 Kasas Suresi
Sure, adını 25. ayette geçen “kıssa” kelimesinin çoğulu olan “kasas” kelimesinden almıştır. Doğumundan peygamberliğine kadar Hz. Musa’nın kıssası geniş bir şekilde anlatıldığı için sureye bu adın verilmiş olması da muhtemeldir. Surenin muhtevası, boykot sonrası inen surelere benzemektedir. Surenin içinde, iniş tarihine delalet edebilecek ipucu 20. ayettir. Burada Hz. Peygamber’e karşı hazırlanan suikast dolaylı olarak haber verilir. Hasan Basri, Ata, Tavus ve İkrime’den gelen rivayetlere göre surenin tamamı hicretten önce nazil olmuştur. Mukâtil ise “53. ayetten 55. ayete kadar olan bölüm”ün Medine Dönemi’nde nazil olduğunu söyler. Surenin bölümleri, bir bütünlük arz etmekte ve sonuna dek peş peşe indiği izlenimini vermektedir. Sure "ta, sin, min" ile başlayan ve 10. ayetten 68. ayete kadar Musa kıssasına uzunca bir yer ayrılan Şuara suresi ile beraber okunmalıdır. Yine bu surede Hz. Peygamber’e “Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin.” uyarısı ile hidayetin ikili ilişkiler ve yakın akrabalık bağları ile değil, hak edilme üzerinden olacağı hatırlatılmıştır. Bu durum Musa kıssasıyla da örneklendirilir.
Rahman Rahim Allah’ın ismiyle…
1.Ta, Sin, Mim.
Bu surenin ana konusu “ta, sin, mim”dir. Ta ile Musa kıssası 43. ayete kadar işlenecek ve konu sin yani Hz. Muhammed’e şöyle getirilecektir: "Ve sen (ey Muhammed)! Musa’ya emrettiğimiz zaman batı tarafında değildin. Ve sen, şahitlerden de değildin." Mim ise 71-73 arasında gece ve gündüzün yaratılması ve başlangıç anlamındadır. Onun veçhi hariç bir başlangıcı olan her şeyin zamanla helak olacağını bildiren 88. ayetle sure noktalanacaktır.
2. Bunlar, açıklayan kitabın ayetleridir.
Birinci ayet gibi, bu ayet de Şuara suresinin ikinci ayetiyle aynıdır. Buradaki “tilke/bunlar” işaret zamiri ile işaret edilenler, birinci ayetteki hurufmukataa sembollerine veya Musa peygamberin önceki kitaplarda kısmen tahrif edilmiş hayat hikâyesine atıf olabilir. Bundan dolayı bazı müfessirler bu ayette geçen “apaçık/açıklayıcı kitap” ile Tevrat’taki anlatımların bir kısmının kastedildiğini ileri sürmüşlerdir.
Mübîn kelimesi, apaçık manasının yanında “açıklayıcı” anlamına da gelmektedir. Çünkü hem geçişli hem de geçişsizdir. “Kitabımubin”, gerçeği açıkça ortaya koyarak açıklayan demektir.
3. Mümin bir kavim için Musa’nın ve Firavun’un haberini, hak ile sana tilavet edeceğiz.
“Mümin kavim” ifadesi, ehlikitabın bildiği kıssanın batıldan arınmış olan anlatımının amacını ve hedef kitleyi göstermektedir. Tilavet kelimesi “iletmek, takip etmek, arkasına düşmek” gibi anlamlara gelmektedir. Nebe kelimesi ise “faydası büyük haber” demektir. Bu ifade, önemli ve ciddi konular için kullanılır (Necm: 36, Fâtır: 14, Nebe: 2, Sâd: 67, İbrahim: 9). Kurân, kıssa ettiği Musa ve Firavun haberlerinin bir amaca mebni olarak anlatıldığını “bil-hak” ifadesi ile vurgular.
Kıssalar geçmişte yaşanmış bir hikâye değil, bugünün sorunlarına çözümler getiren akılda kalıcı örnekliklerdir. Nüzul ortamında da böyle bir amacı gerçekleştirmiştir. Mekke müşriklerinin baskı ve zulümleri altında bunalmış Müslümanlara umut verirken, firavunlaşan müşrikleri de uyarmıştır.
4. Muhakkak ki Firavun, yeryüzünde ehlini taraflara ayırarak bir kısmını güçsüz bıraktı. Onların oğullarını boğazlatıp kadınlarını hayatta bırakıyordu. Muhakkak ki o ifsat edenlerdendi.
Şiye‘an, “yayılmak ve güçlenmek” anlamındaki “eş-şiya” mastarından türetilmiştir ve “yandaş ve taraftar” anlamını kazanmıştır. Bu ayette Firavun'un "ehli" dediği halkını, kast sistemi ile yönettiği ve toplumu sınıflara ayırdığından bahsedilir. Firavun, kimini yönetici sınıfına dâhil edip hak ve imtiyazlara boğuyor, kimisini de ezmek ve sömürmek üzere en temel insani haklarını zorla ellerinden alıp köle sınıfına dâhil ediyordu. Firavun’un “hor ve güçsüz gördüğü” yahut “görmek istediği” grup, Mısır toplumunda en aşağı tabakasındaki İsrailoğullarıdır.
Oğulları boğulup kızları sağ bırakılan bir tayfadır. Taife, Keşşaf’ın beyanı ile bir halkta olması mümkün olan fırka veya grup demektir. Bir şeyin etrafını çeviren cemaat demek gibidir. En azı üç-dört kişidir. İbni Abbas, dörtten kırka kadar demiştir. Buradan, İsrailoğullarının tamamının oğullarının öldürülmediği anlaşılır. Zira Firavun’a yaranmaya çalışan İsrailoğullarından olanlar sarayda "mele" sınıfına kadar yükselmiştir. Muhtemelen çocukları öldürülen, zulme karşı muhalif duran az ve öz bir gruptur.
Ne Kitab-ı Mukaddes’te ne de Kurân-ı Kerim’de bir müneccimin İsrailoğullarından doğan çocuğun Firavun’un tahtını ele geçireceği ya da onun korkunç bir rüya sonucu çocukları öldürmeye başladığı yazılır. (Mevdudi). Bu masallar, boşlukları doldurmak için uydurulmuştur. Müfessirlerimiz bu masalı Talmud’dan ve diğer İsrailiyyat’tan almışlardır.
“Ve Mısır’ın kralı İbrani ebelerle konuştu. Ve şöyle dedi: İbrani kadınlara ebelik yaptığınızda çocuklara bakın; eğer oğulsa öldürün, kız ise bırakın yaşasın.” (Çıkış: I: 8–16)
Muhtemelen bu duruma düşen İsrailoğulları, Mısır’da eski yönetimi elinde tutan aile tarafından bir ayrıcalık kazanmıştır. Yeni yönetim, bir ihtilal ile eski Firavun’u devirince tanınan imtiyazlar birer birer geri alınmış olabilir. Talmud’a göre yeni hükümet, İsrailoğullarını verimli arazilerinden, evlerinden ve mülklerinden mahrum etti. Sonra devletle ilgili iş ve görevlerinden uzaklaştırdı. Artık Kıpti liderler, İsrailoğullarının ve onların Mısırlı dindaşlarının biraz palazlandığını ne zaman görseler onları zillete duçar edip küçük bir ücretle ya da beş kuruş vermeksizin en zor işlerde istihdam ederlerdi.
Tüm bu anlatımlar, aslında her müreffeh dönemin arkasından yaşanan çürümeyi anlatmaktadır. Gücün bir kesimin arasında dönüp duran bir devlete dönüşmesi, halkın geneline yansımaması, zulüm ve haksızlıkları beraberinde getirmiştir. Müstezafı iyi tanımak için “müstekbirleri” iyi bilmek gerekir. Kurân, yeryüzünde hakkaniyetli bir yaşamı tavsiye eder. Buna karşı çıkanlara da müfsit der. Kasas suresi, müfsitlere karşı salihlerin başarısını konu edinmiştir. (Ayrıca bkz. Fecr: 12, Şuara: 152, Rûm: 41, Neml: 14)
5. Ve biz, yeryüzünde zayıf bırakılanları nimetlendirip imamlar kılmak ve varisler yapmayı irade ediyorduk.
Eimme kelimesi “imam” kelimesinin çoğuludur. “İmam” kelimesinin sözlük anlamı; önde olan, kendisine uyulan, önder, lider demektir. “İmam” kelimesi, anne anlamına gelen “el-ümm” kelimesinden türemiştir. “Ümmet” kavramı da aynı köke dayalı olarak; bir köke, bir öze, bir anne gibi asıla bağlı olan topluluğu ifade eder.
İslâm’ın vaz ettiği adalet öğretisine göre yaradan karşısında insan toplulukları fıtrat açısından düz bir çizgi üzerindedirler. Kurân’da saf nitelemesi insan ve melek toplulukları için hep müspet manada kullanılır. Bizim ifade ettiğimiz düz çizgiden kastımız şudur: Adalet öğretisinin hâkim olduğu bir toplumda, fertler zulüm düzenlerinde olduğu gibi birbirlerinin omzuna ya da kafasına basarak yükselmez, kural ve kaideler karşısında omuz omuzadırlar. Bu hâl, onların kendi ayakları üzerinde durmalarına yardım eder. Eğer bir toplumda adalet nizamı, yerini zulüm düzenine bırakmışsa bu “düz çizgi” kamburlaşmaya başlar. Artık toplumda kendi ayakları üzerinde duranların sırtından geçinen asalaklar artacaktır. “Saf” hâlindeki toplum düzeni piramit hâline döner. Bu durumda toplumdaki hayırda öne geçme (festebiku’l-hayrât), yerini başlara basarak piramidin tepesine ulaşma yarışına bırakır. Artık her başın üzerinde bir ayak vardır.
Saltanat, “saf” halindeki toplumun piramitleşmesinin adıdır. Adaletin zulme dönüştüğü böyle bir toplumda, üsttekilerin konumlarını muhafaza etmeleri, alttakilerin başlarını kaldırmamalarına bağlıdır. Bunu sağlamak için yukarıdakiler, aşağıdakileri bilinçli bir istizâf (sürüleştirme) sürecine tâbi tutarlar. Aşağıdakiler (müstazaflar) ya izzet ve şereflerini feda edip başlarının üzerinde ayak taşımaya mahkûm yaşarlar ya da zulme ve zillete rıza göstermeyip Hz. Musa ve Harun’un safına katılırlar.
Ayetteki “Biz irade ediyorduk.” şeklindeki çoğul kullanım, saf sisteminin tesisi için Musalara ihtiyaç olduğunu vurgulamak içindir; yoksa Allah’ın bir şeye “ol” demesi, onun oluşması için yeterlidir. Zayıfların varis olması, gasp edilen hakların bir sınıfın elinde, zenginlerin arasında devlete dönüşmemesi içindir (Haşr: 7).
6. Ve onlara yeryüzünde imkânlar verdik ki Firavun, Haman ve hazırladıkları ordularının korktukları başlarına gelsin.
Haman adı Kurân’da altı ayette Firavun’la birlikte zikredilmektedir (Kasas: 6, 8, 38; Ankebût: 39; Mümin: 24, 36). Firavun, Haman’dan, Musa’nın ilahına ulaşmak için kendisine bir saray yapmasını istemiştir (Kasas: 38; Mümin: 36-37). Haman’ın ordu ile anılması, sorumluluk alanının askeri gücü de kapsadığını göstermektedir. Muhtemelen Haman, Firavun’un baş veziriydi. Ordunun hazırlığı ve yapısı tamamen zulüm düzenini sürdürmek amacına hizmet etmektedir. Buradaki ordunun öncelikli amacı, dış tehditlerden halkı korumak değil içerde oluşabilecek bir ayaklanmayı bastırıp yönetimin konumunu korumaktır. Ancak korktukları başlarına gelmek üzeredir.
7. Ve Musa’nın annesine vahyettik: "Onu emzir ve korktuğunda onu akan suya bırak. Ve korkup hüzünlenme! Muhakkak ki biz, onu sana döndüreceğiz. Ve onu resullerden kılacağız."
Annenin bebeğini tabuta koyduğunda, karnı tok olmalıdır; aksi takdirde zamanından önce ağlayarak askerlerin dikkatini çekebilirdi. Ayrıca bebek sadece annesinin sütü ile beslenmekteydi. Yolculuğa ve sonraki sürece hazırlıklı olmalıdır. Buradaki vahiy, başta annelik duygularına aykırı gibi görünse de Hz. Musa’nın annesi bu emri yerine getirecektir. Dikkat edilirse vahiyde bir zorlama yoktur, ikna vardır. Eğer anne ikna edilebilirse bebeği yaşayacaktır. Korkmak, bebeğin akıbeti ile alakalı iken, hüzün onu bir daha görememenin verdiği üzüntüdür. Tâhâ 39. ayette bebeği tabuta koyması emredilir. Amaç, kutsal Nil nehrine bırakılan diğer infaz edilen ölü bebekler gibi zannedilmesidir. Bu, fark edilmemesi için alınmış bir tedbirdir. Her şey, Allah’ın sünneti çerçevesinde cereyan etmektedir.
8. Böylece Firavun ailesi, düşmanlığa ve hüzne yol açacak olanı bulup aldı. Muhakkak ki Firavun, Haman ve o ikisinin ordusu hata ediyorlardı.
Kitab-ı Mukaddes’te ve Talmud’ta, çocuğa “Moses (Musa)” isminin Firavun’un sarayında verildiği yazmaktadır. İbranice olmayıp Kıptice olan bu sözcük “sudan gelen” anlamına gelir; çünkü Kıptice “mo” su anlamında ve “oshe” de “sudan çıkan, gelen” anlamındadır. Hüzün kelimesi, insanın maddi veya manevi kayıp ve eksiklerinden duyduğu üzüntü için kullanılır. Zıddı, sürur (sevinç) ve ferahlıktır. Buradaki düşmanlıkta hasım gibi şahsa veya bir aileye değil, genel anlamda zalimlerin tamamına karşı bir tutumdur. Zira “zalimden başkasına düşmanlık yoktur.” (Bakara:193).
Günümüze verilen mesaj, firavunlaşmış ülkelerin kanlı eylemlerini durdurmanın bir yolunun da dışarıdan ziyade içerden mücadele olduğu gerçeğidir. Müşriklerin himayesinde yetişen Hz. Muhammed de zalimlere düşman ve müşriklere hüzün olacaktır.
9. Ve hanımı Firavun'a dedi ki: "Bana ve sana göz aydınlığı olsun, onu katletmeyin! Belki bize faydası olur veya onu evlât ediniriz." Ve onlar, şuurunda değillerdi.
Buradaki "göz aydınlığı" ifadesi, çocuğu olmayan ve tahtın yeni varisi konusunda muhaliflerin baskısına maruz kalan Firavun ailesinin kurtuluşudur. Sudan gelen ve ailesi bilinmeyen bu bebeğin evlat edinilmesi, belki de Nil’in bir hediyesi olarak anlaşılmış olabilir. Nil tanrısına inanılan, taşkınlara karşı nehre kurban veren bir kültürde, "sudan gelen" anlamındaki bebek Musa’yı bu kadar hızlı sahiplenmelerinin arkasında yatan batıl inançları da göz önünde bulundurmak gereklidir. Zaten ayetin son cümlesi, onların şuursuzluklarını belirtmektedir.
10. Ve Musa’nın annesi kalbi boş olarak sabahladı. Güvenenlerden olması için onun kalbini bize bağlamasaydık az kalsın açığa vuracaktı.
Annenin kalbinin "boş olarak sabahlaması", evladını kaybetme duygusu ile yeri doldurulamayan boşluğu ifade eder. Bu boşluğun oluşturduğu hasret, az kalsın saraya gidip çocuğuna sahip çıkmasına sebep olacaktı. Ancak ayette “Biz onun kalbini bağladık, pekiştirdik.” ifadesi yer alır. Bu pekiştirme, kızını bebeğin peşinden göndererek gerçekleşmiştir.
11. Ve ablasına dedi ki: "Onu takip et." Böylece onlar farkında değilken onu uzaktan gözetledi.
“Kus” kelimesi, iz sürmek ve haberin peşine düşmek mânasına gelir. Muhtemelen, sakin bir akışa sahip olan Nil Nehri’nin kollarından birine ölü zannedilen tabut kondu ve ablası da onu kıyıdan takip etti veya sarayda çalışan abla, sudan gelen bebeğin haberinin peşine düştü. Annenin ve ablasının bildiği bebek Musa’nın sütannelerden süt emmediğiydi. Bunu bilen abla, saray görevlilerine şu teklifle gelir.
12. Ve ona daha önce de sütannelerini haram kıldık. Bu yüzden dedi ki: "Ona kefil olacak ev halkımdan birine sizi ulaştırayım mı? Ve onlar, onu iyi yetiştirir."
"Haram" kelimesi, yasaklamak anlamına gelir. Buradaki yasaklama şekli, şer'i değil fıtridir. Bebek Musa, fıtrat gereği anne kokusuna duyarlı olabilir veya annesinin sütünde alıştığı farklı bir tat bulduğu için diğer anneleri kabul etmiyor olabilir. “Biz haram kıldık.” ifadesinin çoğul olarak geçmesi, yaşananların Allah’ın sünneti çerçevesinde bir süreç ve farklı unsurların araya girmesiyle oluştuğunu vurgular.
Annesi, bebeğinin daha önce başka birinden emmediğini bildiği için onu iyice doyurup kız kardeşini tabutun peşine takmıştır. Merâdî kelimesi, “mürdi’” kelimesinin çoğulu olup “süt emziren kadınlar” demektir. "Yekfulûne" fiili ise kendine güvenmek (k-f-l kökünden) anlamına gelir. Onlar onun doyurulmasına kefil olur; yani bebeğin doymasını garanti etmektedirler. “Nâsih” kelimesi ise, nasihat veren anlamındadır ve “nush” kökünden türemiştir (Arâf: 62). “Onlar onun için nasihatçıdır.” ifadesi “onun yetiştirilmesini ve bakımını yapacak bir aile” anlamına gelmektedir. Bazı müfessirler, ablanın sarayda görevli olduğunu belirtmiştir. Abla, kendi ehli beytinden birinin onu doyuracağını vaat etmiştir. Yeni doğum yapmış ve evladını kaybetmiş annesi, sütanne olması açısından en ideal adaydır. "Ona nasihatçi olur" ifadesi de, bebeğin sütten kesildikten sonraki yetiştirilme sürecine bir nevi dadı gibi devam etmesidir. Belki de genç Musa’nın zor zamanlarda Rabbine dua etmesi, Hz. Yusuf’tan kalma muvahhit geleneğin kimliğini gizleyen anne tarafından Hz. Musa’ya erken yaşta aşılamasının sonucudur.
13. Böylece Allah’ın vaadinin hak olduğunu bilmesi, gözünün aydın olması ve mahzun olmaması için onu annesine iade ettik. Ve lakin onların çoğu bunu bilmezler.
7. ayetteki “Biz onu sana döndüreceğiz.” vaadi gerçekleşmiştir. Bebeğine kavuşan annenin, hem yavrusunun hayatı kurtulup annenin gözü aydın olmuş hem de bakımını üstlenerek evlat hasretiyle mahzun olmamıştır.
Allah’ın vaadinin hak olduğunu insanların çoğu bilmez. Düşünce ve duyguda iyilik tarafında duranlar, eninde sonunda mutlaka kazanır. Bazen kişi iyi niyetlidir, ancak iyi bir fikir ve düşünce ile bu niyetini destekleyemezse bu durum kimseye fayda sağlamaz. Tam tersi salih bir fikir, kötü niyetler yüzünden başarıya ulaşamaz. Oysa bu kıssada da okuduğumuz gibi doğru zamanda doğru hamleler yapan iyiler mutlaka kazanmıştır.
Bebek Musa, Firavun’un sarayında yıllarca kalmasına rağmen nasıl muhsin kalabilmiştir? “ ’Sen çocukken, biz senin rabbin olmadık mı? Ve ömrünün birçok yılında içimizde kalmadın mı?’ dedi.” (Şuarâ: 18) İnsan hem genetik/kalıtım hem çevre ve yetiştirmenin etkisi altında kalır. Aslında kalıtım çevreyi, çevre de kalıtımı etkiler. 9. ayette bebek Musa’nın öldürülmeme sebebi olarak onun Firavun’un istediği gibi yetiştirilip evlat edinilme detayı verilmiştir. Bilgi ve yetiştirme, insan davranışını kısmen değiştirebilir. Bununla birlikte, insanın çevresel etkiler ve eğitim ile tamamen değiştirilebileceğini, istenilen kalıba sokulabileceğini zannetmek doğru olmaz. İyi eğitim görmüş, güzel bir çevrede yetişmiş, bilgili ve kültürlü olup kötü olan insanlar bulunduğu gibi, kötü bir çevrede yetişmiş, kötü eğitim görmüş fakat iyi kalabilmiş insanlar da vardır. Burada belirleyici olan, alınan eğitimin insanın vicdanına yazılan ve akıl terazisi olan fıtri muhakeme gücüne; iyi, doğru ve hakkaniyetten yana ne oranda tercihler yaptırdığıdır.
Allah’ın süregelen sünnetlerinden biri de, yeryüzünde bozgunculuk yapıp insanlara zulmeden, din ve vicdan hürriyeti tanımayan zalim zorbaların, zamanı gelince ettiklerini bulmalarıdır. Toplumu sınıflara ayıran, etnik ayrımcılık yapan, bir kısmını köleleştiren ve onların erkek çocuklarını öldürmek suretiyle acımasızca soykırım politikası uygulanmıştır. Alınan kararları tekrar düşünmelerini sağlayan melelerine karşı Firavun’un kendini ilahlaştırıp muhalefeti susturması, Firavun’un suda ordusuyla birlikte, sudan gelenin peşinde boğulması da sözünü ettiğimiz ilahi sünnetin tezahürlerinden biridir. Zira zalimin yaktığı zulüm ateşi eninde sonunda kendisini de yakar.
14- Ve şiddetli çağına erişip bir seviyeye geldiği zaman, ona hüküm ve ilim verdik. Ve biz muhsinlerin karşılığını işte böyle veririz.
İstivâ; dayanmak, dikilmek, yaslanmak ve yönelmek gibi manalara gelmektedir. Burada artık hayatının yönetimini eline alma anlamındadır. Arşa istiva etme kullanımında olduğu gibi burada da Hz. Musa, yönetim makamına aday olma yolunda ilerlemektedir. Musa’nın sarayda aldığı iyi eğitim ve sağlam muhakeme yeteneğinden bahsedilir. Şiddetli çağı, en güçlü olduğu gençlik yılları iken bir seviyeye ulaştığı dönem ise orta yaşlar olabilir.
Eşudde ile istivâ’nın zamanı hakkında ihtilaf edilmiştir. İbn Abbas’tan gelen rivayete göre “eşudde” on sekiz ile otuz yaşları arasıdır. “İstivâ” ise otuzdan kırka kadar olan zamandır. Eski Ahit’e göre bu durum 40 yaşına gelincedir. (İşler, 7.23) “Musa, Mısırlıların tüm hikmetini öğrenmişti, hem sözde hem fiilde çok güçlü olmuştu.” (İşler 7: 22)
Bu ayetteki “hükm” hükmetme, yönetme ve karar mercii olma anlamında da kullanılmış olabilir. Eğer doğru ve sağlıklı hüküm ve muhakeme yoksa ilim tek başına insanı iyi biri kılmaz. Dikkat edilirse henüz bebek iken resul olacağı söylenen Hz. Musa’ya hüküm ve ilim “muhsin” olunca verilmiştir. Bu durum risaletin sadece vehbi değil aynı zamanda bir kısmının kesbi olduğunu da gösterir. Muhsin; ihsan eden, insanlara faydalı, topluma yararlı güzel bir insan olmaktır.
Talmud şunu söyler: “Musa Kral’ın sarayında yakışıklı bir delikanlı olarak büyüdü. Kraliyete mensup elbiseler giydi, halk tarafından sevildi ve hep kraliyet hanedanına ait konumlar içinde göründü. Bir günlüğüne Goshen bölgesine gitti ve orada İsrailoğullarının maruz bırakıldığı şiddeti müşahede etti. Musa, Mısır Kralı’ndan ricada bulunarak işçilere haftada bir günlerini tatil olarak bağışlamasını söyledi ve Kral ricasını kabul etti. Musa şöyle dedi: “Onları böyle kesintisiz çalışmaya zorlarsanız güçlerini yitirirler. Oysa dinlenmek ve güçlerini toplamak için onlara hiç değilse haftada bir gün izin vermeniz kendi kâr ve yararınıza olacaktır.” Ve Rabb Musa’yla oldu ve şöhreti bütün ülkeye yayıldı. (H. Polane, The Talmud Selection, sh. 128-129)
15- Ve ehlinin gaflette olduğu bir dönemde şehre girdi. Orada birbirini katletmek isteyen iki kişi buldu. Biri kendi şiasından, diğeri onun düşmanlarından... Bu durumda onun şiasından olan, düşmanına karşı ondan yardım istedi. Derken Musa onu itti. Böylece ona olacak olan oldu. Dedi ki: "Bu şeytan işidir. Muhakkak ki o, apaçık dalalette bırakan bir düşmandır."
Müfredat, “vekze” sözcüğünün “dürtmek, saplamak aynı zamanda itmek ve yumrukla vurmak” anlamına geldiğini söyler. Râzî ise “vekz” kelimesini “parmak uçlarıyla itmek” şeklinde tanımlar. Bu itmenin, bütün avuçla olduğu da söylenmiştir. Tokat vurmak da bu kelimeyle ifade edilmiştir. Bazıları “vekz”in önden, döşten itmek; “lekz”in de sırttan itmek olduğunu söylemiştir. Kelime, Kurân’da sadece bu ayette geçer.
“Kaza edildi.” manasını verdiğimiz “k-d-y” Müfredat’ta, ister söz ister fiil olsun bir konuda hüküm vermek, sonuca bağlamaktır. Kadâ fiilinin faili ya Hz. Musa’ya ya da itme eylemine gider. Burada, birbirini öldürmek isteyen iki taraf arasındaki kavganın sonunda Hz. Musa’nın tarafında olan düşmanını Hz. Musa eliyle öldürmesi “fekadâ aleyhi/kaza edildi” ile anlatılmıştır. Yani Musa’nın şiasından olan amacına ulaşmış, düşmanını genç Musa’nın nüfuzu ve gücü ile etkisiz hâle getirmiştir.
Firavun sistemi, halkı sınıflara ayırmıştır. Bu durum üstekilerin alttakileri sürekli ezmesine neden olmuştur. Bu hâl, doğal olarak sınıfların birbirine düşman olmasına sebep olmuştur. Musa’nın şiasından olanlar biraz daha toplumun itilen kesimi iken, onun düşmanı olanlar elit kesimdir. Bilindiği gibi sarayda hem İsrailoğullarından hem de Mısırlı meleler vardı. Genç Musa Mısır’ı terk ettiğinde, çoğunluğunu Mısırlılardan oluşan muhalif kesim eski hanedanlığın yerini almış ve yönetim el değiştirmiş olabilir. Yeni hanedana yakın önemli birinin Hz. Musa’nın eliyle öldürülmesi var olan sınıfsal gerginliği daha da tetiklemiş ve bir iç karışıklığın veya ayaklanmanın fitilini ateşlemiş olabilir. Bu nedenle Hz. Musa vahiy aldığında tekrar Mısır’a dönme konusunda tereddüt etmiştir.
“Ben onlardan birini öldürdüm.” (Kasas: 33) Şehir halkının gaflette olduğu bir dönemde belki de prens Musa, bu durumu bir nebze düzeltmek için halkın içine karışmayı istemiş olabilir. Gaflet hâli, doğrunun ve adaletin bilinmesine rağmen yerine getirilmemesidir. Bu ortamda haklı haksıza karışır, kimin gücü kime yeterse o yaşar, diğeri kaybeder. Prens Musa, her ne kadar kavgayı ayırma niyetiyle araya girse de olay, sanki kendi yandaşını savunmak gibi lanse edilmiş; bu durumu da Genç Musa, şeytanın ameli olarak tarif etmiştir. Şeytani ve sinsi bir plânın oluşmasına sebep olacak bu yanlış anlamadır.
Mudıl, “başkasını saptıran, gerçek yoldan alıkoyan, hakiki yolu kaybettiren” gibi anlamlara gelir. 6. ayette ifade edilen Firavun ve Haman’ın korktuğu yavaş yavaş başlarına gelmektedir. Veliaht adayı olan Genç Musa üzerinden oynanan oyunları okumaya devam edeceğiz.
16- "Rabbim, ben nefsime zulmettim, artık beni mağfiret et." dedi. Böylece onu mağfiret etti. Muhakkak ki O; Ğafûr’dur, Rahîm’dir.
Buradaki mağfiret, korunma talebidir. İşlediği kaza cinayetinin, zaten gaflette olan halkın nazarında yanlış anlaşılmalara sebep olacağını bilen Genç Musa, belki de sütannesinin ona öğrettiği bu duayı okumuş ve Rabbine sığınmıştır. Dikkat edilirse “Ben başkasına zulmettim.” gibi bir itiraf söz konusu değildir. Zira Hz. Musa’nın öldürme kastı yoktur. “Kendime/nefsime zulmettim.” ifadesi, toplumun içinde bulunduğu gaflet durumunu bile bile kendini böyle zor bir duruma düşürmesinden dolayı olabilir. Zira hem saraydaki konumunu riske sokmuş hem de ona güvenenleri yüzüstü bırakmak zorunda kalmıştır. Nitekim yıllar sonra bile onların karşısına resul olarak çıktığında bu yaptığı ona karşı kullanılacaktır (Şuarâ: 19-20). Allah’ın “gafururrahim” olması bu tarz hataları telafi imkânı tanıyacak kadar merhametli olmasındandır. Yeter ki suçu başkasına yüklemeyip doğru bir öz eleştiri yapılsın. Zaten suçu hep başkasına atan ne mağfiret diler ne de tövbe eder. Prensin merhamete muhtaç bir hâle sokulmasının tek sebebi sırf kendi şiasından diye saraylıyı suçlu görüp yanlı davranmasıdır. Aslında asıl suçlu olan koruduğu kişidir. Suçluya arka çıktığını anlar ama artık olan olmuştur.
17- Dedi ki: "Rabbim beni nimetlendirdiğin şeylerle artık mücrimlere arka çıkmayacağım.
Ayetteki "zahîran" kelimesinden maksat, arka çıkmak ve destek vermektir. Mücrim, suçu bir kez işleyen değil bunu karakter hâline getirene ve sürekli cürüm işleyene denir.
Buradaki nimet, sarayın imkânları olan hükmetme ve ilimdir. Bu nimetleri taraftarları için değil adalet için kullanması gerektiğini anlamış ve musibetteki nasihati almıştır. Artık haklı olup olmadığına bakmadan, sırf kendi şiasından diye suçlu olana arka çıkmayacak, onun suç ortağı olmayacaktır. O yüzden nefsine zulmettiğini bir önceki ayette itiraf etmiştir.
18- Böylece şehirde korku içinde etrafı gözetleyerek sabahladı. Artık dün yardım isteyen ondan yine yardım istediği zaman Musa ona dedi ki: "Muhakkak ki sen apaçık bir azgınsın!"
Hz. Musa, kendi tarafında olan birini tutup karşı taraftan muhtemelen nüfuzlu ve önemli birinin ölümüne sebep oluşunun muhalif meleler tarafından farklı yerlere çekileceğini bilmektedir. Bu nedenle saraya dönememiş ve tedirgin bir şekilde şehirde sabahlamıştır.
Ğaviyyun “el-ğayyu” kökünden türetilmiştir. Ğayy, rüştün zıddıdır. “Rüştü minel gayy” ifadesi Bakara 256’da geçmektedir. Ğayy, aklın istikametini veya yolun doğrusunu yitirmek manasını ifade etmektedir. Genç Musa, koruduğu kişinin reşit olmayan, aklıyla değil duyguları ile hareket eden biri olduğunu ifade eder. Mübin ise, bu hâlin başta gizlendiği ve ertesi gün aynı hataya düştüğü için aşikâr olması; koruduğunun mazlum ve mağdur değil, tam tersine duyguları ile hareket eden azgın biri olduğu apaçık ortaya çıkmıştır. Mağduru oynayan bu sahtekârı Hz. Musa yakalamak ister.
19- Böylece, ikisinin de düşmanı olan adamı yakalamak istediğinde "Ey Musa! Dün katlettiğin biri gibi beni de katletmeyi mi irade ediyorsun? Eğer sen bunu irade ediyorsan yeryüzünde sadece bir cebbar olmayı ve ıslah edenlerden olmamayı irade edersin." dedi.
Burada, ikisinin de düşmanı olan kişi, hem dün ölümüne sebep olduğu saraylının hem de bugün yine birilerine musallat olup düşmanlıkla mağduru oynayan gerçek suçludur.
Cebbâr "cebir" den mübalağalı ismifaildir. Yani, çok cebredici, istediğini yapmaya mecbur bırakan demektir. Her sorunu cebirle, zor kullanarak düzeltene de denir. Bir hükümdara "cebbar" denmesi, onun “diktatör” olması demektir.
Muslih kelimesinin kökü "sulh"tur. Sulh ve salah, Arap dilinde; bozgun, nefret, kötülük, kavga, çekişme ve didişmenin zıddıdır. Kavga edenleri barıştırmak başkadır; kavgada taraf olup nüfuzunu ve gücünü kullanarak haklı olan birine zarar vermek başkadır.
Bu ifadelerden anlaşılmaktadır ki dün kavga çıkaran kişi, bugün Hz. Musa’dan yine yardım istemiştir. Bu kez Hz. Musa ona yardım için değil, onu yakalayıp başkalarına zarar vermesini engellemek için gelince, mücrim üste çıkıp bir anda Hz. Musa’yı suçlamaya başlamış, onu sanki halkına nüfuzunu kullanarak zorbalık eden, barıştırmayı değil kutuplaşmayı körükleyen biri gibi lanse etmiştir. Tam da bu anda, şehir dışından biri koşar adım gelir.
20- Ve şehirden uzakta olan biri koşar adım geldi: "Ey Musa! Muhakkak ki melleler seni katletmeyi emrediyorlar. Öyleyse buradan hemen çık! Muhakkak ki ben, sana nasihat edenlerdenim." dedi.
Sa’y, aslında koşmak değil hızlı yürümektir. Bu kelime, ister hayır ister şer olsun bir konuda gayret sarf etmek için kullanılır. Safa ve Merve arasındaki yürümeye de sa’y denir. Ayetteki “min aksâ’l-medîneti” ifadesi, şehirden uzak, şehrin dışındaki bir yönden gelen demektir. Şehirden uzak biri, nasıl olur da Prens Musa’nın öldürülmesi ile alâkalı bir konuşmadan bu kadar hızlı haberdar olabilir? Bu detay, bize muhalif melelerin şehirden, yani mevcut Firavun’dan ve sarayından uzakta, gizli bir yerde toplanıp aldıkları kararın mahiyetini anlatmaktadır. Zira bu öldürme olayı toplumdaki sınıf farklarını ihlal ettiği için ucu tepedekilere de dokunacaktır. Zorba melleler ayakların baş olmasını istemez. Musa’nın şiasından olmayan nüfuzlu birinin öldürülmesi kısas gerektirir. Bir kölenin öldürülmesi ile bir soylunun öldürülmesi arasında fark gözetilmesi, piramit sisteminin gereğidir.
Eski Mısır'da katillere genellikle ölüm cezası uygulanmaktaydı. Ceza sistemleri zamanla değişkenlik göstermiş olsa da katillere verilen en ağır ceza ölüm cezasıydı. Ayrıca Sümerlerde ve Hammurabi Kanunları'nda da birini öldürmenin cezası ölümdü. Kast sisteminin olduğu eski Hint hukukunda ise ölüm cezası, adam öldürme ve yüksek sınıftan bir kişiyi tahkir gibi suçlardan dolayı uygulanmaktaydı.
Veliahtın oradan izini kaybettirerek uzaklaşması, belki de bir iç karışıklığın başlamadan bitmesini sağlayacaktır. Bununla, Hz. Musa’nın toplumun ezilen kesimin nazarında bir kurtarıcı gibi görünmesinin önü alınmış olabilir. Hz. Musa, bu nasihatçinin dediğini yapar ve hemen şehirden çıkar. Bu nasihatçi, mellelerin gönderdiği ve prens Musa’nın yönetime karşı toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan halkın desteğini alıp korkulanın başa gelmesini engelleyen bir görevli de olabilir. Mümin suresinde anlatılan, yönetime yakın ama kimliğini gizleyen mümin kişi de olabilir. Şehirden uzaklık onların gaflet hallerinden uzaklığı da anlatıyor olabilir. (Allahualem)
Mekke’nin mücrim elebaşlarının, Allah Resulü ile alâkalı gizli plânları bu kıssalar üzerinden haber verilmiş de olabilir. Zira bu surelerin akabinde Allah Resulü de Mekke’den ansızın çıkıp hicret edecektir. Belki de hicret zamanını, şehrin dışından (Yesrib'ten) gelecek bir nasihatçi haber verecektir. (Allahualem)
21-Böylece oradan korkuyla etrafı gözetleyerek çıktı: "Rabbim, beni zalim kavimden kurtar!" dedi.
"Zalim kavim" ifadesi, toplumun geneline yayılmış olan çürümeyi ve gafleti ifade ediyor olabilir. Korkuyla terk ettiği şehre bir sultan gibi geri döneceğini ve İsrailoğullarına imam olacağını genç Musa henüz bilmemektedir.
22- Ve Medyen’e yönelip yola düştüğünde dedi ki: “Belki düzlüğe çıkacağım yolu Rabbim bana gösterir.”
Sevaessebil; belirli bir seviyeye getirilmiş, düzeltilmiş yol demektir. Dilimizde kullandığımız “zor süreçlerden sonra düzlüğe çıkmak” tabiri gibidir. Burada genç Musa, tam bir bilinmezliğe doğru ilerlemektedir. Onu ayakta tutanın sadece Rabbe olan imanı olduğu, kurduğu cümlelerden anlaşılmaktadır. Her durumda doğru olanı yapmış ve iyi biri olmaktan hiçbir zaman geri durmamış olan genç Musa, hoşuna gitmeyen bu durumun nasıl büyük bir hayra dönüşeceğinin farkında değildir (Bakara: 216). 14. ayette, genç Musa’nın henüz vahiy almadan önce muhsin olduğu ve bu iyi karakterinin karşılıksız kalmayacağı vadedilmiştir. Şimdi bu iyi karakterin ona nasıl sığınak olacağından bahsedilecektir.
23- "Ve Medyen suyuna vardığında, su almakta olan bir grup insan buldu. Onların yanında, hayvanlarını engelleyen iki kadın vardı. Onlara "Sizin amacınız nedir?" dedi. Onlar da dediler ki "Çobanlar çekilmedikçe biz sulayamayız. Ve bizim babamız da çok yaşlıdır."
Hatb, “üzerinde konuşma yapılan mesele, mevzu bahis, asıl iş” demektir. Bu ifade, “Derdiniz/amacınız nedir?” şeklinde çevrilebilir. Bu iki kız, babalarının yaşının ileri olmasından dolayı bazı işleri üstlenmişlerdir. Hayvanları kalabalık suyun başına götürmeyip, susayan hayvanları engellemeye çalışmaktadırlar. Hem kendilerine bir zarar gelmemesi hem de hayvanlarının diğer sürülerle karışmaması için ümmet olarak adlandırılan o topluluğun dağılmasını beklerken su almak için gelen Genç Musa ile karşılaşırlar. Kızların devam eden sözlerinden bu çoban grubunun pek de tekin olmayan bir grup olduğu anlaşılmaktadır.
24- Böylece onların hayvanlarını suladı, sonra gölgeye çekildi ve "Rabbim! Muhakkak ki indireceğin her hayra o kadar muhtacım ki!" dedi.
Hz. Musa’nın bu davranışı dua adabı açısından değerli bir örneklik sunmaktadır. Filli duasını, karşılık beklemeden yapan ve başkalarına dua olan Hz. Musa, sonra Rabbine yönelmiş ve ellerini açmıştır. Buradaki muhtaçlık diye çevirdiğimiz “fakr” kelimesi Habeş seferinde başarı kazanarak adını sarayın sultan adayları arasına yazdırmış ama kendine yıkılmak istenen katil yaftasıyla kaçak konumuna düşmüş, sarayın imkânlarından uzak, evsiz, barksız aç ve biçare bir hâli anlatmaktadır. Genç Musa inecek olan hayırdan hiçbir zaman ümidini kesmemiş, kula minnet etmeden sadece Rabbine yönelmiştir.
25- İkisinden biri, hayâ ederek ona geldi: "Muhakkak ki babam, hayvanlarımızı sulaman karşılığında seni davet ediyor." dedi. Ve ona geldiği zaman başından geçenleri kıssa etti. O da dedi ki: "Korkma! Sen zalimler kavminden kurtuldun."
"Kızlar, hayvanları ile eve dönmüş ve kendilerine karşılıksız yardım eden gencin durumunu babalarına anlatmışlardır. Babaları da hem böyle birine ihtiyaçları olduğu için hem de borçlu kalmamak için Hz. Musa’yı davet etmiştir. Eski Ahit’te baba, kızlara bugün nasıl bu kadar çabuk geldiklerini sorar; kızlar da Mısırlı bir gencin kendilerine yardım ettiğini söyler (Çıkış 2.18-19).
Kıssada adı geçmeyen bu babanın kimliği konusunda çeşitli tahminler yapılmıştır. Onun Hz. Şuayb olduğunu söyleyenler; Arâf suresinin 85-92. ve Şuarâ suresinin 176-177. ayetlerinde Medyen halkına elçi olarak Şuayb peygamberin gönderildiği bilgisini göz önünde bulundurarak böyle yorumlar yapmışlardır. Ancak Hz. Şuayb ile Hz. Musa’nın aynı zaman diliminde yaşadıkları kesin değildir. Dolayısıyla bizce, Kurân’ın dediği kadarıyla yetinip bu pirifâniye sadece kızların babası demek daha isabetli bir tercih olacaktır.
Babanın “Zalimler kavminden kurtuldun.” ifadesi netlik barındırır. Bu kesin vaat, Mısırlı yöneticilerin Hz. Musa’yı kendi yanında bulamayacakları gerçeğine dayanıyor olabilir. Zira hem mesafe çok uzaktır hem de deneyimli baba, hikâyenin tamamını dinlediği için yönetimin -zaten kurtulmak istedikleri- Hz. Musa’yı aramak konusunda pek de istekli olmayacağını bilmektedir.
26- Kızlardan biri "Ey babacığım! Onu ücretle tut! Muhakkak ki o, ücretle tuttuklarından daha hayırlı, kuvvetli ve emin biridir." dedi.
Kızlar, daha önce ücret karşılığı tutulan çobanlar ile bu gencin farkını hemen anlamışlardır. Bu durum, suyun başındaki çobanların içine neden girmek istemediklerini de açıklamaktadır. Kızlar, Hz. Musa’nın onlara edep ve hayâ sınırları içinde yaklaşmasından ve güven vermesinden dolayı yaşlı babalarına böyle bir teklifle gelmişlerdir. Bu konuşma hemen yapılmış olabileceği gibi belirli bir süre onu barındırdıktan sonra da yapılmış olabilir. Kurân’da "kavî" ve "emin" sıfatı, Hz. Süleyman bağlamında Neml 39’da da kullanılmıştır.
27- "Gerçekten ben, bana ücretle sekiz hac dönemi çalışmana karşılık bu iki kızımdan birini sana nikâhlamayı irade ediyorum. Eğer ona tamamlarsan o da sendendir. Ve ben, seni mecbur etmek istemem. İnşallah beni salihlerden bulacaksın."
Ayette Ankebut 14’te geçen “âmen/yıl” veya “senetin/sene” kelimeleri yerine “hicec” kelimesi seçilmiştir. Hicec, h-c-c kökündendir ve türevleri ile birlikte Kurân’da haccetmek ve hac anlamında 12 yerde somut delil, sonuca ulaştıran manasındaki hüccet ise 6 yerde geçer.
Bu ayette 8 hac döneminden bahsedilmiştir. Bu detay neden verilmiştir? Kurân, bu tarz ince detaylarla süreci mantıksal sebeplere dayandırarak bir hikmet ortaya koyar. Öncelikle, bu aile hayvancılıkla geçimini sağlamaktadır. Anlaşılan o ki, her yıl hac döneminde sürü ile uzun ve meşakkatli bir yol kat edip Kâbe’ye ulaşıyor, orada kurbanlıklardan satabildiklerini satıp tekrar kalan sürü ile evlerine dönüyorlardı. Muhtemelen Genç Musa’nın ücretini seferin akabinde ödeyebilecektir. Bu uzun ve tehlikeli yol için kuvvetli ve emin bir çoban gereklidir. Hz. Musa’nın, içinde bulunduğu zor durumu babanın suistimal etme niyetinin olmadığını da “seni mecbur etmek istemem” cümlesi ile beyan etmiştir.
Kitabı Mukaddes’in Çıkış bölümünde Hz. Musa’nın kayınbabasının sürüsünden şöyle bahsedilmiştir: Musa, kayınbabası Midyanlı Kâhin Yitro'nun sürüsünü güdüyordu. Sürüyü çölün batısına sürdü ve Tanrı Dağı'na, Horev'e vardı (Çıkış 3:1). Neden 8 veya 10 yıl kalmasını istiyor? Bu sorumuzun cevabı da bir sonraki ayette Hz. Musa’nın dilinden öğreniyoruz.
28-"Bu seninle benim aramdadır. İki süreden hangisini yerine getirirsem artık bana bir düşmanlık kalmaz. Ve Allah, konuştuklarımıza vekildir." dedi.
8 ile 10 yıl, toplumsal hafıza açısından önemlidir. Hikâyeyi bilen kayınbaba, Hz. Musa’ya duyulan düşmanlığın azalmasının, tanıdığı zaman aşımı süresiyle ilgili olduğunu belirtir. Genç Musa, 8-10 yıl Mısır’dan uzak durduğunda, artık ona karşı bir düşmanlık kalmayacaktır. Zaten son cümle "Allah konuştuklarımıza, anlaşmamıza şahittir." yerine "…vekildir." şeklinde gelir. Vekil olması, genç Musa’nın 10 yıllık zaman aşımına rağmen düşmanlarına karşı Allah’a tevekkülünü vurgulamasıdır. Tedbirini bu süre ile alıp takdiri Allah’a bırakmıştır.
29- Derken Musa, süresini tamamladığı zaman ehli ile yürüyerek yola çıktı. Tur’un yan tarafında gözüne bir ateş ilişti. Ehline "Bekleyin. Gerçekten gözüme bir ateş ilişti. Belki size oradan bir haber veya bir köz getiririm. Böylece ısınırsınız." dedi.
Mevdudi tefsirinde, Hz. Musa’nın Mısır’ı terk ettiği dönemde Firavun’un öldüğü, yerine yeni bir Firavun geçtiği belirtilir. Bu durum, muhaliflerin amacına ulaştığını göstermektedir. Genç Musa, zaman aşımı süresini tamamlayıp olayın soğuduğu ve kendisine karşı bir düşmanlık olmayacağı düşüncesiyle yola çıkmıştır.
Bu ayetlerden anlaşıldığına göre, Medyen’den yola çıkan ve aralarında ailesinin de bulunduğu kafile, Mısır’a doğru gitmektedir. Çünkü Musa peygamberin ilk vahiy aldığı yer olan Tur Dağı, Medyen’den Mısır’a giden yol üzerindedir.
“Ehl” kelimesinden sonra gelen, ikiden fazla kişi için kullanılan çoğul kalıbından anlıyoruz ki Genç Musa, ateşe doğru giderken arkasında en az 3 kişi bırakmış olmalıdır.
“Gözüme bir ateş ilişti.” anlamındaki “ânestu” kelimesi, “nazartu” ve “raeytu”dan farklı olarak ünsiyet kurulan, yakmasından korkulmayan bir ateş anlamındadır. Hz. Musa, gördüğü ışığa doğru tabir caizse sanki çekilmektedir. Ateşe “nar” denmesi, ateşin ısı ve ışık yaymasındandır. Bu nedenle “nur” ve “nar” aynı köktendir.
Bir köz anlamına gelen “cezve” kelimesine Rağıb, alevlerden sonra ateşte kalan odun anlamında bir tanım getirir.
30- Böylece oraya geldiği zaman vadinin sağ tarafından, mübarek bölgedeki ağaçtan nida edildi: "Ey Musa! Muhakkak ki Ben, âlemlerin Rabbi Allah’ım."
Buk’a, yanındaki araziden bir başka türlü olan arazi parçası demektir.
Buk’at’il mübareke ifadesiyle, bereketlendirilmiş bir yer parçası kastedilmektedir. Bereketli olmakla vasıflandırılmıştır çünkü “nûdiye” meçhul fiili, “seslenildi” anlamına gelir. Meçhul fiil kullanımı, muhatabın dikkatini failden çok fiilin kendisine çevirmeyi amaçlar. Buradaki arazi parçası, hayat dolu, son derece bereketli bir vaha gibidir. Burada Hz. Musa’ya, nereden ve kimin söylediği belli olmayan bir sesle bilgilendirme yapılmıştır. Ses, vadinin sağ tarafındaki mübarek ağacın olduğu yerden gelmektedir.
Aynı konu, Neml 8’de şöyle anlatılır: "Böylece oraya geldiği zaman ona seslenildi: 'Ateşin içinde ve etrafında bulunanlar bereketli kılındı. Ve âlemlerin Rabbi, Allah sübhandır.'" Eğer bu ateş bildiğimiz alev ise içinde olan her şeyi yakıp kül eder. Bu nedenle ateşin içi bereketli olamaz. Dolayısıyla dumanından da bahsedilmeyen bu ateş, bir nevi enerji alanı veya elektromanyetik bir çekim alanı olabilir. Uzaktan onun maddi bir ateş olduğunu zanneden ve bir köz getirmek isteyen Genç Musa, o ışığın içine girdiğinde bir ses duymaya başlamıştır. Bu enerji alanı, bulunduğu arazi parçasını bereketli ve verimli bir hâle de getirmiştir.
Sağ taraf diye meal verdiğimiz “yemin” kelimesi, gücün ve sağlığın sembolüdür. Araplar, güçlü sözler için de bu kelimeyi kullanır. Bu ifade, hem oradaki güç alanını hem de yapılacak olan sağlam anlaşmaya atıf olabilir. Ağacın zikredilmesi, Şûra suresi 51. ayetteki "…bir perde arkasından vahyeder." ifadesine örnek teşkil etmektedir.
Önce annesine ilk yol olan vahiy, burada da kendisine ikinci yol olan bir perde arkasından vahyedilmesi ile ilgili aynı şekilde örnekler verilmiştir. Kasas 47'de ise, üçüncü yol olarak bir elçi ile vahyedilmesi, bu kez Hz. Muhammed üzerinden örneklendirilecektir. Allah’ın kuluna iç ses olarak hikmetle hitap etmesi, kulun Allah’ın zuhurunun şiddeti ile zarar görüp zillete düşmemesi içindir. Şöyle ki, Allah'ı göremiyorsak -ki görme beş duyudan biridir (Arâf 143)- o zaman O’nu duymak ve kokusunu almak da mümkün olmaz; zira bunlar maddi, mürekkep varlıklar için geçerli olur ve Allah'ı bir şeylere benzetilmesine sebep olur. Aynı zamanda bu, “Onun misli gibi yoktur.” (Şûra: 11) ayetine terstir. Âlemlerin Rabbi, sese ihtiyacı olmadan konuşur.
Beynimizde meydana gelen her aktivite, bir elektrokimyasal reaksiyonun sonucudur. Bir güç alanının içine giren bir kişiye artık ses dalgalarına ve kulağa gerek kalmadan bilgiler, elektron dalgaları ile ulaştırılabilir. Mesela, elektriksel uyarılar kullanılarak beyin dalgalarına etki edebilmekte ve bu dalgalar aracılığıyla bazı bilgilerin iletilmesi mümkün olmaktadır. Bu tür çalışmalar, nörobilim ve beyin-makine ara yüzleri gibi alanlarda aktif olarak araştırılmaktadır. Beyin, o kadar kompleks bir yapıya sahiptir ki, bu merkezler birden fazla yerden farklı düşüncelerin oluşmasına sebep olur. Gelen seslerin hangisinin şizofrenik bir hastalık, şeytani evham veya vesvese; hangisinin Rahmâni olduğunu anlamanın tek yolu somut delildir. İşte o somut delil şimdi gelecektir.
31- "Ve asanı bırak!" Bunun üzerine onun canlı gibi hareket ettirildiğini gördü. Arkasına bakmadan dönüp kaçtı. "Ey Musa, dön! Ve korkma, muhakkak ki sen emniyette olanlardansın!"
Tehtezzü kelimesi, genellikle yanlış olarak “hareket eder, kıvrılır” şeklinde çevrilmektedir. Kelimenin esas anlamı, “hareket ettirmek”tir (Lisanül-Arab). İlka, bir şeyi bulduğu gibi fırlatıp atmaya denir. Daha sonra kelime, her türlü atmak için kullanılır hâle gelmiştir (Rağıb).
Cân, hareketi sağlayan enerjidir. Hz. Musa’nın benzettiği şeydir. Yani “tehtezzu keennehâ cânnun/canlı gibi hareket ettirilen” demektir. Gibi manasındaki “keenne” benzetme edatı bu asanın canlandığını değil, Hz. Musa’nın onu canlı gibi algılamasının sonucudur. Can kelimesi Rahmân 15’te şöyle kullanılır: “Ve cânn’ı, dumansız nârdan yarattı.” Burada da ateşin içindeki asa, canlı gibi görünmüştür. Bu hatalı algı Hz. Musa’yı korkutmuş ve o, bir an önce o enerji alanından çıkmak istemiştir.
Hz. Musa gaipten sesler duyduğunda kaçmazken, kendine zarar verebileceğini düşündüğü bu durumda tedirgin olmuştur. Hz. Musa’ya “dön” denilmesi onun uzaklaştığını gösterirken, “Emniyette olansın.” yerine “Emniyette olanlardansın.” şeklinde çoğul gelmesi bu olayın birden fazla gerçekleştiğini gösterebilir. Tâhâ 12’de “Sen iki kez mukaddes kılınmış vadidesin.” buyurulur. Zemahşeri ise Tûvâ kelimesinin anlamının “iki kere” demek olduğundan yola çıkarak cümleye “Sen iki kere temizlenmiş bir vadidesin.” anlamını vermiştir. “Güvende olanlardansın.” ifadesi geçmişe bir atıf olabilir. Veya bu ifadenin çoğul gelmesi, "mümin" kelimesinin manasıyla ilgilidir. İslam’a giren sulh ve selamete kavuşmuştur. Bu güven veren durum, onun mümin olmasına yani güvenen ve güven veren sıfatını kazanmasına vesiledir. Bu emniyette olma hali, dünya ve ahirette selamete kavuşmanın sonucudur.
32- "Ve elini koynuna sok! Kötülük olmaksızın tertemiz olarak çıksın. Endişeden kalkan kollarını indir. Bu ikisi, Rabbinden, Firavun'a ve onun melelerine iki burhandır. Muhakkak ki onlar, fasık bir kavimdir.
Neden asası yılan gibi kıvrılıyor ve neden başka bir uzvu değil de eli beyzâ oluyor? Bunların, özellikle Firavun ve mellelere burhan olması ne demek? Bunlar somut, elle tutulan, gözle görülen deliller olmasına rağmen neden hüccet değil de burhan kelimesi seçilmiştir? Onların fasık bir kavim olması ile bu iki burhanın alâkası nedir?
Beyzâe kalıbı, “aşırı beyazlığı, parlaklığı” ifade eder. Temiz yüzlü insana, üzerinde hiç bitki olmayan toprağa, Kamerî ayların 14-15. geceki görünümlerine beyzâ denir. Bu açıklamalara göre bu kelimeye “tertemiz, ak-pak” anlamı verilebilir. Hem sûin/kötülük kelimesinin kullanılması hem de yedibeyzâ/temiz, beyaz el kelimelerinin yan yana kullanılması önemli bir detaydır.
Bu ayette geçen “Vadmum ileyke cenâhake/Korkudan açılıp savrulan kollarını normal konuma getir.” cümlesi aslında Hz. Musa’nın kaza cinayetinden sonraki süreçte sürekli bir panik ve savunma hâlini anlatan veciz bir ifadedir. Artık uzun bir süre geçmesine rağmen Mısır’a gitmekte olan Hz. Musa, işlediği kaza cinayetinden dolayı kendisine ve ailesine bir kötülük geleceğinden endişe duymaktadır. Kalkan kanatları onun korkudan göçebe bir hayat yaşamasına da bir atıfta olabilir. Endişe diye meal verdiğimiz rahibe kelimesini Ragıp, “sakınma ve endişe ile olan korku” şeklinde açıklamıştır. Bu endişenin oluşan korku elin beyzâ olma sebebidir. Bu nedenle beyzâ elin öncesinde “gayri sûin” (kötülük ve suç olmaksızın) ifadesi yer almıştır. Öncelikle Hz. Musa’ya verilen burhan, bu elden kötülük gelmediğidir.
Burhan, akli ve nakli delil demektir. Hüccet’ten farkı, somut değil soyut ve mantıksal deliller olmasıdır. Peki, asanın kıvrılması ve elin beyzâ olmasında, başta Hz. Musa’ya, sonra da Firavun ve mellelere nasıl bir akli, soyut ve mantıksal delil olabilir? Eğer bu ikisi hüccettir denilseydi, bunların -hâşâ- rastgele seçilmiş somut olağanüstülükler olduğunu düşünülür ve bunlarda hikmet aranmaması gerekirdi. Ancak burada soyut bir burhan vardır. Delilin delalet ettiğini anlamak için asa ve beyzâ elin o toplumda neye karşılık geldiğini bilmek gerekir.
Antik Mısır inancında yılan, hem koruyucu hem de yok edici bir varlık olarak bilinmektedir. Koruyucu bir varlık olarak yılan, Güneş tanrısı Ra’yı ve kralları her türlü tehlikeye karşı korumaktadır. Birçok türü bulunan bu koruyucu yılanların en önemlilerinden biri Mehen yılanıdır. Mehen yılanı, Ra’nın etrafını sararak Güneş’in ertesi sabah doğabilmesi için çıktığı gece yolculuğunda Ra’ya yardım etmekte; böylelikle onu şeytanlara ve Apep yılanına karşı korumaktadır.
Nemes; Antik Mısır krallarının giydiği serpuştur. Firavunların başında bulunan başlık, tıpkı bir kobranın renklerinde ve şeklindedir. Firavun’u koruyan askerler de kobra şeklini başlıkları ile taşırlardı. Heykel ve lahitlerde kobra başı figürü kullanılmaktaydı. Konu Tâhâ suresinde daha detaylı anlatılmıştır: " ‘Sağ elindeki nedir, ya Musa?’ Dedi ki: ‘O asamdır, ben ona dayanırım ve onunla koyunlarımın üzerine yaprak silkelerim. Benim için onda daha başka menfaatler de vardır.’ ‘Ya Musa! Onu at!’ dedi.” (Tâhâ: 17-19) Bu konuşmanın hikmeti nedir? Bu kadar detay neden verildi? Zira Çoban Musa, Sultan Musa’ya dönüşmektedir. Çobanların elinde sıradan bir sopa varken, Firavunların altın başlıklı yılan şeklinde asaları vardı. Hz. Musa’ya bu ikisinin burhan olması, onun artık bir çoban değil, Mısır’a sultan olduğunu gösterir.
İkinci olay ise, sürekli kendisini suçladığı ve sultanlıkta ona engel olan kaza cinayetinden aklandığıdır. Amaç, Hz. Musa’nın gerçek bir kral ve İsrailoğullarını yönetmede hak sahibi olduğunu, yine o dönemin algı düzeyiyle göstermek ve ispatlamaktı. Bunda da başarılı olunacaktır. Ayetteki “Elini koynuna sok!” emri önemli bir detaydır. Zira Hz. Musa’yı içten içe kemiren vicdan azabı ancak o elin mağfiret edildiğini anladığında dinecektir. " ‘Rabbim, ben nefsime zulmettim, artık beni mağfiret et.’ dedi. Böylece onu mağfiret etti.” Ancak Hz. Musa mağfiret edildiğinin farkında değildir. Kötülük olmayan ve kötülükten arınmış beyzâ elin, sadece Hz. Musa’ya değil, Firavun ve mellelerine de iki burhan olmasındandır. İlki, Hz. Musa’nın İsrailoğullarına liderlik etmeye hakkı olduğu, ikincisi ise kimseye zarar verme niyetinde olmadığı burhanı, ayeti/işaretidir. Sicil temizliğini ifade eden beyzâ el, Hz. Musa’ya da böyle bir çağrışım yaptırmış olmalı ki bir anda konuyu işlediği cinayete getirecektir.
33- "Rabbim, ben gerçekten onlardan birini katlettim. Bundan dolayı beni katletmelerinden korkuyorum." dedi.
Asası ile sultanlığını, eli ile de sicilinin temiz olduğunu, iadeiitibarını kazanan, iki burhanla yönetimin karşısına çıkacak olan Hz. Musa, kendisine kısas yapılacağı ve görevinin hakkını veremeyeceği korkusunu dile getirmiştir. Bu ifadeler onun sadrını daraltan bir iç muhasebe içinde de olduğunu göstermektedir. Bu vicdan azabı muradını dile getirip ezilenlerin yanında durma konusunda dilini düğümlemektedir. Muradını tam ifade edememekten korktuğu için şu isteğini de dile getirecektir.
34- Ve kardeşim Harun, lisan bakımından benden daha fasihtir. Bu yüzden beni tasdikleyip desteklemesi için mahiyetimde gönder. Gerçekten beni yalanlamalarından korkuyorum.
Yalanlanma korkusu bir katilin nasıl resul olabileceği endişesinden kaynaklıdır. Hz. Musa’nın 33. ayetteki korkusu ve akabinde dilinin düğümlenmesi arasındaki bağlantı, kurduğu cümlelerden anlaşılmaktadır. Ayrıca Hz. Musa her kral gibi yanına bir vezir istemiştir: “Ailemden bana bir vezir kıl!” (Tâhâ: 29). Hz. Harun’un kimliği konusunda bize verilen ipucu bu ve buna benzer ayetlerdir. Ailemden dediği, muhtemelen eski firavunun ailesinden nüfuzlu ve güçlü bir kardeş olabileceği gibi tıpkı Hz. Musa gibi üvey alınmış ve firavunun hanımı tarafından kurtarılan başka bir İsrailoğlu da olabilir. Zira Hz. Harun, Hz. Musa’nın öfkelendiği bir anda “Ey anamın oğlu!” diyerek, her ikisinin hayatını kurtaran o ortak üvey anaya atıfta bulunacaktır (Tâhâ: 94).
Hz. Harun’un lisan bakımından daha fasih olması, hitabet yeteneğinin yüksek olması ile alâkalıdır. Bazı insanlar, küçük yaştan itibaren konuşma merkezlerini daha aktif kullandıkları için, takılmadan, beklemeden akıcı bir şekilde konuşabilir. Hz. Harun’un az kelime ile hikmetli ve etkileyici bir hitabete sahip olması, Hz. Musa’nın dilinin kekeme olduğuna veya tam kendini ifade edemediğine delil olmaz. Zira Hz. Harun’un konuşmadaki mahirliği ve yeteneğinden bahsedilmektedir. Hz. Musa’yı tasdik etmesi, eski yönetimden iki kardeşin yönetimde hak sahibi olmaları demek iken, destek diye çevirdiğimiz "rid'en" kelimesi de lisan bakımından yeteneği ile yapacağı katkıyı ifade etmektedir.
35- "Senin elini kardeşinle güçlendireceğiz ve ikinizi sultan kılacağız. Böylece onlar, ayetlerimiz ile ikinize ilişemeyecekler. Siz ve size tâbi olanlar, galip olacaksınız." dedi.
Adudâ kelimesi, “adade” fiilinden türemiştir. “A-d-d” kökü, bilek ile dirsek veya omuz arasındaki kas, yani pazu adalesi demektir. İstiare yolu ile yardımcı-destekçi anlamı da verilmiştir. “N-s-r” kökünden gelen yardım ile ilgili kelimeler olan nâsir ve nusret, Kurân’da yer aldığından dolayı kolluk gücü veya dolaylı manada elin güçlenmesi olarak anlaşılmalıdır.
Burada “yasilû” ifadesi, “v-s-l” kökündendir ve iki eşyanın birbiriyle ilişmesi kök anlamından gelir. Vasıl olmak şeklinde dilimizde de kullanılmıştır. Zıddı ayrılmaktır. Soyut ve somut şeyler için kullanılır (Ragıp).
Eski bir hanedan üyesi olan ve hitabeti yüksek Hz. Harun’un halkın desteğini arkasına alması belki de bir kısım saray muhafızı üzerinde tesirli olacağı seçilen kelimelerden anlaşılmaktadır. İmanını gizleyen mümin melle, getirilen iki burhan ayrıca ayetlerin işareti ile haklı olmalarından dolayı onlara kimse ilişemeyecektir.
Sultân kelimesinin “seleta” kökünden geldiği belirtilir. Nüfuz ve etki altına alma gücü demektir. Kelimenin “yetki, iktidar” anlamından yola çıkarak, Allah’ın Hz. Musa’ya verdiği burhanlar ile devlet başkanlığı, yani siyasi gücü kullanma yetkisinin de verildiğini bildirir (Hûd 96).
Mekke’de bir avuç müslüman, bu ilahi vaatler sonucunda zafere ulaşmış; kısa zamanda Arabistan’ın sınırlarını aşan İslam toplumu, dünyanın büyük bir kısmına sultan olmuştur.
Ğâlibiyet/zafer ve hezimet meselesi, azlık veya çokluk ile ilgili değildir. Aksine bu mesele, tamamıyla hak ve adalet ile ilgilidir. Başta zahiren mağlup ve güçsüz gibi dursa da, gerçek galip, el galibe, hakiki iman edenlerindir. Aşılması gereken dağ ne kadar yüksek ve ulu görünse de onun aşılacağına iman, yolun yarısıdır.
36- Böylece Musa, beyan edilen ayetlerimizi getirdiği zaman "Bu, iftira olan bir sihirden başkası değil ve biz evvelki atalarımızdan bunu işitmedik." dediler.
Sihrun mufterâ ifadesi, “iftiralar ile göz bayama, etkileme” anlamındadır. Başkasından öğrendiğini söyleyerek muhatabını etkilemesi sihir, bunları Allah’a nispet etmesi iftira şeklinde anlatılır. Önceki ataları Hz. Yusuf’u çok iyi bilmeliler. Bu cevaplar asıl yalancının kendileri olduğunu göstermektedir. Şuara suresi ile birlikte okuduğumuzda şu an henüz Hz. Musa’nın asasını atmadığını görüyoruz. Sadece ayetleri beyan etmektedir. (Şuara: 24-28).
37- Ve Musa: "Rabbim, kimin kendi katından hidayet ile geldiğini ve bu yurdun akıbetinin kimin olacağını daha iyi bilir. Muhakkak ki zalimler, felaha ermezler." dedi.
Burada ve 35. ayette Hz. Musa ve Hz. Harun; yönetimde, özellikle İsrailoğullarının akıbeti ile alâkalı sultanlık, imamlık ve liderlik haklarının olduğunu açıkça beyan etmişlerdir. Hz. Musa ve Hz. Harun, sultanlık payesini âlemlerin Rabbinden aldıkları için Firavun, bu hakkı onlara vereni kastederek şu cümleyi kurar:
38- Ve Firavun: "Ey melleler! Ben, sizin için benden başka bir ilah bilmiyorum. Benim için ıslak toprak üzerine ateş yak! Böylece bana bir saray yap! Belki ben Musa’nın ilahına muttali olurum. Ve ben, onun mutlaka yalancılardan olduğunu zannediyorum." dedi.
Eski Mısır’da, Firavun’a/krala kendi yetki alanı içinde bir tanrı gözüyle bakılır; ona yönelik bir meydan okumada kurulu düzene, hâkim sisteme bir başkaldırı olarak kabul edilirdi. Sistem sağlıklı eleştiri ile daha da güçlenip keyfi tasarruf ve sübjektiflikten kurtulacağına, Firavun eksikleri için ayna tutanları tecrit ve hapsetmekle tehdit etmektedir. Yöneticiyi eleştirmek size rızık, barınma, güvenlik, kısacası yaşamanız için gerekli her şeyi vereni eleştirmek manasına geliyordu ki, bu da yöneticiyi er-Rezzâk konumunda görmenin bir tezahürü idi. Maalesef bu hastalık; akletmeyen, ilkel kabileci toplumlarda hiç değişmeden günümüze kadar ulaşmıştır. “Olmasaydın olmazdık.” söylemi veya “göklerin, yerin onun yüzü suyu hürmetine ayakta durduğu” zannı, tüm mükemmellikleri liderde, sporcuda, sanatçıda görme söylemlerinin tamamı bunun bir yansımasıdır.
Mellelerin kayıtsız şartsız itaatini teyit ettiren Firavun kayıtsız şartsız itaati, Hz. Musa ve Harun’dan da beklemiştir. “Dedi ki: ‘Eğer benden başka bir ilah edinirsen gerçekten seni zindana atılanlardan kılarım.’ ” (Şuara: 29) “Benden başka ilah yok” ile “bilmiyorum” arasında fark vardır. Dikkat edilirse Firavun “Benden başka ilah bilmiyorum.” ifadesi ile ikna yolunu seçmiştir. Bir kısım melenin Hz. Musa’nın duruşundan ve Hz. Harun’un söyleminden etkilendiği anlaşılmaktadır.
Sarh, “süslü yükse bina, köşk, saray” demektir. Müfredat’ta süslü, yüksek ev manasında geçer. Güneşte kurutulan balçıktan çok daha dayanıklı olan pişirilmiş tuğla, ıslak zeminlerde kullanılmaktaydı. Güneşte kurutulmuş malzeme ile yapılan evler, Nil’in taşmasından olumsuz etkilenip birkaç yılda bir yenilenmesi gerekmekteydi. Halk, maliyetinden dolayı fırınlanmış tuğlayı kullanamıyordu. Genelde lüks ve gösterişli evler pişmiş tuğladan yapılırdı. Firavun Hz. Musa’nın kendince iddialarının boş ve onun yalancı olduğunu kanıtlamak için bir sebep aramaktadır. Bulacağı sebepler ile onun İsrailoğullarının başına geçmesini engelleyebileceğini düşünmektedir. Konu Mümin suresi 36’da şöyle işlenir: “Ve firavun dedi ki: ‘Ey Haman! Benim için saray yap. Umulur ki sebeplere ulaşırım.’ " Firavun tuğladan süslü bir tapınak istemektedir.
Mezopotamya’daki tuğla yapılardan en ünlüsü, MÖ 2100 yılında inşa edilen ve günümüzde Irak’ta bulunan Ziggurat olarak bilinen tapınak piramitleridir. Eski Mısırlılar da taştan sonra tuğlayı yapı malzemesi olarak kullanmaya başlayan uygarlıklardan biridir. Eski Mısır’da Nil Nehri’nin çamurundan ve kumundan yapılmış tuğlalar mimari yapıların temellerini ve duvarlarını inşa etmek için kullanmıştır. Mezar hırsızları için dev granit taşlardan ve kireç taşlarından mezar/piramit yaptırırken, tapınaklar için buna ihtiyaç yoktu.
Firavun, zannedilenin aksine Haman’dan yüksek bir kule değil, süslü bir tapınak inşa etmesini istemektedir. O tapınak ile Hz. Musa’nın ilahına dair haberler alıp bilgilenecektir. Böylece, Hz. Musa’nın iddialarının doğru olmadığını yaptırdığı tapınak ve ayinleri ile güya kendince ortaya çıkaracak, onun yalancı olduğunu kanıtlayacaktır. Ancak bu yöntem hem uzun vadeli hem de halkın nazarında ikna edici olamazdı. Bu nedenle sihirbazlar toplatılıp Hz. Musa ve Harun’un halkın huzurunda “kurtarıcı imajını” yerle bir etmek çok daha hızlı ve etkin bir sonuç olacaktı.
Firavunun süslü mabet önerisine Haman’ın ve mellelerin teklifi ise şudur: “Dediler ki: ‘Onu ve kardeşini alıkoy. Ve şehirlere toplayıcılar gönder. Âlim sihirbazların hepsini sana getirsinler.’ ” (Şuara: 36-37) Kasas suresinden daha önce anlatılan kıssa, burada atlamalı bir özet gibi ilerlemektedir.
39- O ve askerleri haksızlıkla yeryüzünde büyüklük kuruntusuna kapıldılar ve bize rücu etmeyeceklerini zannettiler.
Müstekbirlik büyüklük kuruntusu iken, mütekebbirlik büyüklük taslamaktır. Firavun ve orduları, güçlerine aldanıp kendilerini diğer insanlardan üstün görmüş ve onların temel yaşam haklarını ihlal etmişlerdir. Ahiret inancı, hem kibre şifadır hem de haklara girmeye engeldir. İnsan kimseye hesap vermeyeceğini zannettiğinde mutlaka kibre kapılır ve azar.
40- Böylece onu ve ordularını yakalayıp akan suya attık. O hâlde zalimlerin akıbetinin nasıl olduğuna bak!
Yemm kelimesi, akan su demektir. Bu su, Nil Nehri'nin bir kolu olup o kolun üzerindeki setin yıkılması ile debisi artan bir akıntı oluşturmuştur. Ayette önce "yakalamak" sonra "atmak" fiilleri kullanılmıştır. Firavun ve onun en sadık askerleri, bahr denilen baraj gölüne girmiş; setin yıkılması ile yüksek debili akış ile boğulup sahile atılmıştır. (Duhân: 24) Bir önceki ayet bu akıbetin gerekçesidir. Büyüklük kuruntusuna kapılmasalardı kaçan İsrailoğullarını takip edip böyle bir risk almayacaklardı.
41- Ve biz, onları ateşe çağıran imamlar kıldık. Ve kıyam günü onlara yardım olunmaz.
Ayette geçen “en-nar” ifadesinin anlamı cehennemdir. Cehenneme davet, cehennemlik işlere çağırmaktır. İmam ise önder ve lider demektir. Davet ile tebliğ farklıdır. Davet, o işin bizzat içinde olanın yaptığı iken, tebliğde böyle bir şart yoktur. "Ateşe çağıran imam" ifadesinin benzeri Tebbet suresinde "ateşin babası" olarak karşımıza çıkmaktadır. Orada Firavun’un iki elinin kuruduğundan bahsedilerek Haman ve Karun’a bir gönderme yapılmıştır. Firavun, ateşe çağıran ve ibretlik bir sonla öldüğü için kötülüğün sembol ismi olmuştur. Firavun’a ne malı ne de kesp ettikleri fayda vermiştir (Tebbet: 2). Tebbet suresinden öğrendiğimiz kadarıyla, Firavun’un hanımı hurma lifinden bir ip ile boğularak infaz edilmiştir (Tebbet: 5). Bir cana daha kıymasından dolayı hanımı Firavun’un azabına bir odun daha taşınmıştır (Tebbet: 4).
42- Ve bu dünyada lanete tâbi oldular. Kıyam günü ise onlar, çirkinleşmiş olanlardandır.
Lanet; kovmak, uzaklaştırmak, iyilik ve faydadan mahrum bırakmak anlamındaki "La’n" kelimesinden türemiş bir isimdir. Eski Araplar bu kelimeyi “ailenin veya sülalenin bir ferdinin dışlanması” anlamında kullanırlardı. "La’în" ve "mel’un" kelimeleri de buradan gelmektedir. "Lanete tâbi olmak" ifadesi, bulundukları konumdan ve imkânlardan kendi tercihleri ile mahrum olduklarını ifade eder. Bir de bu akıbete başkalarını da “ateşe çağıran imamlar” olmalarıyla çağırmışlardır. “Biz, onları bahçelerden ve pınarlardan çıkardık; hazinelerden ve kerim makamlardan… İşte böylece, onlara İsrailoğullarını vâris kıldık.” (Şuara: 57-59) Mısırlı Firavun ve onun yandaşları ölürken yerlerine, İsrailoğullarından olanlar geçmiştir. Hz. Musa ve ona inananlar ise, bir daha Mısır’a dönmemek üzere oradan ayrılmış ve tarih yazmaya devam etmişlerdir. Lanete tâbi olmak ise iktidardan kovulup tarih olmaktır.
Kurân’da sadece burada geçen "el-mekbûhîn" kelimesi, gözün, eşyanın ve nefsin tiksindiği iş ve hâllere denir. İçlerindeki çirkinlik kıyam günü aşikâr olacaktır. İnsanın asıl yüzü zaten zor zamanda ortaya çıkar, o gün maskeler düşer.
43- Ve doğrusu biz, ilk nesli helak ettikten sonra Musa’ya, insanlar için hidayet ve rahmet olarak basiretler içeren kitabı verdik. Umulur ki, onlar tezekkür ederler.
“Kurûn-i’l-ûlâ” tamlaması, Elmalılı’ya göre başlangıçtan Firavun’un helak edilmesine kadar geçen zamanı kapsamaktadır. Aynı müellif, Firavun’un helak edilmesinden itibaren Hz. Muhammed’in hicretine kadar geçen süreyi “kurûn-i vustâ”, bundan sonraki zamanı da “kurûn-i uhrâ” (âhir zaman) olarak tanımlamıştır.
Besâir, "basiret" kelimesinin çoğulu olup bir olayın arka yüzünü görmek, asli hüviyetini anlamak demektir. Bu, fiziki bir görmeden ziyade bir iç görüdür.
Hüdâ ise "doğru yolu bulmak" demektir; çölde yolunu kaybedenin kurtuluşudur. "Rahmet" ise merhamet demektir. Kitap öncelikle hak suretindeki batılı gösterir (basiret). Batılı gören doğru yolu bulur (hidayet); bu da insana Rabbin merhametidir (rahmet). İndirilenler muhatabında hidayet ve rahmet olarak basiret biçiminde hayata yansımalıdır. Süreç tersine işlenir ve merhametten mahrum olunursa insanlık yolunu yitirilip basiretler kaybedilecektir.
44-Ve sen! Musa’ya emri kaza ettiğimiz zaman, batı tarafında değildin. Ve sen, şahitlerden de değildin.
“Batı tarafı” detayı, Kitabı Mukaddes'e bir gönderme olabilir. Musa “sürüyü çölün batısına sürdü ve Tanrı Dağı'na, Horev'e vardı.” (Mısır'dan Çıkış 3:1) Bu kelime, Allah Resulü'nün bulunduğu konumu da anlatıyor olabilir. “Hicaz’ın batısına düşen Turusina’nın kastedildiği, şahitlerin de Mûsâ Peygamber ile birlikte olan ve ona verilecek kitaba tabi olan İsrailoğulları” olduğu yönünde tefsirlerde yorumlar yapılmıştır. Hz. Peygamber’in o esnada Tur’da bizzat hazır bulunmadığı ve batı tarafında Hz. Musa’yı bekleyenler arasında olmadığı hatırlatılmakta; bütün bunların, kendisine vahiy yoluyla öğretildiği ifade edilmiş olmaktadır. Allah Resulü'nün, sanki onların yanından gelmiş gibi en küçük ayrıntıyı bile detaylı anlatması itirazlara sebep olmuş olabilir. Muhtemelen 43 ile 46. ayetler arası, bu tür iddialara kronolojik cevaplardır.
45- Ve lakin nesiller inşa ettik. Onların ömürleri üzerinden süreler geçti. Ve sen Medyen ehli içinde olmadığın hâlde ayetlerimizi onlara tilavet ediyorsun. Ve lakin gönderen biziz.
Bu ayette Hz. Musa ile Hz. Muhammed arasındaki uzun döneme bir atıf vardır. Yüzlerce yıl önce yaşanmış ve ehlikitabın bile hiçbir çelişki bulamadığı Musa kıssası Kurân’ın beşer sözü olmadığına delil olarak gösterilmiştir. “Gönderenler biziz!” ifadesindeki çoğul kullanım hem vahiy alma sürecindeki aşamalılığa hem de konunun ara ara hatırlatıldığına ve tek bunları söyleyen resulün Hz. Peygamber olmadığına bir atıftır.
46- Ve biz, nida ettiğimiz zaman, sen Tur’un yanında değildin. Ve fakat bu, Rabbinden bir rahmet olarak senden önce kendilerine uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi uyarman içindir. Umulur ki onlar tezekkür ederler.
“Onlar tezekkür eder.” ifadesi hatırlamanın öncülük ettiği düşünme şeklidir. Tezekküre davet edilen muhatap Hz. Musa’nın gerçek hikâyesini bilen ehlikitap olmalıdır. 44’te “Musa’ya emri kaza ettiğimizde…” ifadesi Hz. Musa’nın ilk vahiy alıp Firavun’a gitme emridir. “Firavun’a git! Çünkü o, haddi aştı.” (Tâhâ: 24) Kasas 45’te ise Medyen’de geçirilen 10 yıllık süre, Kasas 46’da Hz. Musa’nın 40 günlüğüne kavminden ayrılıp Tur’a gitmesi özetlenir. Kasas suresi tüm süreci bu şekilde muhatabını ikna edecek kadar ince ayrıntılar vererek kıssa etmiştir. Tabii ki tezekkür ederlerse…
47- Ve eğer elleriyle takdim ettikleriyle onlara bir musibet isabet ettiğinde derlerdi ki: "Rabbimiz bize bir resul gönderseydin böylece biz, senin ayetlerine tâbi olur ve müminlerden olurduk."
“Elleriyle takdim ettikleri” gelen rahmet, hidayet ve basiretleri tahrif edip dini bozmalarıdır. Bozuk din, musibetlere karşı onları savunmasız kılmıştır. Burada eleştirilen, zorlukları aşmak yerine sürekli bir kurtarıcı bekleyen ve şartlı iman eden menfaatçi zihniyettir. Bu zihniyeti Maide suresi 24. ayet şöyle eleştirir: “Dediler ki: ‘Ey Musa, sen ve Rabbin gidip savaşın.’ “
48- Böylece onlara katımızdan hak geldiği zaman: "Musa’ya verilenler gibi ona da verilseydi olmaz mıydı?" dediler. Musa’ya verilenleri daha önce örtmediler mi? "İki sihir birbirine arka çıktı. Ve muhakkak ki biz hepsini inkâr edenleriz." dediler.
Farklı kıraatlere göre, "Birbirini destekleyen iki sihir değil de iki sihirbaz!" şeklinde tercüme edilmiştir. Bu takdirde, söz konusu ithamın sahibi olanlar, Hz. Musa ile Hz. Harun veya Hz. Musa ile Hz. Muhammed’i kastedilmiş olabilir gibi yorumlar yapılmıştır.
Bizce ayette "Birbirini destekleyen iki sihir!" diye çevirdiğimiz cümledeki iki sihir, Tevrat ve Kurân'dır. Gelen ayetlere sihir demeleri Kasas 36’da şöyle ifade edilmişti: "Bu, iftira olan bir sihirden başkası değil ve biz evvelki atalarımızdan bunu işitmedik."
Hz. Musa ile Hz. Muhammed’in getirdikleri, müşriklerin gözünde aynıdır. Yani Kurân ve ehlikitabın elinde bulunan Tevrat kastedilmiş olur. Bunu söyleyen ve hepsini inkâr eden ise ehlikitaptan olan müşrikler ve Mekkeli müşriklerdir. Devam eden ayette verilen cevap, yorumumuzun delildir.
49- De ki: "Eğer siz, sadıksanız Allah’ın katından o ikisinden daha çok hidayete erdiren bir kitap getirin, ona tâbi olayım."
Müşriklerin en büyük dezavantajı sabit ilkeleri ve değerlerinin olmamasıdır. Onlar günübirlik, menfaatlerine ve hevalarına göre yaşarlardı. Tutarlı olmayan bu ilkesizlikleri haksızlık ve zulümlere yol açmaktaydı.
50- Artık sana icabet etmezlerse bil ki, onlar hevalarına tâbidirler. Allah’tan bir hidayet olmaksızın kendi hevasına tâbi olandan daha çok dalâlette kim vardır? Muhakkak ki Allah, zalimler kavmini hidayete erdirmez.
Bireysel ve toplumsal kurallar belirleyen ilahi kitaplar muhatabın işine gelip gelmemesine göre değiştirilemez. “Bize okuyacağımız başka bir kitap getir veya onu değiştir.” (Yunus: 15; İsrâ: 93) Allah’tan gelen hidayet; emir ve yasaklardır. Bunlar yerine hevaya tâbi olmak istikamet verilmiş yoldan sapmaktır. O yüzden “Muhakkak ki Allah, zalimler kavmini hidayete erdirmez.”
Müşrikler kuralsız oldukları için onlara isabet eden musibetleri şans ve batıl inançları ile tanımlarken, ilahi kural ve sünnetin içinde olayları değerlendiren müminin şansa ve totemlere ihtiyacı kalmaz. Gelen ayetler, müşriklerin şartlarından ve isteklerinden bağımsızdır. Sadece olması gerekeni emreder. Bu kuralların herkes için olması, gerçek karşısında eşit olduğunu savunduğu için düzeni tesis eder. Ortak yaşam alanlarını güçten, paradan, çoğunluktan etkilenmeden adaletle inşa eder. Müşrikler kendi koydukları kurallara bile uymazken başkalarından bunlara tam itaat beklerlerdi.
Günümüzde kendi çöpünü sokağa atıp başkasının atmasından rahatsız olan veya trafik kurallarına uymamasına rağmen bir başkasının kural ihlaline abartılı tepki gösteren müşrik zihniyetten pek de uzak değildir.
Duygusal toplumlarda en zor olan şey, kurallar karşısında herkesin eşit olduğunu savunmaktır. Başkasının kendi hakkını yemesine izin vermez ama fırsatını bulunca tereddüt etmeden hak yer. Rüşvete karşıdır ancak işi görülsün diye rüşvet vermeyi uyanıklık sayar. Başkasının namusuna bakmayı marifet zannederken kendi namusuna bakılmasında kan döker, hem kendine hem eşine zulmeder. “Buraya park edilir mi?” diye tepki gösterir ancak boş buldu mu en önce kendisi oraya park eder. Kuralsızlığı marifet ve uyanıklık sayan her toplum bu nedenle hakka girip zulmetmekten asla kurtulamamıştır.
51- Ve doğrusu sözü onlara art arda ulaştırdık. Umulur ki tezekkür ederler.
Vassalnâ “birbiri ardınca, peşi peşine” anlamına gelmekle beraber, vahyin belli bir süreç içerisinde ve birbirini açıklayan bölümler hâlinde indirilmesini ifade eder (Taberî ve Râzî). Bu kelimenin kökü olan "vasale", “ulaşmak, varmak, bağlı olmak ve mensup olmak” gibi anlamlara gelmektedir. Sözün art arda gelmesi, bir ayetin arkasından onu destekleyecek ve toplumsal düzeni sağlayacak başka bir ayetin veya örneğin/kıssanın gelmesi iken, daha genel manada bir resulün ardından başka bir resul ve kitabın gelerek birbirlerini tasdik ve teyit etmeleridir.
"Kavl" kelimesi genelde muhatap müşrikler olduğunda tercih edilen ve "söz" anlamına gelen bir kelimedir. Kelam ve hadisten bu muhatap farkı ile ayrılır. Mesela, Müzemmil suresi 5’teki “Muhakkak ki, biz sana ağır bir söz ilka edeceğiz.” ifadesindeki “kavlen şakîlâ” inen ayetlerin Mekkeli müşriklere ağır gelen bir kavl/söz olmasındandır. Sözün onlara art arda ulaşması, kaçacak ve kıvıracak yerlerinin kalmadığını gösterir.
52- Bundan önce kendilerine kitap verdiklerimiz, ona da iman eder.
“Min kablihi” kelimesindeki zamir, Kurân’a işaret eder. Yani Kurân’ın gelmesinden önce “Onlara kitabı verdik.” anlamındadır. Bazı müfessirler, gerek “kablihi” kelimesindeki zamir gerekse “bihi” tabirindeki zamirin, Resulullah’ı işaret ettiğini söylemiştir. Bu takdirde kendilerine kitap verilenlerden maksat, İbn Abbas’ın yorumuna göre ehlikitaptır. Bizce de bu ayetteki kimseler, ehlikitaptan olup da Müslümanlığı kabul edenlerdir. Esbab-ı nüzul kayıtlarına göre bu ayetler tarihi bir olay üzerine inmiştir. Bu, o dönemde Habeşistan’dan gelen Hristiyan din adamlarından oluşan kafilenin İslam’ı kabul etmesine işaret ettiği gibi, gelecekte Kurân vahyine teslim olacak tüm samimi kitap ehlini de kapsar.
53- Ve onlara tilavet edildiğinde "Ona iman ettik. Muhakkak ki o, Rabbimizden haktır. Biz, ondan önce de muhakkak ki Müslümandık." dediler.
Yaratılışın başından beri gönderilen her elçi, hep bu hayat tarzını getirmiştir. Her elçi daima “Müslim” olmuş, takipçilerine de “Müslümanlar” denilmiştir. Kurân, Müslüman kimliğini belirli bir coğrafya ve zamana sıkıştırmaz.
Müslim; barışa, sulha, evrensel ve fıtri değerlere, el esmâülhüsnaya teslim olan demektir. Tilavet edilen ayetleri dinleyince, kendi hayatlarında hâlihazırda yaşadıkları veya olmak istedikleri insan modelini İslam’da bulup iman etmişlerdir. "Biz, ondan önce de muhakkak ki Müslümandık." cümlesi, İslam'ın aslında yeni bir şey değil; var olan iyilikleri, güzellikleri hatırlatan bir yaşam tarzı olduğunun ve evrenselliğinin delilidir. Başka inanç ve kültürlerde iyi, güzel, insanlara ve hayatta faydalı ve hayırlı ne varsa o İslam'dandır. Bozuk ve kötü olanlar ise hevaya tâbi olmanın sonucudur.
54-İşte onlardır ki; onlara sabırları sebebiyle ecirleri iki kat verilir. Ve onlar, kötülüğü iyilik ile savarlar. Ve onlara verdiğimiz rızıktan infâk ederler.
Buradaki kötülüğü iyilik ile savman ve infak eden bir gruptan bahsedilir. Bu grup Müslüman olmayan ancak Müslüman gibi yaşıyanlardır. Ehli kitabın hepsi bir değildir. (Ali imran:113) Mekke’de muvahhid İsevilere Varaka b. Nevfel, Ubeydullah b. Cahş ve Osman b. El-Huveyris’i örnek verebiliriz.
Bu insanların özelliklerinin anlatılmasının iki önemli sebebi vardır. İlki hidayetin kime nasip olduğunun net olarak ortaya konması diğeri ise ehli davet olanların tanıtılması. Kitaba ve bilgiye ulaşamamasına rağmen, bozuk bir kültür veya ailenin içinde doğmasına rağmen, vicdanı ile hareket eden, fıtratındaki dine uyanlara ecirleri iki kat verilir. Bu örnek insanların öncelikli vasfı sabırlarıdır. Her durumda iyiliğin, hayrın ve paylaşmanın yanında duran iyiler safını terk etmeyenlere Kuran sabırlı der. Kötülüğü iyilik ile savmak ancak paylaşmak ile olur.
İnfâk kelimesi, “ne-fe-ka” kökünden türemiştir. ‘Elden çıktı, bitti, tükendi.’ anlamlarına gelir. Nafaka; harcanan para veya ihtiyaçların tamamı için gerekli kazanç anlamında kullanılır. İnfâk ise; malı veya benzeri ihtiyaç maddelerini hayır yolunda kullanarak değerlendirmek, ihtiyaçları gidermektir. İnfâk toplumdaki zengin-fakîr uçurumunun oluşturduğu haset, kin ve düşmanlıkları yok eder. Zîra fakîrlik ve açlık insanları suça teşvik edebilir. Sosyal ve ekonomik zemindeki kötülüğü iyilik ile savmak infâk ile gerçekleşir. Paylaşan, koruyup kollayan birine hiçbir fakîr düşman gözü ile bakmaz. Hatta ona sevgi ve saygı duyup onu korumak ister.
Buradaki kötülüğü iyilik ile savmak her kötülük için geçerli değildir. Bunun örneği bir sonraki ayette şöyle verilir…
55- Ve onlar, boş lâf işittikleri zaman ondan yüz çevirdiler ve "Bizim amelimiz bize, sizin ameliniz sizedir. Selam sizin üzerinize olsun. Biz cahillerle ilgilenmeyiz." derler.
Lağv, faydasız veya zararlı olduğundan terk edilip ortadan kaldırılması bir görev olan lüzumsuz şeyler demektir. Bu anlamda, kişinin amacına ulaşmasında yararı olmayan her türlü boş ve anlamsız şeyleri içine alır. Bu bağlamda yalanı, gıybeti, çekişmeyi, çekiştirmeyi, gayri ahlaki şarkıları, müstehcen fıkraları ve benzeri şeyleri de kapsar (Furkân: 72).
İlgilenmeyiz diye meal verdiğimiz kelime “nebteġî” kelimesidir. Kökü “b-ğ-y”dir. Aranan şeyde orta yolu aşmayı istemektir. Bu nedenle, kelimenin manası içinde aramak da vardır. Bu bağlamda gözün aramaması, olup olmadığı ile vakit kaybetmemek ve ilgilenmemektir. Varlığı zarar, yokluğu kâr olan tiplere Kurân "cahil" der. Cehalet, salt bir bilgisizlikten ziyade kendini ve haddini bilmeme hâlidir. Bu had bilmezler, bir şey bilmez ama her şeyi bildiğini zanneder. Kötülüğü iyilikle savanlar, bu tür cahillerle zaman kaybetmeyenlerdir.
Burada sadece onlarla boş sözlere dalmaktan değil, aynı zamanda ortak amellerden de uzak durduklarından bahsedilir. Bir düşmanlık da söz konusu değildir. Bu ayetteki “selâm”, tazim ve saygı selamı değil, vedalaşma selamıdır. "Selam üzerinize olsun!" söylemi, barışçıl bir uzaklaşmayı ifade eder. Tam da burada, Şeyh Edebeli’nin şu nüktesi akıllara gelir: “Cahil ile dost olma; ilim bilmez, irfan bilmez, söz bilmez, üzülürsün! Ukala ile dost olma; çok konuşur, boş konuşur, kem konuşur, üzülürsün!”
Kötülüğü def etmenin bir yolu da had ve hududunu bilmeyenlere itibar etmemektir. Onun attığı her söze cevap yetiştirmek, aslında cahile tenezzül edip onun cehaletini ödüllendirmek olacaktır. Sabırlı olan, kötülüğü iyilikle savan, imkânlarından infak eden, boş şeylerden yüz çevirip cahiliyeye itibar etmeyenlere hidayet nasip olur.
56-Muhakkak ki sen, sevdiğini hidayete erdiremezsin. Ve lakin Allah, dilediğini hidayete erdirir. Ve O, hidayete erecekleri en iyi bilendir.
İlk müfessirlerimiz bu âyeti, Hz. Peygamber’in çok sevdiği amcası Ebu Talib’e İslâm’ı telkinlerinin sonuçsuz kalmasıyla ilişkilendirirler. Eğer rivayet doğruysa, Ebu Talib bu telkinlere rağmen “Babalarının dini üzere olduğunu söyleyerek son nefesini vermişti.” (Buhârî). Ebu Talib, “hüzün yılı” olarak tabir edilen 10. yılda ölmüştür. Dolayısıyla bu surenin tam da Ebu Talib’in öldüğü zamana denk geldiği anlaşılmaktadır.
“Men yeşâu”nun faili Allah’tır. Allah dilediğini hidayete erdirir. Burada asıl önemli olan, Allah’ın kimin hidayetini dilediği, kimin hidayetini dilemediğidir. Hidayeti hak edenler, 54 ve 55. ayette özellikleri sayılanlardır. Buradan da anladığımız, Hz. Peygamber’in pek de sabırlı olmayan, kötülüğü iyilikle değil, kötülüğe kötülükle karşılık veren, infakta cimri olan, cahillere laf yetiştiren ve onlarla selam üzere değil, düşmanca ayrılan birine karşı belki de eskiden gelen bir sevgi/muhabbet beslemektedir.
Hidayet, peygamber akrabalığına, tanışıklığına, seyitliğe, zengin veya nüfuzlu olmaya bağlı değildir. Allah, hak edenin hidayetini diler. Hak etmeyene, peygamber şefaati de olsa nafiledir. Bu yüzden, şefaatin tamamı sadece Allah’a aittir (Zümer: 44). Ve insanlar için Allah’tan başka şefaatçi yoktur (Secde: 4).
Muhtedîn kelimesi için “doğru yol rehberini kabul edenler” (Zemahşerî); “zaman içinde doğru yolu bulan herkes” (Râzî); “doğru yola girmeye yatkın ve niyetli olanlar (musta‘iddîn)” (Beydâvî); “hidayeti hak eden herkes” (İbni Kesîr) şeklinde anlamlar verilmiştir. Kelime, henüz doğru yolu bulamamış ama böyle bir potansiyel taşıyanlar manasında "hidayete erecek olanlar" şeklinde anlaşılabilir.
57- Ve dediler ki: "Eğer seninle beraber hidayete tâbi olursak yerimizden yurdumuzdan atılırız." Onları, yanımızdan rızık olarak her çeşit ürünün toplanıp getirildiği haram kılınan yerde emin olarak yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu bunu bilmez.
Mekkelilerin tarihi korkusu, diğer kabileler tarafından Mekke’den sürülüp atılmaktı. Zira Mekke tarihinde bu çok yaşanmış ve kendileri de Mekke’deki mevcut konumlarını böyle elde etmişlerdi. Mekke’den kovulmak demek, dinden geçinememek demekti. Müşrikler, din üzerinden elde ettikleri metayı ve saltanatı hidayete tercih etmişlerdir.
“Haram kılınan yer” ifadesi, haram aylarda ibadet için gelen ve çeşit çeşit ürün ve hediyeler getiren dindarlara ve Mekkelilerin kazandığı emniyet ve güvene bir atıftır. Kureyş suresinde de buna benzer ifadeler yer alır: “Onların kış ve yaz yolculuklarında güvenli kıldığı için artık bu beyt’in Rabbine kul olsunlar. Ki o, onları açken doyurdu ve onları korkudan emin kıldı.” (Kureyş: 2-4)
Mekke’de ticari göç; kışın Yemen’e, yazın Şam’a yapılırdı. Ayrıca, hacc ve umre göçü ile insanlar senede iki defa kafileler şeklinde Kâbe’ye gelirlerdi. Seferler, Mekke’ye dini, ticari ve sosyal hareketlilikler getirirdi. Ticaretin olmazsa olmazı olan güvenlik, bu nedenle çok önemliydi. Allah Resulü’nü kendi akrabalarının savunmasının bir sebebi de, iç savaş ve çekişmelerden dolayı bu ticaretin zayıflamasıdır.
Burada ve bir sonraki ayette hatırlatılan şey, hak ve hakikate dayanmayan her gelirin zehirli olduğudur. Bu zehir, önce kişinin karakterini öldürür, ardından toplumsal çürümeye ve kaosa sebep olur. İnsan hayatı ve diğer canlıların yaşam hakkının ihlal edildiği her toplumda, haksız bir rant söz konusudur.
58-Ve geçimlikleri ile şımaran nice toplumu helâk ettik. İşte bunlar, onların meskenleri... Onlardan sonra -az bir süre hariç- mesken edinen olmadı. Ve onların varisleri biziz.
Hidayeti geri çevirme sebepleri, bâtıldan elde ettikleri haksız kazançlardır. Bu durum, onların küstahlık ve şımarıklığını artırarak kişiliklerini erozyona uğratmıştır. Kurân bu bağlamda bir toplumun nasıl helâka sürüklendiğini maddeler hâlinde sıralamaktadır.
Kitapsızlık, yani kuralsızlık, yapılan ihlal ve suçlarda hiçbir bedel ödenmemesine ve böylece kitabın değer ve öneminin azalmasına sebep olur. Bu durum, cehaleti güçlendirir. Zira bilgi ve emeğin artık bir önemi kalmamıştır. Cahiller güçlendikçe, ilkeli ve kurallı olanlara düşmanlık artar. Artık kurallılar risk altındadır. Bunları bertaraf etseler bile, ötekileştirme hastalığı birbirlerine düşüp helâk olmalarına sebep olacaktır.
Kitabın yani kaide ve kuralların olmadığı yerde, boş söz bilginin yerini alır. Artık kimse kimseye selamet dilemez. Bencillik artar ve empati azalır. Böylelikle çoğunluk, emeksiz gasp ettikleri mevkileri koruma derdine düşer. Bu durumdaki ilkesizler, toplumsal normları bile hiçe sayar. Şükürsüzlük hâli, hep daha fazlasını isteme ve emaneti mülkiyet zannetmenin sonucudur.
İnsan, varlığın kadimliği karşısında edindiğinin küçüklüğünü gördüğü anda, peşinden koştuğu ihtirasların ne kadar değersiz olduğunu anlar. Kendinden önce gelip geçmiş insanların verdiği tek nasihat, her şeyin eninde sonunda “el-Vâris” olana kalacağıdır.
İnsan öldükten sonra artık sofradaki yeri boş kalır, dostları kısa süre sonra onu unutur, çalıştığı işe başka biri atanır, malı mülkü satılır, belki de o çok sevdiği eşi bile başkası ile evlenir. Ama insan bunlar için bütün hayatını vermiştir. İlahi rıza ve baki kalan salih ameller dışında her şey helâk olup gitmeye mahkûmdur.
59-Ve senin Rabbin, toplumların ana merkezlerinde ayetlerimizi tilavet eden bir resul diriltmedikçe helâk edici olmadı. Ve biz, onun ehli zalim olmadıkça toplulukları helâk edici olmadık.
Ayette, ilk cümlede "Senin Rabbin bir elçi diriltmedikçe (var etmedikçe, ayağa kaldırıp uyandırmadıkça) helak etmez." derken; ikinci cümlede "Biz onları, zalim olmadıkça helak etmeyiz." gibi farklı ve çoğul bir kullanım yapılmıştır. Bunun hikmeti nedir? Rab bireysel ve biraz daha ahlâki terbiye ile daha temel bir yere konmuştur. Bu bireysel ve ahlâki inşa gerçekleşmezse, süreç topluma yayılmakta ve Allah’ın güçleri denen yasaları ile helâk, o toplumda peyda olan zalimler eliyle gerçekleşmektedir. O nedenle, ikinci cümlede zalimler eliyle helâkı ve süreci anlatmak için çoğul bir kullanım yapılmış olması muhtemeldir. (Rad:11)
Ayetin içindeki “ummi-hâ” ifadesi, ana toplanma merkezlerini, yani pazarlar ve panayırlara işaret etmektedir; “el-kurâ” ifadesi ise, bir araya gelen insanların oluşturduğu toplumlardır. Bu ifadelerin amacı, vahyi kısa bir zamanda tüm insanlara ulaştırmaktır. Amaç, herkesin bencilleşip sürüye uyduğu bir ortamda muhataba şahsiyet sahibi bir birey olmanın değerini hatırlatmaktır. Çoğunluğun değil, insanın Rabbinin nazarında fert olarak değerli olduğunu hissettirmektir. İnsan, değerini kalabalıkların konforuna sığınarak değil, gerektiğinde risk alarak, el-esmaül hüsna denen değerler bütününe tâbi olduğu oranda alacaktır.
Eğer bir toplum, insani değerler olan esmayı yitirirse zalimleşir. Önce başkalarına, sonra kendisine zulmeder ve helâk olur. Bu sünnet; toplum, ırk ve coğrafya ayırt etmez. Her ne kadar Allah katında kimse bir başkasının günah yükünü üstlenmez ve başkasının hatası yüzünden bedel ödemezse de dünyada bu yasa bencil istekler yüzünden değişmektedir. Toplumsal çürümenin içinde kalan iyi insanlar, öncelikle bununla mücadele ederek kendilerini ve sevdiklerini korumalıdır. Koruyamayanlar ya çürümeye mahkûm olacak ya da oradan helâk gelmeden ayrılacaktır.
Hicreti sürgünden ayıran, bu farkındalıkla yapılan gönüllü bir tercih olmasıdır. Bu irade de ancak ikna ile olur.
60-Ve size verilmiş olanlar aslında dünya hayatının metaıdır ve ziynetidir. Ve Allah’ın katında olanlar daha hayırlı ve daha bakidir. Hâlâ akletmez misiniz?
Allah’ın katında daha hayırlı ve baki olan ölümsüz ve evrensel değerlerdir; yani Allah’ın da sıfatları olan paylaşmak, iyilik, merhamet, hayır, basiret, izzet, ilim ve şereftir.
Metâ, kendisinden hemen lezzet alınan menfaattir. Kısaca meta; sabit, kâmil ve daim olmayandır. Zıddı naimdir. İnsanın bencilleşip sürüye uymasının en öncelikli sebebi geçici gündelik istekleridir. Hevanın en belirgin özelliği, eğer yerine getirilmezse, zamanla etkisinin azalmasıdır. Başta çok güçlü olan bu arzuların kırılma eşiğini sabırla bekleyen her kişi, bunların rahatsız edici baskısından kurtulur. İşte, iradesine hâkim birey böyle bir disiplinin sonucu oluşur.
Zînet “elbise, takı, hoşa giden, güzel bulunan nesneler; insanı maddi veya manevi olarak kendine çeken şeyler” için kullanılır. Metanın bir albenisi, ziynet boyutudur. Bu bir maskedir. Kamil insan, bu maskenin arkasını görebilendir.
Akıl kelimesi, Kurân’da 49 yerde ve tümü fiil hâlinde geçer. İsim olarak hiç geçmez. Bundan yola çıkarak diyebiliriz ki, Kurân anlayışında salt akıl, kullanılmadıkça potansiyel olarak bir anlam ifade etmez. Aklı devamlı olarak fiil/eylem hâlinde kullanan, ancak süslü paketler içindeki geçici ve değersiz hazları görebilir.
Hicret bağlamında düşünüldüğünde, meta ve ziynet için müşriklere katlanıp onursuzca yaşamak mı, yoksa biraz yoksul ama onurlu ve özgür bir yaşam mı tercih edilmelidir?
61- Güzel bir vaad ile vaadde bulunduğumuz, böylece ona kavuşan kişi, dünya hayatının metaı ile metalandırdığımız, sonra kıyam günü huzurumuza getirilen gibi olur mu?
Dünya kelimesi burada “el hayâtü-dünyâ” şeklinde sıfat tamlaması olarak gelmiştir. Yani, isim tamlaması olarak “dünya hayatı” değil, sıfat olarak “en yakın olan, içindeki hayat” veya “şu anki yaşanan hayat” anlamındadır. Kıyam günü gerçeği ile dünyada yüzleşmek, baki değerler yönünde tercihlere vesile olur.
Güzel vaade mazhar olan kişi, dünyada iç huzur ve mutluluğa kavuşurken, meta peşinde koşan, geçici hazları mutluluk zannederek hayatını heba edecektir.
62-Ve o gün onlara nida ederek der ki: "Zanda bulunduğunuz ortaklarım nerede?"
Bir üsteki ayet ile bu ayet arasındaki bağlantı; şirkin, dünya hayatının metaını elde etmek üzere kurgulandığıdır.
Dini ve inançsal meselelerde ileri sürülen görüşlerin zan aşamasında kalması ve gaybi konularda kesin hüküm verilmemesi, aslında içinde cevap barındıran bu tür sorularla açıklanır. Bu sorunun amacı, muhataplarının dünyadayken bu tür bir sorgulama içine girmesidir. Buradaki ortakların kimler veya neler olduğunu da bir sonraki cevaptan şöyle okuyacağız:
63-Üzerlerine azap sözü hak olanlar dediler ki: "Rabbimiz, azdırdıklarımız işte bunlardır. Kendimiz azdığımız gibi onları da azdırdık. Onlardan beri olduğumuzu sana arz ederiz. Onlar, bize kulluk etmediler.
Burada üzerine azap sözü hak olanlar kimlerdir? Azdırdıkları kimlerdir? “Bize kulluk etmediler.” yerine “Bize kulluk ettiler.” itirafının olması gerekmez miydi?
Burada üzerine azap sözü hak olanlar ruhban sınıfıdır. Yoldan çıkardıkları ise cahil dindarlardır. Bunlar, Tevbe 31’de anlatılan haham ve ruhbanlarını rab edinen; dinde olmayan yasak ve haramlarla çevrelerindekilerine zulmeden yobaz dindarlardır. Ayrıca, Müslümanların ve Hz. Peygamberin canına kastedecek kadar gözleri dönmüş Mekkeli azgın müşrik elebaşları da bu kapsamdadır. Onlardan beri olduklarını ve onların kendilerine kulluk etmediğini, sadece aracı olduklarını ifade etmişlerdir. Bugün de sosyal hayatta özellikle sosyal medyada aynı azdırma faaliyetleri(azdıran ve onlara tâbi olma) devam etmektedir.
İslam’da işi din ve diyanet olan bir sınıf yoktur. Bir kişi, dini bilgi ve ilgi bakımından diğer insanlardan daha fazla emek verip müceddit, alim, iman gibi sıfatlarla anılsa da bu durum kesinlikle onun, kullar ile Allah arasında bir konuma kendini yerleştirmesi anlamına gelmez. O kişinin, kullukta diğer samimi Müslümandan derece bakımından hiçbir farkı ve üstünlüğünün olmadığını bilmesi gerekir.
Maide suresi 82’de övülen Hristiyan keşiş ve rahip sınıfı değil, Nasraniler içindeki mütevazı, büyüklük taslamayan ve samimi bir şekilde inancını yaşamaya çalışanlardır. Bu ayete bakarak dinde ruhban sınıfı vardır ve bunların Kurân’da övüldüğü söylemek, ancak İslam’dan geçinen, Müslüman kılıklı ruhbanların görüşüdür. Müşrik ruhbanlar, kendilerine kimsenin tapmadığını ve onları aracılara yönlendirdiklerini itiraf etmişlerdir. Onlara uyanların çokluğundan ve din konusundaki bağlılıklarından gurur duyan bu din sınıfı, hesap günü onlardan beri olduklarını ve zaten kendilerine kulluk etmelerini istemediklerini itiraf eder. Bunun üzerine çağırdıkları aracıların batıl olduğu şöyle ispatlanacaktır:
64-Ve onlara denildi ki: "Ortaklarınızı çağırın!" Bunun üzerine onlar çağırırlar. Fakat onlara icabet etmezler ve azabı görürler. Keşke onlar, hidayet etseydi.
İnsanları Allah ile aldatanlar, dinden geçinenlerdir. Maddi ve manevi bir saygınlık kazananlar, kendilerini ve uydurdukları ortakları bir şekilde Allah ile kullar arasına, yani Allah’ın astına yerleştirip oradan nemalanırlar.
Azabı görenler, inandıkları ruhbanların yalancı olduğunu anlamış ve pişmanlıklarını dile getirerek “Keşke inandıklarımız uyduruk aracılar yolu gizlemeyip bize gösterseydi.” demişlerdir. Keşke onlar, hidayet etseydi temennisinin böyle bir karşılığı olabilir.
65-Ve o gün onlara nida ederek diyecek ki: "Resullere, ne cevap verdiniz?"
Asıl hidayeti gösteren uyduruk bâtıl inançları veya onları savunan ruhbanları değil gönderilen resullerdi. Resullere ilk karşı çıkan, atalar inancının ruhbanları ve melelerdir. Mele ve ruhbanlar aldatmalarından dolayı yargılanmalıdır. Adalet karşısında sorumlu olacakları bir yargılama sürecine mutlaka tâbi olmalıdır. Bu ilahi yargılama beşeri mahkemelere de örneklik teşkil etmelidir.
66-Artık o gün onlar önemli haberlere kör olurlar. Onlar sorgulayamazlar da!
Nebe kelimesi “faydası büyük, muhatabı için hayati önem taşıyan haber” demektir. Resullerin getirdiği nebeye yani hayati önem taşıyan habere kör oldukları için atalardan gelen aracı ve şirk inançlarını artık sorgulayamamışlardır. Gelen mesaja ön yargısız ve objektif olarak baksalardı, kör olmasalardı dünyada iken tevbe edip salih ameller yapma imkanı bulacaklardı.
67-Ama kim tövbe edip iman eder ve salih amel yaparsa artık felâha erenlerden olabilirler.
Tevbe, kötülükten pişman olup bir dönüş yapmaktır. Kelime “t-v-b” kökünden gelir. Önce aldatmayı ve aldanmayı bırakıp iyiye yönelme, sonra yöneldiği yönün iyi ve hayırlı olduğuna inanarak sürecin devam etmesi gerekir. Ardından bu düşüncenin salih amellerle hayata yansıması önemlidir. Salih amelin manası, toplumun ıslahına ve faydasına olan düzeltici amellerdir. Kötülükle mücadelenin en iyi yolu iyilik yapmaktır. Ruhbanlar, topluma verdikleri zararın tevbesini samimi bir iman ve salih amellerle yaparlarsa belki felaha erebilirler. Burada kesin bir vaat olmamasının sebebi, ruhban, mele ve imamların kurtulmuşluk ile cenneti garantileme tavrının nüksetmesini önlemek olabilir.
68-Ve Rabbin, dilediğini yaratır ve ihtiyar eder. Ve onların ihtiyar etmesi yoktur. Allah sübhandır ve şirk koştukları şeylerden yücedir.
Müşrikler, Zuhruf 31'de “Bu Kurân, iki kasabadan azametli bir ere indirilmesi gerekmez miydi?” dediler. Bu bağlamda, resul seçiminin kendi ruhban ve melelerinin içinden olmasını savunan, habere kör olduğu için elçi ile uğraşanlara bir cevap verildiğini görüyoruz.
İctiba; insanın bir şeyi kendisi için ayırması demektir. Cibâye ise faydalı şeyi toplamaktır. Bu kelimelerin geçtiği her ayete “seçer” demek, bazı incelikleri görmezlikten gelmek olur. Seçmek manasındaki kelime ıstıfa, seçkin anlamındaki ise mustafadır. İhtiyar ve ictiba arasında da fark vardır. Yectebike kelimesi, “uygun kıvama gelmek için bir sürecin içinde ayıklanma, elenip saf hâle gelmek” demektir.
Burada ise “ictiba” veya “ıstıfa” değil, “ihtiyar” kelimesi tercih edilmiştir. Kelimenin burada tercih edilme sebebi, “Allah’ın, insanlık için en hayırlı (mâ huve hayr) ve en yararlı olanı (aslah) seçmesidir.” Çünkü Allah, kulları için neyin en hayırlı ve iyi olacağını onlardan daha iyi bilir. Seçimde konu seçilen ile alâkalıysa ictiba, adaylar ile alâkalıysa ıstıfa, muhatapla alâkalıysa ihtiyar kelimeleri ile ifade edilmiştir.
Bu ayet ile resul seçiminin neden insanlara bırakılmadığı da cevaplanır. İnsanlar kendilerini yönetenleri seçebilir, kendilerine vekil ve temsilci atayabilir ama resul seçiminin kriterleri sadece zahiri değil, aynı zamanda bâtını bilen yapabilir. Kimse kimsenin iç yüzünü bilemediği için, hele hele çoğunluğun hakikate kör olan müşriklerden oluştuğunu düşündüğümüzde, onların adayları en hayırlısını bulma konusunda son derece yetersiz kalır. Kör ve sağırların seçtikleri, ihtiyar değil; toplumun başına şer olur.
69-Ve senin Rabbin, onların sadırlarında sakladıklarını ve alenileştirdiklerini bilir.
Sadır dediğimiz, insanların içlerinde yatan duygu ve düşüncelerdir. Farsça “sine” kelimesi de bunu anlatır. Müşriklerin gönlünde yatan duygular, insanlığın hayrına olan duygular değildir. Topluma ve hayata zararı da olsa, kendi menfaatine hizmet eden şeytani duygu ve düşünceler muhakeme terazisini bozar. Geleceği bilmeyen insan, seçimlerini sadece kendini merkeze koyarak yaparsa ihtiyar sıfatını yitirir. Artık o an hayırlı görünenin gelecekte hüsran olacağını görmek istemez.
70-Ve o Allah’tır ki, ondan başka ilah yoktur. Önce de sonra da hamd onundur. Ve hüküm, onundur. Ve ona rücu edeceksiniz.
Hükm kelimesinin sözlük anlamı “yargı, yargıda bulunmak, hükmetmek, karar vermek, idare etmek” ve daha kök anlamda “ata gem vurmak” kökünden gelir. Kelime burada “ilahi yargıya” ve son hükmü vermeye işaret eder.
Beşer, işin zahirine bakar; bâtını bilemez. Hatırladığı kadarıyla öncesini bilir ama sonrasını bilemez. Bu kadar dar bir yerden bakan biri kalkıp kendi görüşünü, seçimini, hükmünü ne kadar mutlaklaştırabilir? Bu nedenle insan, aciz olduğunu hiçbir zaman unutmazsa yol alır ve gelişir.
71- De ki: "Eğer Allah’ın geceyi sizin üzerinizde kıyam gününe kadar devamlı kıldığını görseydiniz Allah’tan başka hangi ilah size ışığı getirebilir ki? Hâlâ işitmeyecek misiniz?
“Sermeden” kelimesi “daimi, aralıksız” manasını ifade eder. “Ziyâ” ise Kurân’da dört yerde geçer. Kurân’da Güneş’i tarif eden “ziya” kelimesi, ışığı tarif ettiği gibi aynı zamanda ısıyı da tanımlar. “Ziya” kelimesine verilen anlam, “bizzat ısının ve ışığın kaynağı” olmasıdır. Kurân, sadece insanlara doğru yönü gösteren, onları fikren aydınlatan bir ışık değil, aynı zamanda insanları birbirlerine yaklaştıran, kardeşliği tesis edip bireyin geleceğe güvenle yürümesini sağlayan sıcak ve samimi bir ortam oluşturur.
Birtakım insanlar, cirmine bakmadan varoluş hakkında kesin kanaatlere varmaktadır. Bu düzeni var eden bir kudretin var olmayacağına, elçi gönderip kullarını manevi karanlıkta bırakacağına inanmaktadırlar. Gece ve gündüzün dengesi, aslında mahlukata konan zıtlıklardaki uyumu anlatır. Önemli olan, muhtelif olmak değil, ihtilaflara rağmen birlikte huzur içinde yaşamayı başarabilmektir.
72-De ki: "Eğer Allah gündüzü sizin üzerinizde kıyâm gününe kadar devamlı kıldığını görseydiniz Allah’tan başka hangi ilah içinde sükûn bulduğunuz geceyi getirebilir? Hâlâ görmeyecek misiniz?"
Geceyi ifade eden 71. ayetin sonu "Hâlâ işitmeyecek misin?" sorusu ile biterken, gündüzü anlatan 72. ayet "Hâlâ görmeyecek misiniz?" sorusu ile bitmektedir. Kurân'ın belagatını görmek için illa Arapça bilmeye gerek yoktur. Çeviriler ve konunun anlatılma usulü, verilen örnekler üzerinden de buna şahit olmak mümkündür.
Bu ayetler, Zerdüştlük inancına bir gönderme olabilir. Zira orada, iyi ile kötü, yaşam ile ölüm ya da aydınlık ile karanlık arasında sonsuz bir mücadelenin olduğu inancı savunulur. Bu inanca göre evrenin iyi gücü, yani ışığı/doğruyu temsil eden bilge tanrı Ahura Mazda'dır. Kötülük ve karanlıkları temsil eden ise Ehrimendi’dir. Kurân, bu kadim düalizmin temelsizliğini örnekler üzerinden ortaya koyar. Kuran, güçler ayrımını değil ihtilaftaki uyumu ve vahtaniyeti gösterir.
73- Ve sizin için geceyi ve gündüzü, sükûnet bulmanız ve fazlından aramanız için rahmetiyle oluşturdu. Ve umulur ki şükredersiniz.
Fadl kelimesi, lütuf ve ihsanda bulunma anlamına gelir. Kelimenin temel anlamı “normalin üstündeki artış”tır. Bu anlamdan dolayı herhangi bir zorlama olmadan verilen bağışa da fazilet denilmiştir (Fâtır: 32, Nisâ: 32, Cuma: 4).
Gece ve gündüzün şükrü, gündüz çalışıp geceyi sükûnet içinde geçirmektir. Vücudumuz ve metabolizmamız da bu hasas ayarlara göre yaratılmıştır. Fıtratın dışına çıkanlar gece hayatı ile aslında sağlık nimetine nankörlük etmektedir. Bu şükürsüzlük, maddi ve manevi rahatsızlıklarla sebeptir.
Ayette geceye yüklenen şer ve kötülük, gündüze yüklenen güven ve emniyet bakışı üzerinden felsefik bir argüman ifade edilir. Aslında insanın kötülük ve şer olarak tanımladığı bütünde hayırlı olabilir. Gecedeki karanlık ve güvensiz durum aslında sükûnet ve huzur sağlarken, gündüzün ışığı dinlenmek için değil üretme fırsatı sunmaktadır. Müşriklerin inancında gecenin şerrinden aracılar korurken, gündüzün sağladığı nimetleri de yine uyduruk putlarından bilirlerdi. Bu nedenle konu gece ve gündüzden bir anda şirke getirilmiştir.
74-Ve o gün onlara nida ederek der ki: "Zanda bulunduğunuz ortaklarım nerede?"
Bu ifade 62-65 ve 74. ayetlerde olduğu gibi tekrar edilmektedir. Aslında bunlar, üç farklı konunun aynı sorundan ortaya çıktığını ifade etmektedir.
İlki, şirk dininin para kazanmaya ve halkı sömürmeye müsait yapısından bahseder. İkincisi, şirkin hakikate karşı muhatapları kör etmesi ve hakikatleri örtme mahiyeti iken bu son ifade şirkin delilsiz ve bilgisizlikten istifade edip korku ve boş vaatler üzerinden hayrı şer, şerri de hayır gibi gösterme çabasın ile alakalıdır.
75- Ve her ümmetten bir şehid çekip çıkardık. Artık "Burhanlarınızı getirin." dedik. Böylece hakkın Allah’a ait olduğunu bildiler. Ve iftiraları onları dalalette bıraktı.
Her ümmetten bir şehid ifadesini, müfessirlerin çoğu o toplumlara gönderilen resuller veya salih kişiler şeklinde anlamıştır. Kur'an’da, Nisa 41 gibi bunun örnekleri de vardır. Ancak Kur’an’da bir de ikiyüzlü yalancı şahitlerden de bahsedilir. De ki: “Allah’ın bunu haram kıldığına şâhitlik eden şehitlerinizi hazırlayın!” Bu durumda onlar şayet şahit olursa, onlarla beraber şahit olma! Âhirete inanmayan ve âyetlerimizi yalanlayan kimselerin hevâlarına tâbi olma! Ve onlar, Rabblerine denk tutuyorlar. (En'am 150)
Neza’na fiili, şahidi çağırmak veya davet etmek değil; “süratle çekip çıkarmak” demektir. Bu kişi, şirkin içinde olan bir şahit olmalıdır. Şehit kullanımının hikmeti budur. Buradaki konu, hesap gününde şirk koşan her ümmetten müşrik kâfirler ve onların yalancı şahitleridir.
Şirki destekleyen şahitler, Kur'an tarafından eleştirilmiştir. Bunlar, iddia sahibi dediğimiz Mekkeli müşriklerin şirkini savunan yalancı şahitlerdir. Toplumda kötü işler yapanların, yaptıklarını meşrulaştırmak için benzer kötülükler yapan kişileri göstererek kendilerini savunmaya çalışmaları; "bozacının şahidi şıracıdır" atasözü ile ifade edilir. Putların, müşrik elebaşlarını desteklemek için ürünlerini artırdığı veya belalardan koruduğuna dair aslı astarı olmayan hikâyelerle, aracıların hak olduğuna şahitlik edenler cehennemlik ümmetlerin içinden çekilip itirafları sağlanmış böylelikle iftiraları ve yalanları gün yüzüne çıkarılmıştır.
Şimdi Firavun sistemini destekleyen bir ikiyüzlünün, dünyalıklar için yaptıklarına şahit olacağız.
76- Muhakak ki Karun, Musa’ın kavmindendi. Derken onlara karşı haddini aştı. Ve ona istiflenen şeylerden verdik. Muhakkak ki onun anahtarları; kenetlenmiş, kuvvetli bir gruba bile zor gelirdi. Kavmi ona "Şımarma! Muhakkak ki Allah şımaranları sevmez." demişti.
Kunûz kelimesi, “kenz” kelimesinin çoğuludur. İstif edilen mallar demektir ve hazine için de kullanılır. Ancak çöldeki aç birinin hazinesi ile şehirli tok birinin hazinesi aynı olmaz. Kelimeyi "hazine" şeklinde çevirdiğimizde akla öncelikle altın, gümüş veya değerli taşlardan yapılan zinetler gelecektir. Ancak kelimenin kök manası olan "istiflenen değerli şeyler" dediğimizde, muhatabın ihtiyacına göre hazinenin mahiyeti değişecektir. Zira biriktirilenlerin değeri, onlara olan ihtiyaçlar belirler. Kıtlık ve kuraklıkta hazine gıda deposu iken, hastalıkta ilaç sandığıdır. Peki, Karun’a Allah tarafından verilen hazinede neler istiflenmişti? Musa’nın kavminden olması ile haddini aşması, azgınlık yapmasının alâkası nedir?
Tenûu kelimesi de nâe kelimesinden türemedir. Ağır basmak, zor gelmek gibi manalara gelir. Ayette anahtarların taşınması gibi bir fiil de kullanılmamıştır. Tam tersine "Mefâtihin zor gelmesi" gibi bir kullanım yapılmıştır.
Mefâtih, hem “anahtar” anlamına gelen miftâh hem de “kilit altında korunan şey, değerli eşya” anlamına gelen meftah’ın çoğuludur. Fatih, kapıları açan iken El-Fettah, Allah’ın bir sıfatıdır ve manası; tüm kapalı kapıları, engelleri ve sorunları açan, kaldıran ve çözüm yollarını gösteren demektir. Enâm 59’daki “Gaybın anahtarları onundur.” ifadesindeki anahtarlar da geleceğin bilgisi ve bilinmezliklerin çözümüdür.
Dikkat edersek, Kurân’da geçen kolluk güçleri (Kehf: 31, Kasas: 35), ordu/cünd (Neml: 18) veya asker/nefer (Ahkâf: 29) gibi bir kelime bu grubu nitelemek için kullanılmamıştır. Burada, güçlü/kuvvetli bir grup olarak tanımlanan usbe’nin, istiflenen değerli ürünlerin kapılarını açmada nasıl zorlandığından bahsedilmektedir.
Usbe kelimesi, “sıkı, birbirine bağlı, tutkun on ile kırk kişiden oluşan bir grubu” anlatır. Usûbet de kuşatmak, kaplamak manasındadır. Yusuf’un kardeşlerinin, Yusuf’a karşı birbirine bağlı, kenetlenmiş sıkı bir grup olduğu bu kelime ile ifade edilir (Yusuf: 8). Dolayısıyla burada anlatılanın, anahtarları zorla taşıyan askerler olmadığı rahatlıkla anlaşılabilir. Zira anahtarın ağırlığı bellidir. 4000 yıllık anahtar geçmişine baktığımızda, anahtarın zorla taşınmaya değil, kolay taşınıp saklanmaya uygun üretildiği görülür. Bu durum, anahtar ve kilidin icadından beri böyledir.
Dikkatle bakıldığında, “tenûu” kelimesinin Kurân’da sadece bu ayette geçtiği görünmektedir. Bu, birbirine kuvvetle kenetlenmiş grup, anahtarları taşımaz; istif edilenlere ulaşmaya çalışmaktadır. Zira zorluklar insanları bir araya getirip dayanışmaya iter. Karun’un istif ettiği hazinelere muhtaç olanlardan 40 kişi bile (usbeti) onun kapılarını açmaya (mefatih) güç yetiremiyordu (letenû-u). Bu durumda istif edilen mallar, Karun’a verilen ilim ile veya Karun’un kurnazlıkla elde ettiği (Kasas: 78), ulaşılması mümkün olmayan meşakkatli bir kilit sistemi ile korunuyor.
Peki, birbirine kenetlenen aç halk için kenz edilen istiflenmiş hazine nedir? Bunu öğrenmek için Yusuf suresi 47. ve devam eden ayetlere bakmak gerekir. Orada Hz. Yusuf, “7 senelik dönemde yenilen az kısım hariç diğer ürünlerin başaklarında bırakılıp biriktirilmesi” gerektiğini söyler. Bu istiflenen tahıllar, kurak yıllar için dev tahıl silolarında uygun şartlarda biriktirilir.
İşte Musa’nın kavminden olan Karun’un görevi, bu istif etme kültürünü devam ettirip kuraklık ve açlıktan toplumu korumaktır. Ancak Hz. Yusuf’tan beri yapılan bu tedbir, açlıktan kıvranan halka değil; Karun’un hileli oyunlarıyla saltanatına hizmet eder hâle getirilmiştir. Bu bilgiyi de Mümin suresi 34. ayetten öğrenmekteyiz. Orada Firavun ve melelerinin arasında olan, imanını gizleyen kişi, Hz. Yusuf’un getirdiği sistemi, yani kıtlık zamanı halkı doyurma sistemini, yaşadıkları ikilem yüzünden helâk edip israf ettiklerini ifade eder. Halkın elindekilerini, İsrailoğullarından olan Karun, kendini Hz. Yusuf’a isnat ederek toplamış ve israf etmiştir. Karun’a kavmini temsilen imanını gizleyen -kendi veya kavmi adına- melenin, "Allah şımaranları sevmez." şeklindeki serzeniş ve nasihatleri, bu ve devam eden ayette şöyle devam edecektir.
Kavmini temsilen biri Karun’a, “Şımarma! Allah şımaranları sevmez” demektedir. Demek ki Karun’un statüsünde bir melle veya imanını gizleyen mümin olabilir.
77- Ve Allah’ın sana verdiğiyle sen ahiret evini ara! Dünyadan da nasibini unutma! Ve Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sen de ihsan et! Ve yeryüzünde fesatı arama! Muhakkak ki Allah, fesat çıkaranları sevmez.
Ayet, sadece ibadet ve ahiret için değil, dünyadan da insanın nasibini aramasını emreder. Müslüman, bu nedenle uhrevi konular üzerinden dünyalığını kazanan bir ruhban ya da keşiş değil; dünyalık rızkının peşinde koşarken ahiret evine zarar vermeyendir. Karun’un, istiflediği emanetlerle dünya evini süslerken ahiret evini unutması, onun için ileride hayati önem taşıyan kritik bir nasihattir.
Kurân’da "fesat" kelimesi, genel olarak “Allah’ın belli bir ölçüye göre yaratıp öylece sürmesini dilediği sistem” için kullanılır. Burada fesat, Hz. Yusuf’un getirdiği sistemin, halkın açlıktan ve kuraklıktan kırılmasını engelleyen düzenin bozulmasıdır. Arz denilen yaşadıkları coğrafyada düzeni bozup mağduriyetlere sebep olması, fesadı aramak anlamına gelmektedir. Fesadı arayan, belasını bulacaktır.
78- Dedi ki: "O bana ancak bendeki ilim sebebiyle verildi." Ondan önce, Allah’ın kuvvet bakımından daha şiddetli ve daha çok şey toplayan nesilleri helâk etmiş olduğunu bilmiyor mu? Ve mücrimlere peşlerini bırakmayan suçlarından sorulmaz.
Karun, bu ilk cümlesi ile kendisine halkın getirdiği tahılların, onun depolama ve saklama konusundaki ilminden dolayı verildiğini ifade etmiştir. Karun, imanını gizleyen mümin kişiye karşı kendini savunmaktadır. Kimseden zorla bir şey almadığını, sahip olduğu ilim sayesinde halkın buna gönüllü olduğunu ima eder. Fakat Karun, insanların iyi niyetini ve Hz. Yusuf’un tasarruf tedbirlerini suistimal edip lüks yaşamıyla israf etmiştir. Zaten insan, kendi emeğinden ziyade, emek vermeden ele geçirdiğini çok daha kolay harcar.
İmanını gizleyen mümin kişi, verilenleri Allah’ın bir ihsanı görüp şükür gayretinde iken, Karun onları kendinden bilip bencilleşmekte ve paylaşmaya yanaşmamaktadır.
Sonradan ve bir anda zenginleşenlerdeki karakter erozyonunu gösteren bir araştırma şöyledir: Kaliforniya Üniversitesi’nden Paul Piff, zarla oynanan ve önemli ölçüde şansa dayanan Monopoly oyununu 100 çift katılımcıya oynatmıştır. Oyun, deneklerin başta kura çekmesi ve kurada kazananın attığı zarın iki katını alması ile başlar. Monopoly oyununda yüksek zar atan oyuncu, paraya ve oyun tahtası üzerindeki varlık ve imkânlara bir anda ulaşıp öne geçmekte ve oyunun sunduğu imkânları elde etmektedir.
İlginç olan, ayrıcalıklı konumda olan deneklerin davranışlarındaki değişikliklerdir. “Zengin” oyuncular, zar attıktan sonra masanın üzerindeki karelerde daha sesli ilerlemekte ve başarısını kutlamakta; ellerini başının arkasına kavuşturarak geriye yaslanmakta, daha fazla yer işgal etmektedir. Masanın üzerine konulan küçük kuruyemiş ve kurabiyelerden diğer katılımcılardan daha fazla tüketmeye başlarlar. Ayrıca rakiplerine iğneleyici ve alaycı şekilde takılmaktadırlar.
Araştırmanın çok değerli bir başka bulgusu ise oyundan sonra yapılan değerlendirmede ortaya çıkmıştır. Ayrıcalıklı oyuncular, başarılarını oyun stratejilerine, attıkları adımlara ve isabetli alım-satım kararlarına bağlamışlardır. Deneklerin hiçbiri, başarılarının esas nedeni olan, oyunun başında attıkları ve tesadüfe bağlı kurayı dile getirmemiştir. Bu sonuç, insan zihninin kendi avantajına olan durumu nasıl algıladığının somut bir örneğidir.
Toplumda da bazı insanlar büyük miktarda varlığa ve yüksek statüye sahipken, bazıları da hem varlık hem de kaynaklara ulaşma açısından büyük ölçüde dezavantajlıdır. Araştırmacıya göre, refah ve maddi varlık merdiveninde hızla yükseldikçe insanların empati ve merhamet duyguları azalmakta ve insanlar sahip olduklarını “hak ettikleri” konusunda güçlü bir inanç geliştirmektedir.
Aslında, zenginler sadece oyunun başında yüksek bir zar atmış ya da yüksek zar atan bir ailede dünyaya gelmişlerdir. İnsanın kurguladığı bu kapital sistem hileli bir düzen olduğu için, düşük gelirle yaşayanların toplam nüfusun yarısından fazlasını oluşturduğu, aslında herkesin bildiği bir gerçektir. Firavun sistemlerinde böyle ultra zenginlere rastlanmaktadır; bunlar toplumun sırtından geçinen asalaklar olmalarına rağmen insanların efendisi gibi davranmaya alışmış müstekbirlerdir.
Yapılan araştırmada, gelir seviyesi düşük olan insanlarda yardımlaşma ve empati duygularının korunduğu gözlemlenirken, yüksek gelir grubunda bu insani erdemlerin kaybedildiği belirtilmiştir.
Piff, yaptığı bir başka çalışmada yine zarla oynanan bir oyunda kazancını arttırmak için hangi gelir grubunun daha çok hile yaptığını veya hileye eğlimli olduğunu araştırmıştır. Bu uygulama sonucunda, üst gelir grubundakilerin 50 dolarlık ödülü almak için 3-4 kat daha fazla hile yaptığını tespit etmiştir. Farklı bir çalışmada ise zenginlerin müzakerelerde daha çok yalan söyledikleri; rüşvet alıp malını satmak için de kandırma gibi ahlâki olmayan davranışları iş hayatının gereği olarak daha hızlı kabullendiklerini göstermiştir.
Burada unutulmaması gereken önemli bir nokta, herkesi kendi bulunduğu çevrede değerlendirmektir. Zengin sınıf, içinde diğerlerinden nispeten daha düşük gelirde olan zenginlerin insani davranışlar sergilemesi ya da fakirler içinde diğerlerine kıyasla geliri biraz daha fazla olanların gayrı ahlâki suçlara meyletmesi gibi. Sorun, başkasının hakkını kendi hakkı gibi zannetmekle başlamaktadır. Genel kanı, yoksulluğun suça sebep olduğu yönündedir; ancak, yoksulluk gibi suç da tek bir faktörle izah edilemez. Suçluluğun oluşumunda geçmiş yaşantılar, aile ortamı, arkadaşlık çevresi, uyuşturucu ve alkol kullanımı gibi birçok etken rol oynamaktadır.
Bir başka araştırmada, çocuk gelişimi laboratuvarındaki çocuklar için hazırlanmış ve özellikle belirtilen şekerleme kavanozundan üst gelir grubundakilerin iki kat daha fazla şeker aşırdığı gözlenmiştir.
Zenginlerin hadsizliklerinin bir sebebi de ayette de ifade edilen cahil halkın menfaatperest ve riyakar tutumlarıdır. Zengin çocukların şımarıklıklarına tahammül ile fakir çocuklara verilen tepkiler arasında da farklılık gözlenir. Oysa aslında verilen tepkiler, etnik kimlikten, gelir seviyesinden ya da statüden bağımsız ve daha objektif olmalıdır.
Zengin mücrimlerin yaptıklarının sorulmaması önemli bir tespittir. Zenginlerin işledikleri suçlardan dolayı sorgulanmamaları onların karunlaşmasında önemli bir etkendir. Zengin verirse hediye, fakir verirse rüşvet; zenginin yaptığı çapkınlık, fakirin yaptığı zina; zengininki eğlence, fakirinki israf oldukça Karun komleksi bitmeyecektir. Peşlerini bırakmayan suçlardan mücrimler sıyrıldıkça o toplumun zalim ve zorba zenginler eliyle helâkı yakındır.
"Zenb", kuyruk anlamına gelen “zeneb” kelimesinden türemiştir. Sonu kötü olan ve insanı takip eden günah, suç ve kabahatler için de kullanılır. Çoğulu “zünûb”dur. Bu fiili işleyen kimseye “müznib” denir. Bu ifade, geçmişte yapılan hataların insanı sürekli takip ettiğini ve bedelinin eninde sonunda ödenmesi gerektiğini hatırlatır. Zengin veya fakirin adalet karşısında eşit olması suçlunun peşini bırakmayan suçundan dolayı sorgulanması, belki de o suçu ahlâk hâline getirmesini engelleyecekti. Suçlarından dolayı sorgulansalardı, bu kötü gidişleri ve onları terk etmeyen kötü karakterleri düzeltme imkânları olabilirdi. Ancak Karun’a “Bu değirmenin suyu nerden geliyor?” diye sorulmadığı için o servetini sergilemekten geri durmayacaktır.
79- Böylece zineti içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını murat edenler dediler ki: "Keşke Karun’a verilenin misli bize de verilseydi! Muhakkak ki o azametli bir hazzın sahibidir."
Karun’u sorgulamadan imrenenler olduğu kadar onun kul hakkı üzerinden büyük bir servete ulaştığını bilenler de vardır. Bu ve bir sonraki ayette aktarılan konuşmalar cahil halk ile farkındalığı yüksek olan ilim sahipleri arasında gerçekleşir.
Karun'un ziynetleriyle insanların karşısına çıkması, serveti gösterme hastalığına bir örnektir. Bu durum, bireylerin sahip oldukları maddi varlıkları aşırı biçimde sergilemesi ve bu varlıklar üzerinden sosyal onay ve tatmin arayışına girmesi anlamına gelir. Bu davranış onların diğer insanlara servet üzerinden yaklaşmalarına neden olur. Genel olarak bu davranış türü, eleştiriye karşı aşırı duyarlı ve dramatik tutumlarla karakterize olur. Hak edilmemiş bir ilme, makama veya servete bir anda sahip olanlar, onu sergileyerek içselleştirmeye kalkar. Bu tutumun altında, aşağılık kompleksinin yattığını söyleyebiliriz. Kendini önemsiz görenlerin kazandıkları serveti sergiledikçe daha değerli olacaklarını zanneder. Aslında altta yatan değersizlik duygusunu tatmin etmeye çalışırlar.
"Karun'a verilenlerin misli keşke bize de verilseydi." zihniyeti, riyanın temel sebeplerinden biridir. Bu tür gösteriş hastalığındaki psikolojik rahatsızlıklar, bireylerin psikolojik sorunlarının derinleşmesine ve içinden çıkılmaz bir hâle gelmesine neden olabilir. Dolayısıyla neyi ne kadar övdüğümüz veya neye imrendiğimize dikkat etmeliyiz. Bizim için küçük bir "like" atmak, belki de karşımızdakinin gösteriş tutkusunu derinleştirip histriyonik kişilik bozukluklarına yol açabilir.
Haset, elde edilemeyen dünyalıkların başkasında olmasından rahatsızlık duymaktır. Bu durum başta imrenme ile başlasa da süreç ilerledikçe yıkıcı bir öfkeye dönüşebilir. İmrenme hâli hasete dönüştüğünde, hasetçi imrendiğinin başına kötü bir şey gelmesini içten içe ister. Bu durumda “Oh olsun!” düşüncesine kapılabilir. Bu yüzden hasetçinin şerrinden Allah’a sığınmak gerekir (Felak: 5). Kişi mutsuz olduğunda, karşısındaki mutluysa onun da kendi gibi mutsuz olmasını arzulayıp mutsuzluktan haz devşirebilir. Karun'un kendini koruyacak olan evinde(dâr) yaşadığı çöküş, onun yerinde olmak isteyenlerin kendilerini rahatlatmak için "İyi ki bize o servet verilmedi." düşüncesini geliştirmiş ve kimse ona yardıma koşmamıştır.
Karun'da narsistik kişilik bozukluğu bulunmaktadır. Bu tipler, günümüzde kendilerini daha fazla göstermek ve kendi yaşamlarından bahsedilmesini sağlamak için sürekli ekranlarda olmayı ve sosyal medyada kendilerini sergilemeyi tercih ederler. Her zaman ön plânda olma ve hayranlık yaratma duygusuyla hareket ederler.
Bu durum, muhatap kitlenin “żû hazzin ‘azîm” tabirini kullanmasına neden olmuştur. Karun, aslında kötü biri olduğunu biliyordu ve fakir halkın emeği üzerinden bir saltanat kurmuştu. Kendisini sevebilmesi için başkalarının hayranlığına ihtiyaç duyuyordu. Yaptığı usulsüzlüklerle Firavun ve mele takımını beslemesi, ona bir nevi dokunulmazlık kazandırmıştı. Ona yaptığı suçların hesabı sorulmuyordu (Bkz. Kasas: 78).
Narsist, kendini aşırı sevme değil, kendisine hayran olup kendini sevebilmesi için başka insanlardan onaylanmaya ve övgüye muhtaç olunan bir kişilik bozukluğudur. Onaylanma ve takdir görmeden kazandığının tadını çıkaramayan bir bağımlıya dönüşmemesi için, imanını gizleyen mümin kişi ona “Sen ahiret evinle ilgilen!” şeklinde nasihat etmiştir (Kasas: 77). Karun, 78. ayette "mücrim" olarak anılmakta; mücrimler, peşlerini bırakmayan suçlarından sorumlu tutulmaz. Narsistik kişilik bozukluğuna sahip olanlar, suça yatkın olma eğilimi gösterirler; çünkü empati duyguları son derece zayıftır. Başkalarını kandırırken, onları ne kadar zor bir duruma soktuklarını düşünmezler bile. Bu kişiler, "Ben onlara zarar vermedim." gibi ilkel bir inkârla cezadan sıyrılabileceklerine inanırlar. Bu yüzden narsistler, öz eleştiri yapma ihtiyacı hissetmezler.
80-Ve ilim verilenler dediler ki: "Veyl olsun size! İnanan ve salih amel yapanlar için Allah’ın sevabı daha hayırlıdır. Ve buna sabredenlerden başkası ulaşamaz.
Sevâb kelimesinin kökü olan “s-v-b”, bir şeyin daha önce bulunduğu hâle ya da belirlenmiş veya amaçlanmış hâle dönüşüdür. Bu nedenle, insanın yaptıklarının karşılığı olarak geri dönen şeye sevap denir (Ragıp). Sadece sevap değil de Allah’ın sevabı kullanımı, sevap denen karşılığı Allah’tan başka şeylerden bekleyenlere bir göndermedir.
Allah’ın sevabına talip olanlar inanarak salih amel yaparlar. Buradaki iman, üstün erdemler olan esmaya imandır. Bu imana uygun, topluma ve varlığa faydalı, ıslah edici ameller ortaya koymakla Allah’ın sevabına ulaşılır.
“Buna sabredenlerden başkası ulaşamaz.” şartına konu olan sabır, hazlara, geçici olan dünya metaına ve ayartıcı şeytani duygu ve düşüncelere karşı erdemler safını terk etmemektir. Buradan da anladığımız üzere, ilim sahibi olmak, veri ve bilgi yüklü olmak değil; had ve hududunu bilip neyin değerli veya değersiz olduğunun farkında olmaktır.
81- Böylelikle onu ve onun evini yere çöktürdük. Onun Allah’ın berisinde yardım edecek bir grubu yoktu ve yardım edilenlerden olmadı.
Dar, etrafı duvarlarla çevrili, içinde deveran edilen güvenli evdir. Bu sığınak sıfatıyla beytten ayrılır. Kökü olan “d-v-r”, diyar ve yurt anlamlarında da kullanılır.
Hasefnâ kelimesi, “bir bölgenin göçmesi, ay tutulması, zelil kılmak, horlamak” gibi manalara gelmektedir. Evin çökmesinde çoğulun kullanılması, maddi ve manevi çöküşün Allah’ın sünnetiyle ve bir süreçle gerçekleştiğini anlatmak içindir. Karun’un sadece evi değil, aynı zamanda ve özellikle sistemi ve ona sığınak olan saltanatı da çökmüştür.
Muhtemelen gösteriş ve şatafat budalası olan Karun, evinin zahirine verdiği önemi temeline vermemiş olabilir. Sadece imaja değer veren birinin, kendi karakterine maneviyat ve kişiliğine değer vermesi beklenemez. Belki de ufak bir depremle süslü evi çökmüş, Karun da enkaz altında kalmış olabilir. Aslında Karun’un evi, kişiliğinin bir yansıması gibidir. Peki, enkaz altında kalan Karun’a neden kimse yardım etmemiştir?
“Onun yardım edecek bir grubu yoktu.” ifadesindeki “fietun” kelimesi aşiret, cemaat demektir. Yani onu koruyacak bir aşireti kalmamıştı. Karun, Hz. Musa’nın kavminden olmasına rağmen, gelinen son durumda ona ne rüşvetlerle beslediği Mısırlılardan ne de İsrailoğulları’ndan kimse yardıma koşmuştur. Firavun’un ölümüne nasıl ki kimse ağlamadıysa Karun’un ölümüne de üzülen olmamıştır. İnsan yerine para biriktiren birinin akıbeti başka nasıl olabilir ki? Dün onun yerinde olup da ona verilenlere ulaşamayanlar, bu imrenme hasetini “Oh olsun!” bakışına dönüştürdükleri için ona yardım eden olmamıştır. Firavun’un boğulmasından sonraki süreçte Karun’un göçük altında kalması Kasas suresindeki anlatım kronoljisine de uygundur.
Kârûn kıssası, servet ve gücüne güvenerek kendini imtiyazlı gören, insanlara karşı haksızlık edip haddini bilmeyenler için asırları aşıp gelen bir ibret tablosu, bir öğüt levhasıdır. Aslında Allah’ın kurucu ilkeleri olan ayetler, sadece fakiri korumaz; aynı zamanda çalışan, üreten ve paylaşan zengini de korur.
82-Ve dün onun yerinde olmayı temenni edenler, sabahlayınca dediler ki: "Vay! Allah, kullarından dilediğinin rızkını genişletir ve takdir eder. Eğer Allah bizi nimetlendirmiş olmasaydı mutlaka bizde çökerdik. Vay! Bunun gibi kâfirler, felâha ermez."
Esbaha fiili, bu hadisenin geceleyin vuku bulduğunu işaret edebilir. Bu Karun’un gece evinde ve tedbirsiz yakalandığını gösterir.
Tarihte binlerce Firavun ve Karun gelip geçmiştir. Herkesin, kendinden üsttekilerin yaşamına öykündüğü bir ortamda, hiç kimse kimin nasıl bu hayata veda edip ahirette ne hâl üzere dirileceğini bilemediğinden kendinden üste gördüğüne imrenmemelidir.
Kur'anî bakışta, malın çokluğu veya azlığı değil, içinde hakların olup olmadığı ölçüdür. "Allah rızkı genişletir." ifadesi, bizce halkın basiretinin açılması; yani bir musibetin bin nasihattan evla oluşu iken, "…takdir eder/ölçülendirir." ifadesi ise Karun’un yarıda kalmışlığıdır; servetinin hayrını gösteriş merakı yüzünden görememesidir. Allah’ın halkı nimetlendirmesi, toplum içinde iyiliğe, paylaşmaya ve sabra teşvik eden ilim sahiplerinin varlığıdır.
83-İşte bu ahiret evidir ki onu, yeryüzünde ululuk ve fesat irade etmeyenlere layık kıldık. Akıbet muttakilerindir.
Ahiret evi, insanın kişiliği ve erdemli seçimleri ile inşa ettiği o manevi sığınaktır. İlmik ilmik işlediği güzel ahlâkına zeval gelmemesi için imanını sakındırana muttaki denir.
Üstünlük ve ululuk taslamak, öz saygıdaki erozyonun yansıması iken; fesat çıkarmak, içteki ifsadın amellerle kendini belli etmesidir. Geleceğe hükmedenler, ifsadın değil, ıslahın talibi olanlardır. Vel’âkibetu lilmuttekîn ifadesinin bir açılımı da gelecek, öz disipline sahip olanlardır.
84- Kim güzellikle gelirse ona, ondan da hayırlısı vardır. Ve kim kötülükle gelirse kötü amel yapanlara yaptıklarından başkası ile karşılık verilmez.
Allah’ın lütfunda sınır yoktur; buna mukabil, O, hiçbir şekilde kullarına zulmetmez. Nitekim âyette, yapılan iyiliklerin kat kat sevapla karşılanacağı; fakat kötülüklerin, cezasının mislini geçmeyeceği haber verilmiştir. Amaç, beşeri yargılamada da suç ve cezanın orantılı olmasıdır. Kurân’ın hasenat dediği güzelliklere karşılık, onun mislini aşan bir hayır vaad edilir. Bu artış güzelliklerin başka güzellik ve iyiliklere vesile olmasındandır.
85- Muhakkak ki o, sana Kurân’ı farz kıldı. Elbette seni dönülecek olana geri çevirecektir. De ki: "Kimin hidayetle geldiğini ve kimin açık bir dalâlette olduğunu Rabbim daha iyi bilir."
Me’âd kelimesini, İbni Abbas, İkrime ve Mücahid, cennet şeklinde anlaşılacağı gibi, hicretten sonra fethedilerek “dönülecek yer” anlamında “Mekke” olarak da anlamışla bilir demişlerdir. Bu âyetin, hicret esnasında Mekke ile Medine arasında Cuhfe denilen yerde indiği de rivayet edilmiştir (Râzî). Diğer bir görüşe göre ise, Resulullah’ın döndürüleceği yerden maksat, kıyamet günü ve âhirettir. Bu görüş, Hasan-ı Basrî, Zührî, Atâ, İkrime ve Mücahid’den nakledilmiştir. “Döndürülecek yerden” maksadın ahirette en yüksek makam olduğu da söylenmiştir (Taberî).
Mead kelimesinin kökü olan a-v-d, müfredata göre bir şeyden bizzat veya sözle azmetmekle yüz çevirdikten sonra ona geri dönmektir.
Farz; icab, icabet, farziyet ve zorunluluk anlamına gelir. Farz kelimesinin kökü olan f-r-d, müfredatta sert bir şeyi kesip onda iz bırakmaktan gelir. Demirin çeltiklenmesi gibi. Farz kılmak, bu manada değişmez bir kural belirlemektir. Kur'an’ın farz kılınması, hidayet için olmazsa olmaz mahiyetini gösterir.
Burada dönülecek yer, ne cennettir, ne Taif seferinde Allah Resulü'nün Mekke'ye dönmesidir, ne de kıyamet ve hesap günüdür. Zira bunların hepsi zaten Kur'an’da ismen zikredilir. Âyetin tüm insanlığa yönelik bir mesaj olduğu dikkate alındığında, bizce mead, hidayet rehberi olan Kur'an'a dönmektir. Zira Kur'an, hem hidayet rehberi, hem de farz kılınandır.
“Deki” denmesi, Resulün Kur'an'dan uzaklaştığı gibi iddialara bir cevap olabilir. Resul, Kur'an'dan uzaklaşıp doğru yolu başka yerlerde arayamaz; zira Kur'an farz kılınmıştır. Ancak onun ümmeti maalesef, farzı bırakıp müstehap bile olmayan şeylere daha fazla ehemmiyet göstermektedir.
86- Ve Rabbinden bir rahmet olmadan bu kitabın sana ulaşacağını ummazdın. Öyleyse sakın kâfirlere arka çıkma!
Mekke halkı, Peygamberimizin Hira mağarasından indiği bir günün öncesine kadar, onun sürdürdüğü hayat biçimini biliyordu. Nelerle meşgul olduğunu, konuştuğu mevzuları ve ilgilendiği faaliyetlerinin mahiyeti belliydi. Şüphesiz o, hakkın yanında, doğru, dürüst ve güvenilir, emin biriydi. Ancak bu hayat biçimi, hiç kimsenin aklına, böyle doğruluk timsali bir şahsiyetin ertesi gün peygamberliğini ilan edeceği fikrini çağrıştırmamıştı. Hatta Hz. Muhammed’in kendisi bile böyle bir beklenti içinde değildi. Peki, ilk cümle olan sen kitabın verileceğini ummazdın ile ikinci cümle olan "kâfirlere sakın arka çıkma" arasında nasıl bir bağlantı olabilir?
Bunun hikmeti, bizce resullük görevi ile müşerref olması ve seçilmesi ile alakalı; önemli ve değerli bir fırsatının olmasıdır. Bu rahmetten kâfirlere arka çıkarak mahrum olabileceğine dair kritik bir uyarı ayette yapılmıştır.
Hz. Muhammed’in peygamber olacağına dair en ufak bir beklentisinin, umudunun olmaması durumunu Kuran, mübin bir şekilde ortaya koyar. Hz. Peygamber’in henüz on iki (bir başka rivayete göre dokuz) yaşında iken amcası Ebû Tâlib tarafından ticaret kervanı ile yola çıkıp, rahip Bahira ile karşılaştığı rivayetler ayetler ile çelişir mi?
Rivayette, Bahira adlı bir rahibin onun nübüvvet mührüne sahip olduğunu görmesi ve Ebû Tâlib’e bundan bahsetmesi aktarılır. Bir ima veya yönlendirme bile olsa, beklenti oluşacaktır. Eğer Rasûlüllah sürekli bir peygamber olma hevesi taşısaydı, “peygamber olacak adamım” diye düşünseydi, aklı, fikri hep bir mesajın kendine ulaşacağı olurdu. Kendinden önceki ilahi kitaplara ilgi duyacak ve inançları araştıracaktı. Ancak o, “kitap nedir ve iman nedir bilmiyordu” Şura:52. Eğer beklentisi olsaydı mağara tecrübesinden sonra, içi sevinçle dolar ve dağdan o halde inerek, kavminin huzuruna çıkıp peygamberliğini hemen ilan ederdi. Fakat bunun tam aksine, o bu durumda ne yapacağını bilmeden evine koşup, korkuyla üzerini örtüp saklanma ihtiyacı duymuştur (Müddessir 1-2).
Bu ayet, bizlere Kuran ile müşerref olan birinin, hiçbir zalime arka çıkıp destek vermemesi gerektiğini de hatırlatır.
87- Ve sana indirilenin ardından Allah’ın âyetlerinden sakın seni alıkoymasınlar! Ve Rabbine davet et! Ve sakın müşriklerden olma!
Rabbe davet, onun indirdiği kitapta yer alan el-esmaül hüsnaya davettir. Rabbimizden indirilen üst değerler olan esmaya önem verilmezse; onlarla ilgilenilmez ve amel edilmezse, hakikati örten müşriklere arka çıkmış olunur. Şeytanlaşmış ideolojilere yardım eden onlar gibi olur.
88- Ve Allah ile beraber başka bir ilaha davet etme! Ondan başka ilah yoktur. Onun vechi hariç her şey helâk olucudur. Hüküm onundur. Ve ona rücu edeceksiniz.
Neden burada Allah’ın zatı değil de onun veçhi bakidir?
Vech: Yüz kelimesi, kişinin yöneldiği yönü ve tercihlerini ifade eder. Allah’ın veçhi, onun razı olduğu Kehf 46'da Kuran’ın “velbâkiyâtu-ssâlihât” dediği, baki kalan salih amellerdir. Neden salih ameller baki kalır? Zira Allah’ın veçhi o yöndedir. Allah’ın veçhi, aynı zamanda onun isim ve sıfatları olan el-esmaül hüsnadır. Araplarda yüz, kişinin diğer insanlardan ayıran vasfını, yani kimliğini ifade etmektedir. Allah’ın veçhi, yani O’nun kimliği, üst ve mükemmel sıfatları olan esmasıdır. Bu sıfatlar, ölmez, gitmez değerler bütünüdür. Bu durum, Rahman 26 ve 27'de şöyle ifade edilir: “Herkes, fani zu’l-celâli ve’l-ikrâm olan Rabbinin vechi bâkidir.”
Herkes anlamındaki "men", akıllı ve şuurlu varlıkları işaret eder. Zira üst değerlere ulaşabilecek olanlar, bu varlıklardır. Onların maddi varlığının sonlanma sebebi, yani celalin sebebi, Rabbimizin ikramıdır. Allah’ın veçhi dışında her şeyin helak olması, Allah’ın celal sıfatının gereğidir. Helâk kelimesi, değişime, yıkıma uğramak, bozulmak, düşmek demektir (Lisanül-Arab). Zannedildiği gibi bu kelime, sadece “yok olmak” anlamına gelmez. Nitekim Rabbimiz, yerlerin ve göklerin değişimiyle ilgili olarak da helak kelimesini kullandığını görüyoruz. (İbrâhîm 48).
Bu değişim, “vel-ikramın” habercisidir. Tek şart, Karun gibi geçici dünyalıklar uğruna baki kalan üst değerleri bir kenara bırakmamaktır. Zira ancak bu değerler, bizleri ölümsüz kılacaktır.
Kasas suresinden şimdilik anladıklarımız bunlardır; en doğrusunu, evvel ahir olan Allah’u teala bilir…
|