يَا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُواْ رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالَّذِينَ مِن قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ

21- Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk (Emir ve yasaklarına riayet) ediniz. Umulur ki, böylece kendinizi (İlahi azaptan) korumuş olursunuz. (Bakara:21)

Araf Sûresi

Arâf Sûresi

1-Elif, Lâm, Mîm, Sâd.

Arâf sûresi 206 âyetten oluşmaktadır. 46-48. âyetlerde geçen Arâf sözcüğünden adını almıştır. Ayrıca sûreye içerdiği bazı konulardan hareketle Misak ve Mikat adı da verilmiştir. (“Misak” sözleşme, “Mikat” tayin edilen vakit demektir). Âyet sayısı itibariyle Mekke’de inen sûrelerin en uzunudur.

Arâf sûresiyle birlikte ‘Elif, lâm, mîm’ ile başlayan diğer sûreler; Rûm, Ankebût, Lokmân, Secde, Âli İmrân, Bakara, Râd sûreleridir. Genel olarak bakıldığında bu sûrelerin tamamında tevhit, şirk ve yaratılış konularının öncelikli ve birbiri ile bağlantılı olarak işlendiği göze çarpmaktadır. Buna göre elif harfinin/şeklinin konusu, tevhittir. Yani bir olanı bir bilmektir. Temel vurgu Allah’tan başka hiçbir gücün yapamayacaklarıdır. Lâm harfinin konusu, tevhidin zıddı şirktir. Bir olanı bir bilmeyip başka koruyucu, kollayıcı sahte ilâhlar tahsis etmektir. Mîm harfinin konusu ise, yaratılıştır. Arâf sûresinde de Allah’tan başka dostlar edinme ile konu başlamış, Âdem-İblis kıssası olan yaratılış/başlangıç ile devam edilmiştir. “Sâd” harfinin konusu ise hem Sâd sûresinde hem de burada ortak olan Âdem-İblis kıssası ve peygamberler örnekliğinin akabindeki konu olmalıdır. Sâd şekli, Arâf ve Sâd sûresinde ortaktır. İki sûrede de kitabın ve resûlün uyarı sorumluluğuna ait bir konunun ortak işlenmesi, tüm konuların bu ana eksen etrafında döndüğüne işâret eden sembol şekil olarak “sâd” karşımıza çıkmaktadır. Bu minvalde Sâd sûresi ‘’Sâd(uyarı)! Ve zikir (hatırlatma) sahibi Kurân!’’ âyetiyle başladıktan sonra ilk işlenen konu “Ve onlara kendilerinden bir uyarıcı gelmesini acayip karşıladılar.’’( Sâd:4) Aynı ifadeler elif, lâm, mîm’le kodlanıp anlatılan konudan sonra Arâf sûresinde şöyle tekrar edilir: “Ve sizi uyarması için kendilerinden bir kişiye Rabbinizden zikir gelmesini mi acayip karşılıyorsunuz? (Arâf:69)

2-Sana indirilen kitaptan dolayı sadrında bir sıkıntı olmasın ki onunla uyarıp inananlara hatırlatasın.

Haracun kelimesini İbn Abbas, Mücâhid, Katade, Zemahşerî, Kadı Beyzâvî, Nesefî gibi müfessirler “şüphe”, Kadı ve Razî hem “şüphe” hem “daralma”, Hâzin de sadece “daralma”, Kurtubî bu şüpheyi kalbe gelen sıkıntının şüphesi olarak anlamıştır. Şek-şüphe zaten Arapça bir kelimedir. Kurân’da geçer. (Bkz. Yûsuf:94) Harac veya harâc kelimelerinin aslı iki şeyin toplamı (birleşmesi) demektir. Bazen birleşen şeyler arasındaki darlık düşünülerek kullanılır. Dar olan şey için kullanılır. Günah için de harac adı verilir. Buradan burukluk, zorluk, darlık, sıkıntı gibi anlamlar ortaya çıkmıştır.(el-Müfredat) Haracun, resûlün aktardığı hakîkatlerin insanlarda karşılık bulmamasıyla yaşadığı şüphe ve ikilemler sonucu burukluk ve iç dünyasındaki sıkıntıları, tıkanıklıkları ifade etmektedir.

Bu sûrenin Sâd sûresinin devamı niteliğinde olması kuvvetle muhtemeldir. Hatırlanacak olursa, Sâd sûresinin son üç âyeti şöyleydi: De ki: "Sizden ona karşılık bir ücret istemiyorum. Ve ben külfet yükleyenlerden değilim." Ancak o, sadece âlemlere zikirdir. Ve onun haberini bir süre sonra mutlaka öğreneceksiniz! (Sâd:86- 88) Muhatabı hedef alan bu ifadelerden sonra gelen tepkiler ve sorunlar Kurân gündeminde devam etmiştir. Arâf 2. âyet bir sebep-sonuç ilişkisi kurmaktadır. İndirilen âyetler birer sorun hâline getirilirse ondaki uyarı (Sâd) ve öğüt(Zikir) boyutunun göz ardı edilebileceği tehlikesine karşı dikkat çekilmiştir. Eğer âyetler tarihsel veya gerçek dışı yorumlarla anlaşılıp güne taşınmazsa, hatta tevillerle sorunların/sıkıntıların kaynağı hâline sokulursa insanlar kitabı bırakıp onun yerine birtakım insanların görüşlerine, Kurân’dan daha fazla zaman ayırıp onları evliyâ edinebilir.

3- Rabbinizden size indirilene tâbi olun ve onun astında evliyâya tâbi olmayın! Ne kadar az tezekkür ediyorsunuz.

Evliyâ kelimesinin kökü ‘velâ,’ bunun mastarı da ‘velâyet’tir. Velâ ve velâyet, sözlükte, arada bir şey bulunmadan bitişiklik, yan yana olma ve yaklaşma manasına gelir. Türkçede kişinin anne babasına ebeveyn denmesi yine velî kelimesinden kaynaklıdır. Velî, hem yardım görenin hem de yardım edenin sıfatı olarak kullanılır. Aynı kökten gelen ‘velâyet’ ise yardım işini üzerine almak, destek olmak, yakınlığın getirdiği sahiplenmeyi ifade eder. Aynı vilâyette oturanların meşru haklarını koruyan veliye de vâli denmiştir.

Dûn sözcüğünün esas anlamı ise ‘yakın, seviyesi düşük, ast’ demektir. Allah’ın astında evliyâ edinmek, onlara uymak ise onun yarattığı melek, insan, cin, şeytân ve hayvanatın sembolleştirilip/putlaştırılıp Allah’ın “berisinde, ötesinde, yanında, astında” bir makama yerleştirmektir. Yaşayan insanları da Allah’a yakın gibi sıfatlarla velî, evliyâ edinmek hatalıdır. Zîra Allah herkese yakındır. Kimin Allah’ın dostu, kimin onun düşmanı olduğunu yine yalnız Allah bilir. Âyette geçen mindûnihi ifadesindeki hu (o) zamiri Rabb kelimesine gönderilerek âyetten “Rabbinizin astında birtakım velîler peyda edinmeyin!” anlamı çıkarılabileceği gibi, aynı zamir ‘mâ ünzile’ ifadesindeki mâ‘ya gönderilerek “Size indirilenin berisinde birtakım kitapları/hükümleri velî edinmeyin!” şeklinde de anlaşılır. Bu durum Kurân’daki ifade zenginliğini göstermektedir. İkinci seçeneğe göre, söz konusu ifadenin anlamı “Kurân’ın yerini tutmayan kitaplara, Kurân’a verdiğiniz mesainin üzerinde bir zaman ve kıymet atfetmeyin!’’ demektir. Onların ‘’Kurân gibi kılavuz edeceğine ihtimal vermeyin!’’ şeklinde olur.

Tezekkür; düşünüp öğüt almak, ibret almak, ders çıkarmak demektir. Tezekkür kalıbı, özelliği gereği külfet içerir. Kurân, âyetlerin insanlara ulaşmasında hiçbir ücret istenmemesini, onların maddî külfet altında bırakılmamasını emreder .(Bkz. Sâd:86) Ancak düşünsel olarak muhatabının külfeti göze alması gerektiğini tezekkür emri ile ister. Herkesin Kurân’ı kendi ölçüsünde anlama ve hayatını onunla anlamlandırma sorumluluğu vardır. Hiçbir sorumluluk devredilemez.

4- Nice toplulukları helâk ettik. Artık baskınımız onlara, onlar gece veya öğle uykusunda iken geldi.

Helâk sözlükte, varlığı kaybetmek, dağılmak, perişan olmak, yıkıma uğramak demektir. Burada, beden, sıhhat ve iktidar olarak çok daha kuvvetli ve güçlü nice nesillerin zaman karşısındaki çaresizlikleri hatırlatılmakta ve ölümden kaçamadıkları vurgulanmaktadır. (Kaf:36)

Karye, dildeki yaygın kullanımı şehirden küçük kasaba anlamına gelir. Bu kelime esasen toplanma manasından alınmıştır. Ka-re-e kelimesiyle iştikakta birdir. Nasıl ki harfleri bir araya getirince okumak oluyorsa evleri bir araya getirince de karye olur.

Beyât, geceleyin düşmana baskın yapmak ve gâfil iken ona hücum etmek demektir. Kaylûle, günün ortasındaki dinlenme süresidir. Uyku olmasa dahi öğle vaktindeki pasif hâle bu isim verilir. Beyât ve kaylûle ile verilen mana; çok emin olduğunuzda, güven içinde sandığınızda demektir.

Bû’s, be’s veya be’sâ; zorluk ve sıkıntı demektir. Fakîrlik ve savaş için bû’s, yaralanma ve benzeri için be’s veya be’sâ kullanılır. Buradan savaş, baskın, fakîrlik, yaralanma, sıkıntı, kötü, acı, üzülme, fena gibi anlamlar kazanmıştır. Kelime Arâf 165. âyette azâb kelimesinin sıfatı olarak da kullanılır. Burada insanlar gece uyurlarken veya gündüz dinlenirlerken güvende olduklarını sandıkları ve beklenmedik bir anda gelen zorlu bir âfet veya baskın yapan bir belâ anlatılmaktadır.

5-Baskınımız onlara geldiği zaman, onların duaları: “Muhakkak ki; biz zalimler olduk.” demekten başka bir şey olmadı.

Âyette nidâ veya niyâz gibi bir ifade değil de dua kullanılması manidardır. Zîra 3. âyetteki “Onun astında evliyâya tâbi olmayın!” ifadesine bir gönderme mevcûttur. Zîra müşrikler, aracı gördüklerine duaların kabulünde başvururlardı. Âyette geçen “Biz gerçekten zâlimler olduk!’’ itirafı toplu olarak yaşayan (Karyelerde) insanların güven içinde olma hâllerini sûistimal ederek yaptıkları zulümleri kapsar. Burada “zâlim” kelimesi ile toplulukların helâki sebep-sonuç olarak birbirine bağlanmıştır. Hakların çiğnenmesinden kaynaklı zulümler yıkılışın ana sebebi olarak ifade edilmektedir. Genelde “hakkı yerine koymamak ve haksızlık etmek” anlamına gelen zulüm, tarihin bütün devirlerinde medeniyet ve ülkelerin helâk olmasına neden olmuştur.

6-Artık kendilerine resûller gönderilen kimselere ve gönderilen resûllere muhakkak soracağız.

Adalet önünde herkes eşittir, kimse kayrılmadan sorgulanmalıdır. Peygamberlerin bile sorgulandığı bir sistemde kayırıcılık ve şefaat beklentisi beyHûdedir. Gönderilen resûller sadece Allah’ın resûlleri değildir. İnsanlara hak ve hakîkatleri, adâlet ve liyâkati hatırlatanlar, zulümle mücadele eden herkes Allah’ın resûllerinin izinden giden hakîkatin resûlleridir. Âyet sadece zâlime karşı mazlûmun mücadele sorumluluğunun olmadığını hatırlatır. Doğruyu, hakkı bilenlerin de zâlime karşı mazlûmun yanında yer alması, adâlet için mücadele etmesi gerektiği “…resûllere de soracağız.” ifadesiyle hatırlatmıştır.

7- Böylece onlara, elbette bir ilim ile anlatacağız. Biz gâip olmadık.

Gâib, gaybeti fiilinin mastarıdır. Bu kavram, duyularla algılanamayan ve insan bilgisinin kapsamına girmeyen her şey için kullanılır. Bakara 3. âyette anlatılan gayb da bu kapsamdadır. Sebe 53’te baîd/uzak kelimesiyle de kullanılır. Bir ‘ilim ile’ anlatma, sorguya çekilmenin ‘belirli kaide ve kurallar çerçevesinde’ olacağını ifade etmek içindir. Toplumlar zulme maruz kalmak istemiyorsa suçlulardan, zâlimlerden gâip olmamalıdır. Belirli bir hukukî çerçevede suç ve suçludan habersiz kalmadan mahkeme kurulmalıdır. Suçlunun iyi tanınması, adâletin doğru işlemesi için elzemdir.

8- O gün tartı haktır. Artık kimin tartıları ağır gelirse, işte onlar, onlar felâha erenlerdir.

Müflih kelimesi, gayesine ulaşmış olan kimse demektir. Felâh, bir terim olarak; kişinin dinî ve ahlâkî yükümlülüklerini yerine getirmesinin sonucunda dünyada elde edeceği başarı ve mutlulukla, âhirette ulaşacağı ebedî kurtuluş ve saadetin adıdır. Bir başka ifade ile tam bir rıza halidir. Karia suresi 6-7 buradaki felahı şöyle tefsir eder “Fakat, artık kimin tartıları ağır gelirse işte o, razı olduğu bir yaşayış içindedir.” Razı olunan yaşayış; barış içinde, huzurlu, dengeli, mutmain bir hayatın tam karşılığıdır. Başkalarına iyilik yapan aslında kendine iyilik yapmıştır.

Mizân; terazi, tartı, ölçmek için kullanılan aletlerin tamamını kapsar. Kelimenin maddî anlamı dışında bir de manevî anlamı vardır. Adâlet ve hukuk gibi bir değeri mukayese ile ilgili mecâz olarak da kullanılır. ‘Vezene’tartmak, dengelemek, birbirine denkleştirmek, birbirine eşit kılmak, düzeltmek manalarına gelmektedir. Mahkemede hâkimin yaptığı da tam da bu olmalıdır. Vizâne; muadil, uygun, münasip, mutabık olmak, benzerlik, mukayese, bir modeli takip etmektir. Vezn; bir şeyin değerini, ağırlığını bilmektir. Toplumlar sadece zâlime, suçluya ceza vererek ayakta kalamaz. Aynı anda iyiler ve iyilikler de mükâfatlandırılmalıdır. Yasalara uyan, mecbur olmadığı halde başkalarına yardım eden, ıslâh ve doğal olanı korumada gönüllü olunan topluluklarda ifsât ve suç oranı düşerek toplumsal huzur artmaktadır. Âyet bunu, birbirinden razı bireyler ve sonuçta felâha eren toplumlar olarak formülize etmektedir.

9- Ve kimin tartıları hafif gelirse, işte onlar, âyetlerimize zulmetmelerinden dolayı nefisleri hüsrânda olanlardır.

“Kimin tartısı hafif gelirse” ifadesi muazzam bir manadır. Zîra kötülükler bir değer olarak görülmez. İyilikler ölçüdür, onların hafifliği-azlığı referanstır. Topluma, insanlara faydalı işler yapan, katma bir değer üretenlerin tartıları ağır gelirken; insanlardan sürekli götüren, kendi nefsi için onlardan çalanlar, adâlet, iyilik, paylaşma, liyâkat gibi âyetleri, ilkeleri kullanarak zulmedenlerin hüsrâna uğrayıp ellerinin boş kalacağı ihbar edilmiştir.

10-And olsun ki, sizi yeryüzüne yerleştirdik ve orada size geçimlik kıldık. Ne kadar az şükrediyorsunuz.

Dünyadaki zulmün ilk sebebi dünyalıkların geçici bir geçimlik olduğunu unutup hırsla daha fazlasını istemektir. Adâletli paylaşımla hayat bir anda cennete dönerken, başkasının hakkına göz dikmek eldekinden olmakla da sonuçlanır. Anlatılacak olan Âdem-İblis kıssası buna tipik bir örnektir.

Şükr kelimesinin kökü ‘hayvanın yediği besini, verdiği süt ve semizliği ile belli etmesi’ demektir. (Lisanü’l-Arab) Kelimenin bu anlamı biraz daha açılacak olursak şükür; beslenen hayvanın, yediklerinin karşılığını maddeten vermesi olarak, yani bir tavuğun yumurta vermesi, bir ineğin süt vermesi, bir koyunun yün vermesi ve her üçünün de et verecek şekilde semirmesi olarak tanımlanabilir. Genel olarak verilen mana nimetin bilinmesi ve açığa vurulması demektir. Şükür, verilen nimetin cinsinden olur. “Ne kadar da az şükrediyorsunuz!” ifadesi, bize verilen akıl nimeti ile yeryüzünü tüm canlılar için daha da yaşanılabilir bir mekân kılmak yerine onu hırslarımızın tatmin aracına çevirmemiz manasındadır. Nankörsünüz yerine şükrün kullanımı yine iyiliklerin hafif gelmesi kullanımında olduğu gibi dikkati olumlu olana çekmek içindir.

Bir mekâna koyma, yerleştirme anlamına gelen âyet metnindeki ‘temkîn’ kavramı mecâzî olarak “birine tasarruf gücü ve yetkisi verme” demektir. Buna göre âyette bütün insanlara hitaben “Sizi yeryüzüne yerleştirdik.’’ ifadesi ‘’Orayı işleyip mâmur etmeye, dünyadaki diğer varlıklar üzerinde tasarrufta bulunmaya muktedir kıldık.” demektir. Kuşkusuz bu muktedirlik de, akıl ve düşünme melekelerinin bir sonucudur. Şimdi insanın yeryüzüne nasıl yerleşip hükmedebildiği anlatılacaktır.

11-Ve and olsun ki sizi Biz yarattık. Sonra sizi biçimlendirdik. Sonra meleklere: “Âdem’e secde edin!” dedik. İblis hâriç, secde ettiler. O, secde edenlerden olmadı.

Sevvarnâ, sûret kelimesinden gelir. Sûret, maddî varlıkların şekillendiği ve onunla başkasından ayrıldığı şey demektir. (el-Müfredat) Bu nedenle biçim olarak meallendirilmiştir. Âyette yer alan çoğuldan tekile geçişin ne olduğunun anlaşılması önemlidir. Çünkü “Sizi yarattık.”,”Size biçim verdik.” ifadelerindeki “siz” zamiri çoğuldur. Ama daha sonra Âdem’e geçerek üçüncü tekil şahıs kullanılır. Buradaki çoğuldan tekile intikal edişi şöyle açıklayabiliriz: Âdem potansiyel olarak bir seviyeye ulaşan beşer toplumunun içinden seçilmiştir. (Bkz. “Âdemi seçtik…” Âli İmran:33 Ayrıca “İnsanlar tek bir ümmetti ayrılmaları üzerine Allah, rahmetinin müjdecileri ve azabının habercileri olmak onlara peygamberler gönderdi…” Bakara:213) Sonra Âdem için secde emri verilmiştir.

İnsana üstün özelikleri (rûh üflenip) tanıtıldıktan sonra yeryüzünün melekûtu ona boyun bükmüştür. Burada zımnen; bilgiye ve bilene hürmet, boyun eğme ve secde ile sembolize edilmiştir. Ya beşer bu potansiyeline nankörlük edip dünya imkânlarını ve insanları kendine zorla boyun büktürerek köle edecek ya da insan olup potansiyelinin şükrünü ifa ederek, insanların saygı ile eğildiği Âdemoğlu’na dönüşecektir. Bilgiye boyun bükmeyenler, İblis’in peşinden gidenlerdir ki onlar bâtıl, efsane, mitoloji ve hurafelere hürmet ederler.

12- Dedi ki: “Sana emrettiğim zaman, seni secde etmekten men eden nedir?” İblis: “Ben ondan hayırlıyım, beni ateşten ve onu çamurdan yarattın.” dedi.

Nâr, bir şeyin parlak ve aydın olması, bir şeyden kaçmak, devenin üzerine damga koymak anlamındaki `n-v-r’ kökünden türemiş olup kelimenin çoğulu ‘nîrân ve envâr’dır. Sözlükte ateş gibi, görüş, alâmet, gövdeye basılan damganın aldığı renk ve ışık demektir. Nâr, ağaç ve kömürün yanmasıyla meydana gelen bir ateş veya alev değil, ısının sonucu oluşan özel bir hâldir. İblis yaratılışının daha gösterişli, parlak ve albenili olduğunu öne sürmektedir. Emeğin verilmediği, seçimin olmadığı alanlarda övünmek, itibar ve imkân kaybı için yeterli bir sebep olmalıdır. Toplumda mirası, dış güzelliği, ırkı ile övünüp insanlara tepeden bakanlara itibar edilmemelidir. Zîra Rabbimiz de öyle yapmıştır.

13-Dedi ki: “Öyleyse oradan in! Artık sen orada kibirlenemezsin. Haydi çık! Muhakkak ki, sen kendini küçültenlerdensin.

Hebeta kelimesi fiil olarak düşmek, inmek, yuvarlanmak, konaklamak anlamlarına gelmektedir. Hubut, zor kullanarak bir şeyi yuvarlamaktır. İnzal kavramı daha çok olumlu anlamlarda bir iniş iken, hubut kavramı alçaltmak, indirmek, makamdan zorla inmek, düşmek manasındadır. Hebit, dişi deve ve benzeri hayvanların yetersiz beslenme ve bakımsızlık yüzünden zayıf düşmesidir. (Rağıb) Âyette bir de “uhruç/çık!’’ ifadesi kullanılmıştır. Hem makamdan düşme hem de uzaklaştırılma ifade edilmiştir. Demek ki yüce makamlar, haddini bilen ve tevazu sahibi olan kimseler içindir. Oysa kibirlenmek, küçüklük ve alçalmaktır. Öyleyse, yükselmek isteyen büyüklenmemelidir. Toplumu yönetenler, makam ve mevki sahipleri, halka tepeden bakan bir büyüklenmeye kapıldıklarında makamdan indirilmelidir.

14- Dedi ki: ‘’Diriliş gününe kadar beni gözet.”

Ba’s kelimesi ölülerin dirilmesi demektir. Bu dirilme maddî olabileceği gibi dünyada manevî dirilme olarak da kullanılır. (Bkz. Bakara:56) Bu âyetten İblis’in yeniden dirilişe inandığı anlaşılmaktadır. (Enzir için bkz. Sâd:79)

 

15- Dedi ki: “Muhakkak ki sen gözetilenlerdensin.’’

 

İblisin İsra 62. âyette tehir edilmek istemiş ancak 63. âyette bu isteğinin kabulüne dair bir ifade kullanılmamıştır. O sadece gözetilenlerdendir.

16- Dedi ki: “Artık beni azdırman sebebiyle, mutlaka onlara karşı Senin sırâtımustakîmine oturacağım.”

İblis “Senin sırâtımüstakimin” diyerek Allah’ın emir ve yasakları ile doğrularını kasteder. Bu o yolun doğruluğunu kabul ediyor manasına gelmemektedir. İblis’in ‘fe bimâ ağveyteni…’ (Artık beni azdırman sebebiyle…) söyleminin hedefinde Allah’ın sırâtımüstakîmi vardır. Dosdoğru olan ilkelere Kurân âyetler demektedir. Arâf:9’da “…âyetlerimize zulmedenler…” ifadesi burada açıklanmıştır. Âyetler yolda ilerlemeyi sağlayan işaretlerdir. İlerleme derdi olmayanların, ilerleyenleri yoldan çıkmak için ilk hedefleri yoldaki işâretlerdir. İşâretlere zulüm onun gösterdiğinin tam tersini yapmaktır. Yolun hakkı onda oturmak değildir. Burada yol ve oturma metafordur. Bu metafor bir sonraki âyette şöyle devam edecektir:  

17- Sonra, elbette onlara, önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından geleceğim ve onların çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın.

İblis’in, insanların üzerine geleceğini söylediği dört yön (ön, arka, sağ ve sol) ile ilgili olarak klasik eserlerde birçok yorum yapılmış ve yönler; dünya tarafından, âhiret tarafından, iyilik tarafından ve kötülük tarafından veya gördükleri yerden, görmedikleri yerden, şehvetlerinden, öfkelerinden ve akıllarının erdiğinden, ermediğinden şeklinde yorumlanmıştır. Bu âyette tekil olarak half (arka), çoğul olarak eydî (eller) kullanılmıştır. Arapçada yed (el) denildiği zaman parmak uçlarından omuza kadar olan kısım anlaşılır. Bu sebeple “eydî” (eller) içinde, ön, sağ ve sol mevcûttur. “Beyne” (arası) kelimesi bu anlayışı teyit etmektedir. “Elleri arasından, yani önlerinden, sağlarından, sollarından…” manasınadır. “Beyne vehalf” kelimelerinin başındaki “min” harf-i cerri, “den-dan” manasınadır. Eymân ve Şemâil” kelimelerine genelde “sağları, solları” manası verilmiştir. Hâlbuki bu iki kelime, “an” harf-i cerriyle kullanılmıştır. Eğer bu iki kelimeyle “sağlarından, sollarından…” manası kastedilmiş olsaydı, “an” harf-i ceriyle değil, “min” harf-i ceriyle kullanılması gerekirdi. Demek ki bu ifadelerle başka bir mana kastedilmektedir. Eymân kelimesi “kuvvetli taraflar, iyilikler” manasına da gelmektedir. Şemâil ile ahlâkî davranışlar ve zayıf taraflar ifade edilmektedir. “An” harf-i cerriyle de, savunucuk, sözcülük kastedilmektedir. Yine min beyni eydihim ibaresi bu bağlamda “açıktan, göz göre göre, doğrudan’’ min halfihim ibaresi de bunun karşıtı olarak “gizli, sinsice, dolaylı yoldan” anlamına gelebilir (Rağıb). Her toplumda kendi nefisleri adına, menfaatleri uğruna kural ve kaidelerin (âyetlerin) kendi aleyhine işlemesini isteyen iblisler vardır. Bunlar kendi egoları için kitleleri arkalarında sürüklemek uğruna iyilikleri, toplumsal değerleri kullanarak rantlarını yürütürler. Bundan etkilenmeyen korkaklara da sollarından yaklaşarak onların zaaflarını kullanırlar. Önden gelme, gelecek vaatleri, arka ise geçmiş güzellemeleridir veya önden aşikâr, arkadan sinsice sokulmadır. İnsanlar doğru olanı bilir ve yaşarlarsa doğru olanın edebiyatı üzerinden kandırılamazlar.

18-Dedi ki: “Kınanmış ve kovulmuş olarak oradan çık!” “Elbette onlardan kim sana tâbi olursa, mutlaka cehennemi hepinizle dolduracağım.”

İblis 13. âyette hem makamdan indirilmiş hem Allah’ın katından kovulup çıkarılmıştı. Ancak bu âyette ikinci kez kınanmış ve kovulmuş olarak oradan çıkması istenmiştir. Bu detayın cevabı 16. âyetteki istektir. İblis Allah’ın sırâtımustakîmine oturmak, dosdoğru ilkelere çökmek istemektedir. İblis Allah’ın dosdoğru yolunda oturmuş; ancak “kınanmış ve kovulmuş olarak’’ oradan çıkarılmıştır. Bunun sebebi şu âyettir: “Muhakkak ki benim Rabbim sırâtımüstakîm üzeredir.” (Hûd:56) Âlemlerin Rabbi olan Allah istediği her şeyi yapmaya gücü yettiği hâlde ilkeli davranmıştır. Sırâtımüstakîm Allah’ın hak ve hakîkatler ile sınırladığı dosdoğru yolu, yordamı, sünnetidir. Orada iblislere ve iblislik yapmak isteyenlere asla yer yoktur. Her durumda ilkeli olmak bizi cehennem gibi bir sosyal hayattan korurken müstakil cennetlere ulaştıracaktır.

19- Ve ey Âdem! Sen ve zevcen bu cennette yerleşin sonra da, dilediğiniz yerden yiyin! Ve şu ağaca yaklaşmayın! Bu yüzden zâlimlerden olursunuz.

Zulüm kavramının kök anlamı bir şeyi yerinden etmektir. Bu kelimenin zıddı olan adâlet “yerli yerine koymak” demektir.

Cennet kelimenin esas anlamı yeşili ve ormanı toprağı örten sulak arazi parçası demektir. Cennet kelimesi, Kalem:17, Kehf:32–40, Sebe’:15–16, Bakara:265 ve daha birçok âyette zemini görünmez, gâyet girift, ağaçlarla örtülmüş dünya bahçesi ve bostan anlamındadır. Diğer taraftan, âhiretteki cennetin birçok niteliği Kurân’da açıklanmıştır. Kurân’a göre, âhiretteki cennet öncelikle ebedîlik yurdu olup nimetleri tükenen değildir. (Bkz. Hûd:108) Ayrıca orada boş lakırdı, günaha girme olmadığı gibi, herhangi bir şeyin yasaklanması da söz konusu değildir.(Gaşiye:11, Vakıa:25, Nebe:35) Oysa Âdem’in yerleştirildiği cennette her şey geçicidir ve Âdem orada yasaklanmıştır. Ebu Müslim el-Isfahanı “İblis ile Âdem ikisi de cennette idiler. Çünkü bu cennet yeryüzündeki cennetlerden birisidir. Yani yeryüzündeki bahçelerden veya ormanlardan birisidir.” der. İmam Ebu Hanife de bu cennetin yeryüzü cenneti olduğunu ifade etmiştir. Âli İmrân 96’ya göre yeryüzündeki ilk ev/beyt Bekke’dekidir. “Dar” duvarları olan ev iken ‘beyt’te böyle bir şart yoktur. Hz. Âdem ilk evi dolayısıyla beşerin medenileşmesinde, aile kurmasında ilk adımı atandır. Sen ve eşin kullanımı bir evlilik akdine dolayısıyla toplumun çekirdeği olan aile kurumuna delâlet eder. Toplu halde karye denen yerleşim yerlerinin kurulması dağ kanunlarının bırakılıp toplumsal yasaların oluşturulmasına ve herkesin bunlara uymasına bağlıdır. Medenî-bedevî çatışması Âdem’in oğulları anlatımı ile devam ettirilecektir. Cennet gibi bir bahçenin sınırı yasak ağaçtır. Bir ağacın yasak olması, onun meyvesinin yenmesinin harâm olmasının tek şartı o ağacın başkasına ait olmasıdır. Başkasının malını izinsiz yemek, gasp etmektir ve harâmdır. Ağaca izinsiz yaklaşmak zulümdür. “Bu yüzden zâlimlerden olursunuz.” şeklinde âyet sonlanmıştır. Karyelerin helâkından konu buraya getirilmiştir. İrem bağları ile meşhur Semûd’un veya Ad kavminin, pınar başlarından, bağlardan, bahçelerden çıkarılan Firavun ailesinin yaşadıkları mahrûmiyet dünya cennetlerinden olmaları ile başlamıştır. İmkânların şımarttığı kişilerin yaptıkları zulümler mahrûmiyetle, o makamlardan çıkarılmaları ile sonuçlanmıştır.

20- Böylece Şeytân kendilerine gizli olan çirkinliklerini ortaya çıkarmak için ikisine de vesvese verdi ve dedi ki: “Rabbiniz sadece iki melek olursunuz veya hâlitlerden olursunuz diye bu ağaçtan ikinizi nehyetti.”

Bu prototip(ilk örnek) kıssayı her insan kendisini merkeze koyarak okumalıdır. Zîra kıssaya geçmişte bizim dışımızda yaşanmış bir hikâye olarak yaklaşıldığında kıssanın vermek istediği mesaj ne günümüze taşınabilir ne de kıssadan herhangi bir ders alınabilir. Oysa Âdem’in yerine her okuyucu kendisini koyduğunda ve mekânı da, olayları da buraya taşıdığında kıssa etkili bir şekilde işlevini yerine getirmiş olacaktır.

Meallerde geçen iki melek olma çevirisi harekelendirme ile alakalıdır. Hz. Âdem’in kendisine secde eden melekler gibi olmak istemesi kendi içinde bir çelişki barındırmaktadır. Kaldı ki Allahu Teâlâ zaten meleklerin iddialarına rağmen yeryüzünün halîfesi makamına Hz. Âdem’i getirerek onu meleklerden üstün kılmıştır. (Bkz. “Dedi ki: “Senin görüşüne göre, benim üzerime mükerrem kıldığın kimse bu mu?” İsrâ:62) Bir daha Hz. Âdem’in melek olma isteği hem mantık dışı hem de Allah’ın gerekçeli takdirine aykırı bir istek olacaktır. Aynı zamanda Âdem yani her insan, istese de melek olamayacağını, bunun ontolojik olarak gerçekleşemeyeceğini bilir. Zaten melekeyni (iki melek) kelimesinin, melikeyni (iki melik/kral) olarak okunması da mümkündür. Nitekim İbn-i Abbas, Dahhâk ve Yahya b. Ebî Kesîr kelimeyi melikeyni (iki kral) olarak okumuşlardır. Bu kıraati, Tâhâ sûresinin 120. âyeti de destekler “Böylece şeytân, ona vesvese verdi ve dedi ki: “Ey Âdem! Seni, ölümsüzlük ağacına (şecerati-lḣuld) ve sona ermeyen bir mülke ulaştırayım mı?” Eskimez, çökmez sona ermez mülk/saltanat isteği âyetin iki melek değil iki kral, iki melik manasının gerekçesidir. Tarih boyunca ‘yasak ağaç’ üzerine yapılan spekülasyonları bir tarafa bıraktığımızda yasak ağacın ‘’dünyevi sınırları ve yasakları’’  anlatan bir meta olduğunu söyleyebiliriz. Âdem’le başlayan ve merkezinde toprak ve tarımın olduğu bir hayat tarzı; hak, adâlet ve paylaşım gibi ölçüler üzerinden her insana mesaj verilmektedir. Hegemonya kurma(Melik) ve biriktirme(Halid olma) araçları değişse de insanın iç dünyasında bulunan mala-milke düşkünlük ve insanlar üzerinde tahakküm kurma özlemleri daima olacaktır. Yasak ağaç bunun önlenmesinin değişmez sembolik ifadesidir. Bu bakımdan Âdem cennetvârî hayatının devamını paylaşmakla değil, başkalarının mallarına el koyup tekâsürle koruyacağını zannetmektedir. Bu zannın sebebi, eskiden kalma avlayıcı-toplayıcı kimliği ve kimin gücü kime yeterse alışkanlığı, biriktirme ve tahakküm kurma hırsı ile güçlü olanın yönettiği dağ kanunlarıdır. İnsanlık tarihi, güçlü ülkelerin zayıf ülkelerin kaynakları için yaptıkları savaşlarla doludur. Âdem’in yasak ağaca meylettiği gibi ülkeler de sürekli komşularını işgal edip onlar üzerinde tahakküm kurmayı, cihânın hâkimi/meliki hedefi ve ilelebet yaşamayı hayal etmiştir. Bunun sonucu birçok savaşla birlikte birçok düşmanlıklar ortaya çıkmış, zayıf insanlar memleketlerini terk ederek göç etmek zorunda kalmıştır. Bu durum geçmişte böyle olduğu gibi günümüzde de gerek küçük-büyük oligarklar, gerek devasa şirketler,  gerekse güçlü devletler aynı şekilde devam etmektedir. Bu bakımdan Âdem-İblis kıssası bu durumun tipik bir prototipi hüviyetindedir.

Âdem’e öğretilen üstün sıfatlar onun kötülük yapabilme potansiyelini yok etmemiş, sadece pasifleştirerek arka plâna itmiştir. Gizli diye çevirdiğimiz “vuriye” kelimesi arkaya atmak sûretiyle gizlemek demektir.

Vesvese, kulağa takılan küpenin kulakta hafif hareketinden doğan sese denir. Aslında küpenin kulağa yakınlığı sebebiyle çok hafif bile olsa çıkardığı sesin kulak tarafından duyulması başkalarınca duyulamamasıdır. Bu nedenlerle vesvese; alçak bir sesle, fısıltı ile gizli bir düşünce aşılamak, bir işe ve eyleme yöneltmek demektir.  Vesvesenin ne olduğunu tefsir eden âyet nüzulde Arâf sûresinden çok önce inmiş Kaf:16 dır. “Ve and olsun ki insanı Biz yarattık. Ve nefsinin ona ne vesveseler vereceğini biliriz. Ve Biz, ona şah damarından daha yakınız.” Âyete göre vesvesenin kaynağı insanın nefsi yani bizatihi kendisidir. İnsan kompleks bir zihne sahiptir. Akıl sürekli muhakemeler yapar. Şu an beynin mantıklı ve duygusal yanı, akademik ve sezgisel yanı şeklinde bölümlere ayrıldığı tespit edilmiştir. (Bkz. Kaf 17’deki insanın sağ ve soluna yerleştirilmiş olup görüşler ileri süren “mutelakkiyâni” melekesi). Bir şiiri dinlerken ve bir matematik problemini çözerken kullandığımız beynin farklı bölümleridir. İnsan kendi çıkarına uygun olduğu için tasarlayarak kötülük yapabilme potansiyelinde yaratılmıştır. Ancak başkaları tarafından olumsuz karşılanacak, karşı çıkılıp tepki gösterilecek olan düşünceler, duygular, insan zihninde açığa çıkmasın diye baskılanır. İşte, insanı ayartıp yoldan çıkaran duygu ve düşüncelere Kurân şeytânî vesvese demektedir. Bunun zıddı olumlu ses olan vicdânın sesidir. Böylece kendi enfûslarına rücû ettiler.(O da) dedi ki: “Muhakkak ki siz; siz zâlimlersiniz.” (Enbiya:64) Kaf sûresinde bu olumlu ve olumsuz seslerin tamamı nefsin ona verdiği vesveseler olarak tanımlanmış ve konu detaylı olarak işlenerek “Kaf” hurufumukattası altında toplanmıştır.

Sev’ete kelimesi çirkinlikler ve kötülükler demektir ve ‘sue’ kelimesinden türemiştir. Her türlü kötü, çirkin şeyi yapmak anlamındaki sue kelimesinin, bu anlam ekseninde daha birçok türevi vardır. Meselâ seyyie (kötülüğe sebep olan çirkinlik) kelimesi günâhın da bir adıdır ve hasene (iyiliğe sebep olan güzellik) kelimesinin tam zıddıdır. Dolayısıyla bu kökten türemiş olan “sev’ete” de her türlü çirkin iş, söz ve durumu ifade eder. Ahsenitakvim olarak yaratılan insanın özgür iradesinden kaynaklı her tür kötülük ve çirkinliği yapma potansiyeli de vardır. Meleklerin ‘fesât çıkarıp kan dökmek’ iddiası sev’ete kapasitesine bir göndermedir.

Hz. Âdem beşerler toplumu içinden seçilmiş ve ona rûh üflenmiştir. Bu onun olumlu esmâsının farkına varmasını sağlamıştır. Allah önce Âdem’i bir eğitim sürecine almıştır. Zîra kendine söz geçiremeyen başkalarını doğru yönlendiremeyecektir. Fakat Âdem bu eğitim sürecini gereksiz görmektedir ki nefsanî iç sesine kulak vermektedir. Kurân Hz. Âdem’in ve dolayısıyla her insanın gönül dünyasını, içindeki konuşmaları bize en ince detayına kadar anlatmaktadır. Çünkü daima hatırlanmalıdır ki bu hikâye aynı zamanda bizim de hikâyemizdir ve her dâim yaşanmaktadır.

Hâlid, “huld” kökünden türemiştir. Araplar değişimi ve bozulması uzun zaman alan her şeyi “hulud” sıfatı ile niteler. Bu kelime ebedî (ebeda) demek değil; hâlini korumak, bozulmamak anlamındadır. Hümeze 2 -3’te “O ki, malı toplar ve onu tekrar tekrar sayar. Malının onu hâlid kılacağını hesap eder.” ifadelerinde hâlid kalmak dünyalıkların biriktirilmesine bağlanmış ve “…hâlid kılacağını hesap eder.” gibi bir detay verilmiştir. Bu hesap içindeki şeytânî duygu ve düşüncelerin oluşturduğu vesveselerin sonucudur.

Arâf 20’de şeytânın ikisine de vesvese verdiğinden bahsedilirken nüzulde önce inen Tâhâ 120’de Âdem’e vesvese verildiğinden bahsedilir. Bu bir çelişki değil, bir süreci anlatan güzel bir detaydır. Neredeyse bütün bir insanlık tarihindeki geleneksel kabule göre Âdem’i yoldan çıkaran eşi Havva’dır. Ancak bu âyetler ve iniş sıraları bunun tam tersini söylemektedir. Önce Âdem’in buna inandığı sonra eşini de inandırarak onun vesveselerini desteklediği anlaşılmaktadır. Vicdânlı insanlar; şeytânî duygu ve düşüncelerin olumlu ve hayırlı olduğu konusunda öncelikle kendini ikna eder. Zîra vicdanın sesi ancak kişinin kendini kandırması ile örtülür. Kendini kandıran başkalarını da aynı metotla kandırabilmektedir.

21-Ve ikisine ayrı ayrı: “Muhakkak ki ben, sizin ikinize nasihat edenlerdenim.”

Bölmek anlamındaki ‘kasm’ kökünden türeyen kasemin yemin anlamını kasâme kelimesinden aldığı söylenmiştir. Biz burada yemin değil de şeytânın/şeytânî duygu ve düşüncelerin Âdem ve eşine farklı argümanlarla ayrı ayrı yaklaşıp vesvese verdiği anlaşılmaktadır. Bu sebeple bir önceki âyette ifade edilen ‘melik olmanın Âdem’in hayali, hâlit kalmanın eşinin hayali’ olduğu ve böylece her bir vesvesenin kişiye özgü şekillendiği kanaatindeyiz. Zîra herkesin zaafı ve istekleri farklı olduğundan şeytânî vesveseleri de bu meyanda farklılık arz edecektir.

Nasihat sözlükte “kötülük ve bozukluktan uzak bulunmak; iyi niyet sahibi olmak ve başkasının iyiliğini istemek” anlamlarındaki nush kökünden türer. Nasihat kelimesi, başkasının hata ve kusurunu gidermek/örtmek için gösterilen çaba veya öğüt demektir.

Hz. Âdem Rabbinden aldığı ve hayatına anlam ve amaç katan rûhla yeni bir yaşam inşa etmeye başlamıştır. Yaptığı ev ve bakımını üstlendiği bahçe(cennet) ile etrafı kısa sürede insanları oraya çekip örnek bir yerleşim yeri olmuştur. Böylece beşer ilk adamın yönlendirmesi ile insan olma ve birlikte yaşama yolunda tökezlese de ilk adımları atmaya başlamıştır.

22- Böylece o ikisini aldatarak cesaretlendirdi. Ağacın müptelası olunca çirkinlikleri belli etti ve üzerlerine cennet yapraklarını üst üste yamamaya başladılar ve Rabbleri ikisine şöyle nidâ etti: “Sizin ikinizi bu ağaçtan menetmedim mi? Ve ikinize, muhakkak ki şeytân apaçık düşmanınızdır.” demedim mi?

Bu noktada şu soru sorulabilir: “Hz. Âdem’le eşi elbise giyiyorlar mıydı da şeytân onlara elbiselerini çıkarttırdı? Eğer elbise giyiyorlarsa, o zaman neden bu âyette olduğu gibi cennet yapraklarından örtünme gayreti içine girdiler? Neden ağacın yaprağı değil de cennetin yaprakları? Bunu anlamak için âyetteki kelimelere tek tek bakalım.

Delle kelimesinin iki asıl manası olduğunu Ezherî söylemektedir. Birisi “ayak”, diğeri de “cesaretlendirmektir.’’ “Kendisinde hiçbir fayda olmayan şeye heveslendirmek, teşvik etmek” manasına gelmektedir.

Zevk kelimesi “lezzet alma, hoşa gitme; bir şeyin tadını almak, tadına varmak, bir şeyin müptelâsı olmak” demektir.

Bedet gizli bir şeyin sonradan ortaya çıkması, kişinin bir konuda beliren birkaç görüşten birini tercih etmesi manalarına gelen bedâ, terim olarak "Allah'ın belli bir şekilde vuku bulacağını haber verdiği bir olayın daha sonra başka bir şekilde gerçekleşmesi’’ şeklinde tarif edilir. Nitekim Kurân’da bu manada kullanılmıştır. “Ve yaptıkları amellerin kötülüğü görüldü(bedâ), alay edip durdukları şey onları kuşatıverdi.” (Casiye:33)

Varak, ağaç yaprağı veya kitap yaprağı olarak meşhur olmuştur. Arap dilbilimcilerinden Cevherî’ye göre, gümüşlerden yapılma ve hayvancılıktan hâsıl olan mal varlığı demektir. İbn-i Sîde’ye göre, “koyun ve develerden meydana gelen mal, Râgıb’a göre, “kitap ve ağaç yaprağından başka, ağaçtaki yaprağın çokluğuna benzetilerek ‘çok mal’ için de varak tabiri kullanılır. Ebû Ubeyde’ye göre, “gümüş ve her türlü canlı hayvan”; Ebû Sa‘îd’e göre, “basılmış gümüş” [gümüş para] anlamlarına gelmektedir. Gümüş para anlamı Kehf 19’da “verik” şeklinde kullanılmıştır.

Âyette cennet yaprakları ile çirkinliklerini ve kötülüklerini örtme, bahçenin getirisi ile işledikleri suçu maskeleme gayretidir. Cennet yaprakları ile yamanma refleksi içteki/manevî açığı, dünyevî/maddî olanla kamufle etme gayreti olarak günümüze kadar uzanmaktadır. Bahçenin/cennetin onlara sağladıkları ile örnek bir model oluşturan Âdem ve eşi maalesef ellerindekiler ile yetinmeyip başkasının malına göz dikmiş ve bunu birbirlerinden cesaret alarak bir alışkanlığa çevirmiştir. Günümüzde de yasak ağaçtan beslendiği; namuslu, dürüst, erdemli, ahlâklı, çalışkan, zeki, bilgili olmadığı hâlde kıyâfetleri ve aksesuarları, konuşmaları ve tavırlarıyla öyle gözükmeye çalışanlara, cennet yapraklarıyla tutuşturulan yamaların tutmadığını basîretle bakan görebilir. Manevîyattaki açığı maddîyatla örtme refleksi ‘nice elbiseler gördüm içinde insan yok’ özlü sözünü hatırlatmaktadır.

Şeytânî duygu ve düşünceler beşerin dostu, insanın ise apaçık düşmanıdır. Zîra insanı insan yapan ünsiyet kurup sosyalleşmesinde, birlik ve beraberlik içinde paylaşarak yaşamasındadır. Fakat buna en büyük engel bencil şeytânî vesveselerdir. Bu zaaf, insanı güçsüzleştirir, daha ilkel ve hayvanî derekeye düşürür.

23- Dediler ki: “Rabbimiz, biz kendimize zulmettik ve eğer sen bize mağfiret ve merhamet etmezsen, biz mutlaka hüsrana uğrayanlardan oluruz.”

Zulüm, bir şeyi kendisine ait olan yerin dışına koymak ve bir şeyi yerinden etmektir. Âyetteki “zalemna enfusena” kelimelerine ‘…kendimize zulmettik.’ manası verilebileceği gibi ‘…kendimizi yerimizden, yurdumuzdan ettik.’ manasına da verilebilir.

Hüsrân, ‘hasr’ kökünden mastar olup sözlükte “sermayeyi kaybedip zarar etmek, ziyanda olmak, mal eksilmek” gibi anlamlara gelir. Âyetlerdeki öz anlatımdan dolayı yaşananları çok kısa bir zaman diliminde olmuş-bitmiş olarak düşünmek bizce hatalıdır. Bunun bir süreçte olduğunu anlamak daha gerçekçi bir okuma olur. Zîra hüsrânda, hedeflenen bir amaç ve o amaca ulaşmak için verilen emek,  gayret ve zamanın boşa gitmesi anlamı vardır.

Hz. Âdem’le eşi kendilerine yakışmayan çirkin bir hareketi alışkanlık hâline getirdiklerini itiraf ederek suçu İblis’in yaptığı gibi Allah’a yüklememiş, öz eleştiri yaparak kendilerini bir adım daha ileri taşımışlardır. Allah’ın merhamet ve bağışlamasına mazhar olmak için başkasının malını izinsiz tüketerek oluşturdukları düşmanlığı telafi etmeleri yani fiili tevbeyi yapmaları gerekmektedir. Bu yüzden Halîm olan Allah, onlar gibi herkese bir süreye kadar zaman ve imkân tanıdığını daima hatırlatır.

24- Dedi ki: “Birbirinize düşman olarak inin! Sizin için yeryüzünde bir süreye kadar kalma ve metâ vardır.”

İhbitû sözcüğü, “h-b-t” kökünden türemiş çoğul emir kipidir. H-b-t; alçalış, eksiliş, züll, zillete düşüş, sefillik, gözden düşme, çaptan düşme, değer kaybetme, rütbede eksiliş gibi anlamlara gelir. Gökten inme veya indirme gibi durumlar, Kurân’da daha çok “n-z-l” kökünün değişik kullanım biçimleriyle ifade edilmiştir. ‘H-b-t’ kökünün aksine, indirilen şeyin şerefine dikkat çekilir. Bu yüzden “habita” fiili Kurân’da gökten inmek manasından ziyade, ‘’yeryüzünde bir yerden diğer bir yere, daha iyi bir konumdan daha aşağı bir duruma düşmek” anlamında kullanılır. Bu âyette geçen ihbitu (İniniz!) emri yukarda görüldüğü gibi sadece yukarıdan inmeyi değil bir yerden başka bir yere gitmeyi de ifade eder. Nitekim Türkçemizde “köyden şehre inmek” tabiri kullanılır. Bakara sûresinde de bu manada geçer.(Bakara:61) Gerek konumuz olan âyetteki ve gerekse Bakara sûresindeki ihbitû kelimesi, çoğuldur. Dolayısıyla Arâf ve Bakara sûrelerindeki bu çoğul ifade, Âdem’i, eşini ve başkalarını da kapsamaktadır. Düşüş sadece Âdem ve eşini değil birlikte oluşturmaya çalıştıkları ilk toplumu da etkilemiştir. Malların izinsiz gaspı ne kadar maskelense/süslense de düşmanlığın ana sebebidir. Büyük düşmanlık ve savaşlar çok küçük ihlallerden oluşur. (Örnek I. Dünya savaşının başlamasında bahane edilen  Saraybosnalı Sırp milliyetçisi gencin öldürülmesi gibi.) Bazı küçük hatalar barut fıçısına atılan kıvılcım etkisi yapabilir. İnsanlık tarihi boyunca yapılan tüm savaşların asıl sebebi mülkün Allah’ın olduğu ilkesini yok saymaktır.  Dünyayı kısa bir kalma yeri ve metâ olarak görmeyip ebedilik yurdu ve krallık yarışına çeviren Âdemoğulları; yer üstü ve yer altı kaynakları, kendileri için savaşıp ölecek insan ve köle potansiyeli, toprak ve nüfuzda büyük payı almak için şeytânî vesveseleri kendine kılavuz edinmiştir. Yeryüzünün ve insanlığın, kendilerine ait topraklarla yetinip onu mamur edecek, sürekli işgal ve yeryüzüne hükmetme arzusu ile yanıp tutuşmayan, bu uğurda tüm kaynaklarını tüketmeyen adam gibi adamlara ihtiyacı vardır.

25- Dedi ki: “Orada yaşarsınız ve orada ölürsünüz ve oradan çıkarılırsınız.”

Bitkiler de buna benzer bir süreç içindedir. Toprakta yeşerirler, bir süre sonra kuruyup toprağa düşerler ve yine şartlar bir araya gelince o bitkilerin tohumlarından veya köklerinden yenileri yeşerip çıkar. İnsanlar da ölüp toprağa dönüşecektir. Sonra ikinci hayata kaldırılma emri tecelli edecek, bedenler yeniden dirilecektir.

Dünya insanların güç gösterisi yaptığı, birbirlerinin haklarına tecavüz edip zulmettikleri bir pasta değil sadece ve sadece bir imtihan alanıdır. Kısacık bir hayatta imtihan alanını sahiplenmek için fesât çıkarıp kan dökmek ahmaklıktır, hüsrândır.

26-Ey Âdemoğulları! Size çirkinliklerinizi gizleyen örtü ve kıl-tüy indirdik. Ve takva örtüsü, işte bu daha hayırlıdır. İşte bu Allah’ın âyetlerindendir. Umulur ki tezekkür ederler.

Libâs, ‘l-b-s’ kökünden gelir. Arapça labasa iki manada kullanılır. İlki "karıştırdı, birbirine kattı’’ ikincisi “giyindi" sözcüğünden türetilmiştir. Türkçede katmak fiili ile bir kat giysi giyinmek manasındaki kat sözcüğü arasında benzer bir ilişki vardır. Libâs sadece elbise değil bir şeyin üzerine çekilen, giyilen, örtülen her şeyi kapsar. Kurân’da korunmak için zırha Enbiya 80’de  ‘lebûsin” denmiştir. Eşlerin birbirinin kabahat ve kusurlarını örtmesi manasında Bakara 187’de kullanılmıştır. Ayrıca “açlık ve korku libâsı” şeklinde Nahl 112. âyette açlığın ve korkunun insanın gözünü kör edecek kadar basîret ve ferâsetini örtmesi anlamında kullanılmıştır. Arâf 26’daki libâs/örtü;

1- İnsanın çirkin bir görüntüden kurtarmalı,

2- Doğal ve yaratılıştan getirdiği Allah’ın âyeti olmalıdır. Âyetin değişmeyen alâmet olduğu da unutulmamalıdır. Giyinme, örtünme fıtrî iken; giyilen, örtünülen elbiseler fıtrî değil, değişen, beşerî, işlenmiş tekstil ürünleridir.

3- İndirilen yani sunulan bir lütuf olmalıdır. Zaten “inzâl” terimi, sadece indirme manasına gelmez; misafire özenle hazırlanmış sofra ile lütufta bulunma, bahşetme, ihsân etme anlamına da gelir. Kurân’da korunaklı cennetleri için kullanılır. “(Nuzulen) İkrâm olarak meva cennetleri vardır.” (Secde:19) Ayrıca “Onlar için altlarından akan, içinde ebediyen kalacakları cennetler, Allah tarafından nüzul edilmiştir.”(Âli İmrân:198) Yani ikrâm lütuf ve bir sofra gibi önlerine serilmiştir.

Sözlükte “kuş tüyü” manasına gelen âyet metnindeki rîş kelimesi Kurân’da sadece burada geçer. Bazen bu kelime sadece kanatlar anlamında da kullanılır. İnsan için elbise ne ise, kuş için tüy, hayvan için kıl da odur. Bu tür benzerliklerden dolayı kelime istiare yoluyla elbise anlamında kullanılmıştır. Âyetimizde kıl-tüy manasındadır. Allah insanın kas ve iskelet sistemini deri ile örtmüş(libâs), onu saç, sakal, kaş, kirpik gibi kıl ve tüylerle süslemiştir (Rişaen). Ancak bunların da ötesinde insanı insan yapan ne ten rengi ne kaşı ne de gözüdür. Ona değer katan ve daha hayırlı olan takva ile donatılmasıdır. “Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık, hem de sizi şube şube, kabîle kabîle kıldık ki (ortak irfanı oluşturasınız) tanışasınız. Haberiniz olsun ki Allah katında ikrâm olunanlar en takvalınızdır, Allah Alîm’dir, Habîr’dir.” (Hucûrat:13) Farklı renk ve coğrafyalarda şubelerden veya aynı ırktan oluşan kabîlelerden gelmenin herhangi bir değer arz etmediği, insanı insan yapan hususun takva olduğu net olarak ortaya konmuştur. “Libâsu’t-takvâ” terkibi ise “koruyucu tabaka, örtü’’ manasına gelir. İnsanı içten gelen şeytânî vesveselerden koruyacak olan takva zırhıdır. Nasıl ki derimiz vücudu dış patojenlerden, soğuk ve sıcaktan koruyan bir tabaka ise insanın da fıtrî olarak kötü duygu ve düşüncelerden koruyan bir tabakası vardır. Bunların hepsi Allah’ın lütfu ve âyetlerindendir. Bu meyanda şeytânî vesvesenin zıddı olan vicdânî ses ve sağduyu Allah’ın âyetlerindendir. Umulur ki tezekkürden uzaklaşılıp âyetlerin üzeri örtülmez.

27-Ey Âdemoğulları! Şeytân, sizin ebeveyninizin çirkinliklerini kendilerine belli etmekle örtülerini zaafa uğratarak cennetten çıkardığı gibi sakın sizleri de fitneye düşürmesin. Muhakkak ki o ve onun kabîlesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görür. Muhakkak ki; Biz şeytânları inanmayanlara evliyâ kıldık.

Buradaki biz kullanımı şeytanın evliyalığının bir süreçle oluştuğuna ve farklı unsurların dâhil olduğuna dair güzel bir detaydır. Libâsın/takva örtüsünün zaafa uğramasını anlatan ifadede neze’a fiilidir. “Bir şeyi yerinden koparıp sökerek zayıflatmak, elbisesini çıkarmak, soyunmak, sıyırmak, ölümle karşı karşıya gelmek, birini azletmek, ok atmak, elini cebinden çıkartmak, kuyudan kovayı çıkarıp almak” gibi manalara gelmektedir. İnsanın başka insanlara zarar vermemesinin, yeryüzünde fesât çıkarıp onu kan gölüne çevirmemesinin tek yolu içindeki şeytânî duygu ve düşünceleri dizginleyebilmesidir. Bu kontrol mekanizmasına Kurân “libâsu’t-takva”