يَا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُواْ رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالَّذِينَ مِن قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ

21- Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk (Emir ve yasaklarına riayet) ediniz. Umulur ki, böylece kendinizi (İlahi azaptan) korumuş olursunuz. (Bakara:21)

Hud Suresi


Hûd Sûresi

Sûre adını 50 ile 60. âyetler arasında kıssası nakledilen Hûd Peygamber’den almıştır. Sûre tüm ilk nüzul tertiplerinde Yûnus ve Yûsuf sûreleri arasında yer alır. Hûd kıssası Arâf ve Şuarâ’da da yer almış olmakla birlikte bu sûrede çok daha ayrıntılı olarak ele alınacaktır.  Hûd sûresi hem üslûp hem de içerik bakımından bir önceki Yûnus sûresine benzer. Zaten iki sûre de “elif-lâm-râ” ile başlamaktadır. Sûrede sırası ile “elif=tevhit, lâm=şirk ve râ=âfetler ve kavimlerin helâkleri” konu başlıkları işlenecektir. Hz. Peygamber, “Hûd sûresi ve kardeşleri beni ihtiyar­lattı.” mealindeki hadisiyle de bu ağır sorumlulukları hatırlatan içeriğe işâret etmektedir. (Tirmizî, Kurtubî) Biz, “elif-lâm-râ” ile başlayan bu beş kardeş sûrenin sırasıyla Yûnus, Hûd, Yûsuf, İbrâhîm ve Hicr olduğu kanaatindeyiz. Bazı peygamberlerin kıssalarına Yûnus sûresinde özet, burada ise daha geniş bir şekilde yer verilerek konular devam ettirilmiştir. Sûrede Nûh, Hûd, Sâlih, İbrâhîm, Lût, Şuayb ve Mûsâ peygam­berin kıssası anlatılmaktadır.

Rahmân Rahîm Allah’ın ismi ile

1-Elif, lâm, râ! Âyetleri muhkem kılınmış bir kitaptır. Sonra Hakîm, Habîr tarafından tafsil olunmuştur.

Kitap, ilâhî bilgiyi taşıyan başlı başına bir okulu temsil etmektedir. İnsanlığa şekil veren, insanlığın gelişimini, değişimini ve canlı kalmasını temin eden bilgiler bütünüdür.

Uhkimet kelimesi, Yûnus sûresinin birinci âyetinde Kurân’ın “hakîm” sıfatı için, burada ise meçhûl fiil kalıbında kullanılmıştır. Bu kelime “sağlamlaştırılmış, boşluktan uzak olan, bozulma ihtimali olmayan, muntazam” demektir. Türkçemizde kullandığımız “ihkâm, tahkim, istihkâm taburu, istihkâm bölüğü” kelimeleri aynı kökten türemiştir. Âyetlerin sağlam kılınmasından maksat, hurûfumukatta denilen kesik şekiller ile konuların ayrılması, birçok konuya değinen âyetlerin bozukluk, eksiklik, noksanlık ve çelişkiden uzak olacak şekilde düzenlenmesidir. Zaten çelişki ve çelişme anlamındaki tenakuz, muhkem olmanın zıddıdır. İbn Abbas’a göre muhkem kitap, âyetlerinin nesh edilemeyeceği, yani kaldırılamayacağı anlamında yerlerinin, hükümlerinin sağlamlığı manasındadır.

Lâfzen “sonra” anlamına gelen “summe” kelimesi, zamansal bir sonralıktır. Önce ilkeler muhkem kılınmıştır yani belirlenmiş, sonra insan idrakine uygun olarak hayatın içine fussilet edilmiştir. Fussılet, kelimesi de “bir şeyi, bir konuyu, bir ibareyi parçalara böle­rek tafsil etmek, analizini yaparak açıklamaktır.” Muhkem/doğru ve sağlam ilkelerin yirmi üç yılda ih­tiyaçlara göre fasıla fasıla, hayatın içine inmiş olması fussilet kelimesiyle anlatılmıştır. Âyetin “Hakîm ve Habîr” esmâsı ile sonlanması, bu yorumumuzun gerekçesidir. Her şeyden haberdar olan Allah tarafından âyetler hikmetle, yani yerli yerince indirilmiştir. “İnde” katından demek ilen,  “ledün” kelimesi “tarafından, benden, yanımdan” an­lamına gelmektedir. Ledün, inde kelimesinden “daha özel ve dolaysız bir mahiyete sahiptir.” Özetle Allah’ın âyetleri değişmez, fıtrî ilkelere dayanarak muhkem kılınmış, sonra doğru zaman ve zeminde fasıla fasıla (fussilet) indirilerek hayatı ve insanı tefsir edip anlamlandırmıştır. Hakîm ve Habîr olan Allah indirdiği âyetlerle hem kullarına doğru hükümler verebilmeyi öğretmiş hem de onları gaybdan haberdar etmiştir.

2- Allah’tan başkasına kul olmayın diye… Muhakkak ki ben, O’ndan sizin için bir uyarıcı ve müjdeciyim.

Bu âyeti, birinci âyete bağlı olarak düşünür ve ele alırsak, kitabın neden indirildiğini anlamış oluruz. Kitabın fasıla fasıla hayatın içine açık ve anlaşılır bir şekilde indirilişinin ilk nedeni eliftir, yani tevhittir. İkinci nedeni lâm yani şirkin, kula kulluğun önüne geçmektir. İlk âyet elif, ikinci âyet lâm hurûfumukattasına karşılık gelmektedir. Nezîr kelimesi, uyarıcı demektir. Uyarmak ise, bir şeyin sonundaki tehlikeye dikkat çekerek muhatabı o tehlikeden sakındırmayı amaçlar. Beşîr ise mübeşşir manasındadır. Müjdeleyen, sevindiren, doğru bir şeyi haber veren demektir. Hakîm ismine imânın gereği, insanın kendi kararlarını kendisinin verebilmesidir. Kulun irâdesini, yani karar verme hürriyetini başka kullara vermesi kula kulluktur. Allah muhkem kıldığı, yani fıtrata kazıdığı ile örtüşen evrensel âyetleri ile kullarını haberdar eder ki, onlar irâdelerini başkalarının eline verip kulluklarına, kişiliklerine ve insanlıklarına halel getirmesinler.

3- Ve Rabbinizden mağfiret isteyin! Sonra O’na tevbe edin ki, belirlenmiş bir zamana kadar sizi güzel bir metâ ile metâlandırsın ve her fazl sahibine, fazlını versin! Ve eğer dönerseniz artık ben, büyük günün azâbının sizin üzerinize olmasından korkarım.

İstiğfar bağışlanma ve korunma talebidir. Âyette önce istiğfar yani kötülükleri bırakmak sûretiyle zarardan korunmak, sonra da “t-v-b” kökünden türemiş “tevbe”, yani iyiye, hayra ve erdeme dönüş ile onun fazlından istifade etme şeklinde bir sıralama mevcuttur. Bir hadiste Allah Resûlü şöyle buyuruyor: “Kalbime bazen anlık bir gaflet gelir. Ben de Rabbime yüz defa istiğfar ederim.” (Müslim) Buradan hareketle istiğfar; hata, günah veya gafleti bırakmaktır, diyebiliriz. “Her fazl sahibine fazlını versin!” ifadesindeki “fadl” kavramı Allah için kullanıldığında “lütûf, kerem, inâyet” anlamına gelir; insanlar için kullanıldığında ise “ziyâde, çok, erdem, üstünlük, seçkinlik” anlamlarını ifade etmektedir. (Bkz. Fâtır:32) Dolayısıyla “zî fadlin”,  “güzel ahlâk sahibi, erdem sahibi” demektir. Âyetteki “her fazl sahibine, fazlını vermesi” ifadesi; ihsânda, ikrâmda, hayır ve iyiliklerde bulunanlara Allah’ın da ihsân edeceği müjdesine işâret eder. İnsanın hayat sürecinde yapması gerekenler bu âyette özetlenmiştir. İnsan; öncelikle kendisine, ailesine, topluma zararı olan tün davranış ve alışkanlıklardan bir defa istiğfar etmelidir. Bu nötr hâli ile; iyiliğe, hayra, güzelliklere yönelmelidir. Bu hâlin kula dönüşü maddî ve manevî olacakken, bundan yüz çevirenleri bekleyen ise büyük günün azâbıdır.

4- Merciniz Allah’tır ve O, her şeye kadîrdir.

Merci, “son karar verme makamını” ifade eder. Allah’ın her şeye gücünün yettiğinin vurgulanması, müşrikler tarafından uzak bir ihtimal ve gerçekleşmesi son derece zor bir olay olarak görülen “yeniden diriltme” olgusuna uygun bir vurgulamadır.

5- Muhakkak ki O’ndan saklanmak için, sadırlarını iki kat kapatırlar. Elbiselere bürünseler bile gizli ve aleni yaptıklarını bilir. Öyle değil mi?  Muhakkak ki O, sadırları özü ile bilendir.

Yesnûne fiili; “dürmek, bükmek, birbiri üzerine getirmek sûreti ile iki kat etmek” demektir. Sudûr kelimesi sadr’ın çoğuludur. Sadr, Kurân’da daha çok, “gönül, iç aydınlanma, ferahlama, iç huzur, akıldan geçen duygular ve düşünceler” manasındadır. Yesnûne sudûrehum ifadesi lâfzen “sudûr denilen iç âlemi bükmek” anlamına gelmektedir. Bu deyimsel ifade, içerde saklanan kin, düşmanlık, muhalif düşünceler ve umursamazlığın davranışlar ile dışarı yansımasına engel olmak, bir şekilde özü-sözü bir olmama hâlini ifade eder. Her şeyden haberdar olan ve her şeye kadîr olan Allah’a karşı insanın birtakım duygu ve düşüncelerini içinde gizleyebileceği inancı aslında kişiyi öncelikle kendisine yabancılaştıran önemli bir sapmaya sürükler.

Kötülük ve suçların özünde yatan sebep vicdanın sesinin örtülmesi ve insanın sağduyusunu kaybetmesidir. Kendini kandıran insanoğlu kötülüğü bile, sanki iyi ve faydalı bir iş yapıyormuş gibi gerekçelendirir. Oysa insan, en başta kendisine karşı dürüst olmalıdır. İnsan, gerçekte kendisinin kaç kuruşluk biri olduğunu bilir; ancak önce kendisini kandırıp sonra da “farklı bir imajla” çevresindekilere gösterme gayretine girebilir. Elbiseye bürünmedeki mana, olduğu gibi görünmeme çabası, etiket ve sahte rütbelerin arkasına saklanmadır.

6- Ve yeryüzünde, hiçbir dabbe yoktur ki rızkı Allah’a ait olmasın! Ve onun karar kıldığı ve geçici olduğu yeri, O bilir. Hepsi kitabımübîndedir.

Dâbbe kelimesi, kımıldama, debelenme anlamına gelen debîb kelimesinden türemiş bir isimdir. Bu kelime hareket eden her şey için kullanılır. İçkinin bedene yayılması, bir çürüklüğün çevre­sine sirâyet etmesi gibi, hareketi ilk etapta gözle takip edilemeyen yavaş şeyler için de kullanılır. Kelime bütün canlıları içine almaktadır. İnsandan tutunuz bir ağacın kovuğundaki en küçük böceğe, hatta mikroorganizmalara, yani virüs, parazit, bakteri ve mantara varıncaya kadar her canlı rızkı için durmadan, kendini yıpratırcasına çalışmak ve çabalamak zorundadır. Rızkın Allah’a ait olması bu çalışmaya, didinmeye/debelenmeye bağlanmıştır.

Müstekar, bir yerde durma manasında mimli mastardır. Durma yeri manasında yer bildiren bir isim de olabilir. Müstevde’ kelimesi de “emanet edildiği yer, geçici yer” manasına gelir. Allah her canlıyı geçici olduğu bu dünya misafirhanesinde yaşayabileceği bir potansiyelde yaratmıştır. Canlılara verilen yetiler ile rızkını temin etmesi “kitabımübîn” adı verilen tabiat kitabında, okumasını bilenler için apaçık bir şekilde durmaktadır. Allah’ın rızık vermesi; canlıları beslemesi, tek tek rızıklandırması manasına gelse idi doğada açlıktan ölen bir tek canlı olmazdı. Bunun cevabı kitabımübîn olan tabiat kitabındadır. Rızkın Allah’a ait olması demek bir kartala keskin gözler, büyük kanatlar ve güçlü pençeler vermesidir. Zîra hayvan azığını bu verilen rızıklarla yakalar. Otçulları, yediklerini sindirip enerjiye dönüştürecek sindirim sistemi rızkı ile yaratması, etçillere avlarını yakalayacak donanımlar vermesi, insanın ise verilen akıl rızkı ile azık bulup üretebilmesi vs. hepsi rızkın nasıl Allah’a ait olduğunu tefsir eden kitabımübînin âyetleridir.

7- Ve sizin hanginizin en güzel ameli yapacağını sınamak için arşı su üzerinde iken, semâları ve arzı altı günde yaratan O’dur. Ve eğer sen “Siz gerçekten ölümden sonra dirileceksiniz.” desen de örtenler elbet derler ki: “Bu ancak apaçık bir sihirdir.”

Arş kelimesi lâfzen “taht, tavan ve yüksek mekân”; mecazen de “şan, şeref, onur, itibar ve hükümranlık” gibi anlamlara gelir. (Bkz.Tekvir:20, Tâhâ:5) Ebu Müslim Isfahanı, arş kelimesini mastar olmak üzere bina etmek manasına hamlederek “Onun binası, yapısı su üzerine kurulmuş idi.” diye tevil etmektedir. (Râzî). Buradaki suyun mahiyeti bilinmemektedir. Zîra âyetten anlaşıldığına göre, gökler ve yer henüz yaratılmamıştır. Bu durumda buradaki su, bildiğimiz iki hidrojen bir oksijenden oluşan su değildir. Zîra henüz oksijen atomu bile oluşmamış olabilir. Allah’ın arşının, bu bağlamda “yönetim ve yaratma makamı” olduğu net olarak anlaşılmaktadır. Evrenin, çok erken dönemde mükemmel, akışkan bir sıvı hâlinde olduğu 2010 yılında yapılan CERN (ALICE) deneyi ile anlaşılmıştır. Bu sıvının sıcaklığı trilyon derece idi. Yerkürenin içinin de hâlâ sıvı hâlde bulunması da ilk yaratılış ile alâkalı bize bilgiler vermektedir. Bu ifade, Kurân’ın beşerüstü olduğunun mucizevî göstergesidir.

Yebluve, “b-l-v” kökündendir. Belâ, bileylemek kök manasından gelir. Her imtihan daha iyi ve kaliteli olanı ortaya çıkarmak için yapılır. Sıkıntı ve zorluklara rağmen ahsen amel ortaya koyabilenler sınavın amacını gerçekleştirenlerdir. Ehsenu ‘amelâ,  “göklerin ve yerin yaratılma sebebi olarak” burada karşımıza çıkmaktadır. Yaratılan âlemlerde sadece kendisi için yaşamayan, iyiliği, güzelliği, hayrı yani esmâyıhüsnanın cüzi tecellilerini, emeği ile hak ederek kendisinde gösterebilen canlıların varlığına işâret edilmiştir. Bu cevap aslında bizlere muazzam bir hedef belirleyerek hayatımıza anlam ve amaç katmaktadır. O amaç; davranış ve amelde en kaliteli, en iyi ve en hayırlı amelleri yapıp yaratana layık kullar olabilmektir.

Sihr kelimesi dilde, “gizli bir sebeple insanın gözünü ya da gönlünü yanıltan şey” demektir. Aynı zamanda “aldatmak” manasına da gelir. Bu da “hileli söz ya da el çabukluğu ile aldatmadır.” Bu cümle, hak ve hakîkatleri örtenlerin, işlerine gelmeyen ve gerçeği ortaya çıkaran âyetlere karşı tutumlarını ifade etmektedir. Allah’ın arşının, göklerin ve yerin henüz yaratılmamışken akışkan bir sıvı (liquid) üzerinde olduğu bilgisini duydukları anda kendileri etkilenmiş; ancak bunu tam aksine, insanları kandıran, göz boyayan, süslü dalavere ve aldatma olarak dışa yansıtmışlardır. 

8- Ve eğer azâbı, belli bir ümmete ertelesek mutlaka derler ki: “Onu tutan nedir?” Onlara azâp geldiği gün, onlardan uzaklaştırılacak değildir. Öyle değil mi? Ve alay konusu yapmış oldukları şey, onları sarıverdi.

Sarıverdi şeklinde meallendirdiğimiz “hâka” fiilinin geçmiş zaman çekimiyle kullanılmasının sebebi, âyette helâk olan kavimlere bir gönderme olabilir. Ümmet Kurân’da nötr bir kelimedir. Kimi yerde hayvan toplulukları için (Yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve kanatlarıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki sizin gibi bir ümmet olmasın. Enâm:38), kimi yerde inanlara isnât ile (Muhakkak ki İbrâhîm, tek başına bir ümmetti… Nahl:120) veya inananların oluşturduğu topluluklar anlamında kullanılmıştır. (Bkz. Âli İmrân:113) Kimi yerde de buradaki gibi uyarıları alaya alan müşrik tiplerin oluşturduğu toplumlar için kullanılır. Bunu âyetin sonundaki “alay ettikleri” anlamına gelen “yestehziûn” kelimesinden anlıyoruz. Burada kavim veya belde değil de “ümmet kullanımı” ön yargı ve menfaatperest temeller üzerinde birleşenlerin, kadim zamanlardan bu yana hakîkate karşı sergiledikleri ortak tepkisel paydaya işâret etmektedir. Zîra ümmet kelimesinin kökü olan “ümm”, “bir şeyin meydana gelmesine, terbiyesine, başlangıcına, temeline veya köküne verilen isimdir.” “Ümm” kelimesi Kurân’da kelime anlamıyla hem “anne” hem de “ana, asıl, temel, uygun karşılık” anlamlarında kullanılmıştır.  Kurân, âfetler ile helâk olan kavimleri ve her tür azâba karşı uyaran resûlleri yalanlama refleksini bir ibret vesikası olarak sürekli hatırlatır. Bu âyette de nefsânî istekler peşine takılan ve sürü güdüsü ile hareket eden kavimlerin oluşturduğu o tek ümmete, “cehennem ümmetine” bir âtıf yapmaktadır. “Onu/azâbı tutan/hapseden nedir?”  sorusu öğrenmek için değil alay etmek içindir.

9- Ve insana tarafımızdan bir rahmet tattırıp sonra da onu ondan çekip aldığımızda muhakkak ki o, tamamen ümitsiz bir nankör olur.

Âyette geçen insan kullanımı ile bütün insanların bu hataya düşebileceğine bir âtıf yapılmıştır.  Yeûs/yeis kelimesi, “ümitsizlik, çöküntü, devamlı üzüntü, gayretsizlik” gibi anlamlara gelen ye’s kökünden türemiş olup “herhangi bir güçlük, sıkıntı veya engel karşısında aşırı ümitsizliğe kapı­lan kimse” anlamına gelir. Kurân’î bir terim olarak yeûs, geçmişteki mutlu, müreffeh durumunu Allah’ın bir Lûtfü olarak değil de kendisinin bir kazancı ve şansı olarak gören, musibetler karşısında ümidini hızlıca yitiren kimseyi anlatmada kullanılmıştır. Esasen bu, Kurân’ın men ettiği bir tutumdur. (Bkz. Fecr:15-16. Ayrıca ümitsizlik ile alâkalı da bkz. “Ey kendilerine zulmeden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.” Zümer:53) Kefûr kelimesi küfürde ve nankörlükte aşırı gitmek demektir. Verilenleri göremeyen, verilecek olanlar ile ilgili ümitsizliğe düşebilir. Allah’a imânın en önemli kazançlarından biri de geçmiş ve bugünü sağlıklı değerlendirip geleceğe dair umutvar olabilmektir. Âyet; umudu, verilenleri görebilme ve nimetin şükrünü hakkı ile yapabilmeye bağlamıştır. Nankörler karamsar iken, şâkirler/şükredenler Allah’ın rahmetinden asla ümit kesmeyenlerdir.

10- Ve ona dokunan zararın ardından, nimetin tadına iyice vardığında gerçekten der ki: “Kötülükler benden gitti.” Muhakkak ki o, kendisini çok överek şımartır.

Zevk kelimesi Kurân’da “nimetlerin veya cezânın azıcık dokunup geçivermesi, tatmak” olarak değil de “iyice yaşanması” anlamında kullanılmıştır. Sözlükte ise “lezzet alma, hoşa gitme; bir şeyin tadını almak, tadına varmak, bir şeyin müptelâsı olmak” demektir. Bu nedenle “nimetin iyice tadına vardığında” şeklinde meallendirilmiştir ki, tatmadaki o azlık düşünülmesin. Bu kişi dünyalıklara iyice dalmış biridir. Bilinen bir gerçektir ki belirli bir konfora alışmış insanlar, yokluğun getirdiği sıkıntıları göğüsleme eşikleri çok daha düşük olmaktadır. Bu zayıflık, ümitsizlikler ile kendisini belli etmektedir. Evhamlar sonucu geleceğe yönelik sürekli karamsar olmak, gereksiz şımartılmalarla, hak edilmemiş övgülerle zayıf düşürülmüş bir karakterin göstergesidir. Aşırı evham ve karamsarlık, kendini yetiştirememiş, âciz korkakların vasfıdır. Ne’mâ’ kelimesi nimetlerdeki bolluk iken, burada karşısına zarar manasındaki darrâ’ kelimesi konmuştur. O zaman bu bağlamda darrâ’; nimetlerdeki daralma, imkânlardaki azalmayı ifade etse gerektir. Bu nedenle bazı meallerde, “darlıkta ve bollukta” şeklinde çevrilmektedir.

Ferihun kelimesi “f-r-h” kökündendir. Manası çok sevinen, şımaran demektir. Kazanılan bir başarıdan dolayı duyulan tatmini ifade etmektedir. Şuarâ 149‘da helâk olan kavmin dağları oymalarıyla duydukları o maharet ve ustalık hâlini ifade etmek için kullanılmıştır. Fahur ise “f-h-r” kökündendir. İsmimübalâğadır ve “çok böbürlenen/kendini çok öven” anlamındadır. Bu da olumsuz bir hâletirûhiyedir. (Bkz. Muhakkak ki Allah kendini beğenip övüneni sevmez. Lokman:18) Her istediğine hızlıca kavuşan ve hayatın zorlukları ile güçlenememiş birinde zamanla garantilemiş bir zan ile nimeti kendinden bilme hastalığı zuhur eder. Bu hâl eksikliklerini görmeyi perdeleyerek kişiyi ukalalığa, bilmişliğe ve sadece kendi aklını beğenme hatasına düşürür. Sürekli kendisini öven ve ödüllendirerek şımartan birinde, zamanla ödüle alışma ve hayattan lezzet alamama tehlikesi oluşur. İşte bu hâl geleceğe dair ümidi kırarak yaşama isteğini zayıflatır. Kişi şımarık hâlleri ve zayıf karakteri ile hem kendisine hem de çevresine yük olmaktadır. Peki, çözüm nedir?

11- Ancak sabreden ve sâlih amel yapanlar için mağfiret ve büyük bir ecir vardır.

Mağfiret; bir şeye onu zarardan ve kirden koruyacak elbise giydirmektir. (el-Müfredat) Başı örterek dış darbelerden koruyan sağlam başlığa da bu nedenle “miğfer” denir. Bu çıkış noktasından, Allah'ın kulun günahlarını örterek onu azâptan koruması anlamını kazanmıştır. Rabbimiz olumlu ve olumsuz tavırları ayrıntıları ile aktarıp seçimi bizlere bırakmaktadır. Nefsânî isteklere, nimetlere, başarmanın verdiği kibre, çevreden gelen övgülere sabreden ve toplumun ıslâhı için koşuşturan erdemli kullar kendilerine içerden ve dışardan dokunacak zararlara karşı miğferlerini kuşananlardır. Bu güven ve huzur hâli ecir olarak kula yetecektir.

12- "Onunla beraber bir melek gelseydi veya ona bir hazine indirilseydi olmaz mıydı?" demeleri sadrını daraltacak ve böylece belki de sana vahyolunanın bir kısmını terk edeceksin. Muhakkak ki sen ancak bir uyarıcısın ve Allah her şeyin üzerinde vekîldir.

Konunun insana bir zarar dokunması ve onun ümitsizliğe düşmesinden başlaması ve bunun Hz. Peygamber üzerinden örneklendirilmesi, insanoğlunun bu kadîm zaafını iyice tanıması ve tedbirleri hayata tatbik etmesi içindir. Müşriklerin bitmek bilmez isteklerinden biri olan mucize beklentilerinin Allah Resûlü’nü iyice bunalttığını bu âyetlerden anlamaktayız. Hazine ve melek isteği muhatabın paraya ve güce taptığını deşifre etmektedir. Hz. Muhammed’in zorlandığı anlarda Kurân’ın onu nasıl desteklediğini başka âyetlerde de görmekteyiz. (İnşirâh ve Duhâ sûreleri, Furkân:7, 8, 10 İsrâ:90-93, Yûnus:15,  Enâm:50, Hicr:97-99) Zorluklara karşı sabırla direnmek için mutlaka sâlih ameller yapılması gerektiği ifade edildikten sonra burada ek olarak sorumluluklarımızı yerine getirip Allah’ı vekîl bilmenin önemi hatırlatılmıştır. Vekîl kelimesi “savunucusu, koruyucusu ve gözeticisi” anlamına gelmektedir. Bu kelime, Kurân’da 14 âyette Allah’ı niteler. Allah Resûlü’nün görevi sadece âyetleri tebliğ etmektir. Ötesine geçip inanmayanları serveti ile satın almak veya rüşvetlerle imâna getirme gibi bir sorumluluğu yoktur. Dolayısıyla, gaybî varlıkları çağırıp gösteriş yapmak şeklindeki tüm beklentileri boşa çıkaran bir açıklama yapılmıştır. Bu ifade Allah’ın âyetlerini tebliğden vazgeçmemesi hususunda Hz. Peygamber’i uyarmakta, ötesinin Allah’a ait olduğu ve onu vekîl bilmesi gerektiği hatırlatılmıştır. (Resûlün görev ve sorumlulukları sûrenin başında beşîr ve nezîr olarak belirlenmiştir. Bkz. Hûd:2)

13- Yoksa: “Onu iftira mı etti?” diyorlar. De ki: “Öyleyse onun misli, iftira ettiğiniz on sûre getirin! Ve eğer sâdıksanız, Allah’ın astından gücünüzün yettiği kimseleri de çağırın!”

Buradaki “iftera ve muftera”, “f-r-y” kökündendir ve “iftira edilmiş olan” demektir. Dilimizde de aynen kullanılır. İftiracıya da müfteri denilir. İftira, var olmayan bir olay veya durumun varmış gibi gösterilmesidir. İftira, bir asl’a dayanmaz; olmayan bir şeyin uydurulmasıdır. İfkten en önemli farkı budur. “E-f-k” kökünden türeyen “ifk” ise “çok yalan ve kandırmalar ile yapılan uydurmalardır.” İfk; var olan bir olayın saptırılması, çevrilmesi, döndürülmesi, manipüle edilmesidir. Hz. Ayşe’nin ifk hadisesinde olduğu ve yine sihirbazların gözbağcılıkla birtakım cisimleri değiştirmesi gibi. İfk’e, iftiranın bir çeşidi diyebiliriz. Bir gerçek, bağlamından kopartılıp farklı bir tarafa çevrilince ifk oluşur. İfk, iftirayla sonuçlanan bir manipülasyondur. “Ve işte bu uydurdukları şeyler, onların manipülasyonlarıdır.” (Ahkâf:28) Bu âyette niyetin iftira atmak olduğu için, uydurmalar düzüp koşmalarından bahsedilir. Kurân metnini birbirinden ayıran tek işâret, kesik harfler denilen hurûfumukattalardır. Burada muhataplardan, iki hurûfumukatta arasındaki metine benzer ebatta, on müstakil bölüm getirmeleri istenmektedir. Zîra buraya kadar on adet hurûfumukatta ile başlayan sûre inmiştir. Bunlar sırası ile 1-Kalem, 2-Yâsîn, 3-Kaf, 4-Tâhâ, 5-Neml, 6-Rûm, 7-Meryem, 8-Secde, 9-Şuarâ ve 10-Arâf sûreleridir. Sûre kelimesi ilk kez burada kullanılmıştır. (Sûre kelimesinin anlamı için bkz. Yûnus:38) Mislini getirmelerini isteyen âyetler nüzul sırasına göre şöyledir: Tûr:34’te onun misli bir “hadis” getirseler denilir. Sonra İsrâ:88’de “Kurân’ın bir benzerini” getiremezler, denilir. Hûd 13’te “Eğer, sâdıklardansanız onun misli on sûre getirin.” meydan okumasından sonra Yûnus:38’de “Onun misli bir sûre getirin!” Yıllar sonra da Bakara:23’te “Onun misli bir sûre getirin!” şeklinde farklı muhataplara bu meydan okumayı Kurân tedrici olarak azaltarak devam ettirmiştir.

14- Artık size icâbet edemezlerse o zaman Allah’ın onu ilmi ile indirdiğini bilin! Ve O’ndan başka ilâh yoktur! Artık siz Müslüman olmaz mısınız?

Allah’ın astında konumlandırdıkları hayalî kahramanlar, mitolojik varlıklar, cinler, melekler veya bu zor talebi gerçekleştiremeyen ruhbânlar, putçular vs. Bunların tamamının bir bilgi, yani inen on sûrenin bir benzerini getiremeyecekleri burada itiraf ettirilmiştir. Allah’ın onu ilmi ile indirmesindeki ilim, önemli bir detaydır. Zîra Kurân’daki ilme şâhit olan, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve kitabın Allah’tan geldiğine imân edecektir.

15- Kim dünya hayatını ve onun ziynetini irâde etti ise amellerini orada, tam olarak veririz. Ve orada onlar eksiltilmez.

Yaptıklarını sadece bu dünya için yapan insan, hangi konuda olursa olsun emek verdiğinin karşılığını eksiltmeden bu dünyada bulacağına dair ilâhî yasadan burada bahsedilmiştir. Âyette “dünya hayatını ve onun ziynetini irâde etmek” dünyayı istemek veya arzulamak gibi sadece “düşüncede kalan” bir hedeften ziyade, artık onun ziynetine yani şaşalı ve gösterişçi hâline talip olup bu istikâmette “ameller ortaya koyduğunu, hayatını bu uğurda harcadığını” gösteren bir detaydır. Süslenmiş imtihan dünyasındaki geçici dekor uğruna hak ve hukuku çiğneyenleri bekleyen akıbet şudur:

16- İşte onlar için âhirette ateşten başka bir şey yoktur. Ve orada yaptıkları şeyler hebâ oldu. Ve özenerek yaptıkları şeyler bâtıldır.

Hakkı olmadığı hâlde entrikalarla tasarlayarak ve özenle kurdukları bu durum başka âyetlerde de bildirilmektedir (Bkz. Furkân:23, İbrâhîm:18) Özenle yaptıkları anlamındaki sun’ fiili “icat etmek, tasarlayarak yapmak” anlamına gelmektedir. Rağıb’ın ifadesiyle “her sun’ fiildir, fakat her fiil sun’ değildir.” Fiil hayvan ve cansız varlıklara nispet edildiği hâlde sun’ nispet edilmez. Bizdeki sanayi kelimesi de buradan gelmektedir. Bu tipin tasarlayarak, bilinçli olarak sırf dünyanın süsüne, rengine aldanarak haklara girdiği ve âhiretini yaktığı ifade edilmiştir.

17- Artık onlar ki, daha önce bir imâm ve rahmet olarak gönderilen Mûsâ'nın kitabı gibi şimdi de O'nun tarafından gönderileni tilâvet eden şâhide ve Rabbinden bir delil üzere olan kimseye inanırlar. Ve taraflardan her kim ki örterse ona ateş vaad edilir. O hâlde bundan yana belirsizliğe düşme! Muhakkak ki bu, senin Rabbinden bir haktır. Ve lâkin insanların çoğu inanmaz.

Yetlûhu kelimesinden maksat, tilâvet etmek anlamında Kurân okumak olabileceği gibi, başkasının peşinden gitmek de olabilir. Şâhit kelimesi “bir gerçe­ği ispat için şâhitliğine, yani bilgi­sine ve görüşüne başvurulan, verdiği haberin delil niteliğinde olduğu kimsedir.” Şâhidin varlığı, sıradan bir haberi bir anda beyyineye/sağlam delile dönüştürebilir. Âyetin bu kısmında “minhu” kelimesindeki “hu” zamiri Allah’a gitmektedir. Bu nedenle âyette söz konusu edilen şâhit, bizce beyyineler ile hak ve hakîkate şâhitlik eden ve Rabbinden bir delil üzere olan Hz. Peygamber’dir. Hz. Mûsâ’ya indirilen kitabın imâm ve rahmet olması, ilâhî ilkelerin Kurân’ın indiği zamana kadar ulaşmasında öncülük etmesine ve ondan haberdar olanların varlığına işâret eder. Peşi sıra inen Yûnus sûresinde bu konu şöyle detaylandırılıp izah edilmiştir: “Bundan sonra eğer sana indirdiğimiz şey hakkında ikilem içindeysen, artık senden önce kitabı okuyan kimselere sor. And olsun ki sana Rabbinden hak geldi.” (Yûnus 94) Bu âyetten de anlaşılmaktadır ki Kurân’dan önce okunan ve şâhitliğine başvurulanlar, imâm ve rahmet olan Mûsâ’nın kitabıdır. Ahzâb Kurân’da genelde “küfürde ittifak etmiş müttefikler” manasında kullanılmaktadır. Hizb kelimesinin kök manasında, “bir inanç etrafında bilinç­li olarak örgüt olan fanatik taraftarlar” anlamı vardır. Müşrik, ehlikitap veya başka bir hizipten -hangisi olursa olsun- hakîkati örtme veya karalamaya teşebbüs edenlere ateş vaad edilmiştir. Mirye kelimesi ise “bir şeyde iki arada bir derede kalmak” demektir. Cehâletten kaynaklanan “mutlak şüphe” anlamındaki şekk’ten ve “yakîne ulaştırmayan bilgiye dayalı ya doğruysa endişesi taşıyan kuşku” anlamındaki rayb’den farklı olarak “birbirine karşıt iki şey arasında gidip gelmeyi, bocalama ve tereddüt durumunu” ifade eder. Bu âyette, Kurân’ın vahiy zincirinin devamı olduğu vurgulanmakta ve önceki kitaplardan haberdar olanlar ile Rabbinden bir delil üzere olan resûlün getirdiği hakîkatleri örtbas edenlerin durumu mukayese edilmektedir. Resûlün kararsızlığı, gelip gitmeleri bu hiziplerin akıbeti ile alâkalı olabilir. Yani hangisi cehennemlik, hangisi değil; hangi hizbe ateş vaad edilmiştir? Bundan yana oluşan ikilemleri “Rabbin hak ettiklerini onlara vereceği inancı” gidermektedir. Ancak maalesef insanların çoğu bu hakîkate de inanmayacaktır.

18- Ve Allah’a yalanla iftira edenden daha zâlim kimdir? İşte onlar Rabblerine arz edilirler. Ve şâhitler derler ki: “İşte bunlar, Rabblerine yalan söyleyenlerdir.” Allah’ın dışlaması zâlimlerin üzerinedir. Öyle değil mi?

La’net kelimesi “kovmak, uzaklaştırmak, iyilik ve faydadan mahrûm bırakmak” anlamındaki la’n kelimesinden türemiş bir isimdir. Eski Araplar bu kelimeyi, “ailenin veya sülalenin bir ferdinin dışlanması” anlamına kullanırlardı. La’în ve mel’ûn kelimeleri de buradan gelmiştir. Ancak Türkçemizde bu kelimenin Allah’ın kuluna yaptığı “bir tür beddua” şeklinde algılanması, yanlış anlamalara sebep olmaktadır. Zîra Allah kuluna beddua etmez, buna ihtiyaç duymaz ve kulunun kötülüğünü istemez. Burada kitabı tilâvet eden veya onun yönlendirmesini izleyerek “hakka ve hakîkate şâhit olanların bir tespiti” söz konusudur. Rabbe yalan söylemek, önce kişinin kendi benliğinden, sonra insanlıktan, rahmetten, hayır ve güzelliklerden uzaklaşması demektir. İşte Allah’ın önceden belirlediği yasalar gereği, hakîkate iftira atanların maruz kalacakları “mahrûmiyet ve dışlanma Allah’ın laneti olarak” özetlenmiştir. Bu akıbetin ardından şimdi de Rabbe yalan söylemenin nasıl ve ne şekilde olabileceğine dair birkaç örnek verilecektir.

19-Onlar ki, Allah'ın yolunda set olurlar. Ve onda eğrilik ararlar. Onlar âhireti örterler.

Allah’ın yolu sulh ve selâmettir. İnsanları Allah’ın yolundan alıkoymak, saptırmak, sulh ve selâmet yolunu tıkamak ancak zulüm ile olur. Her tür zulüm başta zâlimi, sonra da geçici olarak mazlûmları rahmetten, iyilikten, hayırdan ve güzelliklerden mahrûm edecektir. Birine zulmetmek için bahanelere muhtaç olan insanoğlu önce kötülükleri meşrulaştırır, sonra mazlûmun bunu hak ettiğini savunarak kendini haklı çıkarmaya çalışır. Adâletsizliği ve haksızlığı, adâlet ve hakmış gibi savunmak, Allah’ın “dosdoğru olan ilkeler yolunu” menfaatler için eğip bükme sonucunu doğurur. İnsanlar inandığı gibi değil yaşadığı gibi inanmaya başlar. Dosdoğru olanda bile eğrilik ve kusur arayan hastalıklı bakış, sürekli negatifi arar ve yanlışa odaklanır. Bardağın boş olan kısmını görenin âhireti/geleceği belirsizdir. Bu tip, negatif bakışı yüzünden âhirete/geleceğe ilişkin sürekli ümitsiz ve karamsar bir tablo çizerek etrafındakilere de bu karamsarlığı aşılar. Âhiret; sonu, öte dünyayı ifade etmekle birlikte geleceği de ifade eder. (Bkz. Duha:4) Allah’ın rahmetinden ümit keserek nefislerine zulmedenlerin yaptığı aynı zamanda âhiri de örtmektir. (Bkz. Hûd:10, Zümer:53)

20- İşte onlar, yeryüzünde âciz bırakacak değiller. Ve onların Allah’ın astında evliyâsı yoktur. Onlara azâp kat kat arttırılır. Onlar işitmeye güç yetiremiyor ve göremiyordu.

Mu’cizîn kelimesi burada zâlimlerin nasıl kendi elleri ile kendilerini âciz bıraktıklarını ifade etmektedir.  Vicdanlarının sesine sağır olmak, hak ve adâlete kör olmak, aslında insanı âciz düşüren, kendi kendine ve başkalarına yaptığı katmerli bir azâptır. Evliyâ, velinin çoğuludur. İnsanın evliyâsı Allah’ın âyetleri ve belirlediği evrensel değerler olan merhamet, paylaşma, adâlet, liyakat ve ıslahat olursa, insan ne zulmeder ne de rahmetten mahrûm düşer; aksini savunmak sadece hüsrandır. 

21- İşte onlar nefislerini hüsrâna düşürdüler. Ve iftiraları onlardan saptı.

İftira; hedefi belli olan, aslı-astarı da olmayan bir uydurma, korkunç bir karalama ve çamur atmadır. Son tahlilde iftira, failine de bir yarar sağlamaz. Tam aksine, gerçeğin ortaya çıkmasıyla bumerang gibi atanı vurur. Öfke ekenin fırtına biçmesi gibi zulüm eken de merhamet bulamaz. Menfaati,  egosu ve nefsânî tüm güdüleri uğruna, insanî değerler anlamına gelen sırâtımustakîmden saparak uzaklaşan bir kişi yoktur ki âhiri/sonu hüsrân olmasın.

22- Zararı yok! Ne de olsa âhirette en çok hüsrâna uğrayacak olanlar muhakkak ki, onlardır.

Cereme, başkasınca verilen ya da bir hata sonucu ortaya çıkan zararı ödeme demektir. Cerame kelimesi görüldüğü gibi asıl anlamı “kazanmak” demektir. Böylece söz konusu ifadeye “İnkâr ve kibirleri onlara pişmanlığı, kötüyü, günâhı, hüsrânı kazandırdı, lâ cerame  ile onları zarara soktu.” anlamı verilmiştir. Şimdi bu duruma düşmemek için neler yapılması gerektiği ifade edilecektir.

23- Muhakkak ki; inanan ve sâlih amel yapanlar ve Rabblerine muhbit olanlar, işte onlar, cennet ashâbıdır. Onlar, orada hâlittirler.

Ehbete kelimesinin kökü olan habete fiili “yerin düz ve oturaklı olması” ve “gizli olmak” manasına gelmektedir. (Ragıp) Ehbete de “düz ve en­gin yere girdi” manasını ifade etmektedir. Buna göre kelime burada Rabblerine tüm iddia, kambur, bagaj ve kirlerden sıyrılıp sâfiyâne ve hâlis bir hâl ile gelebilmektir. Rabblerine karşı muhbit olanlar, yukarıda ifade edilen tüm yalan ve iftiralardan uzak olup sâlihatın değerine imân edenlerdir. Cennet ehli olanlar bu ahlâkta olup bu hâli korurlarsa, onlar orada hâlittirler. (Hâlid için Bkz. Arâf:176, krş. Nebe:23)

24- İki fırkanın durumu, âmâ ve sağır ile gören ve işitenin durumu gibidir. İkisinin hâli eşit midir? Artık tezekkür etmez misiniz?

Bu soru aslında cevabı belli olan bir sorudur. İnanışları ve yaşayışları birbirine benzemeyen bu iki fırkanın birbirinden farklı olan yönlerinden biri de akıbetleri olacaktır. Fırka kelimesi “insan gurubu, bölüm, topluluk, ayırma, parti ve tümen” gibi anlamlarda kullanılır. Kurân’da tefrik ve teferrük olarak da geçen bu kavram “dinde ve sosyal hayatta bölünmeyi, parçalanmayı, kutuplaşma sonucu dağılıp çözülmeyi” ifade eder. Tezekkür zikir kökündendir ve geçmişe bakıp bilgi ve düşünme ile geleceğe sağlam bir şekilde ilerlemeyi sağlar. “Artık tezekkür etmez misiniz?” sorusunun cevabı onun gereğini yerine getirmektir. Dosdoğru ile eğri, iyi ile kötü, dürüst ile sahtekâr, mazlûm ile zâlim, masum ile suçlu, bir toplumda keskin hatlar ile ayrılmadığı sürece o toplumda cennet gibi bir hayat hayal dahi edilemez.

25- Ve and olsun ki Nûh’u kavmine gönderdik. Muhakkak ki ben, sizin için apaçık bir uyarıcıyım.

26- Allah’tan başkasına kul olmamanız için… Muhakkak ki ben, elîm günün azâbının sizin üzerinize olmasından korkuyorum.

Hz. Nûh, kavmini elem verici o gün gelmeden önce azâba karşı uyarmak için görevlendirilmiştir. Hz. Mûsâ’ya imâm ve rahmet olarak verilen kitapta da, Nûh kıssası bir ibret olarak anlatılmıştır. Daha önce geçen âyetlerde Hz. Nûh’un başından geçenlere burada -25 ve 50. âyetlerde- farklı detaylar verilerek değinilecektir.

Hz. Nûh kendisi için değil de kavmi için kork­maktadır. “Sizi azâp ile korkutuyorum, tehdit ediyorum.” değil de, âfetin kopacağı günün “Tedbirsizlikler yüzünden sizin üzerinize olmasından korkuyorum.” cümlesi rahmet ve merhametin elçideki tecellisidir. Bunun elçiden değil de, sadece Allah’tan bilinmesi tevhidin gereğidir.

Elîm günün azâbı öncelikli tûfân âfetidir. Allah’tan başkasına kul olmak ile maddî ve manevî âfetleri fark etmenin doğrudan bir bağlantısı olmalıdır. Kula, nefse ve nesneye kul olanlarda sürü güdüsü ile hareket etme, çobanın/melenin güdümünde kalma artarken; bireysel farkındalık, basîret ve ferâsette zamanla azalma görülür. Şirk sisteminin Nûh’un kavmini gelecek olan âfete karşı nasıl kör ve sağır ettiğine devam eden âyetlerde örnekler verilecektir.

27- Böylece kavminden hakîkati örtenlerden bir mele dedi ki: “Gördüğümüz kadarıyla sen, bizim gibi bir beşerden başka değilsin. Ve ayak takımından sığ görüşlü kimselerden başkasının sana tâbi olmadığını da görüyoruz. Ve sizi bizden fazîletli de görmüyoruz. Bilâkis sizleri yalancı zannediyoruz.”

Erâzil kelimesi rezilin çoğuludur. Rezil ise bayağı, aşağıda görülen, ayak takımı, kusurlu ve ezik gibi sosyal statüyü belirlemede kavmin kodamanlarının aşağılama amacıyla kullandığı bir ifadedir. Allah’tan başkasına kulluğu savunan müşrik kafa insanları alttan yukarı doğru sınıflandırmaya, kategorize etmeye bayılır. Bu kafa ve müşrik sistemle kendisine sürekli hizmet eden, canı istediğinde aşağılayacağı bir ayak takımı da bulabilecektir.

Bâdiye, sığ coğrafî alanlar için kullanılır. Bedevî de çölde, sığlıkta yaşayana denir.  Bakıp görenlere zâhir olduğu ve açık göründüğü için çöle, ovaya ve geniş alanlara da “bâdiye” denilmiştir. Rey ise görüş, tercih ve oy gibi anlamlara gelmektedir. Bu nedenle “bâdiye’r-re’y” tamlaması, “sığ görüşlü” diye tercüme edilmiştir. Kodamanların aşağıladığı insanlar aslında daha dolaysız, sâfiyane ve dürüst baktıkları; hile, kurnazlık, alavere peşinde koşmadıkları için meleler tarafından derinlemesine düşünmeyen, sadece zâhire bakan, sûistimale açık insanlar gibi algılanıp lanse edilenlerdir. Bu ifadenin altında “Ey Nûh senin masallarına ancak bunlar inanır.” düşüncesi vardır. Meleler ayrıca Nûh peygamberden “sığ görüşlü, aşağı tabakadan” olarak niteledikleri kimseleri yanından kovmasını da istemektedirler. (Bkz. Hûd:29 ve Şuarâ:114) Allah insanları farklı meziyetlerle donatmıştır. Bu farklılık bir üstünlük kriteri değil, bir zenginliktir. Ancak şirk sisteminde bu farklılıklar bir anda sosyal statüye evrilmiştir. Allah, üstünlüğün sosyal statüye değil, gelen tehlikeyi âyetleri doğru okuyarak ve aklını kullanarak görmeye ve böylece bilinçli bir imâna bağlamıştır. Genelde bütün peygamberlere ilk zamanlarında inanan insanlar, toplumların ileri gelen seçkinlerinden çok toplumda ezilen, sömü­rülen, itilen, zulme uğrayan, hakları çiğnenen ve hor görülen halk kitle­leri, köleler, yetimler ve kimsesizler olmuştur.  Hz. Nûh döneminden son nebîye kadar bu sünnet değişmeden devam etmiştir. Zîra resûllerin getirdiği tevhit, eşitlik ve hakkaniyet ayakları üstünde yükselen bir adâleti savunurken; şirk sistemi bunun tam tersinden beslenir. (Mele için bkz. Neml:29, Krş. Sâd:6, Arâf:60-75, Kasas:20-32-38, Yûnus:75) Kurân dikkatlice incelendiğinde bütün peygamberlerin karşılarında Firavunvârî bir tağutun ve ona akıl hocalığı yapan melelerin var olduğu görülür. Zamanlarının her türlü maddî imkânlarını legal veya illegal olarak ellerinde bulunduran bu hak yiyici, sözde uyanık tipler, zenginliğin ve gücün verdiği kibirle bir türlü gerçeği görmek istememişlerdir. “Aksine sizin yalancılar olduğunuzu zannediyoruz.“ cümlesinden de anlaşıldığı gibi Nûh ve savunduğu insanî değerleri doğrudan yalanlamak yerine kendi zanlarının arkasına sığınmışlardır. Burada hem Hz. Nûh hem de ona imân eden dürüst insanlar, muhataplarına sadece birer ayna tutmuşlardır. Bu aynadan yansıyanlar, şirk zihniyetini deşifre etmektedir.

28-Dedi ki:“Ey kavmim! Görüşünüz bu mu? Eğer ben, Rabbimden bir delil üzere isem ve O, bana katından bir rahmet verdiyse artık ona körseniz ve onu kerih buluyorsanız sizleri ona mecbûr edecek değilim”

Hz. Nûh sözlerine “Ey kavmim! Görüşünüz bu mu, böyle mi düşünüyorsunuz?” diye başlıyor. Bu ifadesi ile aslında hayatî bir konuda ileri sürülen küçük bahane ve gerekçelere karşı duyduğu derin hayal kırıklığını da karşısındakilere yansıtmaktadır. Buradaki rahmet kavramı, gönderilen vahiy ile kulların önceden uyarılmasıdır. Zîra tûfân intikam aracı değildir. Rahîm olan Rabbden gelen kurtuluşu sırf ayak takımı olarak gördükleri insanlar ile yan yanan gelmemek için kerih bulmuş ve kurtuluşa kör olmayı seçmişlerdir. Müşrik kafa insanları üst veya alt olarak sınıflandırır. Aynı gemide kerih gördüğü/tiksindiği, aşağıladığı insanlar ile bulunmayı emreden bir mesaja ve resûle tâbi olmayı, hakaret kabul edecek kadar değerlendirme kriterleri yamulmuştur. Ancak en hayatî konu da olsa, insanlar kurtulmayı kendileri tercih edip hak etmelidir. Âyetteki “Sizleri ona mecbûr edecek değilim.” sözünden de anlaşılmaktadır ki rahmet ve zorlama yan yana olmaz.

29- Ve ey kavmim! Buna karşılık sizden bir mal istemiyorum. Ecrim ancak Allah’a aittir. Ve ben inananları da kovacak değilim. Muhakkak ki onlar, Rabblerine kavuşacaklar. Ve lâkin sizi câhillik eden bir kavim olarak görüyorum.

Tard kelimesi, “küçümseyerek birini yerinden edip kovmak, uzaklaştırmak” anlamına gelir. Bu ifadeler, aynı zamanda Hz. Muhammed’in etrafındaki yoksul, köle ve azatlı kölelere küstahça ve kibirle bakan Mekke müşriklerinin seçkinci tavrını da reddeder. Burada câhilliğin de tanımı yapılmıştır.  Câhillik, tam bir had bilmeme hâlidir. Kendini çok akıllı, çok üstün zannetmedir. Haddini, Hûdudunu abartanlar başkalarının hakkına girmeyi de hakkı zanneder. “Ben sizden mal-mülk istemiyorum.” cümlesi muhatabın değer kriterinin mal-mülkle olduğuna işârettir. Bu sebeple her müminin toplumsal sınıf gözetmeksizin kamu yararına gönüllü olacağı amelleri olmalıdır. Bu tarz projelerde yer almak insanı kibirden, hadsizlikten korur ve onu muhtaçlara karşı daha mütevazı ve merhametli kılar. 

30-Ve ey kavmim! Eğer ben onları kovarsam, Allah’a karşı bana kim yardım eder? Artık tezekkür etmez misiniz?    

Hz. Nûh burada “Allah’a karşı bana kim yardım eder?” cümlesi ile kurtuluşun bireysel olamayacağını ve gelecek olan doğal âfete karşı ancak el birliği ile kurtulacaklarını ifade etmiştir. Ayrıca o burun kıvrılan, kerih görülen garibanların, zengin kodaman meleler gibi sadece birer yük olmadığını, yük alan faydalı insanlar olduğunu da Hz. Nûh îma etmiştir. Emek veren insanlar daha becerikli ve emek verdiği konularda daha işe yarar iken; sürekli tüketip emir vermekten başka bir şey yapmayan tipler paranın, makamın, statünün işe yaramadığı âfetlerde çevrelerine sadece birer asalak ve yüktür.

31- Ve size Allah’ın hazineleri yanımdadır ve gaybı daha iyi bildiğimi söylemiyorum ve muhakkak ki ben bir meleğim de demiyorum. Ve gözlerinizin hakîr gördüğü kimselere de Allah asla bir hayır vermeyecek de demiyorum. O takdirde ben, muhakkak ki zâlimlerden olurum. Onları Allah daha iyi bilir.

Izdıra; lügatte, küçük görmek, hor ve hakîr tutmak, hafife almak demektir. Hz. Nûh burada neyi yapıp neyi yapamayacağını net olarak ortaya koymuştur. 12. âyette Hz. Muhammet’ten istenen  "Onunla beraber bir melek gelseydi veya ona bir hazine indirilseydi olmaz mıydı?" şeklindeki talep ve beklentilere de burada Hz. Nûh’un dilinden bir cevap verilmiştir. Hakîr görülen insanlara Allah’ın ileride bir hayır kapısı açmayacağı ön yargısının hatalı olduğu ve gaybı kimsenin bilemeyeceği hatırlatılmıştır. Hz. Nûh toplumda her canın önemli olduğunu ifade etmektedir. Birtakım zengin kibirliyi kurtarmak için alt sınıf olarak görülen insanları, köleleri veya yoksulları ölüme terk etmenin büyük bir zulüm olacağını da hatırlatmıştır.

32- Dediler ki: “Ey Nûh! Bizimle cedelleştin, öyle ki bu cedelde çok ileri gittin. Eğer sen sâdıklardansan, o takdirde bize vaad ettiğin şeyi getir.”

Arap dilinde “cedel”; didinme, didişme, tartışmada aşırıya gitmek anlamındadır ve bu kelime ileri derecede eğerek bükmek anlamındaki el-cedl’den türetilmiştir. Kartala da avını didiştirerek koparıp yemesinden dolayı aynı kökten gelen “ecdel” denilir.  Mücâdele ise, ileri sürülen bir görüşü kuvvetli delil getirmek sûretiyle bertaraf etmektir. Hz. Nûh insanî değerlere, eşitliğe, adâlete sürekli sırtını dayadığı için muhatap bu tutum karşısında pek sağlam duramamıştır. Hatta Hz. Nûh’un tavizsiz, eğilmeyen duruşu da yalakalığa ve haksız övgüye alışmış kodaman meleler tarafından cedel olarak algılanmıştır. Hz. Nûh’tan istenen, vaad edilen tûfânın ne zaman kopacağı bilgisidir.

33- Dedi ki: “Onu size ancak Allah dilediyse getirir. Ve siz, âciz bırakacak değilsiniz.”

Âfetler keyfe keder değil, ancak Allah’ın tabiata koyduğu yasalar çerçevesinde gelişir. Her fırsatta Hz. Nûh, insanoğlunun âcizliğini hatırlatmasına rağmen, muhatap sürekli bir şeylere muktedir pozları vermeye devam etmektedir.

34- Ve size nasîhat etmeyi irâde etsem de, şayet Allah sizin için suyun taşmasını irâde etiyse, benim nasîhatim size fayda vermez. O, sizin Rabbiniz ve O’na döndürüleceksiniz.

Sözlükte “kötülük ve bozukluktan uzak bulunmak; iyi niyet sahibi olmak ve başkasının iyiliğini istemek” anlamlarındaki nush kökünden türeyen “nasîhat” kelimesi “başkasının hata ve kusurunu gidermek için gösterilen çaba; iyiliği teşvik, kötülükten sakındırmak üzere verilen öğüt; başkasının faydasına ya da zararına olan hususlarda bir kimsenin onu aydınlatması ve bu yönde gösterdiği gayret” manalarında kullanılmaktadır (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “nṣḥ” md.; et-Taʿrîfât, “en-Naṣîḥa” md.; Lisânü’l-ʿArab, “nṣḥ” md.; M. Tâhir İbn Âşûr, VIII/2, s. 193-194). 

Kurân’da “yuğviye” kelimesi kalıp olarak sadece burada gelir. Türevleri ise daha çok olumsuz bir davranışı, tutumu anlatmak amacı ile Kurân’da 21 yerde daha dolaylı manaları ile kullanılmıştır.  Müfessirlerin çoğunluğu âyetteki “en yuğviyeküm” ifadesini Allah’ın irâdesi ile birleştirerek “Eğer Allah sizi azdırmayı, saptırmayı istiyorsa…” anlamını vermek­tedirler. Ancak burada bizce davranış ve tutum olarak bir azma, sapma gibi kelimenin dolaylı manası değil temel/kök anlamı vardır. O da “suların azması, taşması” anlamıdır. Bu anlamı destekler tarzda bazı âlimler, kelimeyi “Allah’ın cezalandırması” manasında anlamışlardır. Meselâ Hasan el-Basrî bu manayı vermiştir. Taberî “en yuğviye” kelimesine suların yükselişi ile “helâk edilmeleri” anlamını vermektedir. Zemahşerî de söz konusu ifadeyi “en yuhlikekum”, yani “sizi helâk etmeyi” anlamında almıştır. Zaten 37. âyette “Onlar, muhakkak ki boğulacak olanlardır.” ifadesinin ışığında buradaki azmayı, “suların normal sınırların üzerine çok fazla çıkması sonucu onların dev dalgalara gark olmaları” şeklinde anlamak bağlama daha uygun bir meal olacaktır. Allah hiç kimsenin -buna İblis de dâhil- azmasını/sapmasını ne ister ne de irâde eder. Bu el- Hayr olan Allah’a da bir iftiradır. Allah her kulunun hidâyetini, ıslâhını, sulhunu ister ve bu yönde resûllerini göndererek irâdesini ortaya koyar.

Âyette Hz. Nûh gelecek olan tuğyana karşı onların iyiliklerini düşünmüş ve günah üzere helâk olup gitmemeleri için sakındırmak amaçlı nasîhatlerde bulunmuştur; ancak tûfâna karşı tedbir alınmazsa nasîhatin hiçbir işe yaramayacağından bahsetmektedir. Zîra lafla peynir gemisi yürümez. 

35- Yoksa: “Onu iftira mı etti?” diyorlar. De ki: “Eğer iftira ettiysem, o zaman benim suçum bana aittir. Ve ben, sizlerin işlediği suçlardan beriyim.”

Müfessirlerin çoğunluğu bu âyetin Nûh kıssasının bir parçası olduğunu söylemişlerdir. İbn Abbas bu âyetin Hz. Nûh’un kavmi ile olan konuşmasının devamı olduğunu savunmuş; Mukâtil ise bunun Hz. Muhammed ve Hz. Nûh’un kıssası olduğunu söylemiştir. Üslûp ve muhtevası dikkate alındığında âyetin muhatabının Hz. Muhammed olduğu ve Kurân’daki Nûh kıssasının ayrıntılı ve doğru anlatımı üzerinden Kurân’ın iftira olmadığına dair bir âtıf yapıldığı kanaatindeyiz. (Allah’u âlem.) (Krş. Yûnus 37-38) Kurân’daki iftira ve ifk arasındaki bir farkın da; iftiranın Allah’a, ifk’in ise başkalarına da atılmasıdır.

36- Ve Nûh’a vahyedildi: “Kavminden sana inanmış olanlar hariç, onlar sana inanmayacak.” Artık onların amellerinden dolayı üzülme!

Ayak takımı olarak görünen; ancak Hz. Nûh’a güvenenlerin varlığı sebebiyle gemiye binme kararı verecek yeni kişilerin olmayacağı bilgisi Hz. Nûh’a verilmiştir ki, artık onlarla zaman kaybedilmesin. Öyle ki, bir an önce kendisi ve çevresinde ona inanan ve güvenen dürüst, çalışkan insanları kurtarmak için gemiyi inşa etmelidir.

37- Vahyimiz ve gözetimimiz ile gemiyi tasarlayarak yap! Zulmedenler hakkında bana hitap etme! Onlar, muhakkak ki boğulacak olanlardır.

Sun’ kelimesi “fiil ve amel” kelimelerinden farklıdır. Bu kelimenin daha çok “yeni bir şey yapmak, icat, tasarı” gibi anlamları vardır. İcat manasından dolayı ilk gemiyi yapanın Hz. Nûh olduğunu söyleyen müfessirler de olmuştur. Hz. Nûh ilk gemiyi yapan değil, suyun olmadığı bir coğrafyada gemisini yapan ilk insandır. Burada “câriye, sefinet” değil de yük taşımaya uygun gemi anlamında “fulk” kelimesinin gelmesi de ince bir detaydır. Zîra geminin sert dalgalara ve ağırlığa dayanıklı olarak tasarlanması gerektiği detayı da verilmiştir. “Zulmedenler hakkında bana hitap etme!” uyarısı gemiye binmeyerek kendine, ailesine ve sorumlu olduğu kişilerin boğulmalarına sebep olan ve dolayısıyla sırf kibri ve inadı yüzünden başta kendisine, sonra çevresindekilere zulmedenler kastedilir. Ancak önceden yapılan bu uyarıya Hz. Nûh uymayarak oğlu hakkında 45. âyette Rabbine nidâ edecektir.

38- Ve o gemiyi yaparken, kavminin meleleri yanına uğradıkça onunla oyalandılar. Dedi ki: “Eğer bizimle oyalanırsanız muhakkak ki, sizin oyalandığınız gibi biz de sizinle oyalanıyoruz.”

Sehiru, “s-h-r” kökündendir. “Sihriy” teshir olmuş, ele geçirilmiş, zaptedilmiş, itaat ve hizmete alınmış anlamındadır. Rağıb’a göre “damat ve kadının aile fertlerine” denir. Ayrıca Furkân 54’te birbirine hısım olanlar manasında “sıhrân” gibi bu kökten kullanımlar vardır. Hısımda ve damat kullanımında veya Mûsâhhar olma manasının da temelinde karşısındakine yönelen, onunla oyalanıp meşgûl olma temel anlamı vardır. Hısımlar da birbirleri ile ilgilenir. Burada ise meleler Nûh’un yanına uğrayıp onun ne yaptığıyla ilgili orada zaman geçirmektedirler. Meleler cedelleştikleri Hz. Nûh’un haksız çıkıp mahçûp olmasını da istemektedir. (Bkz. “Ey Nûh! Bizimle cedelleştin, öyle ki bu cedelde çok ileri gittin. Eğer sen sâdıklardansan, o takdirde bize vaad ettiğin şeyi getir.” Hûd:32)  Kurân’da 34 defa gelen istihzâ kelimesi buradaki kelimeden hem kök hem mana olarak farklıdır. İstihzâ, sözlükte “alay etmek” anlamındaki hez’ (huzu’, huzuv) kökünden gelir ve manası  “başkasının söz ve davranışlarını kusurlu görmek veya göstermek amacıyla onu alaya alıp küçük düşürmek” manasında kullanılır. Kurân’da daha çok Allah’ın âyetlerini ve resûllerini alaya alan müşriklerin, kâfirlerin takındıkları tavırları aktarmak için kullanılır. Ancak bu âyette tûfân öncesi gemiyi yetiştirmek için var gücüyle çalışan Hz. Nûh ve inananları lafa tutup oyalama anlamı vardır. Kaldı ki “sehiru ve istihza” kelimeleri Enâm 10 ve Enbiyâ 41’de aynı âyetin/cümlenin içinde birlikte kullanılmıştır ki, bu da iki kelimenin hem yapı hem de anlam bakımından farklı olduğunun delilidir. Hûd 36’da Hz. Nûh’a vahyedilerek kavimin melelerinin ona inanmayacağı bilgisi verilmiştir. Bunun sebebi de onlarla zaman kaybetmemesi, oyalanmaması içindir.

Toplumun ıslâhı ve faydası için üretilen yeni fikirleri ve alınacak tedbirleri gereksiz sorularla, önemsiz konularla oyalamak burada kınanmıştır. Zayıf karakterli insanlar ciddi konuları demagojilerle, yersiz ve zamansız söylem ve eylemlerle geçiştirme eğilimindedir. "Bazı insanlar karşısındakinin ne tür zorluklarla mücadele ettiğini bilerek onlara daha sempatik duygularla nâzik davranırken, empatiden uzak benciller kendi keyifleri ve boş vermişliklerini karşısındakilerde de görmek isterler.

39-Artık alçaltan bir azâbın yakında kimlere geleceğini bileceksiniz. Ve onun üzerine, kalıcı azâp helâl olur.

Bu âyette Hûd 32’deki “Eğer sen sâdıklardansan, o takdirde bize vaad ettiğin şeyi getir.” ifadesine âtıfla azâbın iki özelliğine dikkat çekilmektedir. Rezil ederek alçaltan ve bu alçak hâlin bir karakter hâlini alması (mukîm olması) manasında, azâbın kalıcı hâle gelebileceği hatırlatılmıştır. Ciddi konuları gereksiz gündemlerle geçiştirmenin, zamanla yapanı nasıl değersizleştirdiği bilinen bir gerçektir. Âyetteki “alçaltan azâp”, tûfânın kopması yani bu dünyadaki azâbı ifade ederken, sürekli azâp da bu hâl üzere ölenleri bekleyen âhiretteki kalıcı azâptır. Kurân, tûfân tedbirine karşı sergilenen tutumlar üzerinden işâret ettiği ibretlik karakter analizlerinde önemli hiçbir detayı atlamamıştır. “Kalıcı azâbın helâl olması” kavmin kendi seçim ve irâdeleri sonucu âfete kör olup ölüme gitme harâmını, helâl kılmaları manasındadır. Bu ifade, tıpkı azâbın müjdelenmesi gibi ironik bir göndermedir.

40-Nihayet emrimiz geldi ve tandır kaynadı. “O zaman her şeyden, ikişer çift ve haklarında söz geçmiş olanlar hariç, ehlini ve inananları onun içine yükle.” dedik. Onunla beraber az kişiden başkası inanmadı.

Aileni ve inananları şeklinde mealendirilen bu âyette iki gruptan neden bahsedilmiştir? Tüm inananları gemiye bindir denilmesi yeterli olmaz mıydı? Zîra bu talep doğrultusunda Hz. Nûh, oğlunun da kurtulacağını zannetmektedir. Burada aile diye meal verilen “ehil/ehli” kelimesi geçmektedir. Bu âyetlerden anlaşıldığına göre ehl "sahip, taraftar" gibi sözlük anlamlarından başka "aynı mekânı paylaşanlar ve aile" manalarında kullanılmıştır. Ehlikitap kullanımında olduğu gibi kitabı iyi bilenler, onunla haşır neşir olanlar demektir. Ayrıca bir işin ustası, o işte becerikli, mahâretli, ehliyetli, yeterli kimse anlamına da gelir. Ehl olan kadrin bilir ben cevherim medh eylemem (Nef'î). Burada bir Hz. Nûh ve getirdiğinin kadrini bilen ehliimândan bahsedilirken, diğer grupta ise kalplerine tam imanın oturmadığı ancak Nûh’un tûfân olacağı sözüne inananlar manasında iki gruptan bahsedilmiştir. (Bunun ile alâkalı daha ayrıntılı bir izah için Bkz. Hûd:45-46)

Tennûr, sözlükte tandır denilen ve içinde ekmek pişirilen bir ocaktır. Bir nev’i fırındır. Feveran da, “kaynamak, fışkırmak” demektir. Bu kelime ateş üzerindeki tencere, kızgınlık ve şiddetli tutuştuğu zaman ateşin kendisi için kullanılır. (Krş. Mülk:7) Yer altı suları, magma tarafından ısınıp büyük bir basınçla yeryüzüne fışkırır. Bu yapılara gayzer denmektedir. Gayzerler tam da âyette anlatıldığı gibidir. Su, sıcaktan kaynamaya ve oluşan basınç ile zayıf bir nokta aramaya başlar. Suların çok hızlı yükselmesinin en önemli sebebi de bu dev yer altı okyanuslarının yüzeye hızla çıkmasıdır. Aynı ifadeyi nüzulde daha önce inen Kamer sûresinde şöyle okuyoruz: “Böylece, sağanak akan suyla semânın kapılarını açtık. Ve yeryüzünü pınarlar hâlinde fışkırttık. Böylece sular, takdir edilmiş olan emir üzerine birleşti.” (Kamer:11-12) Âyette yeryüzünün tennura benzetilmesi de bir Kurân mucizesidir. İbn Abbas, Süddî ve İbn Uyeynede tennur için yeryüzüdür, demişlerdir. Hz. Ali de suyun fışkırması manasını vermiştir ki bu da gayzer manasını desteklemektedir. Özetle yeryüzünün en çukur bölgesi olan Ur şehri ve havza şehirleri sadece yağmur ile değil yer altı sularının bir anda taşkınlara sebep olmasıyla yüzlerce kilometrelik alan sular altında kalmıştır. (Yapılan kazılar ve arkeolojik bulgular için Bkz. Şuarâ:119)

Her şeyden ikişer çift toplama emri, Hz. Nûh’un çevresinde bulabildiği evcil hayvanlardan ikişer çift gemiye yüklemesidir. Özellikle çift olanların seçilmesi, tûfân sonrasında kurulacak yeni yaşam alanında bu hayvanların tekrar çoğalabilmesi içindir. Zaten tûfân yerel/bölgesel olduğu için hayvanların soylarının tükenmesi de söz konusu değildir. Sadece inanan az kişinin hem tûfânda hem de tûfân sonrası ihtiyaçlarını karşılamak için bu tür bir tedbir emredilmiştir. Dolayısıyla Kitâb-ı Mukaddes’te anlatıldığı gibi, yeryüzündeki bütün hayvanların gemiye alınması ve yerleşmesi zaten söz konusu değildir. Tevrat’a göre gemiye binen ve tûfândan kurtulanlar, Hz. Nûh ile eşleri ve oğulları ile oğullarının eşleridir. Kurân’da ise gemiye binip kurtulanların imân eden kişiler olduğu bildirilmekte ve bunların -sayıları az da olsa- Hz. Nûh’un biyolojik ailesinden ibaret olmadığı anlatılmaktadır. Ayrıca, Hz. Nûh’un eşinin ve bir oğlunun gemiye binip kurtulanlar arasında olmadığı Kurân’da belirtilmektedir. Tevrat’ta ise bu bilgiler olmadığı gibi, anlatılanların zâhirine bakılınca, sanki Hz. Nûh’un sadece akrabalarının kurtulduğu anlaşılmaktadır. Bu konuyu da -her konuda olduğu gibi- ırk ve kan bağı temelinde değerlendirmek yanlıştır.

41-Ve dedi ki: “Ona binin. Onun akıp gitmesi ve karaya oturması Allah’ın ismiyledir. Muhakkak ki benim Rabbim Ğafûr’dur, Rahîm’dir.”

Kurân’da besmele Hz Süleyman’ın ağzından da nakledilir. (Bkz. Neml:30) Buradan da anlıyoruz ki besmele insanlık tarihi boyunca peygamberler tarafından ortak parola olarak kullanılmıştır. Peki, bir amelin veya fiilin Allah’ın ismi ile başlaması ne anlama gelmektedir? Allah ismi, aslında tüm esmayı cem eden has bir isimdir. Bir amele rahmet, merhamet, iyilik, affetme, bağışlama, ikrâm etme, sevgi, hayr, hakîkat ve selâm gibi olumlu, güzel ve iyi değerle başlama şuurudur. Besmele Rabbani insanların hayata bakış açısıdır, bir ameli neden yaptıklarının gerekçesidir. Hz. Nûh, gemiyi yaşlı-genç fark etmeksizin çevresindeki insanlar, topluca ölmesin diye tüm zorluklara sabrederek, hiçbir dünyevî beklenti içinde olmadan, tüm oyalama ve çeldirme girişimlerine rağmen, emek vererek inşâ etmiştir. O geminin suyun üzerinde kalması ve bir yerde karar kılıp durmasının tek amacı, hayat kurtarmaktır. El-Hay olan Allah’a imânın gereği de budur. Âyetin Ğafûr ve Rahîm esmaları ile bitmesi bu yorumumuzu pekiştirmektedir. Zîra rahmetteki merhamet, mağfiretteki koruma olarak kendini göstermiş/tecelli etmiştir.

42-Ve dağ gibi dalgalar içinde akıp gitmeden Nûh, azledilen oğluna seslendi: “Yavrucuğum, bizimle beraber bin ve örtenler ile beraber olma!”

Yâ buneyye, “Oğulcuğum/Yavrucuğum!” demektir ve küçültme ünlemi, oğulun yaşına bakmaksızın, yüreklendirme ve sevgi ifade eden bir hitap tarzıdır. Hz. Nûh besmelenin hakkını, kaçıp uzaklaşan ve kendisine tâbi olmadığını belli eden oğluna hitabında da hisettirmektedir. Hz. Nûh’un hitap şeklini aynen Hz. Lokmân’da da görüyoruz. O da “Yavrucuğum!” biçiminde hitap ederek oğluna öğüt veriyordu. Âyette geçen ma’zil “azledilmek” anlamında Türkçede de kullanılmaktadır. Beden veya kalp ile her tür “kaçınmayı ve uzaklaşmayı” ifade eder. Hz. Nûh’a yardım eden ve onun ehlinden gözüken oğlunun bundan vazgeçirilmesi anlamında azledilen kullanımı güzel bir detaydır. Hz. Nûh’un oğlu tûfândan önce saf değiştirmiştir. Muhtemelen başka insanların etkisiyle -Hz. Nûh’un tüm çabalarına rağmen- kendisinden azledilmiştir/uzaklaşmıştır. Bir peygamber için bu, çok hazin ve dramatik bir durumdur. Ne yazık ki bu durumun yansımaları, sonraki yüzyıllarda da baba-oğul ayrışması/çatışması şeklinde devam etmiştir.

43- Dedi ki: “Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım.” Nûh dedi ki “Bugün Allah’ın emrinden, rahmet ettikleri hariç korunacak yoktur.” Ve ikisinin arasına dalga girdi ve böylece o boğulanlardan oldu.

Allah’ın emri, yani yasası bölgenin coğrafî yapısından dolayı suların aniden yükselmesidir. Bu uzun süreli âfetten korunmanın yolu, geçici çözümler olamaz. Zîra hazırlıksız yakalananlar suyun üzerinde kalabilseler de açlığa ve susuzluğa birkaç günden fazla dayanamazlar. Gemiye önceden, erzak dâhil tûfân sonrası için bile yetecek tedbirlerin alınması, âfetin haftalarca sürdüğünü göstermektedir. İkisi arasına dev dalgaların girmesi, artık o noktadan sonra bir canı dahi kurtarmanın imkânsızlığını anlatan bir detaydır. Boğulacağını anlayan Firavun gibi Hz. Nûh’un oğlu ve kavmi de faydasız pişmanlıklar yaşamıştır. Bir baba veya anne için en büyük acılardan biri de evlat acısıdır. Hz. Nûh’un önerdiği rahmânî çözümü beğenmeyip salt kendi deneyimlerine ve aklına güvenme, çoğu gencin düştüğü bir hatadır. Akıllı gençler henüz geçmediği yollardan geçenlerin tecrübelerinden istifade etmekten gocunmaz. Ancak geçmişte ve günümüzde dev gibi sorunları aşmaya yardımcı rahmânî çözümler bazı gençler tarafından beğenilmemiştir.  İmân gemisine binmeyenler dağ gibi gördükleri sahte güçlere sığınarak hayatın sıkıntılarından korunma eğiliminde olabilirler. Bu zihniyetin, hayatın sorunlarından kurtaracağı iddiasında olan değerler sistemi ve sağlam gibi görünen ideolojileri de vardır. 

44-Ve denildi ki: “Ey arz, suyunu yut! Ve ey semâ, suyunu tut!” Ve su çekildi ve emir yerine getirildi. Ve cûdînin üzerine oturdu. Ve denildi ki: “Zâlimlerin kavmi uzak olun!”

“Arza suyunu yut, semâya suyunu tut!” denilmesi, helâkin oluş ve bitişinin sünnetullah çevresinde gerçekleştiğini anlatmak içindir. Yoksa kadirimutlak olan Allah’ın, âfeti bitirmek için birilerine bir şeyler söylemesine gerek yoktur. Zaten âyette “dedim” değil de “denildi ki” gibi dolaylı ifadeler kullanılarak bu durumun yasalar çerçevesinde geçtiği teyit edilmiştir. Cûdî kelimesinin; bazı kaynaklarda “cömertlik” anlamındaki cûd kökünden geldiği belirtilmektedir. Sümer yazıtlarında Gudi ve Babil yazıtlarında Kurti olarak geçer. İnsanlara ihtiyaçlarını bildirmelerine meydan vermeden lütuf ve ihsânda bulunma, el açıklığı, cömertlik anlamıyla “cûd ve kerem sahibi” şeklinde edebiyatta sıkça kullanılmıştır.” Cûdî kelimesi, toprağı cömert, çok fazla olmayan yükselti demektir. Dolayısıyla Kurân’da cûdî, özel bir dağ ismi değil, sadece geminin bilinen bereketli bir yükseltiye oturduğunu anlatmak için kullanılmıştır. Âyetin sonundaki Ve denildi ki: “Zâlimlerin kavmi uzak olun!” ifadesi de zâlim, yani haksızlık yapan, zulmeden kişilerin bu bereketli topraklardan uzak, bölgenin de kısmen izole ve güvenli bir yerleşim yeri olduğunu ifade etmektedir. Zaten bölgeyi bilen zâlimler, âfet eleği ile ayıklanmıştır. Cûdî’nin “hayat dolu bir ada” olması da muhtemeldir.

45- Ve Nûh Rabbine nidâ ederek dedi ki: “Rabbim! Muhakkak ki oğlum benim ehlimdendir. Ve muhakkak ki senin vaadin haktır ve sen, hâkimler hâkimisin.”

Hz. Nûh bu sözleri; Allah’ın, ehlini ve inananları boğulmaktan kurtaracağına dair vaadine işâret ediyordu. Zîra Allah “Ehlini ve imân edenleri gemiye bindir!” şeklinde bir emir vermişti. (Bkz. Hûd:40) Bu iki grubun ilki Nûh’un ehli, yani imân ehlidir ki bunlar Hz. Nûh’un resûl olduğuna imân edenlerin oluşturduğu imân ailesidir. Zaten Kurân, imân edenlere kardeş der. (Bkz. Müminler ancak kardeştir. Hucûrat:10) İkinci grup ise, tûfânın kopacağına inanan, henüz tam olarak kalbine imân girmemiş ama teslim olanlardır. (Bkz. Bedevîler imân ettik dediler. De ki: “Siz henüz imân etmediniz, imân kalplerinizin içine girmedi, ancak teslim olduk deyin! Hucûrat:14) İşte ikinci grup da henüz Hz. Nûh ve temsil ettiği İslam dinine tam girmemiş sadece zâhiren teslim olanlardır. Hz. Nûh’un oğlu ne ehlinden olan bir mümin ne de gemiye binecek bir müslimdir.

46- Dedi ki: “Ey Nûh! Muhakkak ki o, senin ehlinden değildir. Muhakkak ki onun yaptığı sâlih olmayan bir ameldir. Öyleyse hakkında ilmin olmayan şeyi benden isteme. Muhakkak ki ben, câhillerden olma diye sana öğüt veriyorum.”

Kurân’da imân ve sâlih amel yan yana kullanılır. Bu âyette de önce “O senin ehlinden değildi.” denilerek onun imân etmediği/güvenmediği ifade edilmiştir. Çünkü devamında “O sâlih amel de yapmadı.” gibi olumsuz bir ifade gelmektedir. Sâlih olmayan amel, insanı sahil-i selâmete çıkarmayan bir tercih demektir. Babanın üzüntüsü, verdiği emeklerin boşa gitmesindendir. Her evlât, anne-babasının ya sâlih olan bir ameli ya da emeklerinin boşa gittiği sâlih olmayan bir amelidir. Burada belirleyici olan evlâdın tercihleridir. Eğer Nûh’un oğlu sâlihatı seçse idi bundan hem kendisi hem de çevresindekiler yararlanacaktı. Ancak o sâlih olmayanı tercih ederek en büyük zararı kendine vermiş, sonra çevresindekileri üzmüştür. Dikkat edilirse bu nidâ ve niyaz, gemi karaya oturduktan sonra olmaktadır. Hz. Nûh, oğlunun öldüğünden emin olduktan sonra, sanki onun âhireti için mücadele etmekte, bir nevi ona öldükten sonra şefaat etmek istemektedir. Ancak Allah’ın cevabı nettir ve bu, cehâlet olarak tanımlanmıştır. “Hakkında ilmin olmayan bir şeyi benden isteme! ” ifadesinde Hz. Nûh’un bilmediğine işâret edilen şey, oğlunun aslında mümin görünümlü bir münafık olduğudur. Hz. Nûh’un, oğlunu ehlinden zannetmesi ancak böyle bir ikiyüzlülük sebebiyledir. Zîra Hz. Nûh, safını önceden belli eden eşi hususunda herhangi bir hayal kırıklığına uğramamış ve onun hakkında niyazda bulunmamıştır. Bazen evlâtlar ebeveynlerine ikiyüzlü bir tavır takınabilir. Gerçek, er veya geç ortaya çıktığında, bu ikiyüzlü tutum anne-babayı çok daha fazla üzer ve hayal kırıklarına yol açar. (Bkz. “Ey imân edenler! Eşlerinizden ve evlatlarınızdan size düşman olanlar çıkabilir, onlara karşı dikkatli olun!” Teğâbun:14) Hz. Nûh ve oğlunun kıssasından anlaşılıyor ki, insanlar arasındaki asıl yakınlık; kan bağından ziyade, ortak değerlere inanmaktan doğmaktadır. Evlâdınız bile olsa, ortak değerleriniz yoksa bir anda aranıza dağ gibi engeller girebilir. Allah’ın dinine inanmış ve peygamberlerini tastik edenler, birbirlerinin manevî kardeşleri ve dostlarıdır. Müminlerle kâfirler, ırk bakımından birbirlerinin akrabası olsalar da, bu akrabalığın Allah katında hiçbir değeri yoktur. Nitekim Hz. Nûh’un oğlu babasına inanmadığı için, Allah onu Nûh Peygamber’in ehli saymamıştır. Hz. Muhammed de bu âyetlerden ötürü aralarında hiçbir nesep bağı bulunmayan Selman’ı kendi ehlinden saymıştır. Buna karşılık, özellikle Bedir harbinde birçok sahabi, en yakınlarına karşı savaşmıştır. Aile olmak soydan/belden; ehil olmak, aynı yoldan gitmekten ileri gelmektedir. Hz. Nûh’un oğlu, şüphe yok ki Hz. Nûh’un ailesindendi fakat ehlinden değildi. Özetle gemiye binmek için Hz. Nûh’un soyundan(bel oğlu) gelmek değil, Nûh’un yolundan(yol oğlu) gitmek gerekir.

47- Rabbim! Muhakkak ki ben, onun hakkında ilmim olmayan şeyi senden istemekten sana sığınırım. Ve bana mağfiret ve rahmet etmezsen hüsrâna uğrayanlardan olurum.” dedi.

Hz. Nûh’un, hakkında bir ilminin olmadığı oğlu için yapmak istediği şefâat talebi en üst perdeden reddedilmiştir. Zîra cehâletin her türü, mağfiret ve rahmetten mahrûm bırakıp muhatabını hüsrâna düşürür. Hz. Muhammed bu gerçeği bildiği için şu Kurân’î ilkeyi ehline hatırlatmıştır: “Ey Muhammed’in kızı Fâtıma! Nefsini Allah’tan satın al.  Şüphesiz ben senin için Allah’tan hiçbir şeye mâlik değilim.” Bu hadis-i şerifi Bezzar ve Beyhaki; ayrıca Müslim, Tirmizi ve Nesei de nakleder.  Hz. Nûh mağfireti ve rahmeti, sözde aracı-kayırıcı şefâatçilerden değil sadece ve sadece Allah’tan istemektedir. Resûllerin sünneti birilerinden şefâat beklemek değil, her şeyi amelleri doğrultusunda Allah’tan istemek ve beklemektir.

48- Denildi ki: “Ey Nûh, sana ve seninle beraber olan ümmetlere bizden bir selâm ve bereketlerle in! Ve ümmetleri metâlandıracağız. Sonra onlara elîm azâbımız dokunacak.”

Berekât kelimesi genellikle “hayırlı olan bir şeyin bolluğu” olarak ifade edilir. Bu kelimenin bedevîlerce ilk kullanımı, “deve ve kuşların su başlarına toplanması, birikmesi” ve “havuza suyun dolması” anlamlarında kullanılmıştır. (Lisanül-Arab) Bu ifade, tûfân sonrası zenginleşen ve bereketlenen yaşam alanlarına bir âtıf olabilir. Zaten âfetteki zahmetten korunan ondaki selâmet ve berekete nail olacaktır. Hûd 44. âyetindeki “Ve, cûdinin (cömertliğin ve bereketin) üzerine oturdu. Ve denildi ki: “Zâlimler kavmi uzak olun (selâmette olun)!”  ifadeleri burada tefsir edilmektedir.

Ümem kelimesi ümmetin çoğuludur. Aslında “ümmet” kelimesi bir çoğunluğu, bir cemaati ifade ederken, “ümem” kelimesi, çoğulun çoğulu gibidir. “Ümmet” kavram olarak, kendi irâdeleriyle veya bir zorunluluk sonucunda aynı yerde, aynı zamanda veya ortak ümm denilen kurucu ilkeler etrafında kümeleşen gruplara denir. Âyette Hz. Nûh ve yanındakiler için tek bir ümmet değil de ümmetler çoğul kullanımı tıpkı ehli ve inanalar kullanımında olduğu gibi gemide tek tip bir topluluğun olmadığını karma bir yapı olduğunu teyit etmektedir. Âyetin devamı da bu toplulukların sonraki süreçlerine bir gönderme yapmıştır. Zaten devam eden âyetlere önce metâlanan, arkasından âfetlerdeki rahmete kör olan Âd, Semûd kavimlerinden ve diğer ümmetlerden bahsedilecektir. Âfet olarak algılanan tabiat olayları aslında bereketin ve yaşamın olabilmesi için gereklidir. Onlara doğru yaklaşanları bekleyen, selâm ve berekettir. Metâlanma ve azâp kavramları; bireysel, sosyolojik ve ekolojik yükseliş ve çöküş, yapılış ve yıkılış, oluş ve bozuluş (kevn ve fesad) yasalarına da bir göndermedir.

49-İşte bunlar, sana vahyetmekte olduğumuz gayb haberlerindendir. Sen ve kavmin, bundan önce onu bilmiyordunuz. O hâlde sabret! Muhakkak ki akıbet muttakîlerindir.

Bilinen Nûh kıssası ile Kurân’ın anlattığı Hz. Nûh örnekliği arasında ciddi farklar vardır. Güzel akıbetin, maddî ve manevî âfetlerden sakınan muttakîlerin olacağı değişmez yasası ile kıssa sonlanmıştır. Bu güzel akıbete ulaşmanın yolunun da her tür zorluğa göğüs gererek bilgi ve bilinçle sabretmekte olduğu öğütlenmiştir. Zîra cehâlet sabrın düşmanıdır.

50- Ve Âd kavmine, kardeşi Hûd dedi ki: “Ey kavmim, Allah’a kul olun! Sizin, ondan başka ilâhınız yoktur. Siz ancak müfterilersiniz.”

Âd, Ahkâf adıyla bilinen ve Umman ile Hadramevt arasında yer alan geniş çöl bölgesinde yaşamış; büyük nüfus ve iktidarıyla tanınmış bir kavimdir. Fecr Sûresi 7. âyette geçen ve “direkler, sütunlar sahibi” anlamına gelen “Zâtu’l-imâd” terkibi, hem Âd kavminin çok güçlü kimseler olduğuna hem de onların kurduğu İrem kentinin o dönemde emsallerinin üstünde, benzersiz güzelliğe ulaştığını bizlere göstermektedir. Tabiî ki böyle bir medeniyet kısa sürede oluşmamış, birçok resûlün oraya gitmesi ile zamana yayılan bir süreçle inşâ edilmiştir. Hz. Hûd’un önceki resûllerden farkı, kendi resûllük döneminde bu kavmi bekleyen doğal âfet ve elîm azâptır. (Ayrıca Bkz. Şuarâ 123 )  Burada Hz. Hûd’un onlara müfteri demesinin sebebi tevhide karşı şirki savunmaları ve Hz. Hûd’un söyleminin ilâhî rıza değil maddî çıkar için olduğu iddiasıdır. Devam eden âyetteki savunmadan bu anlaşılmaktadır.

51- Ey kavmim! Sizden bir ücret istemiyorum. Ücretim, ancak fıtratımı ortaya çıkarana aittir. Artık akletmez misiniz?

Fetara, ilk önce parmak uçlarıyla devenin memelerinden süt sağma eylemi için kullanılmış; ancak zaman içinde bu anlam genişleyerek bir şeye müdahale etmek sûretiyle bir oluşum sağlamak anlamında yerleşmiştir. (Lisanül Arab). Fatr kelimesi, içinde gizleneni ortaya çıkarmak için yarıp açmak manasına gelir. Fetara, daha çok uzunlamasına yarılmak demektir. Yarılmak kimi zaman yapma, kimi zaman bozma yoluyla olur. (Rağıb)

Hz. Hûd, kavmini bekleyen âfet haberi ve resûl oluşu üzerinden kesinlikle bir rant devşirme niyetinde değildir. Asıl ücret/ecir, Hz. Hûd’a bir amaç verilmiş olmasıdır. Bu amaç; ondaki potansiyelin, merhametli fıtratın ortaya çıkması ve aktifleşmesine vesile olmuştur. Hz. Hûd bir tohum gibi içinde cenneti taşıyan “pasif iyi” iken, Allah ona insanları kurtarma gibi yüce bir görevle kendisini gerçekleştirme fırsatı vermiştir. O da “aktif iyi” olarak çevresindekileri aktifleştirmeye çalışmıştır. Bir insanı en fazla mutlu eden şey, insanın kendisini gerçekleştirebilmesi, fıtratına uygun ameller ortaya koyabilmesidir. İşte en büyük ecir de zaten budur.

52- Ey kavmim! Rabbinize istiğfar ediniz! Sonra O’na tevbe edin! Ki üzerinize semâdan bol yağmur gönderiyor. Ve sizin kuvvetinize kuvvet katıyor. Ve mücrimler olarak yüz çevirmeyin!

“Midrâr“, çok yağmur manasında olup mübalağa ile ismifâil sığasıdır. Allah, zaten nimetlerini yağdırmaktadır. Önemli olan bunu görebilmektir. Güce güç katan nimetin, imkânların bilincinde olabilmektir. Tabiat âyetleri ile savaşmak değil, onlarla uyum içinde yaşamak kuvvetimize kuvvet katar. Doğru ağaçlandırma ile erozyonla mücadele edilirse, dere yataklarına yerleşim açılmazsa yağan yağmur ve taşkını kaldıracak alt yapı hizmetleri yapılırsa âfetler, rahmet ve berekete dönüşüp güce güç katacaktır.

İstiğfar ve tevbe, yine Hûd 3’te olduğu sırayla gelmiştir. Önce suçu bırakma sûretiyle onun zararından korunmak olan istiğfar, sonra tevbe ile iyiye, hayra yönelmek… Bunun bir faydası da çevresindekilere, tabiat âyetlerine ve âfetlere karşı insanın duyarlılığını artırmasıdır. İstiğfar etmeyerek başkasının emeği üzerinden geçinen mücrimler, emek verip üretenler gibi yağmur, bereket, kuraklık ve gelecek ile pek de ilgilenmezler. Onların tek derdi, mevcut sömürü düzeninin devam etmesidir. Buna aykırı yapılan her söylem ve eyleme karşı, düzeni/statükoyu kutsayıp mutlaklaştırmaya çalışacaklardır.  

53-Dediler ki: “Ey Hûd! Bize açık bir delil ile gelmedin ve biz, senin lafınla ilâhlarımızı terk etmeyiz. Ve biz, sana inanmayız!”

Kavminin, azâp ve âfetlere karşı kendilerini koruduğunu iddia ettikleri ilâhları vardır. Hz. Hûd’un, kavminin put ve ilâhlarına rağmen günler boyu sürerek orayı yaşanmaz kılacak olan fırtınadan bahsetmesi, kavminin kökleşmiş inanç sistemini ve bölgeden edindikleri rantı bir anda boşa çıkarmaktaydı. Burada âfete karşı açık bir delil isteyen kavmi; canlı kanlı konuşan, tabiat âyetlerini onlara tefsir eden Hz. Hûd’a değil de cansız putlara itimat etmeleri, açık delil konusunda ne derece samimi olduklarını deşifre etmektedir. Sanki putları, ilâhları onlara açık deliller getirebiliyormuş gibi.

54- Biz yalnız “Bazı ilâhlarımız, seni kötü çarptı” deriz. Dedi ki: “Muhakkak ki benim şâhidim Allah’tır. Ve sizin şirk koştuklarınızdan beri olduğuma siz de şâhit olun!”

İ’terâ kelimesi bir kimseyi, bir şey bürüyüp sardı­ğında, başına bir iş geldiğinde kullanılır.  Râzî’ye göre, âyetin anlamı, “Ey Hûd! Sen putlarımızı tenkit ettin, bundan dolayı onlar da seni delirttiler.” şeklindedir. Burada Hz. Hûd, kavminin putlarının nasıl işe yaramayacağı konusundaki kararlılığını şâhitlik üzerinden dile getirmektedir. Önce Hz. Hûd’a, birilerinden ücret alan, para için onları sahip oldukları bu güzel şehirden çıkarmak istediği iftirasını attılar. Şimdi de ilâhlarının çarpması üzerinden tehdit etmektedirler. İlâhların çarpması, onun elçilerinin mucizelerle kendilerini ispatlamaları isteği, âfetlere karşı hiçbir şey yapmadan sırf inançla kurtulma zannının/inancının altında yatan asıl sebep; ilkesiz ve tutarsız bir rabb tasavvurudur (Bu yorumun delili için Bkz. Hûd 56). Hz. Hûd kendisinden emin tavrını ve tavizsiz duruşunu bir sonraki âyette şöyle devam ettirmektedir:

55- Onun astındakilerden… O hâlde topluca bana plân kurun! Sonra da bana göz açtırmayın.

Neden? Zîra ilâhların ve onların astında uydurulan aracıların herhangi bir zarara ve yarara muktedir olmadığını Hz. Hûd çok net bilmektedir. Bu duruşu ile kavminin inancının ne kadar bâtıl olduğunu muhataplarının da görmesini istemektedir. Burada “Bana göz açtırmayın!” cümlesi, sahte ilâh ve aracıların çarpma, zarar verme veya zararı def etme gücünün olmadığını ifade etmek içindir. Cinlerin, evliyânın, yatırın çarpabileceği inancına karşı herkesin Hûd’un bu örnek duruşunu göstermesi gerekir. “Bütün cinleriniz, evliyânız birleşsin ve göz bile açtırmadan beni çarpsın da görelim!” meydan okuması bizlere de bir mesaj olup bizlerden de istenmektedir. Muhatapların düşünmeden, bir delile ihtiyaç duymadıkları taklidî imânlarına karşı, Hz. Hûd’un meydan okuması ve akabinde Hz. Hûd’a hiçbir zararın dokunmaması, ondan istenen açık delilin/beyyinenin getirildiğine işârettir. Tabiî ki görene...

56- Muhakkak ki ben, benim ve sizin Rabbiniz olan Allah'a tevekkül ettim. Hiçbir dabbe yoktur ki, O onun alnından tutmuş olmasın! Muhakkak ki benim Rabbim, sırâtımustakîm üzeredir.

Sırâtımustakîm üzere olan bir Rabb tasavvuru ile kavminin Rabb tasavvuru arasındaki fark şudur: İlki, kulunun potansiyelini gerçekleştirme fırsatını ona yaşatmışken, ikinci tasavvur, bile bile kavmi ölüme sürüklemiştir. O yüzden inanmak için hayatın bir mucize olduğunu görmeden mucizeler, deliller bekleyene, mitolojik bir imâna sahip olanlara verilecek en güzel Kurân’î cevap “Benim Rabbim, sırâtımustakîm üzeredir.” Tevekkül kelimesinde Arap dilindeki kalıbı gereği bir zorlama vardır. Bu da herhangi bir konuda aklî ve bedenî gücü, yani metot ve eylem fonksiyonunu kullanmayı, dayanılıp îtimat edilecek yere dayanmayı ifade eder. Burada Hz. Hûd, ilâhî bir müdahale ile çarpılma ve olağanüstü mistik güçlere inanan muhatabına karşı sırâtımustakîmde olan Allah’ın yasalarına dayandığını, yani tevekkül edilmesi gerektiğini de öğretmektedir.

Dâbbe kelimesi sûrenin 6. âyetinde geçmişti. Kısaca kelime, “hareket eden, yürüyen, debelenen canlı” anlamına gelmektedir. Nâsıye kelimesi de Ezherî’nin açıklamasına göre, “başın ön kısmında saç biten yerdir.” Orada biten saç, bittiği yerin adı ile anılır. Halk dilinde buna “perçem” denir. Ancak burada kasıt perçem değil, onun bittiği alın bölgesidir, frontal lobdur. İnsanın karar verme merkezi de burasıdır. Bu lob insanın davranışlarına yön vermektedir. Çabalayan, didinen, hareket eden hiçbir “dabbe” yoktur ki Allah onun yazılımını ona yüklememiş olsun. Bu bağlamda ifade, vahye uyarak Hz. Hûd’un fıtratının nasıl ortaya çıkıp amacını gerçekleştirdiğine de bir âtıftır. (Bkz. Hûd 51) Sırâtımustakîmde olan Rabb, yarattıklarına da dosdoğru olacakları bir fıtrat/yazılım yüklemiştir. Bu yazılıma tâbi olmak en güzel tevekkül yöntemidir.

57- Buna rağmen yüz çevirirseniz artık ben, bana gönderileni size tebliğ ettim. Ve Rabbim, sizden başka bir kavmi sizin yerinize halîfe kılar. Ve siz, hiçbir şeyle ona zarar veremezsiniz. Muhakkak ki benim Rabbim, her şeyi muhafaza edendir.

Hafîz kelimesi “hâfız” kelimesinin mübalağalı şeklidir ve “hıfz” mastarından bir isimdir. Hıfz ise sözlükte “ezberlemek, zihinde tutmak, saklamak ve korumak” gibi anlamlara gelir. Allah’ın vasfı olarak ilk defa bu âyette kullanılmaktadır. Bu kök Kurân’da 44 yerde kullanılır. Kulları da niteler (Bkz. Kâf:32). Bu âyette bir neslin gidip diğer neslin gelmesi gibi yaşam ve ölümüm kurallarını belirleme örneği üzerinden kâinatın düzen içinde sürmesini temin eden manasındadır. Ayrıca hiç kimsenin yaptığını unutmayan, kullarından gâfil olmayan manası da vardır.

58- Ve emrimiz geldiği zaman, bizden bir rahmet ile Hûd’u ve onunla beraber inananları kurtardık. Ve onları galîz bir azâptan da kurtardık.

Emrin gelmesi, korunmuş (hıfz edilmiş) tabiat yasalarının gereğidir. Âfetin bir yasası olduğu gibi ondan korunmanın da kuralı, kaidesi ve yasası vardır. Âfet, felâket ve helâklerden koruyan yasalara Kurân “bizden bir rahmet” demektedir.

Ğalîz kelimesi “katı, sert, ağır, çetin, kaba” anlamlarına gelir. (Krş. İbrâhîm:17) 13 yerde geçer. Cehennemin bir vasfı olarak kullanıldığı gibi Nisâ:21 ve 154’te misâkın galîz olması şeklinde de gelir. Bu da, misâkın bozulmasıyla onları bekleyen çetin azâba bir göndermedir. Taberî, Zemahşerî ve Râzî tarafından yapılan yoruma göre; Hz. Hûd ve ona uyanlar hakkında bahsi geçen ilk kurtarma, Âd kavminin bu dünyada uğradığı fırtına felâketi, ikincisi ise âhirette çekecekleri cezaya ilişkindir. Yani onları helâk eden rüzgârlar, çetin âhiret azâbının üzerlerine olmasına vesiledir.

59-Ve işte Âd kavmi, Rabblerinin âyetlerine diklendi ve O’nun resûllerine âsî oldular. Ve her inatçı zorbanın emrine tâbi oldular.

Cehadû, “c-h-d” kökündendir. Kalpte ispatı yerleşmiş bir konuya karşı bilinçli bir tavır almaktır.(el-Müfredat) Bu yüzden bile bile inkâr etmek manası da verilmiştir. Ancak bu sadece bir inkâr değil; doğru, fıtrî ve evrensel olanla yapılmış “bilinçli bir cehd, bir diklenme, bir kafa tutma ve savaştır.” Allah’ın tabiata koyduğu yasalar belli ve ortada iken fırtınaya karşı ilâhlara, atalar inancına, mistik güçlere ve hurafeye inanmak âfet âyetlerine inatla direnmektir. Âsîliğin altında “cehd” yatmaktadır ve bu psikolojik bir hastalıktır. Cehd, âsîlikle sonuçlanır. Önce âfetin geleceğine dair kendilerine ulaşan tüm işâret, alâmet yani âyetlere karşı inatla körlük seçilmiş, sonra onu getiren elçiye âsî olunup elçi susturulmaya çalışılmış, bu bilinçli sağırlık en sonunda sâlih, hayırlı ve iyi olana değil; şiddete/zorbalığa tâbi olmakla sonlanmıştır.

Anîd; inat eden, inatçı demektir. Lisânül-Arap’ta anîd için şu tarif var: “Doğru olan bir şeyi doğruluğunu bilerek karşı çıkan, yani hakîkate yakın olduğu hâlde göre göre inkâr eden kimsedir.” (Bkz. Müddessir:16) Hûd’un kavmi bu inadını cehd ile zâhir etmiştir.

Cebbâr, cebirden mübalağalı ismifâildir. Yani çok cebredici demektir. İnsanlar için kullanıldığında her yerde olumsuzdur ve her işini zorbalık ve şiddetle yapıp bunu hûy hâline getiren manasındadır.  Cebr, zor kullanarak bir şeyi düzetmek ve bozmak için kullanılır.

Kavmi, Hz. Hûd’un kendilerine sunduğu rahmet ve kurtuluş âyetlerine karşı gösterdikleri direnç ve isyanı, ne yazık ki başlarına Mûsâllat ettikleri cebbârlara karşı göstermemiştir. Bu da zorbaların rahmeti ve hidâyeti hak etmediklerini göstermektedir.

60- Ve dünyada ve kıyâm gününde dışlanmaya tâbi tutuldular. Muhakkak ki Âd kavmi Rabbini örttü! Hûd’un kavmi Âd uzak oldu. Öyle değil mi?

Rabbi örtme, maddî ve manevî âfetlere karşı O’nun sunduğu rahmânî çözüme karşı müstağni bir tutum takınmaktır. (Bkz. “Biz, senin lafınla ilâhlarımızı terk etmeyiz” Hûd:53) Rabbi örtme onun Rabb sıfatının gereği kullarının ıslâhı için onları yönlendirmesini kabul etmeme, görmezden gelme, sahte ilâhlara sığınmadır. (Bkz. “Bazı ilâhlarımız, seni kötü çarptı” Hûd:54)

Lânet; Allah’ın rahmetinden, her hayırdan uzaklaştırmak demektir. Yani, onların hayrın her türlüsünden ve Allah’ın rahmetinden uzaklaşıp mahrûm kalmalarını anlatan bir sonuç kelimesidir. Bu sebeple “İnsan ne yaparsa kendisine yapar.” gerçeği asla unutulmamalıdır. Hûd’un kavmi Âd’ın uzak olması, sonunun gelmesi ve neslinin devam etmemesidir. Bu ifade aynı zamanda, Hûd kavminin yaşadığı dönem ile Kurân’ın indiği zaman arasındaki uzaklığı da ifade etmektedir. Zîra orayı temsil eden, oranın hatırasını sağlıklı bir şekilde yaşatan ve aktaran kimsenin kalmaması aradaki mesafeyi arttırmıştır.

61- Ve Semûd’a, onların kardeşi Sâlih dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kul olun! Sizin için O’ndan başka ilâh yoktur. Sizi arzdan inşâ eden ve orayı size imar ettiren O’dur. Artık O’ndan mağfiret isteyin! Sonra O’na tövbe edin! Rabbim, muhakkak ki çok yakındır, icâbet edendir.”

Âyetlerdeki “ehâhum/kardeşleri” kullanımı, tüm resûllerin âfet bölgesi halkından olduğunu gösteriyor. Helâk olan kavimlerin peş peşe yer aldığı Arâf, Hûd, Neml ve Ankebût sûrelerinde Hûd, Sâlih ve Şuayb peygamberlerin adları anılır. Bunun istisnası farklı bir coğrafyadan gelen Hz. Lût’tur. Az su anlamındaki Semûd kavmi, kendi imkânları ile kendi kendine yeten büyük bir şehir kurmuştur. (Bkz. Şuara:141)

İnşâ; yaratma aşamasında, ister insan ister bitki isterse kavimlerle ilgili kullanılsın, ilk te­mel ve tohumun atılıp sonra bu temelin üzerine ilerlemeyi, büyüyüp yetişmeyi, gelişmeyi ve bunun tamamlandığı noktaya kadar uzanan yapıyı ifade eder. Türkçede bu kavram en güzel şekilde ‘inşaat’ kelimesiyle açıklanabilir. Bilindiği gibi, ‘inşaat’ yapılarla ilgili ola­rak kullanılır ve temelin atılmasından yapının tamam­lanmasına kadar geçen hâli anlatır. Tin sûresindeki en güzel kıvam olarak tanımlanan takvîm ise, insan anatomisinin yaratılmasındaki aşamalı, çok zamanlı süreçlere denirken burada da evre evre yaratılmaya atfen inşâ kelimesi kullanılmıştır. Şu an anlıyoruz ki yaratılma uzun süreçte ve elemeler sonucu en mükemmel hâle gelmiştir. Misalen beynin gelişmesi de öyledir. Önce sürüngen beyni olan ilkel beyin, sonrasında üst beyin denilen korteks, bu temelin üzerine inşâ edilmiştir. Bu aşamalı yaratılmada en önemli faktörlerden biri de insanın çevresi ve şartlar ile olan uyum yeteneğidir. Tabiat âyetleri ile uyum sağlayamayan nesiller, doğal seleksiyon ile elenmiştir. İşte helâk olan kavimler bu elemeye tipik örnekler barındırmaktadır. Arzın kurallarına uygun davranmak, arzı yaratana saygı duymakla olur. Bu saygı ve hürmet bizi olumsuzluklardan koruyacaktır. İşte yaratanın mağfireti böyle gerçekleşir. Hz. Nûh, Hûd ve Sâlih; Rabbin mağfireti ile iyiliği, hayrı, sulh ve selâmeti hedeflemiş; doğal seleksiyonlardan daha güçlü, daha deneyimli ve mevcût şartlara daha iyi adapte olup nesillerini devam ettirmişlerdir. Mucîb; icâbet eden, doğru zaman ve yöntemle isteyene karşılık veren demektir. Yeter ki insan ne istediğini bilsin. El-Karîb; çok yakın, yakınlıkta sınır tanımayan, yakınlıkta eşsiz ve benzersiz olan demektir. Allah kuluna yakındır; ancak bu hakîkat, her zaman kulun da Allah’a yakın olduğu anlamına gelmez. Kişi kendisinden, hakîkatten, haktan ve hukuktan uzaklaştıkça bâtıla, şerre ve sahte ilâhlara yakınlaşır. El Mucîp olan, ona da o yönde icâbet eder. Bu iki mübarek esma uzak Allah tasavvurunun oluşturduğu tüm şirk inançlarına karşı sunulan en temel çözümü sunar. O da ilâhî icâbetin ancak yakınlıkta bulunacağıdır.

62- Dediler ki: “Ey Sâlih, sen bundan önce gelecek vaad eden biriydin! Babalarımızın taptığı şeylere, bizim tapmamızı sen bize yasakladın mı? Gerçekten, bizi davet ettiğin belirsiz şeyden ikilem içindeyiz.”

Hz. Sâlih, yasakçı bir zorba değildir. Ancak kavmi, din ve vicdan özgürlüğünü vaad eden İslam’ı ve onun resûlünü yasakçı bir zorba gibi lanse etmek istemiştir. (Bkz. “Dileyen imân etsin dileyen inkâr…” Kehf:29)

Mercüvven kelimesi “ümit beslenen, gelecek vaad eden” anlamlarına gelmektedir. Ümit bes­lenmesinden anlıyoruz ki, Hz. Sâlih peygamberliğini ilan edip gelecek ve gayb ile alâkalı bir âfet haberi getirene kadar, topluma lider olacak kapasitede görülmektedir. Resûllerin hakîkat için, insanların iyiliği ve selâmeti için neleri göze aldığını, nelerden vazgeçtiklerini bilmek, hakkı ve doğru olanı seçme noktasında bizlere güzel örneklikler sunmaktadır. Şekk, “karar ver­mekle vermemek arasında kalan iki yoldan birini seçme durumunda kalmaktır.” (Bkz. Neml:66) Murîb ise geleceğe ilişkin belirsizliği ifade etmektedir.  Bir yanda gelecek vaad eden ve kavmini kurtarma potansiyelinde olan Hz. Sâlih’in âfete karşı sunduğu bölgeyi terk etme çözümü, diğer yanda atalarının putlarına güvenerek bâtıl inanç ve hurafelerle yıllarca korudukları şehirleri…

63- Sâlih dedi ki: “Ey kavmim! Eğer ben Rabbimden açık bir delil üzerinde isem ve O bana bir rahmet vermiş ise yine de görüşünüz bu mu? Artık ona âsî olursam Allah’a karşı kim bana yardım eder? Bu durumda siz benim hüsrânımdan başka bir şeyi arttırmazsınız.”

Hz. Sâlih’in öncelikle muhatabı irrite edecek olan “siz dili” değil de, kendi üzerinden hüsrânı ifade etmesi, muhatabın savunmaya geçip düşünmeden karar vermesini engellemek içindir. Özenle seçilmiş bu ince hitap tarzı, bizlere de örneklik teşkil etmektedir. Ancak kavmi, Rabbden gelen açık delilleri güzel bir üslûpla tebliğ eden resûlüne âsî olmayı seçmiştir. Hz. Sâlih, bu açık delillerden istifade edip onları doğru okuma yetisine de “…bana bir rahmet vermiş ise…” demektedir. Allah’a karşı onun zıddına değil, onun yasaları sonucu oluşan âfete karşı “…bana kim yardım eder?” sorusu da yine karşıya verilen değer ve önemi göstermektedir. Ayrıca bu çağrıda, O’nun âfetine karşı hurafelerle durulamayacağı gerçeği de vardır.

64- Ve ey kavmim! Bu Allah’ın dişi devesi, sizin için bir âyettir. Artık onu serbest bırakın! Allah’ın arzından yesin! Ve ona kötülükle dokunmayın! Aksi hâlde sizi, yakın bir azâp yakalar.

Nâkahtullah, Allah’ın devesi demektir. Bu kullanım, sahibi olmayan dişi develer için kullanılır ve özellikle seçilmiştir. (Ayrıntılı bir izah için bkz. Şuarâ:155) Şuarâ sûresinde devenin su içmesinden, burada ise beslenmesinden bahsedilmektedir. Devenin “binek hayvan olarak ilk kez ehlileştirilmesi” ile çölün gemisi olan deve, bölgeyi sağlıklı olarak tahliye etmek için sunulmuş bir kurtuluş ve rahmet âyetine dönüşecektir. Aksi takdirde yakın olan dünya azâbı(âfet, felâket) onları tedbirsiz yakalayacaktır.

65- Oysa onu sakatladılar. Bunun üzerine dedi ki: “Yurdunuzda üç gün metâlanın! Bu yalanlanması olmayan bir vaattir.”

‘Akara kelimesi, “boğazlamak veya öldürmek değil özellikle yürümeyi sağlayan bacaktaki tendomları kesmek sûretiyle hayvanı yürüyemez hâle getirmektir.” Bu, boğazlama öncesi yapılan bir işlemdir. Bu nedenle “…kestiler, öldürdüler değil; sakatladılar, yürüyemez hâle getirdiler.” şeklinde meal vermek maksadı daha iyi ifade edeceği kanaatindeyiz. (‘Akara için Bkz. “Böylece onu sakatladılar, bu yüzden de pişman oldular.” Şuarâ:157)

Buradan, âfetin şiddetinden korunmak için üç gün öncesinden hazırlıklara başlayıp yola çıkmak gerektiği anlaşılmaktadır. Bir devenin yaklaşık olarak günde kat edeceği yol, 150 km’dir. Dolayısıyla Hz. Sâlih ve ona inananların, âfet olduğunda yaklaşık 400- 450 km uzaklıktaki en yakın yerleşim yeri ve su kaynağına ulaşmış olmaları sonucu çıkmaktadır.

66- Böylece emrimiz geldi. Sâlih ve beraberindeki inananları, bizden bir rahmetle kurtardık. Ve o günün zilletinden de kurtardık. Muhakkak ki senin Rabbin, O Kaviyy’dir, Azîz’dir.

Hz. Nûh’un kıssasında, âfetten kurtulmak için öğretilen rahmânî çözüm gemi iken; burada çöl denizini aşacak olan Allah’ın devesidir. Kavî, kuvvet sahibi olandır. Allah’ın yönlendirmesine tâbi olanların gücüne/kuvvetine kuvvet katılmış iken; bu rahmânî çözümlere sırt dönenler güç ve izzetlerini kaybederek helâk olmuşlardır. Her şey O’nun kudret ve kuvveti karşısında güçsüzdür, O’na boyun eğmek zorundadır. Rabb için el-Kaviyy ve el-‘Azîz sıfatları, yedi yerde birlikte kullanılır. Zaman açısından ilk kullanım, hicret öncesinde indirilen bu sûredir. 5’i ise Medenî sûrelerde yer alır. El-Kaviyy, çok kuvvetli demek iken; el-Azîz sonsuz şeref sahibi, izzet ve şerefin kaynağı demektir. Vahyin yönlendirmesi sonucu elde edilen kuvvet; ezen, yok eden bir güç değil, izzet ve şeref temelli yaşamayı temin eden bir sıfattır. Şimdi Kaviyy ve Azîz sıfatlarının zıddı Semûd kavmi üzerinden tarif edilecektir.

67- Ve zulmeden kimseleri bir sayha aldı. Böylece kendi diyarlarında dizüstü çökerek sabahladılar.

Asbahu, sabâh veya subh kelimesinden gelir. Sabâh, günün ilk vakitlerine denir. O da güneş ışığıyla ufkun kızıllaştığı vakittir. Misbâh ise, hem lamba hem de içinden su içilen kap anlamına gelir. Ayrıca, sabah oluncaya kadar dizleri üzerinde çöküp kalkamayan deve için de kullanılır. (el-Müfredat) Burada özellikle bu kelimenin seçilmesi manidardır. Kelime aynı zamanda bir hâlden başka bir hâle geçişi de ifade etmektedir.

Sayha, sesin en yüksek hâlidir. Bu kelime fiil olarak tahtanın veya elbisenin yarılırken çıkardığı sese denir. “İnsahel habeş” sert bir kabuk veya tahta, yarılıp ses çıkardı, demektir. Yer kabuğunun yarıkları olan fay hatları ve akabindeki yanardağ oluşumları veya patlamaları tabiatın çıkardığı en yüksek sesi var eder. İşte bu ultrasonik ses dalgalarına “sayha” denir. Âyetteki “…dizüstü çökerek…” diye çevirdiğimiz “câsimîn” kelimesi, “hareket etme fırsatı, imkânı ve kuvveti bulamama hâlini” ifade etmektedir. Hz. Sâlih’in kavmi, günler önce gerekli erzak ile bölgeyi terk etme imkânlarını kendi elleri ile sakat bırakmış ve yaya kalmışlardır. Tedbirsiz ve devesiz bir çöl yolculuğu, ölüm demektir.

68- Sanki orada hiçbir şeye muhtaç değillerdi. Muhakkak ki Semûd Rabblerini örttü. Semûd uzak oldu. Öyle değil mi?

Genelde bu âyete “Sanki orada hiç yaşamamışlardı.” şeklinde meal verilmiştir. Bu ifade Semûd kavminin ardından hiçbir iz, eser ve binanın kalmadığı durumlarda kullanılır. Eğer âfet geride hiçbir şey bırakmasaydı ve o bölge “doğal-coğrafî hâline” dönseydi böyle bir ifadenin kullanılması doğru olurdu. Ancak Semûd kavminin taşları oyarak elde ettikleri evler, su sarnıçları ve diğer eserleri günümüze kadar ulaşmıştır. Kurân indiğinde de Âd ve Semûd kavimleri bölge insanının bildiği, tanıdığı, izlerini gördüğü kavimlerdir. Eğer bir medeniyetin izine rastlanıyorsa “Burada kalıcı olduklarını sandılar.”  veya “Kurdukları bu düzenin, sanki hep böyle devam edeceğini zannettiler.” şeklinde olması gerekirdi. Oysa âyette yaşam veya hayat sürme manasındaki “hay” kökünden herhangi bir kelime kullanılmamış, “ğ-n-y” kökünden “yağnev” kullanılmıştır. Bu kelime “bir şeylere veya birilerine ihtiyaç duymama, muhtaçlığın kalktığı zenginlik hâlini” anlatan bir köke sahiptir. Semûd kavmi, kendi kendine yeten şehirleri ve bâtıl inançları ile rahmânî yönlendirmeye ihtiyaçlarının olmadığı zannına düşmüştür. Bu müstağni ve zanna dayalı tavırları, sonlarını getirmiştir.

69- Ve and olsun ki, resûllerimiz İbrâhîm’e müjde ile geldiler: “Selâm!” dediler. O da: “Selâm!” dedi. Bunun üzerine, çok geçmeden kurutulmuş bir buzağı getirdi.

Bu pasajda Hûd sûresinde nakledilen kıssaların dördüncüsü yer almaktadır. Hz. İbrâhîm’in hayatından önemli bir kesit nakledilecektir. Hz. İbrâhîm’in misafirlerine sunduğu ikrâm, Zâriyât:26. âyette “semîn”, bu âyette ise “hanîz” kelimesiyle nitelenmiştir. Hanîz kelimesi, “arıtılmış, içindeki fazlalıklar atılmış” demektir. Kelime ilk olarak “atı terletme” anlamında, daha sonra hem “güneşin insanı terletmesi” hem de