فَاتَّقُواْ النَّارَ الَّتِي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ

24- O halde yakıtı insanlar ve taşlar olan o ateşten sakının. O (ateş) kâfirler için hazırlanmıştır. (Bakara:24)

Kamer Sûresi

Kamer Sûresi

1-Saat yaklaştı ve ay yarıldı.

Bölüm, adını birinci âyette geçen“el-kamer” kelimesinden almıştır. Bu sûreye “İkterabe” diyenler de olmuştur. Sâat, bildiğimiz saat anlamındadır. Bu anlamda es-sâat kelimesi “Allah tarafından bilinen ve kararlaştırılmış olan zaman” anlamına gelir. Kurân’da, Allah’ın bu dünya için belirlediği sürenin sonunda kozmik düzenin bozulma ânına “es-sâat”; bundan sonra insanların hesap vermek için kalkacakları âna da ‘’yevmülkıyâme/kalkış günü’’ denir. Kurân, çoğunlukla geçmiş zaman kipini geleceği göstermek için kullanır. Son saat ve kıyâmet gününün geleceğinden bahseden pasajlarda da böyledir. Geçmiş zaman kipinin bu şekilde kullanılması olayın kesinlikle gerçekleşeceğini vurgulamak içindir. Bu yaklaşımla konumuz olan âyetin anlamı “Son saat yaklaştığında ay mutlaka yarılacaktır.” demek olur. Hasan-ı Basrî, Ebu’s-Suud, Osman b. Atâ, Nesefî gibi eski ve bazı çağdaş bilginler de bu anlamı tercih etmişlerdir. “Şakku’l-Kamer” olayı son saat olarak değil de Hz. Muhammed zamanında olduğu şeklinde de yorumlanmış ve bu yoruma uygun rivâyetler de aktarılmıştır. Ancak rivâyetlerin geneli incelendiğinde birçok tutarsızlık görülecektir. Bazı rivâyetlerde ayın 2 kez yarıldığı, bazılarında Yahudilerin âlimlerinin isteği üzerine yarıldığı ifade edilir. Ki Mekkî bir sûrede Yahudi âlimlerin değil olsa olsa Yahudi tüccarların olması gerekir. Enes bin Malik’e atfedilen rivâyete göre bu mucizenin kâfirlere gösterildiği, diğer rivâyetlere göre ise müminlerin sadece gördüğü şeklinde tevil edilmiştir.Ancak bu olayın amacı, hikmeti ve sonucu/kazandırdıkları üzerinde pek de durulmamıştır. Eğer kazanımı imân etmeyenlerin imân etmesi ise, Kurân’da kâfirlerin imân etmesi için Hz. Nebi’nin mucize gösteremeyeceği onlarca âyette yer almaktadır. Müminler zaten imân etmiş olduğu için müminlere Hz. Peygamber’e hâşâ bir güç gösterisi gibi neden böyle bir şey yaptırılsın?

Sûre boykot döneminde inmiştir. Rivâyetler dikkate alınırsa, ayı yaran resûl ne hikmetse boykotu yaramamıştır.Birçok mümin bu süreçte işkence ile hayatını kaybetmiştir. Bu bakımdan doğruluğu varsayılırsa ayı yarma mucizesinin gösteriş dışında hayata bakan somut bir faydası da yoktur. Haddizatında dünyanın hiçbir yerinde böyle bir olay da kaydedilmemiştir. Hadis kitaplarındaki rivâyetler, olayın İbn-i Mes‘ûd, Enes b. Mâlik, Abdullah b. Ömer, Cübeyr b. Mut‘im, Abdullah b. Abbâs ve Hz. Ali tarafından anlatıldığını bildirmektedir. Fakat olayın vukû bulduğu iddia edilen tarihte (Hicret’ten 5 sene önce) bu kişilerden Abdullah b. Ömer 6-7 yaşlarında idi, Enes b. Mâlik ve Abdullah b. Abbâs ise henüz doğmamışlardı. O yıllarda Hz. Ali’nin de çocuk yaşta olduğu bilinmektedir. Cubeyr İbni Mutim’in ise değil o tarihte Bedir ve Uhud savaşlarında bile hâlâ müşrik olduğu kayıtlıdır. Hz Hamza’yı şehit eden Vahşi,  Cubeyr İbni Mutim’in kölesidir. Sadece İbn-i Mes‘ûd’un reşit yaşta olarak olayı görmesi -olduğunu farz edersek- mümkündür. Böyle ciddî bir konunun bizlere o tarihte anasından doğmamış veya 5-6 yaşlarında olan çocukların anlatımları ile aktarılmış olması bu rivâyetin üretildikten sonra itibar gören sahabeye atfedildiğinin, onların ağzına konduğunun delilidir. Gece gündüz Peygamberimizin yanından hiç ayrılmamış olan, aklı başında, yetişkin sahabeden hiçbirinin adı ile bu konuda bir nakil mevcut değildir. Kurân’da ‘Şakku’l-Kamer’ meselesi ile ilgili olarak rivâyetlere destek sadedinde en fazla ön plana çıkarılan ve ileri sürülen delil, Kamer sûresinin girişinde anlatılan bu âyetlerdir. Ancak görüldüğü gibi son saate yakın ayın başka bir kuyruklu yıldız veya astroid ile çarpışıp yarılması, parçalanması üzerinden bir anlatım mevcuttur. Amaç dünyanın ve bu sistemin fâni olduğunu ifade edip insanları biraz daha ukbaya yaklaştırmak, insanların dünyevî hırs ve tutkularını azaltabilmektir. Zaten Kamer sûresinin geneli kavimlerin, devletlerin, sistemlerin fâniliği üzerinden sürekli bilgilendirip uyaran bir mahiyete sahiptir. Ay, dünyaya birçok faydası olan iradesiz bir uydudur ve Allah’ın âyetidir. “Gece ve gündüz, Güneş ve Ay,Onun âyetlerindendir.” (Fussilet:37) Bunun yarılıp zarar görmesinin güç gösterisinden başka hiçbir sebebi ve hikmeti yoktur.

2- Ve onlar, bir âyet görseler sırt dönerler. Ve bu “Eskiden beri devam eden bir sihirdir.” derler.

Gösterilen âyet, dünyanın uydusu olan ayın fâniliği hakîkatidir. Ay, güneş ve yıldızlara tapan ve bunların sembolize edildiği putlar yapanların bu hakîkati duyduklarında arkalarını dönüp inkâr ettikleri ifade edilmiştir. “Ve bu eskiden beri devam eden bir sihirdir.” ifadesi câhiliyye toplumu üyesi müşriklerin, Peygamberin getirdiği mesajları “eskiden beri uydurula gelen bir aldatma” demeleri peygambere de “büyülenmiş, bu sözlerin etkisinde kalmış” manasındadır. Devam eden sihir konusu nüzulde daha önce şöyle ifade edilmiştir: “Sonunda dedi ki: 'Bu, yalnızca aktarılan bir sihirdir!” (Müddessir:24)

3- Ve yalanladılar ve de kendi hevâlarına tâbi oldular. Ve her emir kararlaştırılmıştır.

Kozmik sistemin kulların hevâ ve isteklerine göre değil, Allah’ın yasasına/sünnetine göre önceden belirlenmiş bir istikâmete doğru ilerlediği “mustekır” kelimesi ile ifade edilmiştir.

4- Ve and olsun ki onlara, içinde caydırıcı şeyler bulunan haberlerden geldi.

Müzdecer, içerisinde husumet ve inkârdan vazgeçmeye sevk eden bir etken bulunan demektir. Bu kelime caydırıcı, men edici, alıkoyucu manasını ifade eden “zecr” kökünden gelmektedir. Enba,“önemli, mühim haberler” demektir. Nitekim Nebe sûresinin 2 ve Neml sûresinin 22. âyetinde detaylı olarak görülebileceği gibi ‘nebe’ ve ‘enba’ kelimeleri Kurân’da ancak ağırlığı ve önemi olan şeyler için kullanılmıştır. Yukarıdaki pasajda işaret edilen önemli haberler, Kurân’daki son saat,yeniden diriliş ve hesap günü gerçeğidir. Helâk olan kavimlerdeki doğal âfetin geleceği bilgisi de bu önemli habere dâhil edilmiştir.

5- Bâliğ hikmetlerdir. Buna rağmen uyarıların bir faydası olmadı.

Nüzür lâfzı “nezir‘in” çoğuludur. Münzir, uyarıcı olanlar demektir. Hikmet, ‘hükm’ kökünden gelmektedir. Sözlüklerde hikmet kelimesinin (çoğulu hikem) “yargıda bulunmak” anlamındaki “hükm” mastarından isim olduğu belirtilir. Ayrıca “engellemek,alıkoymak, gemlemek” manalarına gelen ihkâm mastarlarıyla anlam ilişkisi kurulur. Allah bizlere hak olanı anlatarak ilerlenmesi gereken sırâtı müstakîmin sınırlarını çizmektedir. Bizi iç ve dış ayartmalara karşı dizginleyen, doğru yolda tutan hükümlere/kararlara hikmet diyebiliriz. Bâliğ, sağlamlık ve sıhhatte doruk noktada bulunan her şey için kullanılır. Kişinin akil bâliğ olması aklının sağlamlaşmasıdır. Belağat, sözün doruğa ulaşmasıdır. Tebliğ, eksiksiz iletmektir. Âyetteki “beliğatun” bu manada etkili, açık, sağlam, olgun hükümler/kararlar manasına gelmektedir. Mesaj ne kadar olgun ve olgunlaştırıcı olsa da muhatabın olgunlaşmak gibi bir derdi yoksa ona bir fayda sağlamayacaktır. Bu gibi durumlarda yapılması gereken şudur:

6-Artık onlardan yüz çevir. O gün çağırıcı, duyulmamış bir şeye çağıracak.

Nükr kelimesinin kökü nekira fiilidir. “Bilmemek, tanımamak” anlamına gelir. Rabbimiz elçisini korumak için Kalem sûresinin 44. âyetinde ‘’Onları Bana bırak!’’ diyerek şahıslarla değil fikirlerle mücadele etmesi konusunda elçisini uyarmıştır. Yukarıdaki âyette verilen emir öncekilerden kopuk anlaşılmamalıdır. Zira burada kullanılan tevella kelimesi, sallâ kelimesinin karşıt anlamlısı olup “desteğe, yardıma mani olan bir sırt çevirme”  anlamına gelmektedir. Bu da daha çok savunulan düşünceleri, ideolojileri hizip ve fikirleri desteklememe manasına gelmektedir.Sonuç olarak sırt dönülmesi gereken, olgunlaşmamış basit görüşlü kişiler değilde çiğlik, basitlik ve hamlıktan yüz çevirerek asıl odaklanılması gerekene yönelmek ve yöneltmek gerekmektedir. Konu kişiselleştiğinde bazen muhatap olup cevap vermek bile bir nevi karşıya hak etmediği değeri vermek olarak anlaşılabilir. Muhatap olmamak bazen “Korktuğu için bize cevap vermiyor.” gibi anlaşılır. Bu yüzden kimsenin duymadığı korkunç ses ve hesap günü anlatımı asıl korkulacak olanı işaret etmek içindir. “Çağırıcı” (dâ’) ile maksat ‘’İsrafil’dir’’diyenler olduğu gibi “Cebrail’dir”, “Bu işi yapmakla görevli bulunan ve İsrafilile Cebrail’in dışında bir melektir.” diyenler de olmuştur.

7- Gözleri dehşete düşmüş olarak sanki etrafa yayılan çekirgeler gibi bulundukları yerden çıkarlar.

Huşû‘ aklın fiillerindendir. Yalnız insan için kullanılır.Zira huşû‘ bilgi ve bilinçten kaynaklanır. Gözlerdeki huşû, gerçeği anlamanın oluşturduğu pişmanlıktır. Zaten korku ve şaşkınlığı etrafa yayılan, ne yapacağı kestirilemeyen çekirgelere benzetilerek anlatılmıştır.  “Huşûu’l absar”, Zemahşerî’ye göre zilletten kinayedir. Çünkü zelilin zilleti de, azîzin izzeti de bakışlarından belli olur. Ecdâs, mevzi manasına gelen ‘cedes’ kelimesinin çoğuludur. Kabir de Arapça bir kelimedir. Çoğulu kubûr şeklinde gelir. Bu şekilde Âdiyât sûresinde de geçmiştir. Kubûr için kabirler manasını verdiğimizden ‘ecdâs’ içinde kabirler manasını vermek bizce doğru olmayacaktır. Bunun yerine mevzi, bulundukları yer manası tercih edilmiştir. Zira her ölenin mutlakakabri/mezarlığı olduğuna veya olacağına dair bir garanti yoktur. Kimi Nûh’un kavmi gibi suda çürür, kimi Âd kavmi gibi rüzgârın savurduğu bir yerde vahşi hayvanlarca parçalanır, kimi de Semûd ve Lût kavmi gibi yanar kül olur. Burada önemli olan bedene ne olacağı değil bu sona hangi tercihler sonucu ulaşıldığıdır.

8-Çağırana doğru koşan nankörler derler ki: “Bu, çok zor bir gün.”

9-Onlardan önce Nûh’un kavmi de yalanladı. Böylece kulumuzu yalanlayıp ‘Mecnûndur.’ dediler ve cefâ ettiler.

Âyete dikkat edilirse iki kez yalanlama kullanılmıştır. Normalde ‘Nûh’un kavmi yalanladı.’ denildikten sonra bir daha ‘Kulumuzu yalanladır.’ denmesine gerek yoktur. Ancak burada yalanlanan unsur âyetleri ve onları getiren elçiyi yalanlamayla devam etmiştir.Şöyle ki Nûh’un kavmi bir tufan kopacağı hakîkatini yalanlamış, bu felâketi önceden haber veren ve gemi yapan elçiyi de felâket tellallığı yapan bir mecnûn olarak lanse etmişlerdir. (Hz. Nûh ve tufan ile alâkalı ayrıntılı bilgi için bkz.Şuara: 119)

10-Artık Rabbine dua etti: “Muhakkak ki ben, mağlûp olanım, artık yardım et!”

Bu duadan Hz. Nûh’un kopacak tufanın ve selin ne zaman olacağına dair bir bilgisinin olmadığı anlaşılmaktadır. Muhtemelen gemi artık yüzecek duruma gelmiş olmasına rağmen Hz. Nûh’un haber verdiği sel baskınının olmayışı Nûh Nebi’nin zahiri imkânlarını bitirmiştir. Allah’tan istenen yardımın iç ve dış ayartmalara,hakaret ve incitmelere karşı direnç ve dayanma gücü ve talebi olduğu bağlamdan anlaşılmaktadır.

11- Böylece, sağanak akan suyla semânın kapılarını açtık.

Münhamir; bol yağışlı, sağanak ve akıcı bulunan demektir. Bardaktan boşalırcasına akan yoğun ve sürekli yağışlar hatalı yerleşim yerlerini sel ve su baskınlarına maruz bırakmaktadır. Zira Rabbimizin suya yüklediği yasa,takdir/kader böyledir.

12- Ve yeryüzünü pınarlar hâlinde fışkırttık. Böylece sular, takdir edilmiş olan emir üzerine birleşti.

Uyûn, “ayn” kelimesinin çoğuludur. Ayn; kaynak, göz, su, kuyu demektir. Kad kudira ifadesi ‘Sağlam bir şekil ve hesaba göre düzenlendi ve takdir edildi.’ demektir. Âyetteki takdir edilmiş olan emir önceden Rabbimizin tabiata koyduğu yasalardır. Toprağın ve bulutların taşıyabileceği bir su kapasitesi vardır. Bunlar aşıldığında âfetler kaçınılmazdır. Yapılması gereken bu yasaları iyi öğrenip tabiat olaylarını tanıyarak buna karşı tedbirler üretmektir. Tıpkı Hz. Nûh’un yaptığı gibi…

13-Ve onu, perçinlenmiş levhaların üzerinde taşıdık.

Elvah kelimesi levha anlamındaki levh‘in çoğuludur. Kütüklerin yassı levhalar şeklinde kesilmesi ile oluşan ahşap plakalara ve enli tahtalara da denir. Dusur kelimesi de çiviler, perçinler demektir. Tahtalar, enine kesilmiş kütükler, çivilerle birbirine tutturulacağı gibi ahşap çiviler veya ağaç kabukları ve liflerle de birbirine bağlanıp perçinlenebilir. Buradaki mesaj karşılaşılan olumsuzluklara rağmen elde var olanlarla bir çözüm üretebilmektir. Geminin parçalarına kadar detay verilmesi kurtuluşun mucizelerde, olağanüstülüklerde aranmaması gerektiği gerçeğidir. Zira Nûh’a hazır bir gemi de verilebilirdi. Oysa kurtuluş, ancak Allah’ın sünnetine, mahlûkata koyduğu yasalara, takdir ve kaderine uygun bir istikâmet belirlenerek gerçekleşir.

14- Küfredilen kimseye bir karşılık olarak gözlerimizin önünde yol alıyordu.

Cezâ, karşılığını vermek anlamına gelir. Hayır ve şer için de kullanılır. Bu kökten gelen cizye, zimmet ehlinden alınan vergidir. Cizyenin bu şekilde adlandırılmasının nedeni canlarının ve mallarının korunması karşılığında alınan vergi olmasındandır. Burada geçen “küfür” kelimesi,gerçekleşecek olan âfet ile alâkalı Hz. Nûh’un uyarılarını kavminin örtbas etmesi, hakîkati örtmeleri ve ayaklarına gelen kurtuluş imkânına ve nimetine nankörlük etmeleri anlamındadır. 

15-Ve and olsun ki Biz, onu bir âyet olarak bıraktık. Buna rağmen tezekkür eden var mı?

Âyetteki (hâ) işâret zamiri ile gösterilenin ne olduğu konusunda iki değişik açıklama yapılabilir: Bu zamiri ile “gemi” kastedilmiştir ve ibret olarak bırakılan da geminin kalıntılarıdır. Bu kalıntılar geçmişte bulunmuş, görülmüş olabilir veya ilerideki yıllarda bulunacaktır. Oysa bu ihtimal zayıftır. Zira herkes için âyet olmaz. Veya (hâ) zamiri ile aktarılan “olay” kastedilmiştir.Alınacak ibret de, Nûh peygamber ile toplumu arasında yaşananlardır şeklinde yorumlanmıştır. Bizce Çin’den tutun Hamurabi yazıtlarına kadar dünyanın kadîm ve en yaygın anlatımlarından biri olan tufan anlatımı insanlık tarihine girmiş ibretlik bir hadisedir. Müddekir, zikr kelimesinden türemiş olan müztekir kelimesidir. İftial babından ismifâil olan kelimede,  müzdecer kelimesinde olduğu gibi te harfi dal’a kalp edilmiş, sonra da za,  dal’aidgam edilmiştir. Müddekir kelimesi, tıpkı mütezekkir kelimesi gibi “düşünen, ibret alan ve kıyas yapan” anlamını ifade eder. Bu durumda âyette geçen ‘’O hâlde var mı ibret alıp düşünen?’’ ifadesi bir teşvik unsuru olabileceği gibi sakındırıcı, caydırıcı bir unsurda olabilir.

16-Böylece azâbım ve uyarım nasıl oldu?

Olaydaki uyarıyı anlamak, azâptan yani mahrumiyetten de muhatabı koruyacaktır. Allah’ın elçilerine ve vahyine uyulmadığında nasıl ki dünyevî ve uhrevî mahrûmiyetler yaşanıyorsa tabiat kitabının âyetlerini göz ardı etmek de âfet ve felâketlere maruz kalmakla neticelenmektedir.

17-Ve and olsun ki Biz, bu okunanı zikir için kolaylaştırdık. Buna rağmen tezekkür eden var mı?

Âyetin mealinde “el-kurâne” ifadesi Kurân’ın lügat manası olan “bu okunan”anlamı verilmiştir. Zira Kurân’ın tamamı değil burada anlatılan Nûh ve devamındaki kıssaların ibret için fazla detaya girilmeden, sade ve anlaşılır bir şekilde aktarıldığından bahsedilmektedir. Bu üslubun seçilme sebebi detoplumun tamamını ilgilendiren âfetlere karşı genel bir duyarlılık oluşturmaktır. Kurân’ın tamamı sadece inandığı gibi yaşayan, sâlih ameller için koşuşturan, âyetlere emek veren, vahyi afâk ve enfûs âyetleri ile okuyup ilimde derinleşenler için kolaylaşacaktır. (İlmi sabit olan ve ilimde derinleşenlerin ayrımı için bkz. Âli İmrân:7)

18-Âd yalanladı. Böylece azâbım ve uyarım nasıl oldu?

Genel kabule göre Âd, Ahkâf adıyla bilinen ve Umman ile Hadramevt arasında yer alan geniş çöl bölgesinde yaşamış; büyük nüfus ve iktidarıyla tanınmış bir kavimdir. Gerçekten de Fecr Sûresi 7’nci âyette geçen ve “direkler, sütunlar sahibi” anlamına gelen“Zâtü’l-imâd” terkibi, hem Âd kavminin çok güçlü kimseler olduğuna, hem de onların oturduğu İrem kentinin benzersiz güzelliğine işâret eder. Zaten İrem kenti, surları ve bahçeleriyle güzellik numunesi olarak dillere destan olmuş, “Bağ-ı İrem” deyişiyle de şöhret bulmuştur. (Bkz. Fecr:6–8, Şu’arâ:123–159)

19- Muhakkak ki Biz, onların üzerine tozu dumana katan günde güçlü bir hortum gönderdik.

Sarsar, gürültülü hortum ve fırtına demektir. Bir şeyi sarmak, sarmalamak Türkçemizde de aynı manada kullanılır. Yevminahs, genelde uğursuz gün diye çevrilmiştir. Ancak ‘nahs’ kelimesinin aslı ufuk çizgisinin kızarması, bakır madeni gibi olmasıdır. (Rağıb) Rüzgârın tozları yukarı kaldırıp gökyüzünü bakır rengine boyamasıdır. Rahmân 35’te ‘nuhas’ formunda “toz duman” anlamında kullanılmıştır. Âyette fâilin Allah gösterilmesi, dünyadaki tabiat yasalarını en başta belirleyenin Allah olması sebebiyledir. Bu yasalar birbirine bağlı, dengeli bir süreçte işler. Şöyle ki ısı farkları ve nem atmosferdeki hava akımlarının hızla hareketine ve yoğunlaşan kümülüs bulutlarının altında hortum denen rüzgâr girdaplarına sebep olur. Bu dolaylı süreçten ötürü, âyette Allah ‘ben’ değil ‘biz’zamirini kullanmıştır. Zira o hortumu doğrudan insanlar ölsün diye aniden Allah göndermemiş, tabiata koyduğu yasalar sonucu, birbirini tetikleyen bir süreçle tabiî bir âfet meydana gelmiştir. Şimdi güçlü hortum olarak meallendirdiğimiz ‘sarsaran’ı Kurân şöyle tasvir edecektir:

20- İnsanları sanki kökünden sökülmüş hurma kütükleri gibi atar.

Burada fırtınanın ve bir vakum oluşturan hortumun karşı konulamayan şiddeti ve gücü tasvir edilmektedir. Esasen verilen mesaj açıktır: Ne kadar kökleşmiş bir sistem kursanız da fânidir.

21-Böylece azâbım ve uyarım nasıl oldu?

Normalde insanlar önce uyarılır,sonra azâp gelir. Ancak bu ve devam eden âyetlerde hep öncelikle azâp, sonra uyarı gelmektedir. Bu Kamer sûresinin gelecekte gerçekleşecek olan son saat vegeçmişte yaşamış kavimlerin akıbeti ile alâkalı ibretlik uyarılarda bulunmasından kaynaklanıyor olabilir. Özetle sûrede azâp ile uyarı yapılmakta, azâbın bizatihi kendisi uyarıya dönüşmektedir. Ne hazindir ki, âfet ve azâpla uyarının doğruluğunu anlamak en kötü öğrenme şeklidir.

22- Ve and olsun ki Biz, bu okunanı zikir için kolaylaştırdık. Buna rağmen tezekkür eden var mı?

Zikir; hatırlama ve bu hatırlananlar üzerinden düşündürmedir. Kolaylaştırılan anlatım da Âd kavminin âyet, alâmet ve işâretleri yalanlaması ve bunların sonuçlarının özetlenmesidir. Dikkat edilirse Kamer sûresinde kavimlerden gayet kısa ve öz bahsedildikten sonra bu anlatımların kolaylaştırıldığından bahsedilmiştir. Aynı üslûp şimdi anlatılacak olan Semûd kavmi için de geçerlidir.

23-Semûd uyarıları yalanladı.

Semûd,  nüzul sürecinde ilk olarak Fecr sûresinde  geçer.Kelime “az su” anlamına gelir. Semûd kavmi yıl içerisine yağması beklenen az suyu kayalarda açılan sarnıçlarda muhafaza edip tasarruflu kullanarak çölün ortasında, kendi kendine yeten görkemli bir medeniyet kurmuştu. Ancak kendilerini bekleyen felâkete karşı Sâlih peygamberin uyarı ve kurtuluş yönlendirmesini yalanlamışlardı. Kurân’da bu kabilenin ismi 26 yerde geçmektedir. (Bkz. Fecr:9, Necm:51, Şems:11, Burûc:18,Kâf:12, Furkân:38,Hâkka:4–5, Şuarâ:141, Neml:45)

24- Artık şöyle dediler: “İçimizden biri olan bu beşere mi tâbi olacağız? O takdirde muhakkak ki biz, gerçekten yolumuzu kaybedip sıcaktan çıldırırız.”

Su’ur, hüsran ve delilik demektir. Bu kelime, Arapların “Nâkatun mes’uratun, deli deve”sözünden alınmıştır. Deve, aşırı hararetin oluşturduğu sıcaktan dolayı dengesizleşir. Aynı kökten gelen sa’îr, çılgın veya çıldırtan ateş demektir(Bkz. Furkân:11) Buradaki itiraz kendi içlerinden çıkan normal bir beşerin/ölümlünün hiçbir mucize ve olağanüstülük göstermeden Allah’tan gaybî bir mesaj aldığını söylemesidir. Gelecek olan âfete karşı Hz. Sâlih’in önerisi, çölü develerle geçip âfetten olabildiğince uzaklaşmaktı. Ancak kavmi yolu kaybedip çöllerde helâk olacaklarına inanıyorlardı. Tıpkı Hz. Nûh’un kavmine öğrettiği tedbir gibi Hz. Sâlih de kavmine, çölün gemisi olan develeri su ve gıda vererek ehlileştirmeyi öğretmeye çalışmış; ancak onlar yalanlayarak itiraz etmişlerdir.

25- Bu zikir, aramızdan ona mı ilkâ edildi? Bilakis o, yalancı bir küstahtır.

Zikir; anma, hatırlama, bir şeyi zihinde hazır etme, dile getirme demektir. Hz. Sâlih, Âd kavminin başına gelenlerin bir benzerinin Semûd’un başına geleceği konusunda kavmini uyarmış, onlara öğüt vermiş ve âyetlere uymamanın akıbetini hatırlatmıştır. Aslında burada kibirli ve haddini aşan, öğüt almak yerine sıradan bir beşer olarak gördükleri Hz. Sâlih’i aşağılayanlardır. Esasen peygamberler kavimlerine birer ayna tutmuş, tutulan bu aynada insanlar kendini nasıl görüyorsa peygamberlerine o şekilde hitap etmişlerdir.

26-Küstah yalancı kimdir, yarın bilecekler!

Klasik Arapçada ‘ğaden’ (yarın) terimi, çoğunlukla göreceli bir yakın gelecek için kullanılır. Bu aslında bir dönemin/günün bitip başka bir dönemin/günün başlangıcına bir göndermedir. Eşir kelimesi çok küstah, hadsiz, şerli manasınadır. Görüldüğü gibi hakaret eden ve iftira atanlara karşılık verilip zaman kaybedilmemiş, onların tavırları zamana bırakılmıştır. Zaten şimdi okuyacağımız âyette Nebi’ye onları uzaktan gözleyip sabretmesi emredilecektir.

27- Muhakkak ki, onlara fitne olsun diye o dişi deveyi gönderen Biziz. Artık onları gözle ve sabret.

Nâkah, dişi deve demektir. Ancak Araplar her dişi deveye değil,sadece 5 yaşına basan dişi develere “nâkah” derlerdi. (Nâkatullah ile alâkalı bkz.Şuarâ:155) Buradaki ‘Gözle!’ emri,içinde teyakkuz barındıran ve sabrın da pasif bir bekleyiş olmadığını açıklayan bir emirdir. Fitne kelimesinin türediği ‘f-t-n’ kökü,çeşitli kullanım biçimleriyle Kurân’da 60 yerde geçer. “El-fitne” şekli ise 30 âyette yer alır. Bu âyetteki baskı unsuruna dönüşen fitnenin ne olduğu bir sonraki âyette şöyle izah edilmiştir:

 28- Suyun aralarında paylaştırıldığını onlara haber ver. Sırası gelince içecek olanların hepsi hazır bulunsun.

Her içiş demek olan “küllü şirbin” pay demektir. “Şirbin muhtedar” sudan içme, istifade sırası gelenlerden her bir grup, sadece üzerinde ittifak edilen belirli günlerde gelirler anlamındadır. Buradaki paylaşımın deve ile halk arasında olduğunun sanılması gibi bir yanlış anlama ihtimaline karşı bir hususun üzerinde durmakta yarar vardır. Âyette onlar zamiri, ‘onlara haber ver ve onların aralarında’ ifadelerinde olmak üzere iki kez kullanılmıştır. Birinci ve ikinci onlar zamirleri arasında ne lâfzen ne de mana itibariyle bir farklılık söz konusudur. ‘Onlara haber ver!’ ifadesindeki onlar zamirinin hem halkı hem de deveyi kapsadığı düşünülürse, peygamberin deveyi de muhatap alıp Allah’ın mesajını deveye de bildirmesi durumu ortaya çıkar ki bu, mantıksızdır. Dilsel olarak da yanlıştır. Çünkü eğer âyet deve ile halk arasındaki bir paylaşıma yönelik olsaydı, ifadenin ‘beyne’l-kavmi ve’n-nâkati’ şeklinde olması gerekirdi. Burada dişi deveye su verilmesi ve diğer develeri bölgeye çekmesinden dolayı çekilen su sıkıntısı konu edilir. Halka yansıyan bu paylaşım onların üzerinde sabredilmesi güç bir fitne/baskı unsuruna dönüşmektedir.

29- Bu yüzden arkadaşlarını çağırdılar. Artık o, ileri atıldı. Böylece onu yaraladı.

Akr kelimesi genel anlamda “yaralama” manasına gelmektedir, ancak bu manayı zamanla kaybedip köküne inmek, canına kıymak, kesmek anlamı kazanmıştır. Araplar deve, at, sığır ve koyun gibi hayvanları keserken önce kılıçla hayvanın inciklerini (tendonlarını) kesip sonra da yere yıkılan hayvanı boğazladıklarından, bu sözcük de hayvan kesim işinin birinci aşamasını anlatmak için kullanılır olmuştur. (Lisanül-Arab) Bütün bu bilgiler ışığında,hayvanın diğer yabani develeri bölgeye çekmesine engel olmak için onu bağırtarak işkence ile yürümez hâle getirdikleri anlaşılmaktadır. Âyette arkadaşları olarak bahsi geçen kişiyi çağırmalarından bahsedilir. Bunun sebebi, muhtemelen yabani develeri avlamada daha deneyimli biri olma ihtimalinden dolayı olabilir.Bu detay Semûd kavminin bu hayvanları ehlileştirme, kullanma, hatta avlamada bile ehil olmadıklarını göstermektedir.

30- Böylece azâbım ve uyarım nasıl oldu?

Âyetteki ifade, ilk kez azâptan önce Nûh kıssasında tedbire ve kaçışa âtıfla kullanılırken 2 kez de Âd kıssasında azâptan hem önce hem de sonra olmak üzere aynen tekrarlanmıştır. Zira Âd kavminden kurtulanlar bu kez Semûd’u oluşturmuştur. Bu âyette ise azâptan önce tıpkı Nûh kıssasında olduğu gibi Semûd kıssasında da tekrarlanmaktadır.Bundan dolayı Kamer sûresini salt inançsal değil, uyarı ve bunun karşısında üretilmesi gereken tedbirler üzerinden ele almaya çalışıyoruz. Uyarının nasıl olduğunu anlattıktan sonra şimdi bağlam azâbın nasıl olduğunu anlatacaktır.

31-Muhakkak ki Biz, onların üzerine tek bir sayha gönderdik. Böylece onlar, ufalanmış kuru ot gibi oldular.

Sayha, sesin en yüksek hâlidir. Tabiatın çıkardığı bilinen en yüksek ses yanardağ patlamasıdır. Zaten ufalanmış ve sıcaktan kavrulmuş ot benzetmesi, aktif volkanik hareketliliğin bir anda yeryüzüne çıkması ile oluşan ultrasonik ses dalgalarının yıkıcılığını net olarak tarif etmektedir.

32- Ve and olsun ki Biz, bu okunanı zikir için kolaylaştırdık. Buna rağmen tezekkür eden var mı?

İnsanların; çoluk-çocuk,genç-yaşlı toplu bir şekilde yok olmamaları için Kamer sûresi öğüt ve ibret için mesajını anlaşılır bir şekilde ortaya koymaktadır. Amaç insanı ve insanî değerleri her durum ve zamanda yaşatmaktır.

33- Lût kavmi de uyarıları yalanladı.

Lût peygamber ve kavminin kıssası bundan önceki sûrelerde de anlatılmıştır. (Bkz. Kâf:13, Şuarâ:160, Neml:54)

34-Muhakkak ki Biz, onların üzerine taş gönderdik. Seher vaktinde Lût’un ailesi hariç onları kurtardık.

Lût kavminin maruz kaldığı âfetin hemen kıssanın başında verilmesi, kıssanın belirli bir mesajı vermek için kullandığı âfetler üzerinden olayları hikâye ettiğini gösteren bir başka edebî anlatım usulüdür. Hâsibe, “hasib“fiilinin ismifâilidir. Çakıl taşlarını (hasbâ) atan kimseye “hasib”denir. Hasbâ, taşlara verilen isimdir. Hasib kelimesi, düşen taşların çarpmasını çağrıştıran bir ses titreşimi yansıtır. Şafak vakti korkunç bir ses/patlama ve şiddetli bir deprem olmuştur. (Patlama ve tektonik çökme sonucu kayaların altında diri diri gömülmeleri ile alâkalı Bkz. Şuarâ:160-173) Lût’un ailesi dediği Şuarâ sûresi 171. âyetteki “acuze” ihtiyar kadın olan Hz. Lût’un eşidir.

35-Katımızdan bir nimet olarak, şükreden kimseyi işte Biz, böyle mükâfatlandırırız.

Şükür bağlamda gelecek olan âfetle ilgili tedbir almak, gaybî haberler olan âyet ve o âyeti getiren resûl nimetine karşı nankörlük yapmamaktır. (Şükür için ayrıntılı bilgi için bkz. İnsan:3)

36- Ve and olsun ki Lût, onları ‘şiddetli yakalamamız’ konusunda uyardı. Fakat onlar, bu uyarılardan şüphe ettiler.

Hz. Lût onları tehlikeye ve âfete karşı önceden uyarmıştır. Bu uyarıları şüphe ile karşılamaları âfetten kaçma fırsatlarını ellerinden almış ve şiddetli bir âfete yakalanmışlardır. Hz. Lût,âfeti bilmektedir ancak tam zamanını devam eden âyette ifade edilecek misafirleri eliyle öğrenecektir.

37-Ve and olsun ki, onun misafirlerine göz koydular. Böylece onların gözlerini silip kör ettik. Öyleyse azâbımı ve uyarılarımı tadın!

Tams, kök olarak “silmek,ortada iz bırakmamak, imha etmek, uzaklaştırmak” anlamlarına gelmektedir. Nitekim Arapçada gözleri görmeyene “gözleri silinmiş, gözleri imha olmuş, kör olmuş” denirdi. Zukû, tatmak demektir. Azâbı ve uyarıyı tatmak bunun kısa süreli ve dünyevî bir tatma, anlama manasına gelmektedir. Hevâsını tek amaç edinenlerin şehvetleri gözlerini kör eder. Böylece bunlar ne insanî ne de ahlâkî değerleri görür, tanır. Bu hâl bizatihi azâbın içinde olmaktır.

38-Ve and olsun ki, onları sabah erkenden kurtulamayacakları bir azâp yakaladı.

Kurtulamamaları detayı, uyarılara kulak asmamaları sonucu âfetten kaçamadıklarını ifade içindir. Aslında gaflet içinde şehvetlerinin peşinde kör olmasalardı, âfetle değil uyarılarla uyanabilirlerdi.

39-Böylece azâbım ve uyarımı tadın?

40- Ve and olsun ki Biz, bu okunanı zikir için kolaylaştırdık. Buna rağmen tezekkür eden var mı?

Görüldüğü gibi okunan bu bölüm tam bir uyum ve sadelik içinde hızla konuyu son âyetlere taşımaktadır.

41-Ve and olsun ki, Firavun ailesine de uyarılar geldi.

Bu uyarıların neler olduğu “âyetlerimiz”ifadesiyle açıklanacaktır. Eğer “nuzur” uyarıcılar olsaydı devam eden âyette resûllerin yalanlanması konu edilirdi. Kurân’ın birçok sûresinde detaylı olarakyer alan Firavun kıssası, diğer anlatımlardan farklı olarak bu sûrede sadece başlangıcı ve sonu bildirilip başkaca hiçbir detay verilmeden konu edilmiştir.Amaç yine zikir için kolaylaştırmaktır. (Firavun kıssasının detayları için bkz.Müzzemmil:15, Tâhâ:24, Hâkka:9. Firavun karakteri için bkz. Nâziât:24) Mesajın toplumsal olması ve firavunlaşma sebebiyle “Firavun ailesi” kullanımı yukarıdaki kavimler anlatımında olduğu gibi sorunun sosyolojik boyutuna dikkat çekmek için kullanılmış olabilir.

42- Âyetlerimizin hepsini yalanladılar. Böylece onları Azîz, Muktedir olanın yakalayışı ile yakaladık.

Bütün âyetler, uyarı barındıran işâretler yalanlanmıştır. Allah’ın yakalaması sinsice, hâşâ pusu ile olmaz. Azîz; izzet sahibi, Muktedir ise mutlak iktidar sahibi demektir. Muktedir biraz daha yönetimle ilgili siyasî bir isimdir. Kıssada Firavun yönetiminin hırs ve doymak bilmez aç gözlülükleri sonucu izzet ve iktidarını nasıl kaybedip köşeye sıkıştığı bu iki esma ile özetlenmiştir. Aslında Allah’ın yakalaması, âyet, alâmet ve işâretlere kayıtsızlıkla yalanlamanın sonucu Allah’ın sünnetindeki değişmezliğe bir göndermedir (Bkz. Fetih:23). Mesaj kendini izzetli ve muktedir gören Mekkeli müşrik ele başlarına ve tüm zamanların kâfirlerinedir.

43- Sizin kâfirleriniz, onlardan daha mı hayırlı, yoksa sizin için kadîm yasalarda berâat mı var?

Kadîm yasa diye meallendirdiğimiz ‘zubur’, ahlâkî değerleri ihtiva eden, toplum hafızasından silinmeyen ve hikmet içeren öğretilerdir. Buradaki mana Mekkeli müşriklerin yaptıkları zulüm ve haksızlıkların ve işledikleri suçların geçmişten gelen örf ve törelerinde de karşılığının olmadığıdır.

Berâat kelimesinin asıl mânası, Müfredat ve Besâir’de açıklandığına göre, kerih görülen herhangi bir şeyden tefassi (kırılma,ayrılma), tebaud (uzaklaşma) demektir. Elmalılı berâati herhangi bir keraheti nâkısadan selâmet ve uzaklaşmak olarak tarif etmiştir. Hakîkati örtme olan kâfirlikle berâatin bir arada gelmesi aslında işlenen suçlara rağmen kendilerini toplumun en izzetli ve şerefli kişileri olarak tanıtma ve yapılanları normalleştirme gayretini ifade içindir. Geçmişte ve günümüzde bu ahlâkî sorun sürekli karşımıza çıkmaktadır. Değerlere müntesip olmak yerine sahip çıkma ve kendini hak ve adâletperest olarak tanıtanların aslında yaptıkları zulüm ve haksızlıkları gizlemek için bunu kullandıklarını gösterir. Kısa yoldan berâat etme kolaycılığı ise Kurân’î bir tasavvur değildir. Berâat bir gecede değil, emek ve gayretle geçirilmiş bir ömre yayılan mücadele ile gerçekleşir. Sayu gayrete değer veren Allah’ın yapılanlara rağmen kullarını bağışlayıp bir gecede berâat ettireceğine dair inanç görüldüğü gibi Kurân’î değildir.

44-Yoksa: “Biz yardımlaşan bir cemiyetiz mi diyorlar?

Cemaat, aynı inanç veya görüş etrafında toplananlar iken, cemiyetteki şart ortak inanç veya ideolojiyi paylaşmak olmayabilir. Cemiyet daha çok iş bölümü ve yardımlaşma üzerinden bir araya gelmiş karma inanç ve düşüncelerin cem olmuş hâlidir. Âyette yardımlaşma öne çıkarıldığı için mealde cemiyet olma ideali öne çıkarılmıştır. Ancak başkalarının hakkı üzerinden, köle sistemi ile efendiler peyda ederek bir cemiyet oluşturulamaz. Bu bir iş bölümü değil tamamen sömürü sistemidir. Savaşta gönülsüz birlikteliklerin efendilerinin saltanatını koruması üzerine kurmuş oldukları birlikteliklerin sünneti şöyledir:

45- Topluca hezimete uğrayacak ve arkalarına bakmadan kaçacaklar.

Bir değer uğruna değil de zoraki birliktelikler dağılmaya mahkûmdur.

46-Bilakis, onlara vaad edilen o saat, daha korkunç ve dehşetlidir.

Sadece dünyevî mağlûbiyet ve azâp değil, bir de bunun âhiret yüzü hatırlatılmıştır. Edhâ, büyük ve garip olay manasına gelen “dâhiyetun” kökünden olup “çok korkunç şey” manasınadır. Veya “kurtulma çaresi olmayan musibet”demektir. Son saatte ayın yarılması ile başlayacak olan süreç dünyanın gördüğü bütün âfetlerden daha dehşetli ve korkunç olacaktır. Tufan, kasırga, deprem ve çökmeler gibi âfetler Kurân’da sahne sahne anlatılarak tüm dünyevî azâplardan daha korkunç ve tüyler ürpertici olan âhiret azâbına dikkatler çekilmiştir.

47-Muhakkak ki o mücrimler, dalâlet ve çılgınlık içindedir.

Su’ur, hüsran ve delilik demektir. Hüsran zaten Arapça olduğu için çılgınlık manası tercih edilmiştir. Suç işleme ve başkalarının hakkını kendi hakkı görüp insanları kendisine itaat etmek zorunda olan köleler zannetmeve görme dalâletinin sonu Sekar’dır.

48- O gün yüz üstü ateşe sürüklenirler. Sekar’ın dokunuşunu tadın!

‘Sekar’ın kök anlamı “Sıcak beyne acı verdi.” demektir. Bu mana aklın sağlıklı çalışmasına da engeldir. ‘Sekar’ın dokunuşunu tadın!’ ifadesinden bunun dünyada başlayan bir algı bozukluğu olduğunu ifade ediyor olabilir. Zira cehennemin azâbı dokunup tadılan geçici bir şey değil, daimi bir mahrûmiyettir. El mucrimîne olarak tarif edilenler, suçu karakter hâline getirenlerdir. Suçluluk duygusu, vicdânî muhasebenin zamanla yok olmasına sebeptir. Zira maddî olanların yanında manevî olanların da bir ölçüsü ve yasası vardır.

49- Muhakkak ki Biz, her şeyi bir kaderle yarattık.

Kadr, bir şeyin miktarını değerini ve sonucunu belirtir. Kudret ise güç yetirmeyle ilgilidir. Bu iki kavram birbirine karıştırılmamalıdır. El-Kâdir ile el-Kadîr bu nedenle farklıdır. El-Kâdir, Allah’ın her şeye güç yetirmesi demektir. El-Kadîr, hikmetin gerektirdiği ölçüde ne eksik ne de fazla yapmasıdır. Kader ve takdir de bir şeyin miktarını göstermektir. Takdir, fiiller hakkında kullanılır. Kader ise sadece Allah’ın fiilleri hakkında kullanılır. Takdir güzel olduğu gibi çirkin de olabilir. Oysa kader ancak güzel olabilir. Kadranda bu köktendir. Ölçülerin yazılı olduğu alandır. Canlı cansız yaratılan her şeyin bir kader/ölçü ve düzeni vardır. İmtihanın da bir ölçüsü ve miktarı vardır.

50- Ve Bizim emrimiz birdir. Gözün bir anlık bakışı gibidir.

Bu âyette ve devam eden âyetlerde göz açıp kapama ile anlatılan emir ölüm ve dirilmedir.

51-Ve and olsun ki, sizin gibileri helâk ettik. Artık tezekkür eden var mı?

Eşyâ’akum kelimesi yayılmak ve güçlenmek anlamındaki eş-şiya‘ mastarından türetilmiş,sonradan “yandaş ve taraftar” anlamını kazanmıştır. Burada helâk olanlardan kasıt, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyevî bir saltanatın peşinde olan herkesin eninde sonunda ne kadar güçlü ve zengin de olsa öleceği/helâk olacağı ve bir göz açıp kapama kadar kısa bir sürede tekrar dirileceği hakîkatidir. 

52-Ve onların yaptıkları her şey zuburlarda vardır.

‘Zubur’un buradaki manası daha temel olan, silinmez, kalıcı oluşudur. (Ayrıntılı bir tahlil için bkz. Fâtır:25) Zubur ile anlatılan, zerreden kürreye yapılan tüm haksızlıkların silinemez olarak kaydedildiği amel defteri manasındadır.

53- Ve küçük büyük her şey satır satırdır.

Yapılanların detaylı ve kronolojik bir sıra ile kaydı, satırlara geçirilmesi benzetmesi ile ifade edilmiştir.

54-Muhakkak ki muttakiler, cennetlerde ve aydınlıklardadır.

Neher, “nehirler, ırmaklar”demektir. Ama çoğulun çoğulu kalıbında olduğunu kabul edenler, nehâr (gündüz)kelimesinin çoğulu, yani “gündüzler, aydınlıklar” anlamına da geleceğini belirtmişlerdir. Mealimiz maddî cennetin yanında aklî muğlâklığın bitişi olan aydınlanma nimetine dayanmaktadır.

55-Muktedir olan Melik’in katında, sâdıklar mevkisindedir.

Bu iki âyeti zâhiren okuduğumuzda, ilâhî yönlendirmeye sadâkat ve sakınma bilincinin ebedî saadet için yeterli olacağını vaad ettiği anlaşılmaktadır. Ancak Melik ismi,Allah’tan başka varlıkları belirtmek için de kullanılır. Kurân’da ‘melik’ kelimesi, bir yandan evreni yöneten Allah’ın sıfatı olarak (Bkz. Nas:2), öte yandan da tebaasını yöneten hükümdar anlamında da kullanılmıştır. (Bkz. Kehf:79) Muktedir bir yönetime sahip olmak için yapılması gerekenler bu iki âyette şöyle özetlenmiştir: Sözüne, işine, insanî değer ve ilkelere sâdık olan kişilere Melik’in/yöneticinin yanında makam ve mevki verilmesi, iktidarı daha da muktedir kılacaktır. Hz. Yusûf’a yanında/katında makam veren melikin iktidarının daha da muktedir olması gibi.

Son saat ile başlayıp âhiret ile sonlanan Kamer sûresi, dünyevî iktidar ve yönetimlerin geçiciliği ve dünyanın emanet olduğu şuurunu tesis için sürekli kolay ve sade olan kıssalarla bizi uyarmış ve ukbaya hazırlamayı hedeflemiştir.

Kamer sûresinden anladıklarımız bunlar olmakla birlikte en doğrusunu Alîm olan Allah bilir!


 
Eklenme Tarihi : 11.08.2020 12:53:02
Okunma Sayısı : 547