırsa kişi yalana, iftiraya ve suça meyleder. Hakikatin nihai hükmünü verecek olanın, hiçbir kayıt ve perdeyle sınırlı olmayan mutlak ilim sahibi olduğuna iman, kişiyi hakka girmekten ve başkasına zarar vermekten alıkoyar. Bu nedenle mümin, boş tartışmaları uzatmak yerine hükmü her şeyi bilen ve asla unutmayan Allah’a teslim etmelidir. Müminin vakarının kaynaklarından biri de amel defterine imandır.

 

71- Ve kendilerine bir sultan indirilmeyen Allah’ın berisindeki şeylere kulluk ediyorlar. Ve onların, ona ait ilimleri yoktur. Ve zalimler için yardımcı da yoktur.

 

İnanç bir ilme dayanmalıdır. Şirkin temelinde cehalet yatar. Aslında tevhit şirk mücadelesi, temelde ilim-cehalet mücadelesidir. İndirilen sultan, ikna edici ve etki altına alan bilgidir. Dolayısıyla zulümde yardımlaşanlara karşı bilinçli bir mücadele şarttır. Zalime yardım cehaletin sonucudur. O yüzden canlıların en şerlisi aklını kullanmayanlardır.

 

72- Ve onlara beyan edilmiş ayetlerimiz tilavet edildiğinde kâfirlerin yüzlerindeki münkeri tanırsın. Ayetlerimiz onlara tilavet edildiğinde neredeyse saldıracaklar. De ki: “Size bundan daha şerlisini haber vereyim mi? Allah’ın kâfirlere vadettiği ateştir. Ne kötü dönüştür."

 

Münker, marufun zıddıdır ve insanlığın fıtraten kabul etmediği, çirkin gördüğü her türlü kötülük anlamına gelir. Bir önceki ayette şirk ve onun ürettiği kast sisteminden söz edilmiştir. O hâlde buradaki münker, şirkin oluşturduğu her türlü kötülük ve zulümdür.

Eğer bir ortamda zulüm ve haksızlık var da oradakiler bundan rahatsızlık duymuyorsa zalim güçlenir. Burada tilavet edilen âyetler, Allah’ın berisinde kulluk edilen şirk inancını ve bu inancın ilimden değil cehaletten beslendiğini ortaya koymaktadır. Yesrib’deki az sayıdaki müşrike, tevhidin hakikatlerini ve Müslümanların onların inançlarına dair düşüncelerini beyan eden ayetler tilavet edildiğinde, asıl niyetlerini gizleyen müşriklerin içlerindeki öfkenin dışa yansımasından söz edilmektedir.

 

“…tanırsın.” ifadesi, onların gerçek niyetlerini gizlediklerini ancak bu gizlemenin yüzlerinden okunabildiğini gösterir. Zaten devamındaki “…neredeyse saldıracaklardı.” kaydı, içlerindeki kin ve nefreti şimdilik tutabildiklerine fakat bunun kontrol altında zorla bastırılan bir öfke olduğuna işaret eder.

 

Buna rağmen Kurân, tevhid konusunda en ufak bir geri adım atmaz. Tam aksine bundan daha şerlisini haber vermektedir. Bundan daha şerlisi müşriklerin öfkeleri değil ilahi rızayı kaybetmektir. “Ne kötü dönüş!” ifadesi tevhidi hakikatler konusunda dünyevi çıkarlar için taviz vermeyi ve geri adım atmayı ifade etmektedir.

 

73- Ey insanlar! Size vurucu bir misal veriliyor. Öyleyse onu dinleyin! Muhakkak ki Allah’ın berisinde dua etikleriniz bir araya gelseler bir sinek dahi yaratamazlar. Ve eğer sinek, onlardan bir şey kapıp kaçsa onu ondan alamazlar. Talep eden de talep edilen de aciz.

 

Ayetin “Ey insanlar!” şeklinde hitap zamiri ile başlaması muhatabın ilgisini ve dikkatini çekmek içindir. Yesrib’de her inanç grubu kendi içinde ibadetlerini yapmakta idi. Burada Allah Resulü’nün farklı gruplara daveti ulaştırmaya çalıştığı, ayetlerin muhtevasından anlaşılmaktadır. “Öyleyse onu dinleyin!” emri, muhatabın gelen mesajlara istenilen ilgiyi göstermediği anlamına gelebilir.

 

Ayette sarsıcı ve düşündüren bir örnek verilmektedir. Darb ve mesel kelimelerinin bir araya gelmesi, verilen örneğin sıradan bir benzetme değil muhatabında iz bırakan, onu kendine getiren çarpıcı ve etkileyici bir misal olduğuna işaret eder.

 

Buradaki örneğin muhatapta bıraktığı iz, sinek benzetmesinin hikmeti ile alâkalı olmalıdır. Öncelikle bir kıyas yapılır. Allah’ın berisinde dua edilen ve tapınılan putlar ve putçuların ayakta tuttuğu şirk inancı ile Allah’ın yarattığı bir sinek kıyas edilir. Peki, neden sinek? Bu misal muhatabın yaptığı bir yakıştırmaya cevap olabilir. Mekke’nin güçlü ve kalabalık müşrik elebaşlarının karşısında resulün ve sıkıntıdaki aciz görülen sahabenin bir sinek gibi güçsüz ve kolayca ezilip geçilecek durumda zannedilmesi verilen misalin nasıl hikmetle seçildiğini göstermektedir. Belki de gizli kapaklı yapılan ve müşriklerin Müslümanları aşağılamak için kullandıkları bu benzetmelerden Semi ve Basir olanın haberdar olduğu böyle bir misale anlatılmış olabilir. Böylece cahiliye karanlığında kendisine anlatılan masallar ile derin uykuda olan birinin küçük bir sivrisinek karşısında düştüğü acziyet hatırlatılmıştır. O kişi ne kadar güçlü olursa olsun sineğin sesini duyar ama onun karşısında acze düşer. O yüzden talep eden de talep edilen de muvahhit Müslümanlar karşısında aciz kalmıştır. Resulünü güçsüz ve aciz gören, onun getirdiğini dinlemeye bile tahammül edemeyenlerin suçu şöyle tarif edilecektir:

 

74- Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Muhakkak ki Allah, Kaviyy’dir Azîz’dir.

Allah’ın kadr u kıymetini bilmemek, O’nun aracıya, din sınıfına, ibadetlere, kesilen kurbanların kanına ve etine muhtaç olduğunu zannetmektir. Allah’tan başkasına yöneltilen övgüler, şirke zemin sağlar ve bu da Allah’ın Kaviyy ve Azîz olduğuna iman etmemenin bir sonucudur. O’nun resulünü küçümseyip getirdiği ayetleri hâşâ sinek vızıltısı gibi lanse edenler, Allah’ın kadr u kıymetini idrak edememiştir. Muvahhidin imanı arttıkça şirk karşısındaki mukavemeti ve izzeti artar. Kaviyy ve Azîz esmaları, Allah’ı hakkıyla takdir eden tevhid ehlinde böyle tecelli eder.

75- Allah, meleklerden ve insanlardan resuller seçer. Muhakkak ki Allah, Semi’dir, Basir’dir.

Bu ayette geçen “yestafî” kelimesi saflaştırarak ayırma, türünün en kalitelisini, en seçkinini ve en iyisini seçmek anlamındadır. İçtibâ, özel ve nitelikli seçme; istifâ, arıtıp saflaştırarak seçme; ihtiyâr, tercih etme (daha genel) anlamdadır. Müşriklerin itirazı, zayıf gördükleri Allah Resulü’nün elçiliğinedir. Zuhrûf 31’de şöyle denilmiştir: “Bu Kurân, iki kasabadan azametli bir ere indirilmesi gerekmez miydi?” Hâşâ, bir sinek gibi gördükleri ve kolayca ezip yok edebileceklerini sandıkları Hz. Peygamberin Allah tarafından imtihanlarla saflaştırılıp seçilmesi, sadece Allah’a ait olduğunu hatırlatır. Surenin son âyeti olan 78. âyette “Allah için hakkıyla cihad edin. O, sizi seçip ayırdı.” ifadesinde ise içtiba kelimesi kullanılacaktır. Furkan 21’de ise: “Bizimle karşılaşmayı ummayanlar dediler ki: ‘Bize de melekler indirilmeli değil miydi?’” ifadesiyle, yetim Muhammed’in resul seçilmesine yönelik müşrik itirazları dile getirilir. Allah’ın Semî‘ ve Basîr oluşu, Allah Resulü’nün ve sahabenin hâline bakarak onun hak resul olmadığını gizli kapaklı şekilde iddia edenlerin söylediklerine ve yaptıklarına bir gönderme mahiyetindedir. Meleklerden de resuller seçilmesi ifadesi her meleğin resul olmadığını anlatmaktadır.

76- Onların ellerinin arasındakini ve halefini bilir. Ve emirler Allah’a rücu eder.

 

“Ellerinin arasındakini bilir” ifadesi, geçmişten gelen ve insanların önlerinde hazır buldukları bilgiler, hâlihazırda yaşanan dini uygulamalar anlamına gelir. “Halefi” ise, bu geleneğin yerine geçecek olanı ifade eder; o da Peygamberin melek resulle aldığı ve getirdiği hak kitaptır. Bu ayet, nüzul ortamında hâlihazırda uygulanan şirkli din anlayışı ile vahyin getirdiği hakikatlerin çelişmesi üzerine indirilmiş olabilir. Allah, geçmişte ne indirdiğini ve şimdi neyi emredeceğini en iyi bilendir. Zira bütün işlerin, emirlerin karar mercii Allah’tır. Bu hatırlatmanın nedeni kimsenin kendini karar mercii olarak görmemesidir.

 

77- Ey iman edenler! Rükû edin ve secde edin. Ve Rabbinize kulluk edin. Ve hayır işleyin. Umulur ki felâha erersiniz.

 

Kulluğun göstergesi rükû ve secde iken kulluğum meyvesi hayırlı ve salih işlerdir. Mümine düşen, bu emirlere direnmek değil, boyun bükmek (rükû) ve Allah’ın yüceliğini kabul edip teslim olmaktır (secde). Kulluktan önce gelen rükû ve secde, kelime-i tevhitteki “lâ”ya karşılık gelir. Kulluğa engel olan kibir ve isyan törpülenmeden, sağlıklı bir kulluk başlayamaz.

 

Önce kıbleye dönülerek yapılan rükû, sonra yapılan secdenin hikmetlerinden biri de indirilen emirleri kabul, teslimiyet ve tevazuu bedenen de ortaya koymaktır. İkinci sırada “Rabbinize kulluk edin!” emri gelir. Peki, bu kulluğun amacı nedir? O da hayır işleridir. Kulun ve içinde yaşadığı toplumun felah bulabilmesi için İnsanların hayırlarda yarışması çok değerlidir. Şer işlerle meşgul olan hayırlı bir kul değildir. Bunun asli sebebi indirilen emirlere boyun büküp teslim olmamasıdır.

 

78- Ve hak cihatla Allah için cihad edin. O, sizi diğerlerinden ayırdı. Dinde sizi haraca bağlamadı. Ki o, babanız İbrahim’in milletidir. Ve bunda da resulün size şehit olması ve sizin de insanlara şehitler olmanız için O, daha önce sizi “Müslümanlar” olarak isimlendirdi. Öyleyse namazı ikame edin, zekâtı verin, Allah’a tutunun! O, sizin Mevlânızdır! Ne güzel Mevlâ ve ne güzel Nasîr!

 

Cihadın iki türü vardır: İlki hak cihad, diğeri bâtıl için yapılan mücadeledir. Cihad, menzile ulaşmak için gösterilen bilinçli çabayı ifade eder. Dolayısıyla sözcüğün esas anlamı, “takat” yani güç yetirebilme sınırında gayret göstermektir. Allah için mücadele; O’nun ilahi ve ulvi değerlerini yaşatmak ve korumak için gösterilen her türlü meşru gayreti kapsar. Cihad; kişiler, nesneler ya da ideolojiler için değil, evrensel değerler olan esma için yapılırsa hak cihad kapsamındadır. Hayr işlerdendir ve son derece kıymetlidir.

 

Müminlerin kararlı ve şuurlu çabalarının bedenle yapılanına “cihad”, manevi olanına “mücâhede”, fikir ve İslam’i ilimlerde yapılanına ise “ictihad” denir. “Allah yolunda gayret göstermek, çaba sarf etmek” anlamlarına gelen cihad, bu üç manayı da bünyesinde barındırır.

 

Ayette geçen “harac” kelimesinin aslı, iki şeyin birleşmesi anlamına gelir. Bazen birleşen şeyler arasındaki darlık ve sıkışmışlık düşünülerek kullanılır. Kökü “çıkmak” anlamına gelen “h-r-c”dir. Cepten zorla ve tehditle çıkan paraya da bu nedenle haraç denir. “Dinde sizi haraca bağlamadı.” ifadesi, geleneğin dine yüklediklerinin rahmâni değil; çoğu zaman beşeri menfaatler sonucu ortaya çıktığına özlü bir şekilde işaret eder. Resullerin din konusundaki temel prensibi şudur: “Ona karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim yalnızca âlemlerin Rabbine aittir.” (Şuarâ: 109)

 

Kurân’da zorluk, temel olarak “ʿusr” kelimesiyle ifade edilir (İnşirah: 5-6). Birini haraca bağlamak, hakkı olmadığı hâlde onu korkutarak çıkar elde etmek demektir. Din sınıfı, maalesef cenneti kaybetme ve cehenneme düşme korkusu üzerinden cahil dindarların sırtından geçinmiş adeta onları haraca bağlamışlardır. Bu istismar, hemen her inançta görülen yaygın bir hastalıktır.

 

Hz. İbrahim’e yapılan atıf, müşriklerin işledikleri şirki Hz. İbrahim’e isnat etmelerinden kaynaklanmaktadır. “İbrahim ne Yahudi’ydi ne de Hristiyan; o, Allah’a ortak koşanlardan da değildi.” (Âli İmrân: 67). Ayette geçen “Hz. İbrahim’in milleti” ifadesi, onun izinden gidenlerin ve onun usulleri etrafında bir araya gelen milletleri, toplulukları ifade eder. Sonraki nesillere aktarım, ancak ayetteki şehadet ile mümkün olacaktır.

 

“Şehit” ismi, müşahede edilebilir varlıklar söz konusu olduğunda “örnek ve model” anlamını da içerir. Zira bu şahitlik, hayatın içinde gerçekleşen aktif bir tanıklıktır. Resulün şehit olması, barışa teslimiyetin yaşayan timsali olmasındandır. Meseleleri cedelle değil, es-selâmın seçtiği İslâm ile çözdüğü için Resul, bizim için en güzel örnektir. Ona tâbi olanların da tıpkı Resul gibi, bir temsil sorumluluğu vardır. Bu sebeple “Siz de insanlara şühedâ olun!” emri gelmiştir.

 

Ayetteki “semmâkumu’l-muslimîn” ifadesi, salt bir isimlendirmeden daha derin bir manaya sahiptir. “Sumûv” ve “semâ”, bir şeyin üst tarafını ve önceliğini ifade eder. İsmin “Müslim” olması, bu insanların en görünen ve en bariz sıfatlarının barışa teslimiyet olduğunu anlatır. Barış yanlısı, sulh ve selâmetin beden bulmuş hâli olan; ilahi ve ulvi değerlerle, fıtratlarıyla, çevreleriyle ve kendileriyle barışık insanlara Müslüman denir. Allah’a tutunmak, O’nun mükemmel sıfatlarına sımsıkı sarılmak demektir. Bunu hayat prensibi hâline getirenler için, bu ilahi ilkeler en güzel dost ve yoldaş (Mevlâ) ve en güçlü yardımcı (Nasîr) olacaktır.

 

Rabbim, esmasını dost edinen ve ona sımsıkı sarılanlardan eylesin. Hac suresinden anladıklarımız şimdilik bunlardır. En doğrusunu kitabın sahibi bilir.

 
Eklenme Tarihi : 1/16/2026 9:32:08 AM
Okunma Sayısı : 224