يَا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُواْ رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالَّذِينَ مِن قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ

21- Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk (Emir ve yasaklarına riayet) ediniz. Umulur ki, böylece kendinizi (İlahi azaptan) korumuş olursunuz. (Bakara:21)

Kehf Sûresi


Kehf Sûresi

1-Allah’a hamd olsun ki O, kuluna Kitab’ı indirdi. Ve onunla hiç bir eğrilik kılmadı.

Demek ki Allah’ın içinde eğrilik olmayan tutarlı bir kitap indirmesi, başlı başına hamd etmeyi gerektiren önemli bir nimettir.

İvec kelimesi esre ile okunduğu zaman din ve yolda olan eğrilik demektir. Üstün ile “avac” okunduğu zaman varoluşsal maddî eğrilik demektir. Nitekim “dikilen ağaçtaki eğrilik “avac”, fikrindeki eğriliğe “ivec”  denir. Kehf sûresindeki tüm anlatımların amacı efsaneleşerek anlatılagelenlerin hakîkîsini öğretip eğrilikleri düzeltmek olduğu ilk giriş cümlesi ile beyân edilmiştir. Böylelikle Kurân, tasavvur ve onun yansıması olan söylem ve eylemlerdeki eğrilikleri düzeltecek bir bilinç inşâ edecektir.

Sûre adını, ilk kıssa olan ve 13 ile 20. âyetleri arasında anlatılan Ashâbı Kehf (Mağara Arkadaşları) kıssasından alır. Sûrenin genel konusu göz önüne alındığında ilk muhatapların sıkıntı yıllarında bir arayış içinde olduğu ve bunlara çıkış yolları sunduğu anlaşılmaktadır. Bu bakımdan sûreyi 9. yılın sonuna konumlandırmak mümkündür.

Bu sûre “elhamdülillah” ibaresiyle başlayan beş sûreden biridir. Bu şekilde başlayan sûreler şunlardır: Fâtiha, Enâm, Kehf, Sebe ve Fâtır. Sûrenin ilk ve devam eden cümlelerini Allah kursaydı bu şekilde bir gramer dizimi ve üslûbu olmazdı. Bizce bu cümle, âyetleri getiren elçi melek veya nahnu denilen meleyiâlâ tarafından yine Allah’ın izni ve isteğiyle kurulmuştur. Olumlu süreçlerde “Allah’a şükürler olsun ki…” denilirken olumsuzluktan kurtulma manasında “Allah’a hamd olsun ki (iyi ki) bu sıkıntı ve sorunlar başımıza gelmedi.” anlamındadır. Burada kan döken, fesât çıkaran zâlim insanların işlediği zulümlerin ve şirkin önüne geçmek için, içinde eğriliğin olmadığı bir kitabın kuluna indirilişi ‘hamd’e konu edilmiştir. Fatiha sûresi neden hamd ile başlamıştır? Hamd olsun ki (İyi ki) âlemlerin Rabbi; Rahmân Rahîm’dir, iyi ki din gününün mâlikidir, iyi ki yalnız ona kulluk edip yalnız ondan yardım istiyoruz. Hamdi özetle böyle anlayabiliriz. Şimdi kitabın neden hamde konu edildiğine yönelik gerekçeler sıralanacaktır.

2- Kayyim olarak… Ondan gelen şiddetli sıkıntıya karşı uyarmak ve sâlih ameller işleyen inananları güzel bir ecirle müjdelemek içindir.

Kayyim kelimesi “dik, ayakta tutan, gözeten” demektir. Günlük hayatta “mescidin kayyımı, hamamın kayyımı” diye kullanılır. (Lisanül Arab) “Kayyım olarak” ifadesi bir önceki âyetteki ivec ile ilişkilidir. Şöyle ki içinde eğrilik olmayan kitabın hükümleri muhatabını düzeltir, ayağa dik olarak kaldırır. Buna gönüllü olanlar müjdelenir, gönülsüz olanlar eğriliğin getirdiği olumsuzluk ve sıkıntılara karşı uyarılır.

Bû’s, be’s veya be’sâ; zorluk ve sıkıntı demektir. Fakîrlik ve savaş için bû’s, yaralanma ve benzeri için be’s veya be’sâ kullanılır. Bu sıkıntıların dünyaya ilişkin oldukları anlaşılmaktadır. Zîra bazı tefsir âlimleri bu terimin ‘dünyadaki azap olarak da’ okunabileceğini belirtmişlerdir.

Ledunhu kelimesi “O’ndan kaynaklanan” anlamına gelmektedir. Rağıb “Ledun kelimesi, inde kelimesinden daha özeldir.” demiştir. Çünkü ledun başlangıcın nihâyetine delâlet eder. Bizce ‘ledun’da bizatihi Allah’ın dolaysız dahli varken, ‘inde’de Allah’ın dolaylı dahli söz konusudur. Allah kuralları belirlemiş, bunlara uyup kendini düzeltenlerini “nahnu” müjdelemiş ve eğriliği tercih edenleri, zillete karşı uyarmıştır. Buradaki güzel/hasen ecir, bir sonraki âyette tarif edilir.

3-Orada ebedî konaklarlar.

Mâkisîn kelimesi “bir yerde durup eğlenmek, beklemek”; iş için kullanılınca “aceleye getirmemek” anlamına gelen mekese fiilinden türemiştir. Mekis kalıbı, “vakar ve temkin sahibi” manasını ifade etmektedir. Meks ise “bir yerde ikâmet etmek” demektir.

Ebed; Kurân-ı Kerîm’de bu âyet hariç diğer âyetlerde hâlidîn kelimesiyle birlikte on bir âyette, olumsuzluk ifade eden cümleler içinde on beş âyette, bir şarta bağlı olarak “sürekli” anlamında geçmektedir. Ebedîlik bâkilikten farklıdır. Ebedîlikteki devamlılık bir şarta bağlanmıştır. O şart kalkınca ebedîlik sonlanır. Bâkilikte şart yoktur ve sadece Allah’ın sıfatıdır. (Bkz. Rahmân:27)

4-Ve “Allah, bir veled edindi.” diyen kimseleri uyarır.

Allah’ın bir çocuğunun olması veya olmamasının sosyal hayatta bize kazandırdığı nedir? Hayatımızda hangi sorunu çözecektir? Bu kişileri hangi tehlike beklemektedir? Allah’a tüm dünya bir çocuk edindi iftirasını atsa Allah bundan bir zarar görür mü? İnsanlar gibi duygusal bir tepki ile mi bu yakıştırmayı karşılar? Yoksa bu zihniyetin yine kullara ve topluma aşıladığı olumsuz tasavvurdan mı onları korur? Sûrenin indiği ortam düşünüldüğünde “Melekler Allah’ın kızlarıdır.” diyen müşrik Araplar, “İsa Allah’ın oğludur.” diyen Hıristiyanlar, “Uzeyr Allah’ın oğludur.” diyen Yahudiler ve hepsinin ortak noktası olan Allah’a çocuk isnat etme hastalığı bu pasajda konu edilecektir. Bu hastalık kadîm bir sapmanın uzantısı olarak karşımıza çıkmaktadır. Veled, doğan çocuk demektir. Çoğulu evlâttır. Burada gulâm veya vildân yerine velâyet ilişkisine işâret eden veled kullanımının ‘nesep bağına ve yakınlıkla devşirilen çirkin çıkarlara işâret etmesi’ muhtemeldir.

5-Onların ve babalarının ona dair ilimleri yoktur. Onların ağızlarından çıkan büyük kelimeler sadece yalan konuşmaktır.

Her doğru söz mutlaka bilgiye dayanır. Bilgiye dayanmayan söz köksüz ağaç gibi yıkılmaya mahkûm bir yalandır. Ağızdan her çıkanı kulağın duyması, onun düşünce süzgecinden geçirilmesi demektir. Kelam denilen sözün, atalardan devşirildiği için pek de sorgulanmadığı, düşünce süzgecinden geçirilmeden inanç hâline getirildiği bu âyette ifade edilmektedir. Zaten kelamın kavl’den farkı kelamın daha kavramsal olmasıdır. Şimdi gelelim 4. âyette sorduğumuz sorulara. Allah’a yakınlık kurmak, oradan bir üstünlük devşirip velâyet bağı kurmak isteyen tüm tiranlar, zorbalar, ilâhlık iddiasındaki firavunlar bu yalanı kullanır. Kendi üstünlüklerini tanrısal bir güç gibi satmanın yolu öncelikle tanrısalı beşerî olana yaklaştırıp kendilerini de ona isnat edebilmeleridir. Tanah’ta İsrâîl hükümdarları "Tanrı'nın çocukları" iddiasıyla hükmederler. Yeni Ahit'te, Âdem ve birçok kez İsa Mesih "Tanrı'nın oğlu" unvanı ile ilâhlaştırılır. Resûllerin ilâhlaşmasından çıkarı olan kesim ruhbanlardır, din adamları sınıfıdır. Neden? Uydurup resûle isnat ettikleri sözleri topluma dayatmak için resûl yüceltildikçe yüceltilir. En sonunda tanrının oğlu yapılarak ilâhlaştırılır. Ruhbanlar bu iddia ile toplumu daha etkin sömürebilir. Amaç bu hiyerarşiden pay kapmadır. Kendini tanrının oğlu zanneden Cengiz Han yaptığı zulümleri ve öldürdüğü kişileri ancak böyle bir gerekçe ile meşrulaştırmaya çalışmıştır. Mısır tanrısı Ra’nın da iki oğlu Set ve Osiris’tir. Ra’nın ardından Osiris, firavun olarak isimlendirilmiştir. Bu soy diğer tüm firavunlar üzerinden devam ettirilerek hâlkın üzerinde neden bu âciz beşerlerin hüküm sürdüğüne dair gerekçe üretilmiştir. Zeus’un çocukları ve bunların çirkin ilişkiler yumağı tamamen bozuk beşerî ilişkilere tanrısallık bulaştırarak yapılan, zihnî aklama girişimidir. Gayrîmeşru ilişkilerin sonucu oluşan hatalar tanrısallığa bulaştırılmıştır. Aslında dinî alan daha uhrevî iken bedensel veya tensel hisler daha ilkeldir. Tinsel olan ile tensel olanın birleştirilmesi beşerin imtihanlardaki başarısızlığıyla gelen hayal kırıklığının kamuflajıdır. Görüldüğü gibi tanrısallığı münezzeh olmaktan koparmanın psikolojik ve sosyolojik birçok pragmatik karşılığı bulunmaktadır. İnandığınız gibi yaşamazsanız yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız. Gayrîmeşru çocukların doğumu dinin idealize ettiğiyle çelişince idealler buna göre tekrar uyarlanmış ve inanç hâline getirilmiştir.

6-İşte, bu söze inanmazlarsa belki onların izleri üzere kendini tükettiğin için üzülürsün.

Bâhı’ kelimesi,  boyun eğmek;  nefisle kullanılınca   üzüntüden öldürmek,   mahvetmek,   ikrar etmek,   itaat etmek, suyu görünceye kadar kuyu kazmak, hasta etmek,  öğüt vermek manasına gelen beha’a fiilinden türemiştir. Bu kelime, bir şeyi tüketmek, yormak anlamında da kullanılmaktadır. Bu kelime Kurân’da iki âyette geçmektedir: Birisi bu âyettir. Diğeri de Hz. Peygamber’in maddî ve manevî imkânlarını tüketmemesi gerektiğine dair başka bir uyarı barındıran Şuarâ 3’tür. Âyetteki “a’lâ âsârihim” arkada bıraktıkları izleri, eserleri demektir. İfade, onların yaptıkları, verdikleri tepkiler olarak da anlaşılmıştır. Müşriklerin tüm istediği resûlün bu boş kelamlar ve teolojik iddialar ile zamanını, enerjisini, imkânlarını tüketmesidir. Onların eseri, Hz. Peygamberi kendi peşlerinden koşan, tükenmişliğin verdiği üzüntüyle gücü kırılmış biri hâline getirmektir.

Esef,  Zeccâc’ın tefsirine göre ‘aşırı hüzün ve öfke’ demektir. Rağıb “Esef, hüzün ile öfkenin bir arada olmasına denir.” der. Bazen bunların her birine de denilir. Esef’in asıl manası intikam hissinin kabarmasından ötürü kalpte kanın galeyana gelmesi demektir. “Belki sen” manasındaki “lealle-ke” Meleyiâlâ’nın gaybı bilmemesinden dolayı bırakılmış bir ihtimal ifadesidir. Ancak bu ihtimali Nebî yapmamıştır ve bu yüzden uyarılacaktır. (Bkz. “Bir şey hakkında “Ben, bunu yarın mutlaka yapacağım!” deme. Kehf:23)

7-Muhakkak ki Biz, hangisinin güzel amel yapacağını sınamak için yeryüzünü ziynet kıldık.

İnsanın üzerindeki ziynetler insanın süsleri iken yeryüzünün ziynetleri ne olabilir? Dünyamızı yaşanılabilir bir gezegen yapan onu kurak ölü gezegenlerden ayıran en önemli ziynet, canlılığın olmasıdır. Denizlerimiz, ormanlarımız, temiz su kaynaklarımız, çeşit çeşit canlıların, çiçeklerin, hayvanların tamamı ve içindekiler yeryüzünün ziynetidir. İnsanoğluna bu güzel gezegen emanet edilmiştir. İnsan burada bir tercih yapmalıdır. Ya bu ziyneti ahsen amellerle koruyacak ya da kupkuru bir alan hâline getirip çölleştirecektir. (Bkz. Rûm:41)

8-Ve muhakkak ki biz onun üzerindekini kurak bir düzlük kılacağız.

Âyette geçen “sa’îdâ” kelimesi, yüksek yer, geniş düzlük anlamına gelmektedir. “Cüruzâ” ise üzerinde bitki olmayan, kupkuru, kıraç, kurak demektir. Bu kelimelerin birleşimi ile dünyayı bekleyen çölleşme tehlikesine dikkat çekilmektedir. Burada ve bir önceki âyetlerde geçen ‘biz’ ifadesi, yaşanacak olayların birçok farklı unsurun dahli ve bir süreçle gerçekleşeceğine işârettir.

9-Yoksa sen, Ashâbı Kehf ve Rakîm’in, bizim acayip âyetlerimizden biri olduğunu mu hesap ettin?

Kehf kelimesi dağdaki büyük ve geniş oyuğa, yani büyük boşluklara, mağaralara denmektedir. Küçüğüne gâr denir. Kurân’da sadece bu sûrede 6 defa geçmiştir. Rakîm kelimesi, kalın hat kitabı, noktalama, rakamlama gibi manalara gelmektedir. Mutaffifîn sûresi 9 ve 20. âyetlerde “kitâbün markûm” ifadesi yer almaktadır. Bir şeyin rakamlarla yazılması demektir.

“Kehf” ve “Rakîm” sözcükleri Ashâb sözcüğü ile tamlama yapıldığında, Ashâb-ı Kehf (büyük mağara ashabı) ve Ashâb-ı Rakîm (Kitabe, Yazıt, sayı ve rakam ashabı)” anlamları ortaya çıkar. Demek oluyor ki bu pasajda, büyük mağarada gelişecek birtakım olaylar anlatılmaktadır. Büyük mağaraya sığınanlar ile Rakîm ehli arasındaki yaşananlar üzerinden bir kıssa anlatılacaktır. Burada bir Ashâbı Kehf varken, bir de onların yazıtlarla, abartılı sayılarla nesilden nesile aktarılan anlatımı konu edilmiştir. Zaten bundan sonraki pasajda bilinen, yazılan-çizilen Ashâbı Kehf anlatımı ile gerçek Ashâbı Kehf anlatımı karşılaştırılacaktır. Rakamlar üzerinden yapılan abartma ve acayipleştirme 25. âyette 300- 309 yıl kaldıkları veya 22. âyette kaç kişi oldukları şeklinde sûrenin devamında anlatılan spekülasyonlara açıklık getirilerek kıssa acayipleştirilmekten kurtarılıp normalleştirilecektir. Acebâ-aceb-te’accüb, bir şeyin sebebini bilmediği zaman insana ârız olan hâldir. Türkçesi garipsemek, sıra dışı, acayip, enteresan ve tuhaf gibi kelimelerle karşılanır. Âyet bu kıssanın, acayip/fantastik değil, gerçekçi okunması gerektiği uyarısı ile başlar. Zîra mağara arkadaşları anlatımı zamanla acayipleştirilip bir efsaneye dönüştürülmüştür. Bu durum o kadar yaygın olmuştur ki Hz. Muhammed bile aslında Ashâbı Kehf olayını olağanüstü bir kurtuluş hikâyesi sanmış ve bu tarz bir kurtuluşun gelmesini hesap etmiş olabilir. 13. âyette bu ifade şöyle desteklenecektir; “Biz, sana onların haberlerini hak ile kıssa ediyoruz.”  Burada kıssanın hak olarak anlatılması, örneklik olarak alınıp uygulanırlığını arttıran bir mahiyet kazandırmak içindir. Efsaneler pek de işe yaramayan tarihsel hikâyeler iken, sünnetullaha uygun stratejik hamleler her zaman ve zeminde tatbik edilen evrensel örnekliklerdir.

10-Gençler mağaraya sığındıkları zaman şöyle dediler: “Rabbimiz, bize Senden bir rahmet ver ve işimizde rüştü kolaylaştır.

 

Fitye kelimesi fetâ’nın çoğulu olup “gençler” anlamındadır. Sığınma kelimesi ile toplumun mağara ashâbına merhametsiz davranışlar sergilediklerini anlayabiliriz. Ayrıca bu gençlerin içinde yaşadıkları toplumun gidişatına karşı mağarada uzlete çekildikleri (Kehf:16) sonucuna da ulaşabiliriz. Bu olay tıpkı Allah resûlünün toplumdaki şirk, ahlâkî çürüme ve zulüm sistemine karşı düşünmeye ve bir çıkış yolu aramaya çıktığı arayış mağarası Hira’ya çok benzemektedir. İkinci mana sığınmak yerine çekilmeyi kullanırsak, merhum Elmalılı'nın kullandığı gibi, daha önce gittikleri o belli olan mağaraya tekrar çekildikleri anlaşılır. Zîra 9. âyette el-kehf diye o mağaranın gençler tarafından bilinen daha önce kullanılan bir mekân olduğu işâreti veriliyor.  Râzî, buradaki rahmetin ne anlama geldiğini şöyle açıklamaktadır: Rahmet, ma'rifetullâhı (Allah'ı bilme faaliyeti), bu bilgi sabrı, rızkı ve düşmandan emin olmayı sağlayacaktır.

Raşedâ kelimesi, genelde çıkış yolu, kurtuluş reçetesi, başarı, kolaylık anlamında dolaylı manalar verilerek meallendirilmiştir. Ancak biz bu kelimenin doğrudan ilk anlamı olan raşîd kalıbında alarak rüştü aklı başında olma, olgunlaşma anlamında meallendirdik. Demek ki bu gençler “rüşdün” kendilerinde eksik olduğunu anlayacak bir bilince sahiptiler. Allah’tan gelecek rahmet bu gençlerin rüşte ererek karşılaştıkları sorunları daha kolay çözmelerini sağlayacaktır. Heyyi’ kelimesi kök itibariyle, bir işi gerektiği şekilde hazırlamak, düzeltmek, kolaylaştırmak, tasavvur etmek manasına gelmektedir. Geçler içinde bulundukları çıkmazdan kurtulmak için merhamet temelli bir bilinç/rüşt istemektedirler. Zaten toplumun kendilerine verdiği zarardan kurtulmanın en doğru yolu onlardan kaçıp bir mağaraya sığınmak değildir. İlk hedef düşmanlığın oluşmayacağı kâmil bir üslûp edinip kendini sonrada toplumu dönüştürmek olmalıdır. Dualarındaki istekleri aslında eksikliklerinin itirafı olan bir özeleştiridir. Allah, onların eksiğini tamamlayıp tekrar sosyal hayatın içine yönlendirecektir. Buna da diriltme denilmiştir. Böylece onlar manen dirilerek istedikleri rahmet ve rüşte ulaşmışlardır.

11- Böylece mağarada kulakları üzerine sayılı seneler darb ettik.

Lisânu’l-Arab ve Tâcu’l-Arûs, ‘darebe’ kelimesine “Darabe’d-dehru beynenâ (Zaman aramızı uzak kıldı.)” cümlesindeki darabe fiilinin, be’ade fiili ile yakın anlamlı olduğunu ifade etmiştir. Arapçada “d-r-b” kökü, bir şeyi başka bir şeye vurmak anlamına gelir (el-İsfahanî). Bu yüzden, darabe fiili, “ayakları yere vurmak/gitmek” anlamından hareketle; uzak etmek/uzaklaştırmak gibi manalar kazanmıştır. Bu âyette kulağa vurmak, sesi ondan uzaklaştırmaktır. “Darabnâ a’lâ âzânihim” Zeccac’a göre bu ibarenin manası şudur: “Onları dinlemekten menettik.” İbni Abbas’a göre, bu ifade “Onların kulakları üzerine uykuyu vurduk.”tur. Bazı müfessirler “Onların dualarını kabul ettik, kavimlerinin kötü söz ve hakaretlerinden onları uzak tuttuk.” şeklinde anlamışlardır. Dolayısıyla bu veciz ifade, “Algılarını, aklın penceresi olan işitmeyi, bozulmuş/kokuşmuş toplumun söylemlerinden/fikirlerinden uzak/temiz tutmak için onları izole ettik.” şeklinde anlaşılabilir. Zîra korunma sadece fiziksel değil zihinsel de olmalıdır. Sene bol ve bereketli güzel yıllar için değil sıkıntılı zor zamanlar için kullanılır. (Sene ve yıl arasındaki fark için bkz. Ankebût:14)

12-Sonra ne kadar süre kaldıklarını, iki hizipten hangisinin muhasebe edeceğini bilmemiz için onları dirilttik.

Bu iki grubun/hizbin kimler olduğu hakkında farklı görüşler vardır: Bunlar, Ashâbı Kehf’in kavminden müminlerle kâfirlerdir veya Ashâbı Kehf ile hasımlarıdır şeklindedir. Bizce bu iki hizbin ikisi de Ashâbı Kehf’in hasmıdır. Düşmanlıklarını şöyle yapmışlardır: İlki Ashâbı Kehf’in yaşadıkları zamandaki düşmanları iken, diğeri onlar öldükten sonra, sayıları ve mağaradaki süreleri üzerinden spekülasyon ve manipülasyon yapanlar olduğu kanaatindeyiz. Zaten kıssa bu sıraya göre işlemiştir. Önce Ashâbı Kehf sonra Ashâbı Rakîm olan iki hizip anlatılacaktır. Hizbeyn bir görüş veya kişi etrafında kümeleşen karşıt gruplar demektir. Muhammed Esed kelimeyi “iki bakış açısı” anlamında almıştır. Zîra ilk bakış nefretleri ile fizikî varlıklarına kastetmiş, yaşam ve inanç hakkı tanımamış iken ikinci hizip ise sevgileri ile onları acayipleştirmiş, misyonunu abartılı anlatımlarla örtmüş, ibret ve örnekliklerini öldürmüştür. Tıpkı Hz. İsa’ya yapılanlar gibi. Bir hizip o henüz yaşarken onun canına kastederken, diğer hizip ise onu tanrının oğlu ilan edip abartarak misyonuna, mesajına kastetmiştir. Özetle Ashâbı Rakîm’in ikinci hizbini mağaradaki gençlerin topluma ve onların haberlerini efsanelere dönüştüren, rakamlarla abartan, kitabelere yazan bakışlar temsil ediyordu. Burada iki görüş açısı olduğuna dair delilimiz bir sonraki âyet ve devamındaki anlatımlarda izah edilecektir. Peki, bu diriltme nedir? Uyuyan biri uyandırılır, diriltilmez. Demek ki bu gençler pasifti, aktifleşti. Zaten ba’s, sözlükte birini kaldırıp harekete geçirmek, diriltmek gibi manalara gelir. İlginçtir ki bu kıssanın geçtiği âyetlerde “uyku” (nevm) kökenli bir kelimeye hiç yer verilmez. Uykusundan kaldırılan kimseye “neb’ûs (uyandırılan)” denilir. Çünkü bu kimse daha önceden yerinden kalkmaktan ve birtakım işleri yapmaktan alıkonulmuş bulunmaktadır. (Bkz. Kurtubî) Ba’s, Kurân’da türevleriyle birlikte 67 yerde geçer. Dirilme manasındadır. Bu dirilme maddî olarak insanların öldükten sonra diriltilmesi anlamında olduğu gibi (Bkz. “Dediler ki: "Eyvahlar olsun bize, yattığımız yerden bizi kim diriltti?” Yasin:52) manevî olarak dirilmeyi, harekete geçmeyi de anlatır. (Bkz. “Sonra, onların arkasından, Mûsâ’yı diriltip âyetlerimizle Firavun ve melelerine gönderdik.” Şuarâ:103) Hem gençlerin yaşadığı dönem gençlerle dirilmiş hem de onların ölümünden sonra bu kıssa anlatılarak sonraki nesiller diriltilmiş. Ancak bu çok istisna bir durum hâline gelmiştir. Zamanla kıssa bu yüzden bir imtihan konusu hâline gelmiştir.

Allah’ın mutlak bilgisi göz önüne alındığında, burada bir olay gerçekleşsin de ondan sonra bileyim” anlamındaki Li-na‘leme kelimesi Allah’a değil konuyu anlatan ve geleceği bilmeyen nahnuya/meleyiâlâ’ya gitmektedir. Bunun yanında kelimeyi “li yu’leme” “bilinsin diye” şeklinde okuyan kıraatler de vardır. Bu kıraate göre mana şöyledir: “Kaldıkları süreyi iki gruptan hangisinin daha iyi hesap edeceği bilinsin diye onları harekete geçirdik/dirilttik.” Ancak bu hesap/saymak, kimin ne işine yarayacaktır? İki gruptan hangisinin sayacağını bilmekten çıkarı olan kimdir? Günümüze uzantısı nedir?

Ahsâ, çok anlamlı bir kelimedir ve ‘saymak, hafızaya kaydetmek, saygı duymak, değer vermek, anlamak, anlamlandırmak, dinlemek, değerlendirmek, bilince katmak, ders çıkarmak, hayata aktarmak’ gibi anlamlara gelmektedir (Lisân ve Tâc). Kurân’da farklı türevleriyle 11 yerde geçmektedir ve kullanıldığı her yerde genelde ‘belirleme, kaydetme, tespit etme’ anlamları belirginlik kazanır. Türkçede kullandığımız ‘tahsis etmek, has kılmak’ gibi kelimeler de bu kelimeden türeyerek kullanılmaktadır. Bu kelimelerde de ‘bir şeyi bir şeye ait kılma, bir şeyle ilintilendirme, içkinleştime’ anlamları öne çıkmaktadır. Bu âyette, bütün bu anlamların bileşkesi olarak kelimenin ‘muhasebe etmek, özümsemek, içselleştirmek, ait kılmak’ anlamı baskın bir biçimde öne çıkmaktadır. Uzlete çekilerek toplumun kirlenmişliklerinden uzaklaşan, âdeta uyuyan bir hücreye dönüşen ve bu süreçte kendilerine verilen rahmet ve rüştle arınarak erişilen kemâl seviyesi belirecektir. Yaygın anlayış doğrultusunda yılların sayısına hapsolmak, üzerinde durulması gereken gerçek durum olan ‘rahmet ve rüşt’ yolundaki ‘aidiyet ve özümseme’ yolculuğunun izinin kaybolmasına yol açacaktır. Elbette sayılar üzerinden, ne kadar kaldıkları hesabı kimseye bir fayda sağlamayacaktır. Yapılacak en doğru çıkarım, mücadele imkânını kaybettirecek her adımdan kaçınmaktır. Neyse ki Rabblerine inanan/güvenen gençler, rahmet ve rüştle arınarak kemâl seviyesine erişmişlerdir. Yılların sayısına hapsolmak, ‘rahmet ve rüşt’ yolculuğunun kaybolmasına yol açabilir. Haddizatında emed, belli bir sınırı olduğu hâlde bu sınırı belli olmayan süreyi ifade eder.(el-Müfredat) Dolayısıyla burada sayı verilme muradı olsa idi emed kullanılmazdı. Kaldı ki buradaki sayma, hesap etme, muhasebe de gençlerin mitleştirilmesini ifade eden ironik bir gönderme de olabilir. Zîra özü yakalamaktan uzaklaşan; forma, sayılara, kabuğa gereğinden fazla anlam yükler.

13-Biz, sana onların haberlerini hak ile kıssa ediyoruz. Muhakkak ki onlar, Rabblerine inanmış gençlerdi. Ve onlara hidâyeti artırdık.

Kehf kıssası 9. âyette başlamış 10-12 arası bölümde önce Ashabı Kehf anlatılmış bu âyet olan 13. âyet ile de bu anlatımın amacı verilmiştir 17. âyetten itibaren Ashâbı Rakîm üzerinde durulup kıssa 26. âyette sonlanmıştır.

Biz, sana onların haberlerini hak ile kıssa ediyoruz.” Demek ki Ashâbı Kehf hakkında Rakîm’in yaptığı gerçek olmayan anlatımlar ve bâtıl olan mitler var ki âyette hak olanın kıssa edilmesinden bahsedilmiştir. Nahnu Hz. Peygamber’e anlattığı Ashâbı Kehf olgusunun gerçekçi-hakîkî (bil-hak)  olarak algılanması gerektiğini vurgulamaktadır. Zîra masalımsı algı ne Hz. Nebî’nin ne de günümüzdeki gençlerin sorunlarına bir ışık tutacaktır. Tüm kıssayı mucize ve olağanüstülükten uzak daha gerçekçi anlamamızın gerekçesi bu âyettir. Ayrıca âyetteki hak kelimesi bu kıssanın sahih bir amaca mebni olduğunu da belirtir. Zîra Kurân'daki hiçbir kıssa, salt tarihî bilgi verme amacında değildir. Hepsinde amacın, ahlâkî ders çıkarma ve güne dair ibretlik sonuçlar alma olduğu açıktır. Âyetten bu gençlerin imânlı oldukları anlaşılmaktadır. Ancak bu imânları çözüm üreten, aktifleştiren, yol gösterici bir imân değil pasif bir inançtır. Gençler, yaşadıkları toplumun sorunlarını biliyor; ancak bir türlü çözüm yollarını bulamıyorlardı. Bu nedenle toplum ile çatışma hâlindeler. Gençliğin verdiği acelecilik ve tartışmacı üslûpları belki de onları mağaraya çekilmek zorunda bırakmış olabilir. Bu yüzden gençlerin davranışları kısmen örnek iken kısmen de yapılmaması gereken ibret ve dersler barındırır. El-Hâdi olan Allah da onlara hidâyet artımı ile yardım ediyor. “Peki, bu hidâyet artımı nasıl gerçekleşmiştir?” sorusuna, devam eden âyet cevap veriyor.

14-Onların kalplerini pekiştirdik. Ayaklanınca dediler ki: “Bizim Rabbimiz, semâların ve arzın Rabbidir. O'nun astındaki ilâhlara asla dua etmeyiz. Bu takdirde, and olsun ki haddi aşarak yanlış söylemiş olurduk.”

Demek ki kalpleri henüz pekişmemiştir. Birbirlerine güvenmeyenler beraber yol yürüyemezler. Toplumu değiştirip dönüştürecek bir kıyâm, ancak güvenen ve güven verenlerin eli ile gerçekleşir. Rabbatnâ kelimesinin türediği fiil ‘bir şeyi başka bir şeye bağlamak, birinin kalbine sabır vererek kuvvetlendirmek, kalbi cesur olmak, korku anında cesaretli olmak’ demektir. Rabt, bağlamak;  rabtu’l-feres, korumak için atı bir yere bağlamaktır. Nöbetçilerin, muhafızların kalmasına tahsis edilen yere ribât denilir. ‘Sınırda nöbet tutan’ anlamında “murâbıt” şeklinde de kullanılmaktadır. Müfâale babından mastar olan ribât, bu gerçek anlamı yanında nefsi güzel işlere yöneltmek anlamını da taşır. Rabt kelimesi burada olduğu gibi âlâ cer harfiyle kullanılırsa güçlendirmek anlamı verir.  (Krş. Kasas:10) Türkçede bağ anlamında kullanılan ‘irtibat’ aslında saldırgan düşmana karşı hazır olmak demektir. Düşmana karşı hazırlık, kenetlenme ve birlikteki kuvvetten destek almakla mümkündür. Kâmû; yani onlar azîmle Allah’a yönelmek hususunda insanlara karşı gelerek kıyâm ettiler. Rahmet ve rüştü izhar etmek için ayaklanıp harekete geçtiler. Gençleri, şirkin oluşturduğu aracılı ve kast sistemli sosyolojik zulme karşı kıyâm ettiren tevhitteki adâlet duygusudur. Kalplerdeki bu düşünce ve duyguyu “Mülk Allah’ındır!” ilkesi oluşturur. Zîra âyetteki semâların ve arzın Rabbi kalıbı “Mülk Allah’ındır!” manasını da kapsar. Aracı ilâhın yansıması olan efendi-köle sistemini savunmak, dillendirmek şetatâ ile ifade edilmiştir. Şetatâ kelimesi, ‘haddi aşmak, haktan uzaklaşmak’ manasına gelmektedir. Bu kelimenin fiil kalıbının ‘zulmetmek’ anlamı da vardır. Ferrâ şöyle demiştir: “Arapçada birisi alışverişinde haddi aştığı zaman bu kelime kullanılır. (Bkz. Râzî) Allah’ın kullarının bir mal gibi alınıp satılması, insanı kula kul eden büyük bir zulüm ve şirktir. Bu zulüm bir sonraki âyette şöyle beyân edilecektir:

15-İşte bunlar kavmimiz! Onlara açıklayan bir sultân gelmemesine rağmen Allah’ın astında ilâhlar edindiler. Öyleyse Allah’a yalanla iftira edenden daha zâlim kimdir?

Gençlerin “İşte bunlar kavmimiz!” diyerek kendi kavimlerini tanıttıkları, kavimlerinin zulmünü şikâyet ederek kurdukları soru cümlesinin cevabını kim verecektir ve muhatap kimdir? Sultân;  ikna edici, nüfuz altına alan güç-delil demektir. Şirk sisteminden zararlı çıkmamak için ikna edici bilgiye dayalı delillere (sultâna) ihtiyaç vardır. Zîra delil ve bilgiye dayanmayan bir tebliğ, davetçinin toplum tarafından dışlanmasına, maddî-manevî zarar görmesine sebep olabilir. Söz ola kese savaşı/Söz ola kestire başı. Bu iki sonucun farkı, sözdeki bilgeliktir (bilgi ve tecrübedir). Allah’a yalanla iftira edenlerin zulmü Allah’a ve dine değil, dindarlaradır. İdeal bir inanç tebliğ ve daveti için olmazsa olmaz olan, insanların inanç özgürlüğüne sahip olacakları bir ortam oluşturmaktır. Güçlü bir güruh, kalkıp kendi inançlarını daha genç insanlara, daha az sayıdaki azınlıklara dayatmamalıdır. Zîra bu büyük bir zulüm olur. Allah bile, kendi hak inanç sistemini insanlara dayatmamıştır. Burada şirk sistemlerini Allah katındaki hakîkat gibi göstererek Allah’a iftira edenden ve buna inanmayanlara yaşam hakkı tanımayan hiziplere dikkat çekilerek “Bunlardan daha zâlim kim olabilir?” sorusunu âyet, vicdanlara bırakmaktadır. 15. âyetteki gençlerin, kendi kavimlerini yabancı birine göstererek onların zulmünü anlattıkları bu kişiye sorulan soruya yol gösterici bilge kulun cevabı şöyledir:

 

16-Ve siz, Allah’tan başkasına kul olmayarak onlardan ayrıldığınız zaman artık şu mağaraya sığının! Rabbiniz size rahmetini neşretsin. Ve size, refakat ederek işlerinizi kolaylaştırsın.

 

İ’tizâl kelimesi, “ayrılmak” demektir. Hem inanç hem fikir hem de davranış bakımından birinin veya bir grubun/hizbin diğerlerinden köklü ayrılışıdır. Burada köklü bir yol ayrımını ifade etmektedir. Gençler hem ailelerini hem de imkânlarını, mallarını, mülklerini geride bırakıp mağaraya sığınmak zorunda kalmışlardır. Mirfak, aslında dirsek kemiğine verilen bir isimdir.(Bkz. Mâide:6) Dostların dirsek teması ile birbirlerine refakat etmelerinden dolayı arkadaş manasında (rafîkâ) Nisa 69’da kullanılmıştır. Burada konuşanın kim olduğu belirtilmemiştir.  Fakat gençlerin kavimlerinden olmayan ancak kavimlerinin durumunu kestirebilen, tecrübeleri ile gençlere yol gösteren birinin, deneyimlerini paylaştığı anlaşılmaktadır. Allah’tan başkasına kul olmayan birini köle yapamazsınız, boyunduruk altına alıp onu ezemezsiniz. Stratejik davranmayan, kendiliğinden, duygusal, tez canlı tepkiler veren bu gençler, hayatlarını riske sokmuşlardır. Sistemle mücadele için sistemin içinde kalınması gerektiği gerçeği bir yana fırsatı ellerinden kaçıran gençler, kast sisteminin çarkları tarafından öğütülmek üzere iken rahmet eli uzanmıştır. Onları tehdit olarak algılayıp yok etmek isteyenlerin artışı ve bu görüşün toplumda genel kanı olması yüzünden gençler ancak sistem dışında pasif kalarak kurtulabilmişlerdir. Şimdi o zor kurtuluşu Kurân detaylı olarak anlatacaktır.

 

17-Ve doğduğu zaman, güneşin mağaranın sağ tarafından ve battığı zaman sol taraftan teğet geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun içinde geniş bölümdeydi. İşte bu, Allah’ın âyetlerindendir. Allah, kime yolu gösterirse, işte o hidâyete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa artık onun için mürşid bir velî bulunmaz.

 

Fevce kelimesi ‘geniş bölüm, saha, alan’ demektir. Takridu kelimesi, ‘kard’ kelimesinden türemiştir ve ‘bir mesafeyi kat etmek, bir yeri bir başından öbürüne geçmek’ demektir. Bu nedenle güneş ışıklarının mağaraya uğramadan geçmesi manasında teğet olarak meallendirilmiştir. Tezâveru kelimesi ‘zevr’ veya ‘zuver’ kökünden alınmıştır ve ‘meyletmek, ziyaret etmek, uğramak’ demektir. Burada verilen detaylar mağaranın konumunu da bize vermektedir. Ne güneş doğarken ne de batarken güneş ışıklarının mağaraya kesinlikle ulaşamadığı anlatılır. Bu detay, hem gençleri düşmanlarının bulamaması açısından anlamlıdır hem de zindanda kalanların zaman algılarının bozulması ile doğrudan ilgilidir. Gençler gün yüzü görmeden uzun ve sıkıntılı süreler (sene/sinîn) o mağarada mahkûm hayatı yaşamışlardır. Hem ses hem de ışık almayan bu mağarada kendilerini dış dünyadan izole etmişlerdir. Velî kelimesinin kökü ‘velâ’; bunun mastarı da velâyettir. Velâ ve velâyet, sözlükte ‘arada bir şey bulunmadan bitişiklik, yan yana olma ve yaklaşma’ demektir. Velâyet aynı zamanda ‘yardım işini üzerine almak, destek olmak, yardım etmektir.’ Burada Allah’ın astında/berisinde sahte aracıları, evliyâları ifade etmektedir. Mürşid ise ‘rüşte eren, olgun, tecrübeli, yol gösterici’ demektir. “İşte bu, Allah’ın âyetlerindendir.” ifadesi olayı mı göstermektedir yoksa olayın kıssa edilişini mi ifade etmektedir? Burada olayı gerçekçi olarak anlatan cümlelere Allah’ın âyetleri denmektedir. Sonuç olarak Ashâbı Kehf gençlerinin başından geçenlerin kurgudan uzak, gerçekçi olarak konu edinmesi Allah’ın âyetlerindendir. Olayın kendisinden ziyade onun algılanışı, bir amaca mebni olarak anlatılması (bil hak) Allah’ın âyetlerindendir. Ashâbı Kehf kıssasının doğru sunulması hidâyete erdiren âyetler iken, yalan-yanlış olarak aktarılması velî-evliyâ inancını destekleyen bir dalâlet olarak 17. âyette ifade edilmiştir.

18-Ve onlar uyuklarken, sen onları uyanık hesap edersin. Ve onları sağa ve sola dolaştırırız. Onların köpeği, ön ayaklarını giriş kısmına uzatmış vaziyettedir. Eğer sen, onlara muttali olsaydın için ürperti ile dolar ve mutlaka onlardan firâr ederdin.

Eykâzan kelimesi, uyanıklık manasına gelen “yekiz” kelimesinin çoğuludur. Teyakkuz da aynı köktendir. Allah resûlüne bu kıssa üzerinden hisseler verilmeye devam edilmektedir. Müşriklerin her an teyakkuz hâlinde (uyanık) olduğu zannına da bir cevap barındırmaktadır. Rukûd kelimesi ‘r-k-d’ kökünden gelir. Müfredatta ‘tatlı-kısa uyku’ olarak tanımlanmıştır. Devamında Ashâbı Kehf’in çok uzun uyumalarına rağmen rukûd ile nitelendirilmesindeki -güya var olan- çelişkiyi Müfredat dile getirip bunu ‘ölümle kıyaslayarak’ tevil etmek zorunda kalmıştır. Bu tevil, kısa uyuyan-uyuklayanların Ashâbı Kehf gençleri olduğu yorumudur. Oysa bu ön kabulden kurtulmak, tevili de gereksiz kılacaktır. Nukallibu kelimesi kalp kelimesi ile aynı köktendir. Bu nedenle sürekli deveranı, gidip gelmeyi, dolaşımı anlatır. Eğer onlar zamirini Ashâbı Kehf’e götürürsek bu dolaşım, Ashâbı Kehf gençlerin mağaradaki fikirsel inkılâbı olabilir. Kelbuhum köpek demektir. Ağzı köpeğin tutuşuna benzediği için kerpeten kelimesi de buradan gelmektedir. Kurân’da 4’ü burada olmak üzere toplam 6 yerde geçer. Arâf 176’da nefsine tâbi olan kimseyi temsil etmektedir. Burada Mâide 4’teki gibi iz sürüp avlanma bağlamında kullanılmış olabilir.

Lev ittale’te ‘aleyhim “Eğer onlara muttali olsaydın…”, yani “Gençlere yapılan düşmanlığa yaşayarak bizzat tanık olsaydın…” demektir. Zîra ‘t-l-a’ kökü ‘bir şeyin içe doğması’ demektir. Âyette ‘erayte’ veya ‘elemtere’den ziyade bu kelimenin kullanılması Hz. Muhammed’e ‘Sen onların döneminde doğsaydın, yaşasaydın onların hayatına tanık olsaydın….’ manalarını kazandırmaktadır. Demek ki Hz. Muhammed’e anlatılan Ashâbı Kehf olayı ve mucizevî biçimde uyuyarak tüm sorunlardan kurtulma çözümü boykot döneminde olan müminlere güzel gözüken sahte bir çıkış yolu sunmuştur. Efsanevî anlatımlar gençlerin kaçış plânlarının, resûlün ve sahabinin örnek alacağı bir duruma getirebileceği tehlikesine karşı bir uyarı ile sonlanır. “Eğer sen, onlara muttali olsaydın için ürperti ile dolar ve mutlaka onlardan firâr ederdin.” Bu ifade gençlerin durumunun efsaneler üzerinden değil, hakîkat üzerinden anlaşılması gereken ibretlik bir durum olduğunu teyit etmektedir.

19- Ve böylece aralarında sorsunlar diye onları dirilttik. Onlardan konuşan biri şöyle dedi: “Ne kadar kaldınız?” “Günün bir kısmı veya bir gün.” dediler. “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir.” dediler. Artık sizden birisini, bu gümüş paranızla medeniyete gönderin. Böylece bakınsın hangisi daha çoksa ondan size bir rızık getirsin. Ve aralarına sızın. Ve sakın sizleri biri bile sezmesin.

Mağarada kalınan pasif durum ile ilgili güneşin ulaşamadığı bu karanlık ve sessiz mağarada gençlerin zaman algılarının farklı olması gâyet doğaldır. Buradaki gün yevm, zaman olarak güneşin doğması ile batması arasındaki süreyi ifade etmeyebilir. Zîra yevm, başı sonu belli olan ve 24 saatlik süre dikkate alınmaksızın herhangi bir zaman dilimi için de kullanılır. Kelime Kurân’da yerine göre ân, gün, devre, aşama gibi dönemleri anlatmak için de kullanılır. Âyette Ashâbı Kehf gençlerine sürekli “Siz, sizden birisi, rabbiniz, ne kadar kaldık değil de ne kadar kaldınız? Artık sizden birisini gümüş paranızla şehre gönderin.” şeklindeki hitap zamirleri ile yol gösteren kimdir? Bu ifadelerden, gençlerin içinden biri olmadığı anlaşılıyor. Muhtemelen gençleri yönlendiren yine 16. âyette “Şu mağaraya sığının!” diyerek yol gösteren kişi veya kişiler olmalıdır. Zîra ‘Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir.’ dediler.”  ifadesi, kendi aralarındaki gruplaşmaya delâlet olabileceği gibi dışarıda olan ve yine onlarla aynı inancı ve düşünceyi taşıyan başka gruplara da işâret edebilir. Şimdi de erzakları biten gençlere yine yol gösterilmektedir. Verik kelimesi sikkeli veya sikkesiz gümüş demektir. Arapça 'v-r-k' kökünden gelen kelime kurumuş yaprağa denir. Zîra ilgili âyette yaprağın düşmesinden bahsedilir. (Bkz.Enâm:59)Yeşil yaprağa denilmez. Biraz daha kül rengine dönüşmüş yapraktır. Araplar bu renk güvercine de yaprak gibi derlerdi. Rengi parlak grimsi develere de yaprak gibi deve derlerdi. Gümüş denmesi metalin inceltilip parlak kül rengi olduğu içindir. (el-Müfredat) Bir kelime her geçtiği yerde aynı manaya gelmez. Türkçedeki 'yüz' kelimesi geçtiği yere göre 'sayı, yüzmek veya insan yüzü vs.' manası kazanır. Her dilde böyle çok anlamlı kelimeler kullanılır. Kurân'da bunun en tipik örneği İsrâ sûresinin ilk âyetindeki "isrâ" kelimesidir. Bu kelime gece yürüyüşü demek iken Enfâl 67'de hareke ve noktasına kadar aynı yazılmış olmasına rağmen esîr manasında kullanılmıştır. Burada belde, kariye veya kavim değil de “medine” kullanılması da bizce medeniyete vurgu yapmaktadır. Ezkâ,  “artan” manasına gelen zekât kelimesinden gelir. İkrime:  “Ezkâ en çok manasını ifade eder.” demiştir. Yeman bin Veyan, “En ucuz manasını ifade eder.” derken, Katade: “Kalite bakımından en güzeli demektir.” demiştir. Âyette geçen “velyetelattaf” kelimesi, latîf kelimesi ile aynı anlam alanındadır. “Satın alma işini gizlilik ve sır içinde yürütmek için aralarına sızmak” anlamına gelmektedir. “Yuş'ǐranne” ise şuur ile aynı anlam alanındadır. Kimseye fark ettirmeden gençlerin yerini deşifre ettirmeden demektir. İlk kelime sızma, ikinci kelime ise takip edilmeden mağaraya dönmenin önemini hatırlatmaktadır. Neden? Zîra bir hata ölümcül sonuçlara sebep olabilir.

20-Muhakkak ki onlar, eğer sizi açığa çıkarırlarsa recm ederler veya sizi kendi milletlerine döndürürler ve ebediyen felâha eremezsiniz.

Bu cümlenin yapısından gençleri uyaran şahsın yukarıdaki konuşmasına devam ettiği anlaşılmaktadır. Eğer 300 yıl veya 309 yıl uyudularsa bu dışarıdan gelen kişinin böyle konuşması mantık hatası olur. Zîra hem yöneticiler hem de düşmanların torunları bile o süre zarfında ölmüş olurdu. Eğer konuşan melek ise konjonktürün değiştiğini en iyi onun bilmesi gerekmektedir. Çok uzun süre uyusalardı, taşlayarak öldürme cezâsı doğal olarak zaman aşımına uğramalıydı. Buradan gençlerin tüm kaynaklarını tükenene kadar mağarada kaldıkları ve erzak ihtiyacı için şehre gizlice girme zaruriyetinden bahsedebiliriz. Bu mecburiyeti, ismi verilmeyen tecrübeli kişi hatırlatmakta ve yol göstermeye devam etmektedir. Bilge kul, gençleri kavmin milletine yani yaşam tarzına gönüllü uymaları konusunda da uyarmaktadır. Bu yapıldığında haklı davadan vazgeçildiği için âhireti de kapsayan sürekli bir azâba maruz kalınacaktır.

21-Ve böylece Allah’ın vaadinin hak olduğunu ve o saat hakkında belirsizliğin olmadığını bilsinler diye onları buldurduk. Aralarında onların işleri hakkında niza ediyorlardı. “Onların üzerine binalar inşâ edin!” dediler. Onların Rabbi, onları en iyi bilir. Onlara emirde gâlip olanlar dediler ki: “Onların üzerine mutlaka mescid edinelim.”

(Rayb için Bkz. Secde:2) Sâ’at kelimesi bildiğimiz saat anlamındadır. Hâlk arasında bilinen Kıyâmet gününe isim olmuştur. Bu anlamda Es-Sâ’at kelimesi, Allah tarafından bilinen ve kararlaştırılmış olan zaman anlamına gelir. Kurân’da, Allah’ın bu dünya için belirlediği sürenin sonunda kozmik düzenin bozulma anına “Es-Sâ’at”; bundan sonra insanların hesap vermek için kalkacakları ana da yevmu’l kıyâme/kalkış günü denir. Eğer bu âyette Ashâbı Kehf gençlerinin 300 yıl uyuduktan sonra dirilmesi üzerinden bir mesaj verilecekse bu kalkış günü veya yevmu’l ba’s/diriliş gününün hak olduğu konu edilmeliydi. Ancak son saatten bahsedilmesi anlatılagelen Ashâbı Kehf algısına uymamaktadır. E’sernâ kelimesi ‘atın ayağı sürtüp tökezlemek, kayıp düşmek, bedende damar atmak, sırra vakıf olmak’ manasına gelen ‘asera veya asura’ fiilinden türemiştir. E’sera ‘birini bir şeye vakıf kılmak, birinin ayağını kaydırıp yere yıkmak, bul­durmak’ anlamına gelmektedir. Bu anlamdan hareketle âyet “Al­lah, hâlkın onları, yani Ashabı Kehf’i bulmalarını sağladı; dikkatlerini onların üzerine çekti; farkına varmalarını sağladı.” demektir. Deneme yanılma yoluyla öğrenme metodu bu fiille açıklanmakta­dır. Bir insan bir şeyde tökezler, yani yanılır, sonra tökezlemesini görüp doğrusunu öğrenir. İşte tökezlemeden, yanılmadan sonra gelen bu öğrenmeye i’sâr denir. Bu kıssa ile Hz. Muhammed ve sahabiye zor yoldan öğrenme örneği olarak Ashâbı Kehf gençleri, ibret olarak anlatılmaktadır. Dağa kaçarak bir medeniyetin kurulamayacağı gerçeği bu kıssa üzerinden dolaylı olarak anlatılmış olabilir. Bu yöntem inananların hicret alternatifleri içinden dağlarda ilkel bir hayat yaşama ihtimalini iki kez düşündürmüş olmalıdır. Kavmin, gençleri bulma sebebi bu âyette anlatılmıştır. Maksat, gençlerin hakîkati ulaştırma konusundaki elçilikleri ve rehberlikleridir. Allah’ın vaadi şirkin cezâsız kalmayacağı, Allah’ın astında velî-evliyâ edinmeyenlerin mutlaka mükâfatının verileceği bir son saatin gerçekleşeceğidir. (Bkz. Allah, kime yolu gösterirse, işte o hidâyete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa artık onun için mürşid bir velî bulunmaz. Kehf:17) Bundan dolayı gençleri bulduran fâil, nahnu ve dolaylı olarak da Allah’tır. Bu­radaki bina, anıt mezar, kabir iken; gençlerin spekülatif mezarları üzerine yapılacak mescid ise türbe, yatır anlamındadır. Onları anıt ve kitabe ile diğer nesillere anlatılmasının önüne geçen emir sahiplerinin gerekçesi “Onların Rabbi onları en iyi bilir.” cümlesi olmuştur. Bu cümle haklı olsa da, burada amaç bilinmezlik üzerinden tahrif ve sûistimaldir. Mescit yapılması onları din ve inançlar üzerinden efsaneleştirdiklerini gösterir. Bunu da, onlara emirde gâlip olanlar, inancı yönetime bulaştıranlar yapmıştır. Kıssa edilen konularda bazı zaman dilimleri atlanır. Buradaki konusal geçiş, gençlerin ölümünden yıllar sonrasına cümle içinde atlanmasına tipik bir örnektir.  Ashâbı Kehf gençlerinin kavimlerini irşâd eden bu özverili çabaları maalesef zamanla Rakîm denilen yazıtlara farklı yansımış ve amaç zamanla ıskalanıp konu sayılar üzerinden efsaneye kurban edilmiştir.

22-Gaybı taşlayarak diyecekler ki: “Üçtür, dördüncüsü onların köpeğidir.” “Beştir, altıncısı onların köpeğidir.” Ve “Yedidir, sekizincisi onların köpeğidir.” De ki: “Onların adedini en iyi Rabbim bilir. Pek azı hariç, onlar bilmezler.” Onlar hakkında, zâhir olandan başka tartışma! Onlar hakkında, onlardan fetva alma.

Tumâri-Mümerah kelimesi, şüphelenip tartışmaya girmek anlamındadır. ‘Bir şeyde iki arada bir derede kalmak’ şeklinde anlayabiliriz. Şüphe anlamındaki şek’ten daha özeldir. Mirâen zâhirâ ifadesi ‘delilin açık olmaması’ demektir. Açık bir delil olmadığı bir konuda tartışmaya, münakaşaya girilmemesi istenmek­tedir. Dert onların kaç yıl mağarada kaldığı veya onların sayısı olsa zaten Allah bu bilgiyi elçisine verir ve tartışmaları bitirirdi; ancak burada maksat zaten muhatabını bu sayılar üzerinden gelişen algıdan uzaklaştırmaktır. Seyekûlûn ifadesi gelecek zaman kipiyle, bir kere daha, söz konusu kıssanın menkıbevî karakterine işâret etmekte ve bu konuda ayrıntılara inen bütün spekülasyonların kıssanın temsil edici, ahlakî mesajıyla bağdaşmadığı îma edilmektedir. (M. Esed) “Recm”, atmak demektir. “Gayb” ise, insanın göremediği, bilemediği şeydir. ‘Recmen bil ‘ğayb’ deyimi, ‘bilemediği, göremediği şeyi (bilir gibi) ortaya atmaktır.’ Nitekim Arapçada ‘Düşünmeden konuşuyor.’ manasında ‘Falanca atıyor.’ denilir.(Râzî) Bu ifadeye ‘gaybı taşla­mak’ anlamı verebiliriz. Âyetin bu kısmı, asırlar sonra Ashâbı Kehf’in sayılarının tartı­şıldığına dikkat çekmektedir. Demek ki nitel olan, zamanla salt nicele indirgenmiştir. Onların köpeğidir ifadesinin sürekli tekrar edilmesi ve bunu söyleyenlerin gaybı taşladığının özellikle vurgulanması nedeniyle biz köpeği Ashâbı Kehf gençlerine isnat etmedik.

23-Ve bir şey hakkında “Ben, bunu yarın mutlaka yapacağım!” deme.

Şâe fiilinin mastarı ‘ş-y-e’ dir ve şey’e, bilinebilen ve kendisinden haber verilebilene denir. Meşiet de buradan gelir ve kelâmcılara göre bir şeyi icat etmek veya elde etmektir.(el-Müfredat) Dolayısıyla inşâ denilince dileme ve istemeyle birlikte bir şeyin icat edilmesi, oluşturulması, inşâ edilmesi de anlaşılmalıdır. İnşâallah demek, Allah’ın Kurân’da “lealle” ve “âsa” gibi edatları neden kullanıldığına dair izahtır ve bu âyetlerde verilmiştir. Umulur ki, ola ki, belki şeklinde verilen meallerin hepsi bizce doğrudur. Bırakılan ihtimalin hikmetini kavrayamayan bazı müfessirler bu edatın farklı manalarını araştırmışlardır. Allah’ın belki demeyeceği üzerine bina edilen tüm gramer-lügat çalışmaları maalesef farklı teviller üretip edatı ya görmezden gelmiş ya da edatın manasını değiştirerek kullanmışlardır. Aslında burada Allah belki, umulur ki gibi gelecek ile ilgili bir zan ve tahmin bildiren sözcük kullanmamış, bu ihtimali 3. anlatıcıya bırakmıştır. Bu anlatıcı Cibril veya elçi meleklerdir. (Bkz. Tekvir:19. Ayrıca “Muhakkak ki o, gerçekten kerîm Resûl’ün sözüdür.” Hakka:40) Bu kullanımın asıl amacı Allah dışında hiçbir varlığın gaybı bilemeyeceğidir. Geleceği bilemeyen tüm irâdeli ve irâdesizlerin gelecek ile alâkalı sürekli farklı ihtimalleri düşünmesi, buna uygun tedbir ve stratejiler belirlemesi, sürekli bir b ve c plânlarının olması gerektiği Kurân’ın istediğidir. Zîra gayb konusundaki keskinlik hayal kırıklıklarına, tedbirsizliklere, mağduriyetlere sebep olabilir. Kurân’ın inşâ ettiği bilinç, anlık düşünüp yaşayan, plânsız-programsız ve ihtimalleri önemsemeyen savruk bir birey değil, tam tersine plânlı, düzenli ve sürekli farklı ihtimalleri düşünerek hayatı inşâ edenin yasalarına saygılı, olgun bireyler olmalıdır. Biz bu anlatımın Ashâbı Kehf kıssasının içinde yer almasını çok manidar buluyoruz. Anlaşılan o ki gençlerin, kavimlerinin sert tepkisi karşısında herhangi bir plânları yoktu. Bir plân dâhilinde mağarayı kullanmak farklıdır, (Hz. Muhammed’in Hicret öncesi yaptığı Sevr mağarası stratejisinde olduğu gibi) yol gösteren biri gençlerin karşısına çıkmasa mağarayı bile düşünememek farklıdır.

24-Ancak Allah’ın dilemesiyle. Ve unuttuğun zaman Rabbini zikret ve de ki: “Umarım ki Rabbim, beni daha yakın bir irşâda ulaştırır.”

Raşedâ-rüşd; Arap dilinde ‘tamlık, doğruluk, sapkınlıktan uzak olmak’ anlamlarına gelip ‘ğayy’ın karşıtı olarak kullanılır. Bu kelime, bilinç düzeyinin ve hassasiyetin arttırılması açısından kullanılmıştır. Bilincin arttırılması gereken konu ise inşâallahtır. İnşâallah demek, Allah’ın emridir. Bu emri vahyi getiren elçi melek bile yerine getirmiştir. Geleceğe yönelik bir iş konuşulurken mutlaka “Allah dilerse/Allah inşâ ederse…” demek gerekiyor. Peki, Allah dilerse ne demektir? Allah’ın neyi dileyip neyi dilemeyeceğini nereden bileceğiz? Allah’ın dilemesi özgür irâde ile yapılan seçimlerin sonuçları bakımından bir sübjektiflik oluşturur mu? Allah, varlığı yaratmadan önce dilemiştir. Allah’ın dilemesi, O’nun mahlûkata koyduğu yasalar üzerinden kendisini gösterir. Bu ifadenin kulla­nılması, insanın sınırlı ve âciz bir varlık olduğunu da hatırlatması bakımından önemlidir. Allah’ın dilemesi (İnşâallah’ın) bir önemi de O’nun hayata koyduğu değişmez yasaları/sünettulahı muhatabına hatırlatmasıdır. Hayatımıza, yarınımıza, yapacaklarımıza kendimiz mutlak kâdir değilizdir. Bu her şeyi boş verelim manasına gelmez. Zîra bir önceki âyette müminin plânlı, programlı ve sürekli alternatif olasılıkları düşünen, şanstan-rastgelelikten medet ummayan, hayatı ciddiye alan şahsiyetler olması gerektiği belirtildi. Sonuç olarak hayatı inşâ edeni (Allah’ı) ve Onun koyduğu kuralları unutan inşâ-Allah diyemez. Bu sapma imtihanı kumara çevirir.

25-Ve onlar, mağaralarında 9 fazlasıyla 300 sene kaldılar.

Bu âyette inşâallah demeyenlerin, Allah’ın bedene, uykuya ve ömre koyduğu yasaları hiçe sayarak gaybı taşlamalarına bir örnek verilmiştir. Dikkat ederseniz direkt 309 yıl değil de 9 fazlası ile 300 yıl ifadesi kullanılmıştır. Aslında bu cümle iki farklı hizbin Ashâbı Kehf hakkındaki Allah’ın hayatı inşâ ederken oluşturduğu değişmez yasaları hiçe sayan hükümlerdir. Kameri yıla göre 309 yıl, Miladi takvime göre ise 300 yıl kaldıklarına dair iddialar aktarılmıştır. Bu hatalı iddia bir sonraki âyette doğrusu ile düzeltilip izah edileceği için cümlenin başına “gaybı taşlayanlar dediler ki gibi” gizli bir fiil düşünülmelidir. Bu durumda “(Bazıları dediler ki) onlar, mağaralarında 9 fazlasıyla 300 sene kaldılar.” şeklinde okunmalıdır. Zaten İbni Mesûd de tefsirinde ‘Kâlû (dediler ki)’ şeklinde bu âyeti anlamış ve anlatmıştır. (Bkz. Taberî, Zemahşerî ve İbni Kesîr)

26-De ki: “Ne kadar kaldıklarını en iyi Allah bilir.” Göklerin ve yerin gaybı, O’nundur. Onunla işit, gör! Onların, O’nun astında velisi yoktur ve O, hükmüne kimseyi ortak etmez.

Mağaraya sığınan gençlerin kaç kişi oldukları konusunda nasıl farklı görüş ve tahminler ortaya atılmışsa, mağarada kaç yıl kaldıkları hakkında da öylece farklı görüş ve tespit ortaya atılmış, kitaplara geçmiştir. Kimine göre 300 yıl, kimine göre ise 309 yıl. Kurân kesin bir dille gençlerin kulaklarına birkaç sene darp edildiğini ifade etmiştir (Bkz. Kehf:11). Burada da abartılı iddiaları reddetmek için bu rakamları aktarmıştır. Gençlerin sayıları hakkında “Onların sayısını en iyi Rabb’in bilir.” şeklinde 22. âyet ve kalma süreleri hakkında da “Onların ne kadar kal­dıklarını Allah daha iyi bilir” denmesi son noktadır. Bu görüş özellikle Abdullah İbni Mesûd’un görüşüdür. (Krş. M. Esed) Bizim de görüşümüz bu istikâmettedir. “Bihi” Kurân’ın anlattıkları ile vakıayı gör ve anlatılanları işit manası katmaktadır.

27-Ve Rabbinin kitabından sana vahyolunanı tilâvet et! O’nun kelimesini değiştirecek yoktur. Ve O’nun astında başvurulacak bulamazsın.

Âyette, Rabbinin kitabından yani tüm vahiylerin kaynağı olan ‘ummulkitaptan senin payına düşeni/vahyedileni oku’ emri dikkat çekicidir. Bu ifadenin hikmeti ana kitaptan gelen ve tahrif edilen/değiştirilen ehlikitabın Ashâbı Kehf anlatımına dikkat çekmektir. “O’nun kelimesini değiştirecek yoktur.” cümlesi müfessir Ebû Müslim el-İsfehânî’nin nesih (yürürlükten kaldırma, değiştirme ve silme) öğretisini reddederken dayandığı âyetlerden biridir. (Râzî) Biz de aynı görüşteyiz. Ehlikitap, Ashâbı Kehf anlatımını acayipleştirmiş ve bunlar Allah’ın âyetleridir demiştir. Kurân bu kıssanın Allah’ın acayip âyetlerinden olmadığını Kehf:9’da beyan ederek aslında o mitolojik/acayip anlatımların sahte/bâtıl âyetler olduğunu dile getirerek onları nesh etmiştir. Vetlu kelimesi, emir olup tilâvet kökünden gelir ve okunarak izlenilen yolu ifade eder. Vahyin anlattığını izleme, hem öğrenmeyi hem de bu yöntemle öğretme­yi emreder. Tarihi, gerçeklikten koparmak, günü algılamada Kurân muhatapları olan müminleri inançlar üzerinden geri bırakabilir. Mültehad kelimesinin, melce (sığınak) manasına geldiği çoğunluk tarafından dile getirilmiştir. Dilciler, bunun aslının ‘meyletmek’ (sapmak) manasında olduğunu söylemişlerdir. Bağlama göre “Mülhid” de dinden sapan demektir. Bu bağlamda âyetin manası “Açıklama ve doğruya iletme hususunda, Allah’tan başka melce (başvurulacak) bulamazsın.” şeklinde olur.

28- Ve öğle ve ikindi, O’nun veçhini isteyerek Rabblerine dua edenlerle beraber sabret. Ve dünya hayatının ziynetini irâde edip gözünü onlardan çevirme! Ve kalbini zikrimizden ilgisiz kıldığımız ve hevâsına tâbi olan kimselere ve emri aşırılık olanlara tâbi olma!

(Öğle ve ikindi manası için Bkz. Arâf:205, Rad:15) Öğle ve ikindide cemaatle/toplu kılınan namazlara bir gönderme olabilir.

Eğfele kelimesi ‘ilgi­siz, duyarsız, uzak tutmak’ anlamına gelmektedir. Furut kelimesi ‘ileri geçmek, aşırı gitmek, çabuk olmak, süratli davranmak, havuzu taşacak şekilde doldur­mak’ manasına gelir. Rabbimiz burada toplumsal ya da grup sabrının nasıl bireysel sabrı arttırdığından bahsetmektedir. Hz. Peygamber’in kiminle beraber mücadele edeceğine de açıklık getirmiş, ondan sabah akşam Rabblerinin rızasından başka beklentileri olmayanlarla yol yürümesi gerektiği öğütlenmiştir. Toplumu değiştiren gençlerin önce kalplerinin pekişmesinin önemine işâret eden 14. âyet ile bu âyet birlikte okunmalıdır. Kalbi yani iç âlemi Rabbin zikri ile inşâ olmayanlarda boşluğu hevâ ve heves doldurur. Hevâya tâbi olmak aşırılığı beraberinde getirir. Zîra konu insanın doymak bilmez nefsi ise ve bu nefse de sınırlar çizilmemişse, nefis hep daha fazlasını isteyecektir. Kurân konuyu Ashâbı Kehf gençlerinden başlatıp Allah’ın âyetlerini değiştirme sebeplerine getirmiştir. Zaten dünya hayatının ziynetinden payını artırmak, başkalarının hak ve hukuku hususunda gâfil olmayı gerektirir. Bu çıkarcı kastî ilgisizlik, dümenini yürütmek için tüm değerleri sûistimal etmekten geri durmaz. Allah’ın değişmez yasaları olan sünettullah geçmişteki iyi insanlar üzerinden delinip mucize, kerâmet ve olağanüstülükler ile geçmiş anlatmaya başlandı mı ilâhî ve fıtrî değerler olan nefse çizilen sınırlar gerçekçilikten uzaklaşır, muhataptaki gücünü yitirir. Din; efsane, mit ve menkıbelerle ne kadar akıldan uzak tutulursa birey ve toplum üzerinde o kadar gücünü yitirecektir. 

29- Ve de ki: “Hak Rabbinizdendir.” Bundan sonra artık dileyen güvensin ve dileyen örtbas etsin. Muhakkak ki Biz, zâlimler için kenarları, onları ihata eden ateş hazırladık. Ve eğer onlar yardım isterlerse erimiş maden gibi koyu ve kaynar, yüzleri kavuran bir su yağdırılır. Ne berbat bir şarap ve ne kötü bir destektir!

Murtefekan kelimesi, dayanak manasına gelen “irtifak” kökünden alınmıştır. İnsana destek olan müttefik de aynı manadadır. Anlatımın bu denli sert olması zâlimin zulmüne karşı caydırıcılık etkisini artırmaktadır. Kaldı ki bu âyetlerin güne dair söyledikleri de önemlidir. Zâlimleri kuşatan/ihata eden ve onların zulümlerinin sosyal hayata bulaşmasına engel olan maddî-manevî yapıların inşâ edilmesi cennetvârî sosyal yaşam için elzemdir. Buradaki su benzetmesi, zâlimlerin kök salıp güçlenmesine sebep olan her tür imkânı ifade etmektedir. Toplumu sömürenlerle mücadelenin ilk aşaması; hareket alanlarını kısıtlamak, ikinci aşaması ise hortumlarını kesmektir.

30- Muhakkak ki biz inanan ve sâlih amel yapanların ahsen amellerinin ecrini elbette zâyi etmeyiz.

Önceki âyet ile düşünülmesi gereken sâlih amel, zâlimin nemalanmasına engel olmak, onları maddî ve manevî kuşatacak tedbirler üretmektir. Bu ıslâhın arkasından ahsen ameller ortaya koymanın getirisi sonraki âyette detaylandırılmıştır. (İyiliğin zâyi olmayacağı konusunda Bkz. Lokman:16)

31- İşte onlara adn cennetleri vardır. Onların altından nehirler akar. Orada altın bileziklerle süslenirler. İnce ipek ve atlastan yeşil elbiseler giyerler. Orada tahtlar üzerine yaslanırlar. Ne güzel bir sevap ve ne güzel bir destek!

En belirgin anlamı ile “ikâmet etme, ikâmet edilen yer” demek olan adn, 11 âyette kullanılmıştır. Zulmün engellenmesi ikâmet edilen mahâlle, köy, kasaba ve şehirleri adn cennetlerine çevirecektir. Zaten ‘Adentu’l-beled ifadesi “Ülkede sürekli kaldım.” demektir. Sevâb; sözlükte ‘dönmek, eski hâline dönüş yapmak’ anlamındaki sevb (sevebân) kökünden türemiştir ve (mesûbet) terim olarak iyi amelin âhiretteki mükâfatını ifade eder. Sevb kökü bazen istiare yoluyla kötü davranışın karşılığı için de kullanılır (Râgıb). Kurân-ı Kerîm’de sevâp ve mesûbet kelimeleriyle aynı kökten türeyen fiiller 18 âyette ‘kişinin işlediği iyi yahut kötü fiillerin Allah katındaki mükâfat veya cezâsı’ anlamındadır. Sündüs, ince ipek elbise demektir. Hurdun, lâfzen yeşil rengi, mecazen canlılığı ifade eder. İstebrak, kalın ipek elbise demektir. Buna dibâk da denir. Kalın, sırmalı, dallı, çiçekli bir cins ipek kumaştır şeklinde de açıklanmıştır. Tüm bu detaylar muhatapta cennetvârî bir sosyal hayatın getirisi olan refahı, yaşam standartlarındaki bolluğu anlatmak içindir.

32-Onlara, iki adamı misal olarak ver. Birisine üzüm bağından iki cennet kıldık. Ve ikisini de hurmalıklarla etrafını çevirdik. Ve ikisinin arasında zirâî ekinler bitirdik.

Önce Ashâbı Kehf gençleri müminler için anlatılmışken, buradaki iki bahçe sahibi meseli de farklı çıkar hesaplarına giren müşriklere hitap edecektir. Mesel kelimesinin temel manası ‘bir şeyi anlatırken onu çağrıştıran ve aralarında benzerlik olan bir başka şeyin yardımına başvurmaktır.’(Rağıb) Darb, bir şeyi başka bir şeye sertçe vurmaya denir. Darb-ı mesel, vaktiyle bir olay ve tecrübe münasebetiyle söylenmiş olup atasözü di­ye dilden dile dolaşan güzel, etkileyici, veciz söz­lere denir. Misalin kendisi muhataplarını zaafları ile yakalayıp hakîkati yüzlerine vuracaktır. Burada bir kişiye verilen iki bahçeden bahsedilmiş ve ayrıntıları ile konu devam ettirilmiştir.

33-İki bahçenin ikisi de meyvelerini verdi. Ve ondan bir şey eksik kalmadı. İkisinin arasından bir nehir fışkırttık.

Bağın, bahçenin ürünlerinin hasat zamanı geldiğinde mahsulün tam bir verimlilikle alındığı ifade edilmiştir. Ayrıca üründeki bolluk su kaynağına bağlanmıştır.

34-Ve onun semeresini aldı. Böylece arkadaşı ile sohbet ederken dedi ki: “Ben senden malca daha çok ve nefer bakımından daha azîzim”

Neferan kelimesi asker, yardımcı demek­tir. Muhavere, karşılıklı cevap vermek demektir. Tehâvür de birinin diğerine cevap vermesi demektir. Bu kelime, Arapların bir şeyi geri döndüğünde söyledikleri (hâre) ifadesinden gelmektedir. Bu nedenle ‘muhavere’ kelimesine, ‘yeniden başlamak’ anlamı verilebilir.(Krş. Râzî) Hûri ve havari de aynı köktendir. Burada zengin olanın mal ve gücü sebebiyle düştüğü hata, karşısındakini düşük seviyede görmesi ve kendisini daha izzetli lanse etmesidir. Bahçenin verimi dışarıdan belli olmamaktadır. Hurmalıklarla çevrili olma detayı, saklı bahçe anlamını güçlendirmek içindir. Zaten cennetin de böyle bir manası vardır.

35-Ve o, kendisine zulmederek bahçesine girdi. Dedi ki: “Bunun ebeden tükeneceğini sanmam.”

Mâ ezunnu, ‘sanmam’ ifadesi, bahçe sahibinin zan üzere hareket ettiğini ifade etmektedir. Burada ‘ebeden’ ke­limesiyle hayat boyu kastedilmiştir. Zîra ‘ebed’ tabiri bazen uzun zaman için kullanılır. Yoksa ‘ebeden’ burada sonsuz hayat mana­sında kullanılmış değildir. Bahçe zengin kişinindir. Zîra diğer arkadaşın bahçesi olduğundan bahsedilmez. Diyaloğun devamından bahçeye fakîr olanın da girdiği anlaşılmaktadır. Şirk başkasına zulüm olmak bir yana, aslında dönüp dolaşıp kişinin kendi kendine yaptığı en büyük zulme dönüşür.

36-Ve ben, o saatin kâim olacağını zannetmiyorum. Ve Rabbime iade edilsem bile mutlaka ondan daha hayırlısına dönüşmüş olanı bulurum.

 “Munkalebâ” kelimesi, kalp kelimesi ile aynı kökten olup değişim, dönüşüm ve dolaşımı ifade eder. Bahçe sahibi edindiği servetin hesabını vermeyeceği zannına kendini iyice kaptırmıştır. Rabbe iade edilme ihtimali olsa bile mal ve neferler ile desteklenmesini Rabbin kendisine olan sevgisinin işâreti olarak algılamıştır. “Rab bu dünyada bize verdi. Demek ki bizi seviyor, âhirette de bizi kayıracak, hatta buradakinden daha hayırlısını verecek.” Bu bakış aslında Mekkeli müşriklerin de bakışıdır ve kaderci bir ön kabule dayanır. Şirkine tanık olan bilge kul, zengin arkadaşına şöyle bir cevap verir:

37- Onunla konuşan arkadaşı, ona dedi ki: “Seni, topraktan, sonra bir nutfeden yaratan, sonra da seni bir adam hüviyetine sevva edeni sen örtüyor musun?

Malın/servetin ve neferlerin/adamların çokluğuyla böbürlenen bu kişinin âhirette, yeniden dirilişe ve hesaba şüphe ile yaklaşması aslında yaratanın tekrar yaratabileceği ihtimalini örtmek anlamına geleceği için bilge kul ilk yaratılışı hatırlatmıştır. Aslında bahçe sahibi kişi günümüzdeki deistlerin itikadına sahiptir. Kendi yaratılışının mutlak ve tek bir yaratılış olduğu ve bir daha bunun tekrarlanmasına ihtimal dahi vermeyen bir zihniyettedir.

38-Lakin O Allah ki, benim Rabbimdir ve ben, Rabbime hiçbir ortak koşmam.

Buradaki şirk, ‘Mülk Allah’ındır!’ ilkesinin ihlali ile oluşmuştur. Malın malı olmak şirktir. Dünyalıklarla kendini diğer insanlardan üstün, izzetli görmek şirktir. Görüldüğü gibi müşrik sadece taşa, puta tapana değil dünyaya tapana da denmiştir. Peki, bu zehrin panzehiri nedir?

39-Ve sen bahçene girdiğin zaman “Mâşâallah, Allah’tan başka kuvvet yoktur!” deseydin olmaz mıydı? Beni mal ve evlât olarak daha az görsen bile…

Arapça’da mâ edatı ile ‘dilemek, istemek’ anlamındaki şey’ (meşîet) kökünden türeyen ‘şâe’ fiili ve Allah lafzından meydana gelen mâşâallah (mâ şâa’llāh) ‘Allah’ın dilemesi’ ile alâkalıdır. Peki, Allah neyi diler, neyi dilemez? Allah’ın ne dilediğini nereden ve nasıl bileceğiz? Dudaklarımızdan çıkan bir kelime Allah’ın dilemesini menfaatimiz yönünde değiştirir mi? Bahçe sahibi ‘Mâşâallah, kuvvet Allah’a aittir.’ diye bir cümle telaffuz etse idi bahçesi kuşatılmayacak mıydı?

Bu tâbir, ilâhî irâdenin her yerde geçerli olduğunu ifade eder. “Allah’ın dilediği olur, dilemediği olmaz.” anlamındaki hadis de (Ebû Dâvûd, “Edeb”, 101) buna işâret etmektedir. Mâşâallah ifadesi Kurân-ı Kerîm’in dört âyetinde yer alır ve bunların üçünde istisna edatı olan ‘illâ’ ile kullanılarak “Allah’ın dilediği hariç” manasına gelir (Arâf:188; Yûnus:49; A‘lâ:7). Kehf sûresinde “Unuttuğun zaman rabbini zikret!” denilerek 24. âyette geçmişe yönelik inşâallah kullanılmış iken, burada bahçenin başına gelecek olanlar ile alâkalı, geleceğe yönelik bir tedbir gibi mâşâallah kullanılmıştır. Gelenek zaten böyle anlamıştır. Mesela çok güzel bir aygır veya bir deve görünce mâşâallah denilmediği için hayvanın bir anda ölmesi, bir bebek görüp mâşâallah denilmediği için bebeğin bir anda hastalanması vs. Buradaki iyi niyet temennileri Allah’ın yasaları düşünülerek yapılmış telkinlerdir. Şöyle bir örnek verebiliriz: Allah kütle çekim, sürtünme ve merkezkaç diye yasalar yaratmayı en başta dilemiştir (geçmişte dilemesi, İnşâallah). Bu yasaları düşünerek ve bilinçli bir şekilde viraja girilirse Allah’ın dilediği olur ve savrulmazsınız (buda geleceğe yönelik mâşâallah). Mucurlu bir viraja yüksek hızda ve kontrolsüz girerseniz bu sefer Allah’ın savrulma ve tutunamama yasası çalışacaktır. İnşâallah, Allah’ın dilemesidir ve O’nun mahlûkata koyduğu yasalar üzerinden kendisini gösterir. İnşâallah’ta Allah’ın nasıl inşâ ettiği hatırlatılıp Allah’ın yaratılışa koyduğu yasalara dikkat çekilmişken, mâşâallah’ta bu yasalara duyulan saygının sonucu geleceğe yönelik tedbirlere bir gönderme vardır. Zaten devam eden âyetler mâşâallah’ın geleceğe yönelik bir kullanım olduğunu teyit eder. Özetle inşâallah; Allah’ın hikmetli, ahsen ve fonksiyonel yaratmayı istemesi ve inşâ edişiyken, mâşâallah muntazam yaratılışı fark edip (hayret nazarı ile bakıp) bu güzelliğin korunması için devamlılığına yönelik bir bilinç inşâ etmektir. Âyetteki “Ve beni mal ve evlât olarak daha az gördüğünden…” ifadesi şirkin oluşturduğu kast sistemine de bir göndermedir.

40- Artık Rabbim bana senin bahçenden belki daha hayırlısını verir ve onun üzerine semâdan felâketler gönderir. Böylece kaygan bir toprak hâline gelir.

Hüsbân kelimesine yıldırımlar manası verilmiştir. Aslında ‘atılan şeylere’ hüsbân denmektedir. Ama burada ‘hesabı gören yıldırımlar’ manası uygun düşmektedir. Râzî bu kelimeye tıpkı “hesâb” manasına, butlân ve gufrân vezninde bir mastar olduğunu söylemektedir. Yani, ‘Allah’ın takdir ettiği ve hesâb ettiği miktarda bir azâp göndermesi’ demektir. Sa’îden zelekâ da ‘kaygan toprak, cascavlak taş hâlini’ ifade etmektedir. Aslında zelak, yerin in­sanın ayağını kaydıracak hâle gelmesini ifade etmektedir. Yani o bitkisiz bir toprak oluverecektir. (Bu yorum Hasan Basri’ye aittir). Burada Allah’ın en başta koyduğu yasalar sonucu elde edilmiş olan dünyalıklara kulun aşırı bağlanması, malın malı derekesine düşmesi eleştirilmiştir. Bilge arkadaş karşısındakinin malı üzerinden onun geçiciliğini dile getirmemiştir. Zîra bu haset olarak algılanırdı. Malı önce kendisine isnat ederek onun felakete uğrayabilme ihtimali üzerinden mesajını vermeye çalışmıştır. Bilge arkadaş malın geçiciliği ve emanet oluşu üzerinde durarak dünyalıklara olan tutsak edici sevgiyi azaltmaktadır. Amaç servetin toplumda bir üstünlük kriteri gibi görülüp kibre ve başkalarına tepeden bakma sonucu oluşan kast sisteminin önüne geçmektir.

41-Veya onun suyu, yerin dibine çekilse artık onu talep etmeye asla gücün yetmez.

Ğavr kelimesi; kaybolan, çekilen anlamına gelen ğâir’den gelmektedir. Aynı kelime Mülk 30’da geçmektedir. Anlatımın amacı hor ve hakîr görülen kesimin durumuna düşme ihtimalini hatırlatmaktır. Bu sebeple kendimize yapılmasını istemediğimiz bir şeyi başkasına yapmamalıyız. Zîra insan, her an hakîr görülenin durumuna düşebilir.  

42-Onun ürünleri ihâta edildi. Ve çardakları, üzerine yıkılmış hâldeydi. Oraya harcadığı emekleri için dövünerek dedi ki: “Keşke, Rabbime kimseyi şirk koşmasaydım.”

Teklibu’l keffeyn ibaresi pişmanlık ve üzüntü ifade eder. Çünkü pişman elleri ile dövünür. Uhîta kelimesini biz Türkçede kuşatmak anlamında “…ihata etti.” diye kulla­nırız. Uhîta/’kuşatıldı’ buyrulurken, kimin kuşattığı söylenmemektedir. Kuşatmak terimi aslında bir ordunun bir şehri, bir yeri/bölgeyi kuşatıp alma­sı anlamında kullanılır. Şirk sisteminde en büyük zararı aslında yine sistemin içindekiler görür. Zenginin, güçlünün kendisinden alttakileri ezdiği bir ortamda siz bahçenizi ne kadar korunaklı ve gizli bir konuma sokarsanız sokun onu ‘kuşatıp talan edecekler’ çıkacaktır. Zîra ‘kimin gücü kime yeterse mantığındaki şirk sisteminde’ artık mal güvenliği yoktur. Sürekli kendinden aşağı gördüklerinin emeğini sûistimal ederek saltanat kuranların çardakları günü gelince başlarına yıkılacaktır. “Keşke, Rabbime kimseyi şirk koşmasaydım.” cümlesi bu işin sonundaki pişmanlığı anlatmaktadır. Tarih bunun örnekleri ile doludur. Şirk, zulüm; tevhid, adâlettir. Bu nedenle adâlet mülkün temelidir.

43-Ve Allah’ın astında ona yardım edecek kimseler yoktu. Ve o, yardım alan olmadı.

Fietun kelimesi aşiret, cemaat demektir. Yani onu koruyacak bir aşireti yoktur. Neferlerin sayısı kâfi gelmeyebilir. Zaten mal gidince kişi bu korumadan da mahrûmdur. Çöküş başlayınca onu koruyacak kimse kalmaz. Aslında Allah’ın kurucu ilkeleri olan âyetler sadece fakîri korumaz, aynı zamanda çalışan, üreten ve paylaşanları da korur. Toplumun sulh ve selâmet içinde yaşamasını temin etmek için mal ve can güvenliğini sağlayan sisteme İslam denir.

44- İşte bu durumda velâyet Allah’a ait bir haktır. O, sevâp açısından da akıbet açısından da hayırlıdır.

Hünâlike ifadesi ‘bu makamda, bu durumda, bu şartlar altında’ gibi manalar cümleye katmaktadır. Âyette geçen velâyet kelimesi, vav harfi esreli olarak vilâyet şeklinde de okunabilir. Nitekim birçok kurra [A’meş, Hamza ve Kisaî,] böyle okumuştur. (Kurtubî) Her iki anlamı da teyit eden âyetler vardır.(Bkz. Furkân:26–29, İnfitâr:18–19, Mü’min:16–17, Muhammed:11, Bakara:257) Yukarıda malın geçiciliği vurgulanırken burada evlât ve neferlere bağlı gücün emânet olduğu hatırlatılıyor. Velâyetin diğer bir anlamı olan ‘Allah’a yakınlık’ üzerinden devşirilen üstünlükler reddedilmektedir. Şimdi mal ve oğulların emânet oluşu ve geçiciliği, tabiat âyetleri üzerinden örneklendirilecektir.

45- Onlara dünya hayatının misâlini göster. O ki semâdan indirdiğimiz su gibidir. Yeryüzünün nebâtları onunla karışır. Sonra da kuruyup ufalandı, ki rüzgâr onu savurur. Ve Allah, her şeye muktedir olandır.

Heşîmen kelimesi, heşîmun’un çoğulu olup parçalanan, çer-çöp hâline dönüşen bitkiler demektir. Kuru otların çıkardığı hışırtı sesinden türemiş olabilir. El-Muktedir; mutlak iktidar sahibi, her iktidara baş eğdiren, hiçbir iktidara boyun eğmeyen demektir. Âyetin Muktedir ile bitmesi dünyalıklar gibi iktidarların da geçiciliğini vurgulamak içindir. Gücünü ölmez ilkelerden değil de fani dünyalıklardan alan herkes ve her iktidar ‘geçicidir ve yıkılmaya mahkûm’dur.

46- Mal ve çocuklar dünya hayatının ziynetidir. Bâki olan sâlih ameller, Rabbinin katında hayırlıdır. Sevâpça ve hayırlı emel olarak.

 Ziynet kelimesi mastardır. Süs olan her şeye ziynet denilir. Mastarın bu konuda kullanılması mübalağa ifade eder. Ziy­netin dünya hayatına izafe edilmesi ise, onun özelliğini ifade içindir. Mal ve çocuk insanın süsü değil dünya hayatının süsüdür. İnsanı güzelleştiren mal ve çevresi değil sâlih amellerdir. Ancak algı bunun tam tersi olabilmektedir. Şu unutulmamalıdır ki insanı insan yapan malı-mülkü, çevresi değil; kişiliği, şahsiyeti, ahlâkı ve sulha olan inancı ile ortaya koyduğu sâlih emel ve amelleridir. Sâlih amellerin gerekliliğine ve toplumun hayrına olacağına dair inancı Kurân her daim diri tutmak istemiştir. Zıddı sâlih olmayan amellerdir ki bu toplumu, insanlığı, dünyayı ifsât eden suçlardır. Kendisini mal ve iktidar hırsından kurtaranlar, ancak ıslâh eden amellerin hayrına inanırlar. Kurân’ın ‘bâkiyâtus sâlihât’ dediği ölmez eserler ortaya koyanların, toplumun hayrına olan projelerin hayata geçmesinde özveride bulunanların, kullar nazarındaki itibarından ziyâde Rabbin katındaki değeri hedefleyen sâlih niyetler (emeller) taşıdığı anlaşılmaktadır. Emel, e-m-l kökünden gelir. Mümkünde ve muhâlde (imkânsızda) olur. Emel, beklentiyi bir hedefe yönlendiren istekler demektir. Bu isteklerin gerçekleşmesi gayrete ve zamana bağlıdır. Sevâp da, dönüş demektir. Sâlih amelin geri dönüşümü (sevâben) Rabbin katında hayırlı olduğu için fıtrî emellere uygun ve çok değerlidir.

47- Ve o gün dağları yürüteceğiz. Ve yeryüzünü bâriz olarak görürsün. Ve onları haşredip toplamak sûretiyle onlardan birini bile bırakmayacağız.

Bu kozmik sonun mutlak bir yok oluş anlamına gelmediği, bir değişim ve dönüşüm olduğu her âyette kendisini belli etmektedir. (Bkz. “O gün yer başka bir yere, gökler ise (başka bir göğe) dönüştürülür.” İbrâhîm:48) Bârizeten kelimesi ‘çöl hâlinde, çıplak, cascavlak, dümdüz’ manalarına gelmektedir. Bu kelimenin başka bir manası ise, içinde olan her şeyi ortaya çıkarmasıdır. Tüm ölülerin dirilip bâriz olması devamındaki mahşer anlatımına da uymaktadır.

48- Saf saf Rabbine arz olundular. And olsun ki siz Bize, ilk yarattığımız gibi geldiniz. Bilakis, size vaad edileni yapmayacağımız iddiasında bulundunuz.

‘Uridû fiili, meçhûl kalıbında kullanılmıştır. Mahiyeti meçhûl bir sunuluş/arz söz konusudur. Konunun anlaşılması için yapılmış benzetmeler söz konusudur. İlk yaratılış gibi gelmenin iki anlamı olabilir. İlki malı mülkü geride bırakıp gelmek, diğeri ilk yaratılmanın sünneti ile bunun tekrar edilme ihtimaline bir gönderme yapılması ile dirilmektir.

49- Ve kitap kondu. Artık mücrimleri onun içindekilerden titreyerek ‘Veyl olsun bize!’ dediklerini görürsün. Ve derler ki: “Bu nasıl kitap ki, küçük ve büyük hiçbir şeyi sayıp hesap etmeden bırakmıyor.” Ve yaptıkları şeyleri hazır buldular. Ve senin Rabbin, kimseye zulmetmez.

Buradaki kitap, amel defteri anlamına gelmektedir. (Bkz. Kalem:37) Bize ne diyor? Suçlunun yargılanmasında en küçük detayın bile atlanmaması gerekir. Zîra Kurân mağduriyetin ve zulümlerin olmamasını bu şarta bağlamıştır. Kamera ve ses kayıtları, parmak izi veya DNA örnekleri, yazılı belge vs. Hepsi el kitap olarak isimlendirilen sicil defterinde kaydedildiği gibi adâletin sağlıklı işlemesi için mahkemede hazır bulundurulmalıdır. Kurân önce mağdur olan Ashâbı Kehf gençlerinden bahsetti. Sonra onları mağdur eden tipi bahçe sahibi kıssası ile tarif etti. Şimdi de bu tuzağa müminlerin de düşebileceği mesajını vermek için yine başka bir bahçe sahibi olan Hz. Âdem ve İblis kıssası ile anlatıma devam edecektir.

50- Ve meleklere, “Âdem’e secde edin.” demiştik. Böylece İblis hariç, hemen secde ettiler. O cinlerden oldu. Artık Rabbinin emrinden fıska düştü. Hâlâ onun zürriyetini benim astımda evliyâ mı ediniyorsunuz? Ve onlar size düşmandır. Zâlimler için ne sıkıntılı bir bedel.

Âdem, İblis ve meleklerin secde konusu ayrıntılı bir şekilde Tâhâ 116, Sâd 73, Arâf 11’de verilmişti. Bu bağlamda Allah’a bir veled isnât edip oradan çıkar ve şirk devşirenlere değinildikten sonra burada da şeytânî duygu ve düşünceleri ile gaybı taşlayıp oradan bir şirk çıkaranlara değinilecektir. Şeytâna ve kötülüğü bir güç ilan edip ona tapma Kurân’ın indiği dönem ve günümüzde görülen bir başka sapmadır. Fısk, ‘yoldan çıkma, doğru yoldan sapma, iyilik ve güzellikten çıkma, günaha batma, kötülüğe iyice dalma’ anlamlarına gelir. Fısk işleyene, bu tür davranışları gerçekleştirene de fâsık denir. “fe feseka” kelimesindeki “fa” nedenlik ifade etmektedir. Yani, İblis secde etmediği için Allah’ın emrinden, hak yoldan çıkmış ve cinlerden olmuştur. İblis’in cinlerden mi meleklerden mi olduğu konusunda farklı görüşler olmakla birlikte (Bkz. Râzî) bu ve benzeri âyetler onun meleklerden olmadığına delil olarak okunmuştur. “Kane minel cinni” (Veya bkz. “kane minel kâfirin” örtenlerden oldu. Bakara:34) cümlesinin anlatım akışı göz önünde bulundurulduğunda şöyle bir mana vermektedir: İblis cinlerden oldu. Bu ifade İblis’in yapmadığı secde emrinden önce cin olmadığını bize göstermektedir. Peki, cin nedir. İblis nasıl cinlerden olur. Bir irâdeli yaptığı seçim sonucu cinlerden olabilir mi? Cevabımız için cin kelimesinin lügat manası üzerinde düşünmemiz gerekmektedir. Yoksa cinin ıstılâhî manası düşünüldüğünde cin ile farklı bir türün kastedildiği sonucu elde edilir ve bu soruları cevaplayan değil soru işâretlerini artıran bir bakış olmaktadır. Cin görünmeyen, kapalı, bilinmeyen, tanınmayan ünsiyet kurulmayan anlamına gelmektedir. Zıddı da ins’tir yani bilinen, tanınan, görülen, ünsiyet kurulabilen demektir. İblis kibri ile yaptığı hatalı tercihler sonucu makamdan, nazardan, değerden düşmüştür. Bu düşüş onun kayması, unutulup kayıplara karışması ile sonlanmıştır. Ancak buna rağmen bazı insanlar ona bir zürriyet isnât edip onu Allah’ın astında aracılar hâline getirmiştir. Kurân bu kez İblis ve üretilen mitolojik zürriyeti üzerinden şirki eleştirmektedir. Aslında verilen mesaj açıktır: Her şirk şeytânî bir kibrin ve menfaatin ürünüdür.  Melekler rızıkta, iyilik ve bollukta aracı edilerek şirke alet edilmişken, İblis cezâlandırma ve mahrûm bırakma ve azap etmede aracı/kolluk gücü gibi görülmüş ve nüzul ortamında bu dualistik inanç devam ettirilmiştir.

51- Ben, onları semâların ve arzın yaratılışına ve kendi yaratılışlarına şahit tutmadım ve Ben, yoldan çıkanları kolluk gücü edinmedim.

El-mudıllîn, yoldan çıkanlar anlamına gelmektedir. Yüce Allah kendi astında İblis ve her tür şeytânî duygu ve düşünceyi yardımcı velî/evliyâ edinmediğini açıkça ifade etmiştir. ‘Adudâ kelimesi, ‘adade fiilinden türemiştir. ‘A-d-d’ kökü bilek ile dirsek arasındaki kas, yani pazu demektir. İstiare yolu ile yardımcı-destekçi manası verilmiştir. ‘N-s-r’ kökünden yardım ile ilgili kelimeler olan nâsir-nusret, Kurân’da olmasından dolayı kolluk gücü olarak meallendirilmiştir. Zîra bu tarz uyduruk cin-şeytânların Allah’ın hâşâ kötülük edebilen güçleri olarak anlaşılıyor ve onlardan sakınmak için onlara tapınıyorlardı. Sebebinüzulde melekler iyilikleri getiren güçler, cin ve şeytânlar sözde/uydurulan İblis soyu da kötülükleri temsil eden güçler olarak tanımlanmış ve onlara rüşvet vermeyi din edinmişlerdi.

52- Ve o gün şöyle diyecek: “Benim ortaklarım olduğunu zannettiklerinize nidâ edin!” Böylece onları davet ettiler. Ancak onlara icâbet edilmedi ve onların aralarına uçurum kıldık.

İnanılan ile gerçekler arasındaki uçurum ‘mevbika’ kelimesi ile ifade edilmiştir. İcâbetin olmaması bu varlıkların mutlaka var olduklarından ziyâde hayal ürünü olduklarını teyit içindir. Ancak unutulan İblis’e bir zürriyet uydurulup bazı tefsirlerde İblis’in çocuklarının hatta torunlarının isimleri dahi verilmiştir. Verilen isimler uydurma olduğu için doğal olarak birbiri ile uyuşmamaktadır.

53-Ve mücrimler, ateşi gördü. O zaman içine düşeceklerini zannettiler. Ve ondan uzaklaşacak fırsatı bulamadılar.

Masrifen kelimesi ya ismimekândır veya ismizamandır. Yani ‘Onlar sığınacakları bir yer veya bir yere sığınacak kadar bir zaman bulamayacaklar.’ şeklinde anlaşılabilir. Burada suçu karakter hâline getirenlerin zaten nereyi boylayacağı ifade edildiği için biz ismizaman manasını önceledik. Suçun azalması için suçlularda en ufak bir kurtulma ümidi, adâleti atlatma zannı bile olmamalıdır. Bu sebeple onlara kaçacak, kurtulacak zaman verilmemesi için savcılık ve kolluk güçleri gereksiz bürokrasiden sıyrılıp hızlı ve etkili çalışmalıdır.

54- Ve elbet bu Kurân’da, insanlara her meseleyi farklı yönleri ile açıkladık. Ve insan, çoğu şeyde tartışan oldu.

Cedelleşmek; karşılıklı atışmak, tartışmak, münakaşa etmek, birbiri ile uğraşmak, kavgaya kadar konuyu götürmek demektir.

Sarrafnâbir şeyi bir yönden başka bir yöne döndürmek, evirip çevirmek demektir. Bu manadan kinaye olarak ‘açık-seçik or­taya koymak, beyân etmek, tekrar etmek, türlü biçimlerde ifade etmek’ manalarına da gelmektedir. (Bkz. Tâhâ:113)

Kurân çok yönlü ve çok kapsamlı bir kitaptır. Her seviyedeki insana rehber olacak, yol gösterecek misâller barındırır. O bakımdan bilgi ve kültür seviyesi ne olursa olsun, herkes emeği, uzmanlığı, tecrübesi, yaşı, cesareti, farkındalığı, bilgi birikimi, pratik zekâsı veya idraki nispetinde Kurân’dan nasibini alabilir. Sorun Kurân’dan alınan nasipte değil, bu nasibin başkalarına dayatılmasıdır. Sığ görüşlü birinin az bir emekle edindiği izlenimleri diğer insanlara ‘hakîkat bu’ diyerek dayatması, farklı görüşleri aşağılayıp alaya alması, cedelleşmenin asıl sebebidir. Görüş farklılıklarına hitap eden Kurân’ın çok yönlü yapısı maalesef cedelleşme fırsatına çevrilmektedir. Farklılıktaki rahmeti göremeyenler sürekli kendi baktığı yerden bakmayanları ötekileştirir, tekfir edip itibarsızlaştırmaya kalkar. Kurân’ın bu yapısı bir anlamda turnusol kâğıdı gibidir. Şöyle ki; kibirli ile mütevazı olanı, empati/duygudaşlık kurabilen ile kuramayanı, başkalarının görüşüne saygı duyan ve duymayanları, sabırlı ve sabırsızları, hülasa ahlâklı ve takvalı olanla ahlâksız ve sorumsuz-saygısızları birbirinden ayırmaktadır. Maalesef özellikle dinî/inançsal konularda cedelleşme sanki bir sünnet gibi geçmişten günümüze hiç değişmeden devam ettirilmiştir.

55- Ve insanlara hidâyet geldiği zaman Rabblerinin mağfiretinden ve inanmaktan men eden şey, sadece evvelkilerin sünnetinin onların başına gelmesi veya azâpla karşı karşıya kalmalarıdır.

Sünnet sözlükte, şekil vermek, dökmek, akıtmak, yemek, yüz, diş, yaş, mızrak ucu, huy, tabiat, sîret, yol ve âdet gibi anlamlar taşıyan ‘s-n-n’ kökünün türemiş şeklidir. Sünnetin fiil formu olan ‘senne’nin asıl anlamı “bir şeyi âdet, gelenek olarak ihdas etmek, örnek olarak ortaya koymaktır.” Sonuçta sünnet, olup biten değil, aksine belli bir standarda oturmuş sürekli davranış biçimidir. Olumlu da olur olumsuz da. İnsanın yeni şeyler öğrenmesine engel olan şey, cedelleşmeyi, sabit fikirli olmayı inanç hâline getirmeleridir. Mekkeli müşriklerdeki sorun da buydu. Atalardan gelen şirk kültürünü inatla savunup hataları üzerinde sorgulama yapmazlardı. Bir de düşünen ve sorgulayanlarla da sonu kavgaya varan bir cedelleşme ile karşılık verirlerdi. Evvelkilerin sünnetinin başa gelmesi, sonu azâp olan şirk kültürünü aynen devam ettirmeleridir. Hidâyete, mağfirete engel olan evvelkilerin uygulamaları, atalar inancı, âdet ve gelenekleridir (sünnetidir). Bu kültür o kadar baskındır ki ancak azâp görüldüğünde atalarının sünnetinin bâtıl olduğu anlaşılmıştır. Resûllerin görevi müjde ve uyarı ile evvelkilerin sünnetini halkın sorgulamasını sağlayacak bir zemin oluşturmaktır. Ancak hakîkati örtenler, hakkı bâtılla iptal etmek için sürekli bir alay, cedelleşme ve mücâdele içinde olmuşlardır.

56- Ve biz, resûlleri sadece müjdeleyici ve uyarıcı olarak göndeririz. Örtenler, hakkı bâtılla iptal etmek için mücâdele eder. Âyetleri ve uyarıları alaya almışlardır.

Mübeşşir; müjdeleyen, sevindiren, doğru bir şeyi haber veren demektir. Munzirin gelecekte karşılaşılacak tehlikeye karşı bilgiye dayalı uyarandır. Resûllerin görevi, sadece ve sadece doğru yapılanların sonundaki mutluluğa, kazanca ve huzura dikkat çekip müjdelerle iyiliği teşvik etmek, kötülüklerin sonunda insanı insanlıktan çıkaran akıbete ilişkin uyarılarda bulunup onları kötülüklerden vazgeçirmektir. Ancak resûlün izinden gidenler maalesef atalar inancını körü körüne savunan müşriklerin düştüğü hataya düşüp müjdeyi de uyarıyı da alay ve cedelleşmeye çevirmişlerdir.

57- Ve Rabbinin âyetleri zikredildiği zaman ondan yüz çeviren ve elleriyle takdim ettiklerini unutan kimseden daha zâlim kimdir? Muhakkak ki Biz, onların kalplerinin üzerine kılıflar kıldık. Ve onların kulaklarında ağırlık vardır. Sen, onları hidâyete davet etsen de bundan sonra onlar, ebediyyen hidâyete eremezler.

Ekınne kelimesi, kinan‘ın çoğuludur. Esinne, sinan‘ın çoğuludur bir şeyi örtüp gizlemek, kılıf içinde tutmak anlamına gelir. Vakr, ağırlıktan kinaye olarak işitme güçlüğüdür. Bu kelimelerden “ekinne” söz konusu kalplerin dışarıdan gelen mesajlara açılıp onları anlamalarına engel olan fikri, inançsal kılıflar, perdeler iken, “vakr” kelimesi kalpteki/iç âlemdeki ön yargıların yol açtığı hakîkati, yeni fikirleri algılamadaki isteksizlik ve boş verip ağırdan alma hâlini ifade eden psikolojik bir tahlildir. Bazen evvelkilerin sünneti, bazen nefsânî kibir ile oluşan üstün gelme arzusu ve cedelleşme, bazen hakîkatin ağırlığını alayla geçiştirme eğilimi, bazen de ideoloji, parti, takım ve menfaatler, hakîkati görmede engel teşkil edebilir. İsnadın biz denilerek nahnuya yapılması, açık ve net âyetlere/alâmetlere karşı sergilenen tutum ve bu tutumu besleyen kötü amellerin bir anda değil zamana yayılan sinsi bir süreçle, sebep-sonuç ilişkileri ile ilerlediğini gösterir. Bu, aynı zamanda hakîkati örtme eğilimine dönüşen dolaylı yasaya da bir göndermedir.

58- Ve senin Rabbin, Ğafûr’dur, rahmet sahibidir. Eğer onları yakalayıverecek olsaydı elbette onlara azâp için acele ederdi. Bilakis, onlara, vaad edilmiş bir zaman vardır. Onlar, O’ndan başka mevzi asla bulamaz.

Rahmet, Arap dilinde “rahmet edilene bağış ve lütfü gerektiren bir kalp yumuşaklığı ve acımadır” (Rağıb, İbn Manzur). Ğafûr, bağışlayıp örtmektir ve bu esmâ rahmet yani merhamet ve yumuşak davranabilmeye bağlanmıştır. Resûle senin Rabbin diyerek bağışlayıcı bir merhamete sahip olması gerektiği öğütlenmiştir. Bu tutum insanın acele ile hükümler verip cezâ kesmesine ve zulümlerine de engel olacaktır. Bağışlayıcı olma meziyeti, merhameti ilke edinme ile gelişmektedir. Yuâhızu, kelimesi “e-h-z” kökünden gelir ve yakalamak, tutmak demektir. Yusuf:79’da “Eşyasını yanında tutmaktan Allah’a sığınırım.” Biçiminde maddî anlamı varken, Bakara:255’te ‘Allah’ı uyuklama tutmadığı’ anlamında kullanılmıştır. Maide:51’de de ‘Yahudi ve Hıristiyanları dost tutmayın/edinmeyin!’ anlamındadır. Allah’ın dışında iki ilâh tutmak/edinmek anlamında da Maide:116’da geçer. “Eğer Allah onları yakalayıverecek olsaydı.” azâp için neden acele ederdi? Zîra o “seriulhisaptır”. Gecikmiş yargı adâleti baltalar. Adâletin tecelli etmemesi zâlimin zulmünü mükâfatlandırmaktır. Bu âyetten alınması gereken ders adâletin hızlandırılmasıdır. Adâletin tecelli etmesine engel olmak, onu yavaşlatmak, yanıltmak veya sürüncemede bırakmak haramdır, cehennemlik ahlâkıdır ve sonu helâktir.

59- Ve işte o topluluğu, zulmettikleri zaman helâk ettik. Ve onların helâkı için belli bir zaman kıldık.

Buradaki helâk zulmün kol gezdiği toplumlarda oluşan sosyolojik helâktir. Kimin gücü kime yeterse mantığı şirk sisteminde gözlemlenir ve bu kazananı olmayan bir tür belâ ve helâktir. Bir önceki âyette tevhidin bağış ve rahmet temelli, cezâlandırmada acele edilmeyişi anlatılmışken, burada zâlimlerin evvelkilerin sünnetini din edinerek uyarıya karşı cedelleşmeyi ve müjdeyi alaya almaları sonucu yaklaşan tehlikeye dikkat çekilmiştir. Uyarılara karşı kalbinde bir örtü, kulaklarında ağırlıklar varmış gibi davranmak sosyolojik yasayı tetiklemiş ve tayin edilen, vaad edilen zamanda müstahak olan gerçekleşmiştir. 50. âyette İblis’e zürriyet uydurup Allah’ın astında evliyâlar edinen toplumun nasıl zâlimler ürettiği ve sonunda ne tür bir helâke sürüklendiği anlatıldı. Şimdi de bu ibretlik vakaya bir örnek verilerek konuya devam edilecektir. Kendisine ilim öğretilen ve Allah’a kullukta geri durmayan İblis’in, kibirle yoldan çıktığına Kehf sûresinde atıf yapılıp konunun ‘Mûsâ-Bir Kul’ kıssasına getirilmesi bu kıssayı anlamamızda bize çok değerli bir başlangıç ve iç bağlam ilişkisi vermiştir.

60- Ve bir zamanlar Mûsâ, gencine demişti ki: “İki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar devam edeceğim veya uzun süre gideceğim.”

Hukub, ‘belirsiz uzun süre’ anlamına gelir. (Bkz. Nebe:23) Bu ifadelerden Hz. Mûsâ’nın çok kararlı olduğu anlaşılmaktadır. Fetâ kelimesi, ‘sağlam genç, yiğit demektir. Kelimenin çoğul hâli (fityetün) yine bu sûrenin baş kısmında (Kehf Sûresinin 10, 13. âyetinde) Ashâbı Kehf gençleri için kullanılmıştır. Kelime Kurân’da Aziz’in karısının genç uşağı olarak Yusuf:30’da kullanılmıştır. Hizmetçiler çoğunlukla genç olduklarından dolayı uşaklara/hizmetçiye “fetâ” denilmiştir. Bu âyette geçen fetâhü kelimesi ‘genci, kölesi, adamı, yardımcısı’ şeklinde tercüme edilmiştir. Bu detay Mûsâ’nın emrine verilmiş uşakları, hizmet eden gençleri olduğunu bizlere göstermektedir. “Bir zamanlar” diye başlayan âyetin Hz. Mûsâ’nın henüz vahiy almadığı ve Firavun’un sarayında, emrine tahsis edilmiş genç hizmetçilerin olduğu gençlik döneminde gerçekleştiğini gösteren ince bir detaydır. Burada Genç Mûsâ, bir zamanlar Genç İbrâhîm’in de tecrübe ettiği tam bir arayış içindedir. Firavun’un sarayından çıkıp hakîkati aramak istediğini, hatta bu arayışın çok uzun ve belirsiz bir zaman almasını bile göze aldığını, çok kararlı olarak yakın gördüğü hizmetçisine açmıştır.

Mecmau’l-bahreyn, iki denizin ayrıldığı değil cem olduğu, birleştiği yer manasındadır. Âyette sözü edilen iki denizin hangi denizler olduğuna dair bir açıklık yoktur. Mısır’ın 250 km kuzeyinde Nil’in Akdeniz'e döküldüğü deltada renk farkı çıplak gözle görülür. Tuzlu su ile bol alüvyon ve demir taşıyan Nil sularının renk olarak farklılık arz etmesi Dimyat şehrine bağlı Ras el-Bar beldesini, Mısırlıların deyimi ile ‘iki denizin birleştiği’ bölge olarak meşhûr etmiştir. Döküldüğü bölgede oluşan deltanın ucundaki çıkıntıya lisan (dil) denilir. Genç prens adayı Mûsâ, uşağı ile birlikte Mısır’ın deniz ticaretinin yapıldığı Nil’in Akdeniz ile birleştiği limana gitme niyetini kararlı bir şekilde ifade etmektedir. Amacı oradan farklı medeniyetlere açılmak ve yeni yerler görüp belki de kendi yaşadığı bölgedeki şirki, zulmü ve yanlışları refere edeceği bir cevaba ulaşmaktır.

61- Böylece ikisinin birleştiği yere ulaştıkları zaman ikisi de balıklarını unuttu. O zaman, denizin içine doğru kendi yolunda gitmiş gibi göründü.

Hût kelimesi, Kurân’da Kehf:61-63, Kalem:48, Saffât:142’de tekil ve çoğul olarak toplam 5 yerde geçmiştir. Hût kelimesi, dil bilimcilerin bir kısmına göre ‘balık’, bir kısmına göre de ‘büyük balık’ demektir.

Serâp kelimesinin anlamı çölde su gibi parlayan şeydir. Çünkü göze hareket ediyormuş gibi görünmektedir. Hakîkati olan şeye serâp denildiği gibi hakîkati olmayana da ‘serâp’ denir. (Rağıb) (Bkz. “Kâfirlere gelince; onların amelleri ıssız bir çöldeki serâp gibidir. Susamış kimse onu su sanır. Yanına geldiğinde hiçbir şey bulamaz… Nûr:39) Mealimizin gerekçesi, balığın sanki canlanıp suyun içine gidiyormuş gibi görünmesi (serâp) anlamına dayanmaktadır. Bu serâbı genç yardımcı görmüş veya iyi niyetle üretmiştir. Bunu yardımcının sözlerini aktaran 63. âyette delillendireceğiz. Genç Mûsâ erzaklarını normal olmayacak şekilde kaybetmelerini bir işâret olarak okumuştur. Zaten arayışta olan ve ne aradığını da tam bilmeyen genç Mûsâ bu tarz acayip, fantastik olaylara, anlatımlara meyilli durumdadır.

62- Böylece geçtikten sonra gencine dedi ki: “Öğleliğimizi getir. Elbette, bu yorgunlukla seferimizden dolayı buluştuk.”

Genç Mûsâ’yı azıksız bırakarak seferinden saraya geri dönmesini hedefleyen Genç Uşak, ona şu acayip kurguyu anlatır:

63- Dedi ki: “Gördün mü kayaya sığındığımızda ben gerçekten balığı unuttum. Onu hatırlamamı, bana şeytândan başkası unutturmadı. Ve o, acayip bir şekilde denizin içine doğru kendi yolunu tuttu.”

61. âyetteki serâbı (hayali düşünceyi) burada Genç Yardımcı, Mûsâ’ya gerçekmiş gibi sunmaktadır. Aslında balığı ikisi birden unutuyor, (Bkz. “İkisi de balığı unuttu.” Kehf:61) ancak Genç Yardımcı, bir anda bunu fırsata çevirip unutmayı üstlenmiştir. Amaç Genç Mûsâ’yı geldikleri yere geri döndürebilmekti. Bunu sağlamak için fantastik bir hikâye uydurmuş, suçu da bir şekilde şeytâna atmayı da ihmal etmemiştir. Balığın canlanıp suyun içine girdiği anlatımı, Genç Mûsâ’nın kendi maneviyatını canlandıracak abıhayat arayışı ile örtüşünce heyecanla verdiği tepki şöyledir:

64- “Bizim aradığımız şey, işte bu!” dedi. Böylece kendi izlerini takip ederek geri döndüler.

Sarayda yetişen ve sihir-büyü gibi fantastik şeylere inanılan bir ortam ve kültürde yaşayan Genç Mûsâ’nın böyle gizemli, sırlı, acayip işâretlere ulaşmak için çıktığı seferde, ihtiyacı ve inancı olanı Genç Yardımcı’sının üretmesinin sebebi, fazla uzaklaşmadan efendisini evine geri çevirme niyetiyle yaptığı kuvvetle muhtemel gözükmektedir. Kasas kelimesi, bir kimsenin izini sürüp ardınca gitmek demektir. Bu detay erzak ve suyun unutulması veya kaybedilmesinin hayati önem taşıdığı çöl yolculuklarına bir gönderme olabilir.

65- Böylece kendisine katımızdan bir rahmet verdiğimiz ve tarafımızdan bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kul buldular.

Bu kıssada anlatılan kişinin kimliği ciddi bir problem olup hakkında yüzyıllardır tartışılmış fakat tartışmalar gördüğümüz ve bildiğimiz kadarıyla daima olumlu bir tip olduğu üzerinden yapılmıştır. Olumlu tip olarak düşünüldüğü için bu kez de kıssada geçen “üç eylem” üzerinden (gemiyi delme, bir delikanlıyı katletme ve iki yetimin duvarını tamir etme)  tartışmalar yürütülmüş ve hiçbir zaman akılları ve vicdanları tatmin edebilecek cevaplar verilememiştir. En çok da Kurân’ın, Allah’ın astında evliyâ edinmeyi şiddetle eleştirmesine rağmen bâtınî taraf, iç yüz, görünmeyen taraf, hikmet, parça-bütün ilişkisi, bütünün tamamını görme gibi ilk bakışta cezb edici açıklamalar yapılmış ve fakat bütün bunların bir türlü tatmin edici cevaplar olmadığı görülmüş olmalı ki tartışmalar hâlâ devam etmektedir. Mûsâ’nın şeriat bakımından haklılığı savunulmakta fakat kullardan bir kula da “bilge kul” adı altında toz kondurulamamakta, dolayısıyla ne yârdan ne de serden geçilmektedir. Fakat vicdanları rahatsız eden hatta kanatan sorular da öylece durmaya devam etmektedir. Oysa 50. âyetteki “Hâlâ onun zürriyetini benim astımda evliyâ mı ediniyorsunuz?” söylemi herkesi neden titretmemektedir? Maksadımız cedelleşmek değil, hakîkat arayışıdır. Aşağıda ve devam eden âyetlerde açıklayacağımız üzere kafalarda oluşan sorulara doğru, isabetli ve tatmin edici cevaplar vermenin yolu bazen durduğumuz yeri ve bakış açımızı değiştirmekten geçer. Öyle ki bazen bir aslanın ağzındaki yavrusu resmine sağdan baktığımızda aslanın yavrusunu yemek üzere olduğunu, soldan baktığımızda ise yavrusunu şefkatle bir yere götürdüğünü görürüz. Soldan bakan, aslanın yavrusunu neden yediğini hiçbir zaman cevabını alamayacak bir şekilde yersizce tartışadururken; sağdan bakan, aslanın yavrusuna olan şefkatini görür ve iç huzurunu doyasıya yaşar. Bu kıssada da durduğumuz yeri ve bakış açımızı, hakîkati bulma adına değiştirmemiz gerekiyor. Kıssada anlatılan bu tip gerçekten iyi bir tip midir? En başta sorulması ve izi takip edilmesi gereken soru budur. İyi bir tiptir cevabı verildiğinde bu cevabın başta kıssanın, sonra Kehf sûresindeki kıssaların iç ve Kurân’ın genel bütünlüğü içinde ciddi çelişkiler barındırdığını görmekteyiz. Bu çelişkiler, âyetler tek tek işlenirken gündeme getirilecek ve hepsine cevaplar verilecektir. Fakat bu kişinin Kehf 50. âyette sözü edilen ‘Allah’ın astında evliyâ edinme’ söylemi üzerinden şiddetle eleştirilen ve 51-52. âyetlerde de sorulan sorularla insanların üzerinde düşünmeye davet edildiği kötü bir tip olduğu kabul edildiğinde akıllara takılan soruların hepsinin; kıssanın, sûrenin ve Kurân’ın bütünlüğüne uygun olarak cevaplar bulduğuna şahit olmaktayız. Öyle ki; sabretme, geleceğe ilişkin durumlarda inşâallah söyleminde kimin nerde durduğu, nebî-resûllerin bir şeyi öğretmedeki tutumları, kimin her şeyi ihâta edip her şeyden haberdar olduğu, öğretilen ilmin istismar edilip edilmediği, kulun aldatıcılardan olup olmadığı, kimliğinin belirsizliği, Genç Mûsâ’ya üstenci bakışı, Allah’ın astında evliyâ edinmenin üstünde neden bu kadar durulduğu, kulun eylemlerinin Kurân’la çelişip çelişmediği ve bu eylemlere getirdiği tevîllerin tutarlı olup olmadığı konuları vicdanları tatmin edecek bir açıklığa kavuşacaktır. Aynı zamanda kendisine iki bahçe verilen zengin adamın mal ile ilgili maddî düzlemdeki imtihanı, burada kendisine rahmet verilen ve ilim öğretilen kullardan bir kulun zihinsel düzlemdeki imtihanıyla Kehf sûresindeki kıssaların konu bütünlüğü tamamlanacak ve uyaran pozisyonundaki fakîr adamın rolünü, sorgulayan pozisyonundaki Genç Mûsâ’nın almasıyla kıssalar arasındaki geçişkenlik de belirginleşecektir.

Bu âyette rahmetin verilmesinden ve ilmin öğretilmesinden bahsedilir. Bu ikisi birlikte olmalıdır. Zîra ilimsiz merhamet ahmaklık, merhametsiz ilim zulüm üretir. İlmin öğretilmesini anlıyoruz; fakat rahmet-merhamet bir kula nasıl verilir? Eğer kişi sosyopat veya psikopat değilse fıtrî olarak tüm kullara aslında merhamet duyguları potansiyel olarak yaratılıştan yüklenmiştir. Kimi insan, fıtratındakini amellerine yansıtarak potansiyelini kinetize ederken, kimisi vehbi olarak verilen insanî duyguların, merhametin, acımanın, paylaşmanın üstünü örter.  İlim öğretilir, ancak ilmi ile amel etmeme irâdesi yine kula bırakılmıştır. (Bkz. Kitap yüklü merkepler benzetmesi, Cuma:5) Rabbimiz Bakara 64'te yüz çevirenlere rahmet verilmesinden bahseder. "Siz ise, bundan sonra da yüz çevirdiniz. Eğer Allah'ın üzerinizdeki fazlı (lütûf ve ihsânı) ve rahmeti olmasaydı, siz gerçekten hüsrâna uğrayanlardan olurdunuz.” Demek ki yüz çevirenlere de Allah rahmetini vermiştir. Bakara 178'de "Rabbinizden bir rahmettir!" denildikten sonra "Kim haddi aşarsa ona elîm bir azâp vardır." denilir. Demek ki rahmet verildikten sonra haddi aşma, yoldan çıkma ihtimali vardır ki uyarı gelmiştir. Rûm 33'te "Sonra onlara kendisinden rahmet verdiği/tattırdığı zaman onlardan bir kısmı Rabblerine şirk koşarlar." denilir. (Benzer bir kullanım için bkz. Fussilet:50) "Katından rahmet verilmesine karşı yapılan nankörlükten" Şûra:48'de bahsedilir. Hadid 28'de "Ve O’nun Resûlü'ne imân edin ki, size rahmetinden iki kat versin." denilir. Burada birinci rahmet, insanların varlık âleminde olmaları ve yaşamalarıdır. İkinci rahmet ise resûle imân ettikten sonra ulaşılacak rahmettir.  Arâf 156'da "Allah'ın rahmeti istisnasız her şeyi kuşatmıştır." denilir. Demek ki Allah'ın rahmetine mazhar olmayan tek bir varlık bile yoktur. Kullardan bir kul da Allah'ın rahmeti ile ilim öğrenmiş, Genç Mûsâ ile karşılaşmış; ancak ilmin hakkını verememiştir. Rahmet verilmiş; ancak bunu bir üst seviyeye kendi hür iradesi ile çıkarmadığı için verilen rahmete de ilme de nankörlük etmiştir. Haddizatında verilen bir rahmet, lütûf ve nimet olacak ki onun örtülmesinden, küfründen bahsedilebilsin. Abden min ibâdinâ kullarımızdan bir kul demektir. Bize göre âyetin bu kısmında geçen ‘abd’ kelimesi, herhangi bir kulu ifade etmektedir. Bu kulun adı Kurân’da geçmiyor. Kurân olumsuz kişilere ya kimse der(Bkz. Araf:175) ya lakabını (Bkz. Tebbet:1) ya da sıfatını anar (Firavun, mücrim, müşrik, münafık, müfsid, kâfir gibi) ve isim vermez. İyi kulları ismi ile zikreder. ‘Abd Kurân’da müşrikler için onların taptıkları için de kullanılır. (Bkz. “Muhakkak ki, Allah’ın astında dua ettikleriniz sizler gibi kullardır.” Arâf:194) Müşrikler Allah’ın şirk koşan kullarıdır. "Ey kendilerini israf eden kullarım!” (Zümer:53) Bu ve başka âyetlerde günahkâr veya müşrik kullara da Allah (ibâdiye-ibâdinâ) kullarım, kullarımız şeklinde isimlendirir. Şirk, aracı-putları vesile ederek kulluk etmeye çalışmaktır. İnsan ya Allah’a kul olur ve özgürleşir ya nefsine kul olur ve nesneleşir.

Âyetteki “Katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz” ifadesinin ilimle birleştirilmesinin manası bu kula âyetlerin verildiğini gösteriyor. Zîra Kurân’da rahmet ve ilmin verilmesi, âyetlerin verilmesine eşittir. İndirilen rahmet ve ilim inananlara şifâ iken, zâlimin çevresine ve kendisine verdiği hasarı artırır (Bkz. “Kurân’dan indirdiğimiz şeyler (âyetler, kıssalar, misâller), inananlar için şifâ ve rahmet ve zâlimlerin hasarından başkasını arttırmaz.” İsrâ:82.) Ancak ne ilginçtir ki bu kula ‘melek, nebî-resûl, sâlih kul, muttaki, mümin-müslim, şehid-sıddık güzel-iyi kul’ (Bkz. ne güzel bir kuldu Sad:30)  gibi sıfatlar verilmiyor. Ayrıca ismi de verilmiyor. Kurân’da ismi verilmeyen, nebî-resûl-mursel gibi sıfatları olmayan ancak âyetlerin verildiği bir kimseden daha bahsedilir. Arâf 175’te “Onlara, âyetlerimizi verdiğimiz kimsenin önemli haberini tilâvet et. Artık o, onlardan sıyrıldı. Böylece şeytân onu kendisine tâbi kıldı. Artık o ğâvîn oldu. Arâf sûresi 160 ve devamında Hz. Mûsâ ve İsrâîloğulları’ndan bahsedilip konunun Arâf sûresinde âyetlerin verildiği kimseye-kula getirilmesi de manidardır. Bir detay da ‘buluştular yerine buldular’ ifadesidir. Bu ifade, bu kul ile karşılaşmanın plânlı ve önceden kararlaştırılmış bir buluşma değil, spontane/kendiliğinden olduğunu gösterir.

66-Mûsâ ona şöyle dedi: “Rüşde ulaşmak üzere, sana öğretilenden bana öğretmen için sana tâbi olabilir miyim?”

Genç Mûsâ bu kula ilim öğretildiğini önceden bilmektedir. Bu da ilim öğretilen kulun çevresindekilere bundan bahsettiği ve bir şekilde ilmi ile meşhûr biri hâline geldiğini gösterir. Hiçbir resûl/nebî kendisine öğretileni saklamamış, teklife gerek kalmadan aktarmakla mükellef tutulmuştur.(Bkz. Maide:67) Ancak bu kimse öğrendiklerini aktarmakta, ilmin zekâtını vermekte, tebliğ ve davette resûllerin tam aksine taliplere isteksizdir. Ashâbı Kehf rüşdü Allah'tan isterken Genç Mûsâ rüşdü bir kuldan istemektedir. (Bkz. Kehf:10)

67- Dedi ki: “Muhakkak ki sen, benimle beraberliğe asla sabredip güç yetiremezsin.”

Görüldüğü gibi bu kul/kimse, inneke (muhakkak ki sen- asla) diyerek geleceğe ilişkin kesin konuşuyor ve istisna bırakmıyor. Kurân bu üslûbu, 23 ve 24. âyetlerde ve devamında bahçe sahipleri üzerinden yermiştir. (Bkz. “Ve istisna etmiyorlardı. Kalem:18) Sabren kelimesi, nekiradır ve aynı zamanda nefiy siyakındadır. Bu kullanım umumu ifade etmek içindir. Yani sabrın herhangi bir türünde bile benimle güç yetiremezsin. Sabrın azına, çoğuna ve diğer şekillerine asla güç yetiremezsin anlamı katmak içindir. Oysa resûller veya sâlih insanların beraber olmaları, beraber sabretmeleri Kehf sûresinde de olduğu gibi Kurân’da sürekli emredilir. (Bkz. “Rabblerine… dua edenlerle beraber sabret…” Kehf:28) (“Ey inananlar! Sâdıklarla beraber olun!” Tevbe:119)

68- Ve haberdar edilmediğin, ihâta edemediğine nasıl sabredeceksin?

Hangi beşer herhangi bir konuda olayı tam anlamı ile ihâta edebilir? En basit tercihin bile yıllar sonra doğuracağı sonuçları kim bilebilir? Kul “haberdar edilmediğin, ihâta edemediğine nasıl sabredeceksin?” diyerek mefhumu muhalifinden kendisinin haberdar edildiğini, ihâta ettiğini îma ederek Genç Mûsâ’yı küçümsediğini göstermektedir. Bahçe sahibinin mal üzerinden kapıldığı üstünlük fikrine, kul da ilmi üzerinden kapılmıştır. Oysa sadece Allah ilmi ile her şeyi ihâta edebilir. Zîra O el-Muhît olandır. Ve esasen Allah, bu cümleye 91. âyette cevap vermektedir. (Bkz. Kehf:91) El-Muhît olan Allah dışında hiç kimsenin olayları tüm yönleri ile ihâta edebilecek bir kapasitesi de olamaz. Zîra sonsuza yakın ihtimali birlikte düşünmek imkânsızdır, muhâldir. Ancak birtakım kullar her şeyi kuşatma iddiasında bulunarak aldatabilir. Bir de buradaki söylemde dikkat edilirse “inşâallah” yani “Allah dilerse…” gibi bir istisna bırakılmamıştır. Ancak Genç Mûsâ, inşâallah diyecektir. İlave olarak belirtmek gerekir ki, bahçe kıssasında iki bahçe sahibi malını kaybedince hatasının farkına varıp “Keşke, Rabbime kimseyi şirk koşmasaydım.”  diyerek itiraf etmişken, kullardan bir kulun hatasını fark edip itiraf etmediği görülmektedir. Bu da entelektüel düzlemdeki imtihanın, mal ile ilgili maddî düzlemdeki imtihandan daha zor olduğunu göstermektedir.

69-  “İnşâallah, beni sabırlı bulacaksın. Ve sana emirde âsi olmam!” dedi.

İnşâallah demek, Allah dilerse demektir. Genç Mûsâ’nın sabretmesi gerektiğini Allah dilemiştir. Allah’ın dilemesi fıtratta yazdığıdır. İnsanların cinâyete, gaspa karşı durması fıtratlarında vardır ve bunu en baştan Allah dilemiş ve fıtrata kodlamıştır.(Bkz. Din fıtrattır. Rûm:30) Genç Mûsâ’nın “Allah dilerse beni sabırlı bulacaksın.” cümlesi bu nedenle çok manidardır. İrâdeyi tamamen birine teslim etmek, aslında onun kölesi derekesine kişinin kendini düşürmesidir. Bu nedenle inşâallah söyleminin/vaadinin gereğini yapmak önemlidir. Genç Mûsâ, “inşâallah” söyleminin tarafındayken, kullardan bir kul “asla” söyleminin tarafındadır. Kurân’ın söylemi de inşâallah’tır.

70- Dedi ki: “Eğer bana tâbi olursan, artık sana zikredene kadar bana ondan bir şey sorma!”

Neden sormayacak? En başta ne yapılıp yapılmayacağı, beraber yolculuk eden ve ona karşı çıkmayacağını beyân eden Genç Mûsâ’ya neden doğru ve dürüst bir şekilde, saklamadan, gizlemeden anlatılmamıştır? Oysa Mümin, içi dışı bir olan değil midir?

71- Böylece ikisi intikal ettiler. Nihâyet gemiye bindikleri zaman onu deldi. “Onun ehlini, boğmak için mi onu deldin? Gerçekten sen, tehlikeli bir iş yaptın!” dedi.

İmrâ kelimesi, büyük, hayret edilecek, şaşılacak, tehlikeli anlamına gelmektedir. Bu kelime, “görülmedik bir iş” anlamına gelir.  Ebû Ubeyde, “pek büyük bir musibet”; Ahfeş, “iş şiddetli ve çetin bir durum aldığında” bu kelime ile ifade edilir, demiştir (Kurtubî). Sefîneti; iki şeyin birbirine bağlanması demektir. Geminin akıp gitmesine câriyeti (Rahmân:24-25), demir atması veya limana bağlı hâline veya karaya oturup sabitlenmesi sefîneti (Kehf71-79 ve Nûh’un gemisinin tepeye oturması Ankebut:15), yüklü gemi manasında “fulk” kullanılmıştır.(Bkz. Yasin:41 ve Hz. Yûnus’un kaçtığı dolu gemi için bkz. Saffat:140). Buradan, kulun sahile bağlı gemiye binip onu delerek kusurlu hâle getirdiği anlaşılmaktadır. Genç Mûsâ bunu görüp sahiplerinin farkına varmadan denize açıldıkları takdirde ölümcül mağduriyetler yaşayabileceklerini hatırlatmıştır. Genç Mûsâ’nın uyarısı son derece yerinde ve haklıdır. Kulun cevabı ise yine karşısındakini suçlayarak, eksikliği varmış gibi hissettirip gerçekleri saklama yönünde bir geçiştirme olmuştur.

72- Dedi: “Muhakkak ki sen benimle olmaya asla sabredip güç yetiremezsin, demedim mi?”

Kullardan bir kul, bunu yapacağına mal sahibini çağırıp onları bekleyen tehlikeden bahsetse ve tercihi kaptan ve çalışanlara bıraksa daha doğru bir tutum olmaz mıydı? “İlerde zorba bir melik var, sağlam teknelere el koyuyor, geminizi kusurlu yapın ki ekmek teknenize el konmasın!” diyerek tercihi onlara bıraksaydı daha doğru bir mümin davranışı olmaz mıydı? Veya sen bana asla sabredemezsin diyeceğine neden izinsiz başkasının malına zarar verdiğini Genç Mûsâ’ya izah etse olmaz mıydı?

73- “Unutmam sebebiyle beni tahrik etme ve emrimden dolayı beni zorlama!” dedi.

Turhik kelimesi, rahika fiilinden türemiştir. Bir şey bir şeyi sarıp bürüdüğünde bu kelime ile ifade edilmektedir. Bu yüzden sıkıştırma yolu ile tahrik manalarına gelmektedir. Buradaki Genç Mûsâ’nın emri, en başta verdiği ve kendisini bağlayan sözüdür. Bu sözün sürekli hatırlatılması ile Genç Mûsâ bu zor seyahate devam etmek zorunda kalmıştır. Zîra en başta bir söz vermiştir. Ancak bu kişiyi tanıdıkça irâdesini yanlış bir kişiye teslim ettiğini anlamaktadır.

74- Böylece ikisi intikal etti. Nihâyet bir delikanlıyla karşılaşana kadar gittiler. Derken onu katletti. “Sen, gelişmekte olan bir nefsi bir nefse karşılık olmaksızın mı öldürdün? Gerçekten sen, görülmemiş bir şey yaptın.” dedi.

Nukr kelimesi, akılların kabul etmeyeceği çirkin bir eylem demektir ve nekira fiilinden türemiştir. Demek ki imrâ “korkunç iş”, nukrâ ise “yaygın olmayan kötü, çirkin iş” anlamı­na gelmektedir. Münker de aynı köktendir ve marufun zıddıdır. Nekira, belirsiz anlamından dolayı “görülmemiş, bilinmeyen” manasında meallendirilmiştir. Ğulâm, şehvetin şiddeti manasına gelen “iğtilâm” kökünden alınmıştır. Bu da ancak bâliğ olanlarda bahis konusudur. Araplar 20 yaşındaki delikanlılar için de ğulâm tabirini kullanırlar. Bu tabirin aslında bâliğ/buluğa erenler için kullanılması daha doğrudur. Bu özellik, çocukluk yaşından çıkmış (vildân- sabi olmayan) kimselerde olur.  Bu da delikanlılık (ergenlik) çağıdır.  Küçük çocuğa ğulâm denilmesi mecazidir. Ğulâm/delikanlı sözcüğü, şeyh/ihtiyâr sözcüğünün zıt anlamlısı olarak kullanılır. Henüz tam genç (fetâ’) dediğimiz yaşa ulaşmamış, hormonların etkisi ile ergen tavırlar sergileyen bir çocuğu ifade etmektedir. Bu dönem çocuklar farklı davranışlar gösterebilir. Misâlen anne babasına karşı âsi, kavgacı, duygusal tepkiler verebilir. Bu tepkiler zamanla tecrübe edindikçe normalleşecektir. Kullardan bir kulun, çocuğun bu dönemki davranışlarına bakarak anne babasına âsi olduğu bahanesine sığınarak yaptığı katl, ne kadar haklıdır? Âyetteki “Bir nefis karşılığı olmaksızın bir nefsi mi öldürdün? ” ifadesinden, “ğulâm”ın cezâî ehliyetinin olduğu, deli veya sabi olmadığını gösterir. Genç Mûsâ, bu yüzden bu infazın ancak “kısas” yoluyla yapılabileceğini ifade etmiştir. Buradaki olay kısasa uygun görüldüğüne göre, “ğulâm” çocuk değil, bıyıkları terlemiş bir delikanlı olmalıdır (yani cezâî ehliyeti haiz olmalıdır). Zaten Genç Mûsâ’nın yaşadığı dönemde de Allah’ın şeriatı değişmeden uygulanıyordu Zîra “Tevrat’ta onlara şöyle yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş” (Mâide 5/45). Aslında burada Genç Mûsâ kısasta nasıl hayat olacağını, kısas olmadan ne tür cinâyetlerin işleneceğini görmüş, Bakara 179’u yaşayarak öğrenmiştir. Zekiy kelimesini Araplar, temiz, arınmış manasında kullandığı gibi büyüyüp gelişen ekine de yine “zeki” derlerdi. (Râzî) Biz bu sebeple kelimeyi bağlama uygun olarak gelişmekte olan şeklinde meallendirdik. Burada dikkat edilirse bıyıkları henüz yeni terlemiş olan delikanlıyla karşılaşana kadar ilerleme, gitme var. Bu karşılaşmanın rastgele değil, bilinçli, önceden belirlenmiş bir hedef olması muhtemeldir. Öldüren günahkâr kul, muhtemelen bu genç ile ilgili önceden bir bilgisi veya husumeti vardır. Saraylı ve Firavun’un yakını olan Genç Mûsâ’nın nüfûzunu kullanarak böyle bir hesaplaşmayı gerçekleştirdiği kuvvetle muhtemeldir. Bunu işlediği cürümlerin izahını hemen yapamayışından da anlamaktayız.

75- Dedi: “Muhakkak ki sana benimle olmaya asla sabredip güç yetiremezsin, demedim mi?”

Burada asla güç yetiremeyeceği ifadesi aslında gelecek zamana ilişkin kati/kesin bir yargıdır. Bu konuşma usulü Kurân’ın tavsiye ettiği gelecek/gayp ile ilgili emrin tam tersidir. Burada ve diğer konuşmaların çoğunda aslında kullardan bir kul kesinlikle inşâallah dememiştir. Kurân Kehf sûresi 23’te  “Bir şey hakkında ‘Ben, bunu yarın mutlaka-kesinlikle yapacağım!’ deme.” diyor. Ancak kullardan bir kul, Genç Mûsâ’nın tepkisine ilişkin kesin bir hüküm vermekten geri durmamıştır. Bu hükmü vermenin bir sebebi de yapılan kötü amellere karşı vicdan sahiplerinin vereceği tepkileri, telkinlerle bastırıp onları kontrol altına almak da olabilir. Ve bu emelinde de, genç ve tecrübesiz Mûsâ üzerinde başarılı olmuştur.

76- Dedi ki: “Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam artık benimle arkadaşlık etme! Benden bir özre ulaşmış oldun.”

Evet, bu âyetlerde Genç Mûsâ’yı, bilgili ancak bilgisini merhamet ve rahmet nazarıyla kullanmayan kulun nasıl etki altına aldığı net olarak anlaşılmaktadır. Henüz vahiy almamış, nebî-resûl seçilmemiş Genç Mûsâ’nın saflığı, iyi niyet ile başladığı arayışı, onu istismara açık hâle getirmiştir. Ancak Genç Mûsâ, bundan da paha biçilmez tecrübeler kazanacaktır.

77- Böylece ikisi yine intikal ettikleri zaman kasabalılardan yiyecek istediler. Fakat onları, ağırlamaktan çekindiler. Orada yıkılmaya başlayan bir duvar buldular. Böylece hemen onu doğrulttu. Dedi ki: “Eğer sen dileseydin, elbette onun için bir mükâfat alırdın.”

Cidar, iki yeri birbirinden ayıran duvardır. Burada sâlih bir babaya ait bahçe çeperi, cidarı anlamındadır. Yoldan gelenlere kasabalıların olumsuz tavrı, kulun daha önceden kasabalılara güven vermeyen, çekinecekleri ameller yapmış olabileceği izlenimi vermektedir. Veya zâlim Firavun’un namının buraya gelmesi ile saraylılardan çekinmeleri, korkmaları olarak da anlaşılabilir.

78-Dedi ki: “Bu, benimle senin aranda ayrılıktır. Sabırlı olmaya güç yetiremediğin şeyin tevîlini sana haber vereceğim.”

Firâk, ‘f-r-k’ kökünden gelir ve iki şeyin arasındaki ayrılığı, farkı ifade eder. Bu ayrılık önce fikirsel veya inançsal olmuş, sonra fiziksel ve bedensel olacaktır. Burada kullardan bir kul ile onun her yaptığı amele muhâlefet eden Genç Mûsâ’nın fikirsel olarak ayrı dünyaların insanları olduğu, kul tarafından belirtilmiş ve yolları ayırma talebi kuldan gelmiştir. Te’vîl kelimesi, sözlükte ilk hâline dönmek anlamına gelen “evl” kökünden “tefil” vezninde mastar olup “döndürmek” ve “herhangi bir şeyi varacağı yere vardırmak” demektir. (Bkz. Arâf:53’te müşriklerin Kurân’ın tevîlini beklediği şöyle ifade edilir: “Onlar sadece onun tevîline mi bakıyorlar?”) Görüldüğü gibi tevîl olumlu manada kapalı olanın iç yüzünün gelip varacağı nihâî manayı ifade ettiği gibi Âli İmrân 7’de de “kalbinde eğrilik olanların âyetlerin müteşabih olanlarının, fitne çıkarmak için tevîlini yapmak istemeleri” gibi olumsuz anlamda da kullanılmıştır. Bu âyetler bize göstermektedir ki her tevîl doğru bir amaç için, hakka ulaşmak adına yapılmaz. Kendisine ilim verilen, ancak bu ilmin hakkını merhamet ile ortaya koyamayan günahkâr kulun yaptığı zannî tevîller şöyledir:

79- Öyle ki o gemi, denizde çalışan yoksullarındı. Artık onu kusurlu yapmayı irâde ettim ve onların arkasında, bütün gemileri gasp ederek ele geçiren bir melik vardı.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, bir kulun gemideki hasarı kendi irâdesi ile yapmış olmasıdır. Bu hususu kendisi de “Ben onu kusurlu hâle getirmek istedim.” diyerek beyân etmiştir. Âyette geçen “limesâkîne” kelimesindeki lâm harfi aidi­yet ve mülkiyet manasındadır. Bu tevîldeki melik kullanımı yönetme işini hakkı ile yapanlar için kullanılır. Allah’ın bir ismi de el-Melik’tir ve Kurân’da hep olumlu manalarda geçer. Mesela “Bize bir melik tayin et ki, Allah yolunda savaşalım!” Ve onların peygamberi onlara dedi: “Allah Tâlût'u size melik olarak tayin etti.” (Bakara:246-247) Hz. Yûsuf’u zindandan kurtaran yöneticiye de Kurân Firavun demez, Melik der. (Bkz. Yûsuf:43-50-54-72-76) Allah’ın sıfatı olarak Taha:114’te ve Mü’minûn:116’da Haşr:23’te Cuma:1’de (meliki-lkuddûsi-l’azîzi-lhakîm(i)) ve Nas sûresi 2. âyette hep eşsiz yönetici, mülkünde mutlak otorite sahibi olan manasında Allah için kullanılır. Buradaki hatalı kullanımlar, kulun Genç Mûsâ’ya bir gerekçe uydurduğu izlenimi vermektedir.

80-Ve fakat delikanlının ebeveyni iki inanandı. Onları tuğyan ve küfürle sürüklemesinden çekindik.

Bu âyetlerden sonra “kullardan bir kul” tevîl yapmaya başlıyor. Her olayın bir görünen (zâhir), bir de görünmeyen (bâtın)  tarafının olduğu inkâr edilemez bir hakîkattir. Bakara 216, bunu ifade eder. Fakat bunu hiçbir insan bilemez, herkes sadece tahminler yürütebilir. El- Muhît olan yalnızca Allah’tır. “Her şeyin iç yüzünü biliyorum.” iddiasını ileri sürecek bir insan her şeyi yapabilir. Kaldı ki bu iddiayı herkes öne sürebilir. Buna kim dur diyebilir? Bu tehlikeli bir yoldur ve bunun ucu bir kez açık bırakılırsa bu durum kaosa yol açar. İnsanın gizeme, bilinmeyene, efsanelere ve olağanüstülüklere olan merakı sebebiyle Kurân’ın özellikle 50. âyette “Hâlâ onun zürriyetini benim astımda evliyâ mı ediniyorsunuz?” söylemi üzerinden set çekmeye çalıştığı ve eleştirdiği bir durum, ters anlaşılarak bütün bu “evliyâ” inançlarına bizzat kaynak olarak kullanılmıştır. Bu hazin ve trajikomik bir hâldir. Bir şeyin içini-dışını, görünen-görünmeyen tarafını, başını-sonunu, hayrını-şerrini, parçasını-bütününü sadece Allah bilebilir. Dolayısıyla bu kıssa, bu tür iddialarda bulunabilecek kişilere, bu kişilere kanacaklara “kullardan bir kul” üzerinden ibretler sunmakta, “bilge kul” güzellemesi veya “evliyâ”  efsaneleri üzerinden her şeye “kılıf” bulmanın ve bulacak olanların yollarını tıkamaktadır.

Dikkat edilirse öldürme olayında bu kul olayın fâilleri için kendisinin de içinde olduğu çoğul bir kullanım yapmıştır. Aslında Genç Mûsâ’yı ve arkasındaki nüfûzu da bu cinâyete ortak etme niyetini beyân etmiş, bir şekilde suça yardım ve yataklığa ilişkin bir îmada bulunmuş olabilir. Arkasında Firavun gibi bir diktatörün gücünü istemesi, cinâyetin hesabından sıyrılmak için gâyet tutarlı bir yöntem gibi gözükmektedir. Burada çekinen, korkan Musa ve kuldur bu nedenle çoğul kullanmıştır. Aynı zamanda bu kulun, katlettiği delikanlının anne babasını tanıdığı anlaşılmaktadır. Güya onları korumak için evlâtlarını öldürme gerekçesi de Genç Mûsâ’ya sunulan hikmetsiz bir sus payı ve haksız bir bahanedir. Zîra ne küfrün ne de azgınlığın cezâsı, kişinin emek vererek yetiştirdiği evlâdını öldürmek olabilir. Tuğyan edenin cezâsını o filli yapan çeker, evlâdı çekmez. Zaten burada ihtimal ile bir cinâyet işlenmesi söz konusudur. Haşînâ kelimesi, “saygı duymak, korkmak, en­dişe etmek” anlamına gelen “haşiye” fiilinden türemiştir. (Bkz. Haşyet için A’lâ:10) Burada geçen “haşînâ” fiili yaygın anlamı olan “korkmak, çekinmek” şeklinde tercüme edilmiştir. Bu kulun “Hızır” veya “Melek” olduğu iddiası da yine bu kulun tevîli ile çürütülmüştür. Zîra “korktuk, çekindik” diyerek korkanların ya da çekinenlerin de hâşâ Allah ile melekler olduğu anlamı ortaya çıkmaktadır. Bu da hatalıdır. Çünkü Yüce Allah’ın herhangi bir şeyden korkması kesinlikle söz konusu olamaz. Onun emrini yerine getirmekten bir an bile geri durmayan melekler de Allah’tan aldıkları emirlerden dolayı ne tereddüt ederler ne de korkarlar.

81-Böylece Rabbinin, ondan hayırlısını, yetişmişini ve merhamete yakın olanla değiştirmesini irâde ettik.

Bir kul, infaz ettiği delikanlının kardeşlerinin neden daha hayırlı ve merhamete daha yakın olmasını ister? Zîra bunların kendisinden intikam almak için peşine düşeceklerini çok iyi biliyordur. Muhtemelen burada kul ile bu gencin arasında bir husumet söz konusudur. Yaptığı intikama nasıl Genç Mûsâ’yı alet etti ise, Allah’ı ve dini de kullanmaktan geri durmamıştır. Özetle aldatıcı Allah ile aldatmaktadır. (Bkz. “Aldatıcı, sakın sizi Allah ile aldatmasın.” Fâtır:5) Maalesef dün ve bugün din, şeriat ve Allah ile aldatanların yaptığı katliamlar hız kesmeden devam etmiştir. Din insanları yaşatmak için indirilmesine rağmen bazı münafık kullar, dini ilimleri kullanıp inançları birer silaha çevirmişlerdir. Çocuk-çoluk, genç-yaşlı demeden öldürenlerin din, âyetler, peygamberler ve Allah ile yakından uzaktan hiçbir ilgisi yoktur. Bu tecrübe Genç Mûsâ’nın resûllüğünden sonra, onun risâleti üzerinden (onun izinden alıp) insanları inançlar ile manipüle edecek olan Samiri zihniyetine karşı da yetiştirmiştir. (Samiri zihniyeti için Bkz. Tâhâ:83-94)

82- Ve amma duvar ise şehirdeki iki yetim delikanlıya aitti. Ve onun altında, onlara ait bir hazine vardı. Ve onların babası sâlih idi. Bu sebeple Rabbin, o ikisinin şiddetli çağına erişmesini ve Rabbinden bir rahmet olarak hazineyi çıkarmalarını irâde etti. Ve ben, onu kendi emrim ile yapmadım. İşte bu, sabırlı olmaya güç yetiremediğin şeylerin tevilidir.

Bu kulun bir hazine avcısı olma niyeti olabilir mi? Duvarı kendi gömüsünü gizlemek için güçlendirmiş olabilir mi? Zîra gömünün yerini delikanlılar büyüse de yine bu kul ve Genç Mûsâ’dan başka kimse bilmemektedir. Âyette geçen “ve mâ fe’altühü an’emrî” ifadesi, tefsir ve meallerin hemen hemen hepsinde “Ve ben bunların hiçbirini kendi görüşümle yapmadım.” diye çevrilmiştir. Bu çeviriye göre, üç olaydan hiçbirinde bu kulun kendi görüşü, irâdesi söz konusu değildir. Her üç olayda da kulun aldığı vahiyle, ledün ilmi ile hareket ettiği anlatılmıştır. Oysa bu çeviri yanlıştır ve yanlış çeviri doğru bir çıkarıma ulaştıramaz. Doğru çeviri “Ve ben onu  (duvarı doğrultmayı) kendi işim/emrim/görüşümle yapmadım.” şeklindedir. Âyetin üç olayı da kapsaması için ifadenin “Ve mâ fe’altühünne an’emrî” şeklinde yani çoğul olarak gelmesi gerekirdi. Ancak bu takdirde cümlenin anlamı, “Ben onları kendi görüşümle yapmadım” şeklinde olurdu. Hâlbuki âyet böyle değildir. Zamir “onu” şeklinde tekildir. Burada konuşan ne Allah’tır ne de elçi melekleridir. Bu ifade de nihâyetinde genci öldüren kulun beyânıdır. Kurân’da Firavun’un rablik ve ilâhlık iddialarına yine onun cümleleri ile yer verilmesi ve âyet olarak bize aktarılması Firavun’un kendisi ile ilgili ilâhlık tevîlini/yorumunu mutlak doğru yapmayacağına göre, kullardan bir kul’un kendisi ve yaptıkları ile ilgili yorumlarının/tevîllerinin de hatalı olabileceği hiçbir zaman unutulmamalıdır. Zîra Kurân bir yanlışı düzeltmek için müşriklerin “meleklerin Allah’ın hâşâ kızları olduğu” veya Hristiyanların “Hz. İsa’nın tanrının oğlu olduğu” iddialarına ilişkin sözlerini de aktarır. Bu ifadelerin âyet olarak bizlere aktarılması bunların doğru olduğunu göstermez. Bilakis bu ifadelerin bir yanlışı düzeltmek için aktarıldığı akıldan çıkarılmamalıdır.

Kıssadan genel olarak şu mesajları çıkarabiliriz: Öncelikle kimsenin beyânı ile akla, vicdana, şeriata, adâlet ve marufa aykırı eylemlere kanmamak gerekir. Onlara imkân ve fırsatlar sunmanın zararları, getirisi ve götürüsü hesap edilmelidir. İrâdenin kimseye kayıtsız şartsız teslim edilmemesi gerekir. Bu teslimiyet ile usulsüz işlerde kullanılabilme tehlikesi göz önünde bulundurulmalıdır. Bazı kullar Allah’ın ilmini öğrenir, ancak zamanla bu ilmi kendi menfaatleri doğrultusunda kullanarak inançlı dimağları karanlık emellerine alet edebilir. İnançlar gaybî alanlar olduğu için, iyi niyetli, saf dindarlar sûistimal edilebilir. Fakat inançlı insanlar artık dinle, resûlle, kitapla kandırılmamalıdır. Muhkem olan Kurân hükümlerine aykırı bir kötülük gördüğümüzde bu ne adına olursa olsun önce elimizle, gücümüz yetmezse dilimizle, o da olmazsa kalben buğzederek o kötülüğe engel olmaya çalışmalıyız. Bu kıssa pasif iyilerin nasıl kötüler elinde sûistimal edilebileceğine tipik örnekler taşıyan, tarihsellikten uzak, evrensel ve muazzam hisseler barındıran, hayatın içinde olan, yaşanmış, yaşanan ve yaşanacak olan bir gerçekliktir.

83- Ve sana Zulkarneyn’den soruyorlar. De ki: “Ondan zikrederek size tilâvet edeceğim.”

“Ve sana Zulkarneyn’den soruyorlar.” ifadesinden anlaşıldığına göre, Resûlullah’a Zulkarneyn ile ilgili bir soru yöneltilmiş ve kendisinden bu konuda bilgi istenmiştir. Kıssa, Kurân’da anlatılarak geçmişteki bir doğru beyân edilmiş ve ehlikitabın elindeki yanlışlar, Maide 48'de ifade edilen Kurân’ın musaddık (tastik eden) ve müheymin (şaibeyi gideren) özellikleri gereği, doğrular ile revize edilmiştir. Kıssa ayrıca nâzil olduğu dönemin Yahudi ve Araplarını uyararak, Nebî’nin resûllüğünün kanıtlanmasına ve ona karşı dinî ve ırkçı tepkilerin hafifletilmesine vesile olmuştur. Gelecekteki tüm Kurân muhataplarına ve tüm toplumlara evrensel mesajlar verilerek, insanlar hidâyet hususunda uyarılmış ve böylece birden fazla amaç gerçekleştirilmiştir.

Zulkarneyn kelimesi, “zu” edatı ile “karn” kelimesinin tesniyesi (ikili)  olan karneyn kelimelerinden meydana gelme birleşik bir tamlamadır. Anlam olarak iki “karn” sahibi demektir. Karn kelimesi ise “k-r-n” kökünden gelir ve iki şeyi bir araya getirmek anlamında kullanılır. Bir arada yaşayan insanlar, aynı zaman diliminde toplanmış nesiller, bir araya gelen arkadaşlar gibi manaları vardır. Dolaylı olarak büyük boynuzları olan koç, iki tepenin ucu gibi anlamlara da gelmektedir. Karneyn kelimesinin kökü Kurân’da 36 yerde kullanılmıştır. İki deveyi (bir iple) bir araya getirdim, topladım anlamında “karentu’l baira bi’l bairi” denir. Develerin kendisiyle bağlandığı ip “karanun” şeklinde adlandırılır. Ayrıca (yine fiil olarak) teksir yoluyla “karrentuhu” da denir (İbrâhîm:49). Filan kişi doğum zamanı itibariyle filanın dengi denmek istendiğinde “fulanun karnu fulanin” şeklinde, celadet/yiğitlik, kuvvet ve başka durumlarda filanın dengi denmek istendiğinde ve “karinuhu-kirnuhu” şeklinde söylenir. (Saffat:51) “Karnu” aynı zaman diliminde bulunma açısından bir araya gelmiş topluluk, nesil, göbek, kuşak anlamına gelir. (Yûnus:13, İsrâ:17, Meryem:98) El karunu; nefis, bedenle bir arada, toplu bulunmasından dolayı böyle adlandırılmıştır. Sonuçta bu kelime isim değil bir sıfat, bir nitelemedir. Bir kişinin herhangi bir sıfatla nitelenmesi veya ona bir unvanın verilmesi, o unvan ve sıfatın tüm özelliklerinin nitelenen kişide olmasını zorunlu kılmaktadır. Uzun adam dendiğinde adamın uzun, beyaz gül dendiğinde gülün beyaz olması gerektiği gibi. Bu âyetlerde Zulkarneyn’in kim olduğu değil, nasıl bu lakabı aldığı, tanındığı ve bu sıfat üzerinden soru sorulduğu için bu bağlamda izah getirilmiştir. Soru “Sana Zulkarneyn’in kim olduğunu soruyorlar.” şeklinde olsaydı şöyle cevap verilebilirdi: “De ki: O Süleyman’dır./Büyük İskender’dir veya  Kuruş-ı Kebîr’dir.” Dolayısıyla Zulkarneyn’in kim olduğunu araştırmak hikmetsiz bir gayret olacaktır. Biz kim olduğu değil, bu unvanı/sıfatı neden aldığı üzerinden onu tanıyıp kıymete kanaat etmeye çalışacağız. Anadolu’da anlatılan bir hikâye/masal üzerinden bunu örneklendirebiliriz. Çok mâhir bir demirciye, dönemin kibirli ve zâlim padişahı bir kese altın verir. Demirci bu altının üzerindeki tuğrayı eliyle bir şekilde düzeltir ve padişahın vezirine iade ederek burada o paranın geçmediğini îma eder. Bu olay üzerinden demircinin lakabı tuğra bozan, olayın yaşandığı yer de Trabzon olarak anılır olmuş. Şimdi bizlere tuğra bozandan sorsalar, bizler onun ismini, baba adını, şeceresini mi anlatırız, yoksa onun tanınmasına vesile olan bu lakabı nasıl aldığını mı anlatırız? İşte Kurân; iki topluluk sahibi, onları vahşi bir devenin bağlanması gibi bağlayan, dizginleyen, kontrolü altında tutan manasındaki zul-karneyn sıfatını, bu şahsiyetin nasıl aldığını anlatarak soruya cevap verecektir. Zaten soruyu soranın amacı da bunu öğrenmek veya bilinip bilinmediğini anlamaktır.

84- Muhakkak ki Biz, ona yeryüzünde imkânlar sağladık ve ona her şeyden bir sebep verdik.

Dikkat edildiyse bir önceki kıssada kullardan bir kulun sözleri aynen aktarılmışken burada Zulkarneyn’i tanıtan anlatıcı, melek/kerîm resûldür. Mekkennâ fiili, temkin kökünden gelir. “İmkân sağladık.” demektir. Es-sebeb kelimesi, “bir şeye ulaşmak, bir şeyi gerçekleştir­mek için başvurulan vasıta veya araç” anlamına gelmektedir. Hurma ağacının meyvesine ulaşmak için tırmanılan ipe de denir. Bu bağ­lamda kelimeye “insanı amacına, idealine ulaştıracak olan nedenler, araçlar” diyebiliriz. Amacına ulaşmak için her şeyi kullanabilme yeteneği yeryüzündeki imkânları arttıran önemli bir yetidir. Zulkarneyn’in imkânlarının artma sebebi, ne istediğini belirlemesi ve bu isteğe hangi araçla/sebeple ulaşabileceğini iyi bilmesi ile ilişkilendirilmiştir. Bu sebeplerin oluşturduğu imkânlar ile Zulkarneyn, iki gruba hükmetmiş, onları dizginlemiştir. İmkânlara ulaşma nedeni, doğru hedef için sebeplere tâbi olmasıdır.

85- Böylece bir sebebe tâbi oldu.

Her müminin sahih bir hedefi olmalıdır. Bağlamdan Zulkarneyn’in hedefinin zulme karşı insanları korumak olduğu anlaşılmaktadır. Bu hedefi gerçekleştirmek için sebeplere ihtiyacı vardır. Bu nedenle hiçbir dünyevî çıkar gözetmeksizin sulh ve selâmeti yaymak için bir yolculuğa çıkmıştır. Kehf sûresinde Ashabı Kehf’in, Genç Mûsâ’nın ve son olarak Zulkarneyn’in yaptığı yolculuklar üzerinden verilen mesaj, doğru bir amaç uğruna yapılan her fedakârlığın kişiyi hedefe ulaştıracak olan bir sebep olduğudur. Bu bilinç, hicreti olgunlaştıran bir mahiyeti hâizdir.

86- Nihâyet güneş batarken ulaştı, onu fokurdayan bir gözeye odaklanmış buldu. Ve onun yanında bir kavim buldu. Biz dedik ki: “Ey Zulkarneyn! Dilersen onlara azâp edersin, dilersen onlara karşı güzel davranırsın.”

‘Ayn kelimesi “göze, pınar, suyun çıktığı yer” anlamına gelmektedir. Gözden yaş çıktığı için, görme organı olan göze de pınar anlamında ‘ayn denmiştir. Hamie kelimesi, hamiye şeklinde okunursa “sıcak”, hamie şeklinde okunursa “bal­çık” manasına gelmektedir. Biz Karia 11’deki gibi (nârun hamiye) kaynayan, fokurdayan, gayzerden daha küçük termal su kaynağı manasını önceledik. Bu güneşe tapan kavim yer altından çıkan sıcak su ile güneş arasında bir alâka olduğunu zannederek böyle bir ayin düzenliyor olabilir. Tarihte hem güneşe hem de suya tapanlar olmuştur. Hatta eski Türklerde özellikle Azerbaycan bölgesinde misafirin arkasından su dökülmesi, dilek tutup suya para atılması, hep suya verilen önem ve sonrasında tapma inancının uzantılarıdır. Eski Mısır’da Nil nehrine kurban sunma geleneği de su veya su tanrısına (enki) tapınmanın uzantıları idi. Güneşi ve suyu hayatın kaynağı olarak gören; ancak bunun sebebine vâkıf olamayan her toplum bilmediği, sebep-sonuç ilişkisi kuramadığı her zaman diliminde şirke düşmüştür. İlâhî vahiy insanlığın bu dönemlerinde onlara yol göstermiş ve yine tercihi muhataplarına bırakmıştır. Burada hatta bağlacı eylem sınırını belirlemektedir. Zulkarneyn’in güneş batmadan gidebildiği noktayı ifade etmektedir.

Mağribe’ş-şemsi, mağrib ve şems kelimelerinden oluşur.” Mağrib” kelimesine “battığı yer” anlamı verilmektedir. Bu kelimeye “batı ve battığı yer” şeklinde yüklenen iki farklı anlam aynı zamanda kastedilen şeyin tamamen değişmesine de sebep olmaktadır. Bilindiği gibi “batı” kelimesi herhangi bir yeri değil, belli bir yönü işaret etmektedir. Mağribe’ş-şemsi ifadesi marife bir isim tamlaması olduğundan, bu ifadeden her insana ve bölgeye göre değişen bu yerlerden herhangi bir yeri değil, herkesin bildiği o yeri ve zamanı kastettiğini anlamak gerekir. Değilse kelimelerin marife (tanınan bilinen) olmasının hiçbir anlamı kalmamaktadır. “Mağribe’ş-şemsi”, güneşin sadece batış yeri değil aynı zamanda batış zamanını da bildirir. Zaten “hatta iza” zaman belirten bir ifadedir. El-mağrib şeklinde Kurân’da kelime 7 defa geçmiştir (2/115-142-177-258, 18/86, 26/28, 73/9). Kehf 86’daki kullanıma “güneşin battığı yer” anlamı verilmişken, Kurân’daki diğer 6 kullanıma da istisnasız “batı” anlamında bir yer değil bir yön, taraf manası verilmiştir. ”Mağribe” kelimesi “ğ-r-b” kök harflerinden türemiştir ve Kurân’da bu kökten türemiş, ikisi fiil, biri sıfat, diğerleri isim olmak üzere 19 kelime bulunmaktadır. Kelime güneş ışıklarının bir araya toplanarak batı ufkunda güneşin kaybolup uzaklaşması kök anlamından gelir. Işıkların ğurûb etmesi, onların bir araya toplandığı andır ve güneş ışıklarının etkisinin ve yaygınlığının azaldığı an, sadece güneş batarken ve doğarken gözlemlenir. Zaten bu olayda eş-şems kelimesinin kullanılması, güneşin kendisi değil ışığı anlamındadır. “Güneşten korun!” dendiğinde güneş yıldızından değil, onun yaydığı ısı ve ışıktan korunmak kastedilir. Güneşin bir gözeye batması, güneşin batarken ışıklarının bir kaynağa odaklanıp onu aydınlatması demektir. Zaten Kurân Kehf sûresi 17’de güneş derken, güneş yıldızının kendisini değil, onun yaydığı aydınlatıcı ışığı kastettiğini 17. âyette şöyle ifade etmişti: “Ve doğduğu zaman, güneşin mağaranın sağ tarafından ve battığı zaman sol taraftan geçtiğini görürsün.” Görüldüğü gibi burada güneş derken, nasıl ki onun ışığı kastedildiyse Kehf 86. âyette de bir su kaynağına yansıtılan, odaklanan güneş değil onun ışığıdır. Bu ayrıntılar Zulkarneyn’in, güneşin battığı bir anda ona yönelip ibadet edenlerin, güneşe ve suya tapan bir kavmin ibadet yerini (güneş tapınağını) bulduğunu gösterir. Burada güneş şirke alet edilmiş, Zulkarneyn de böyle bir kavim bulmuştur. Buradaki vecede-ha (onu buldu) ifadesi Neml 24’te de buradaki gibi kullanılmıştır “(Hüdhüd) Onu ve kavmini Allah’ın astında güneşe secde ederken buldum.” (Neml 24) Başta güneş olmak üzere gök cisimlerine tapınma yaygın bir inançtır. Eski Mısır’da “Ra”, Hinduizm’de “Sarya”, Çin’de “Taiyang” güneş tanrısı olarak kabul edilip ona tazim edilirdi. Asteklerde güneş piramidi üzerinde güneş doğarken ve batarken ayinler yapılmaktaydı. Kurân’da güneşe tapınma hem Sebe melikesi Belkıs hem de Genç İbrâhîm’in sorgulaması sırasında konu edilerek reddedilmiştir. Termal bir kaynağın etrafında kümelenmiş, güneşe tapan bir kavim ile karşılaşan Zulkarneyn’in onları köleleştirme gücü ve imkânı varken, Zulkarneyn bunu tercih etmemiş ve şu evrensel ilke doğrultusunda hareket ettiğini beyan etmiştir:

87- Dedi ki: “Ama kim zulmederse artık ona azâp edeceğiz. Sonra kendi Rabbine geri gönderilir. Böylece onu görülmemiş bir azâpla azâplandırır.”

Her tür bâtıl inancın, şirkin cezası Allah’a aittir. Bizler sadece ve sadece bu yamuk inanç veya tasavvurlar sonucu oluşan zulüm ve zâlimler ile mücadele etmekle sorumluyuz. Âyetin bu kısmından anlıyoruz ki “azap edeceğiz” ifadesi, Zulkarneyn’in tek olmadığını, yanındakilerle veya bir ordu ile o bölgeye girdiğini göstermekte­dir. Çünkü “cezalandırma” fiili çoğul olarak kullanılmıştır.

Nukrâ kelimenin kökü, bilmemek, tanımamak anlamına gelen nekira fiilidir. (Bkz. Neml:41, Kamer:6) Kelime, insan algısının, tasavvurunun kapsayamayacağı, hiçbir kelime ile ifade edemeyeceği tarzdaki azâbı anlatabilmek için seçilmiştir. Bu nedenle cehennem azâbı için görülmemiş, tarifsiz gibi bir mana verilebilir. Zulkarneyn’in konuyu cehennem azâbına getirmesi, kavmin güneşe taparak şirke düştüğü yorumumuzun dayanağıdır.

88- Ve ama kim inanır ve sâlih amel yaparsa, artık onun karşılığı en güzeldir. Ve ona, emrimizden kolay olanı söyleyeceğiz.

Zulkarneyn sadece zulmü cezalandırmıyor, aynı zamanda ıslâh edici, topluma faydalı amelleri de ödüllendiriyordu. Zulkarneyn gibi yöneticilerin çıkardığı kanunlar, emir ve buyruklar, sâlih amelin hayrına, inananlar için yapılması kolay kurallar iken, zâlimler için tam bir azâptır.

89-Sonra bir sebebe tâbi oldu.

Sebebe tâbi olmak aslında sebepler dünyasında insanın önünü araştırma ve bilmeye açan muazzam bir hazinedir. Yaratılan ne varsa bir yasaya göre varlığını sürdürür. Var olma sebebi bilindikçe insan sonuca ulaşabilmektedir. Sebebi bilinen hastalık için şifa aranır, sebebi bilinen çevresel kirliliklerin çözümü bulunur, sebebi bilinen konularda bilinç düzeyi artarken sebebini bilmediğimiz her konuda bilinç yerini mitolojilere, hurafelere, masallara bırakır. Güneşin ısı ve ışık yayma sebebi/aracı ve canlılığın ihtiyacı olan enerjiyi nasıl ürettiği bilgisi, güneşi bir anda tapınılan bir tanrı olmaktan çıkarıp yanan bir ateş topuna (siraca) çevirecektir (Bkz. Ayı nûr, güneşi bir kandil(siracen) kıldı. Nûr:16). Bir kısım Vahabi sebebe yapışmayı şirk olarak görür; ancak Zulkarneyn’in yaptığı da sebebe tâbi olmaktır. Sebebe yapışmak her resûlün mutlaka ilke edindiği ve öğrettiği bir sünnettir. Taşa, toprağa, gök cisimlerine tapmak veya kula kul olma şirkinin altında yatan asıl neden, insanların başlarına gelen musibetlerin sebeplerini bilmemeleridir. Bu nedenle yanlış sebepler/araçlar/aracılar kişiyi şirke götürürken, doğru sebep tevhide ulaştırır.

90- Nihâyet güneş doğarken ulaştığında, onu altında örtü yapmadığımız bir kavmin üzerini aydınlatırken buldu.

İlk kavim güneşi tanrı seviyesine çıkarmış iken, zıt kutuptaki ikinci kavim güneş yokmuş gibi onu önemsemeden yaşamaktadır. Hatta onun ışığına karşı bir elbise veya sığınacak bir çadır bile yapma ihtiyacı duymamış ilkel bir kavimdir. Dünyanın bir bölgesinde kutsal olan, başka bir bölgesinde sıradanlaşmaktadır. İnançlar sebeplerden koparıldıkça kültürel ve kişisel tercihlerle içi doldurulur. Bu da fıtrî ve evrensel olanı bölgeselleştirir. Farklı kültürleri tanımak, yerel inançları incelemek Kurân’ın evrensel mesajını anlamak da bizlere önemli sebepler sunacaktır. Zîra âlemlerin Rabbinin kelâmı, âlemleri kuşatan bir mahiyette olmalıdır.

91- İşte böylece Biz, onun yanında oluşan şeyleri, haberdar olarak ihâta ettik.

Zulkarneyn’in şâhit olduğu inanç ve olaylar, her şeyi ilmi ile kuşatan Rabbin haberdar olduğu durumlardır. Kişinin ufku ne kadarsa Rab tasavvurunun çapı da o kadar olmaktadır. Kurân’ın sürekli “âlemlerin Rabbi” hatırlatması, bizce Allah’ın sadece “Hicaz’ın Rabbi” olarak algılanmasına ve âyetlerin bölgesel, kültürel değerlendirilmesine karşı konulmuş bir önlemdir, uyarıdır. Bu nedenledir ki Kurân kıssaları tarihî süreçteki insan gerçeği unutulmadan ve nedensellik göz önünde tutularak anlaşılmalıdır.

92- Sonra bir sebebe tâbi oldu.

Burada sorulması gereken şudur: Biz imân ve sâlih amel üretmede, zulüm ve zâlim ile mücadelede hangi sebeplere tâbi oluyoruz? Mutsuz etmek, hak yemek, adam kayırmak, isrâf edip ifsat etmek, paylaşmamak ve bencillik için yeterince sebebimiz varken, Kurân’ı anlamak ve yaşamak için ciddi ve tâbi olabileceğimiz sebeplerimiz var mı? Sâlih amel için sebepler üretip onlara tâbi oluyor muyuz? Zulkarneyn’in hayırlı niyeti, iyilik yapmak için karşısına fırsatlar çıkarmakta ve ona sâlih ameller için sebepler sunmaktadır.

93- Nihâyet iki set arasına ulaştığında onların astında laftan anlamayan bir kavim buldu.

Vecede kelimesi “v-c-d” kök harflerinden türemiştir. Bir şeyin vücut bulması, var olması, bulunması demektir. Tesadüfî bir karşılaşma değil bilinçli bir arama söz konusudur. Zulkarneyn bir kavmi değil, sâlih amel yapabileceği bir sebep aramakta iken bu kavmi bulmuştur. Sedd kelimesi, aralığı kapatma, gediği kapatma, kargaşayı engelleme demektir. Kelimenin sedde, yesüddü şeklindeki fiilleri, “düzeltti, barışı sağladı, belgeledi, vesika/belgeye bağladı” anlamında çekilir. İki şey arasına engele sed denildiği gibi, dağa da sed denilir. Bundan dolayı iki dağ diye de tefsir edilmiştir. Bazıları tabiî olana sin’in ötresi ile “süd”; insan tarafından yapılana da üstünü ile “sed” denilir. Burada iki set arasında denilerek bir geçide sebep olabilecek bir zayıf nokta tarif edilmektedir. Bu zayıf noktanın altında, berisinde laftan, sözden, sulhtan, selâmetten anlamayan bir kavmin varlığından bahsedilir. Kaleler genelde sarp kayaların olduğu bölgelere yapılırdı. Etrafı doğal kayaların set gibi koruduğu zirvelerde savunmasız olan yerler, doğal geçitler de duvarlarla güçlendirilirdi. Böylece barbar yağmacılardan surların içi korunaklı kılınırdı. Şimdi laftan, sözden anlamayanlar ile alâkalı detay verilecektir.

94- Dediler ki: “Ey Zulkarneyn! Muhakkak ki Yecüc ve Mecüc, yeryüzünde fesât çıkaranlardır. Artık, onlarla bizim aramıza bir set yapman için sana çıkar sağlasak olur mu?”

Harcen, “h-r-c” kökünden gelir ve bir şeyin bir yerden çıkması manasındadır. Bu bağlamdaki karşılığı mağdur halkın Zulkarneyn’e yapacağı yardımdan ötürü elde edeceği maddî çıkarlardır. Ye’cûc ve Me’cûc yahut Yacûc ve Macûc isimlerinin Arapçaya başka bir dilden nakledilmiş Arapça olmayan kelimeler olduğu anlaşılıyor. Özellikle Yacûc ve Macûc şeklindeki okuyuş, kelimelerin yabancı bir köke ait olduğunu gösteriyor. Bütün Avrupa dillerinde Gog ve Magog olarak geçmiştir. (M. Esed) Gog ve Magog, Kitabı Mukaddeste gog, magog olarak geçen iki unsurdur. Ye’cüc ve Me’cüc olarak Kurân’da da zikredilmiştir. Aslında Ye’cüc ve Me’cüc, Gog ve Magog’un muarreb (arapçalaşmış) hâlidir. Bu sözcüklerin aslı Grekçe’dir (Yunancadır). Ye’cüc; teagog kökünden türetilmiştir. Yunanca da tanrıya serkeşlik eden, tanrıya başkaldıran, tanrıyı kendi arzu ve isteklerine göre kullanmaya çalışan anlamına gelir. Me’cüc’ün kendisinden türetildiği Grekçe karşılığı ise demosagos sözcüklerinin birleşiği olan demagogtur. Bu da halka karşı zorbalık yapan, onun üzerinde baskı kuran, onu etkileyen çeteler, zorbalar manasına gelmektedir. Ye’cüc'ü, (Gog) yukarı kaldırma, Allah’a isyan ve dik başlılık; Me’cüc'ü, (Magog) aşağı indirme, halka zulüm ve baskı kuranlar şeklinde formülize edebiliriz. Bununla beraber Kurân’da tesniye (ikil) zamiri ile “yüfsidâni” denilmeyip de “müfsidûne” denilmesinin, sayıca kalabalık olduklarına işaret etmektedir. Bu kelimeler Türkçedeki herc-ü merc tâbiri gibi alt üst oluşu, fesât ve kargaşa çıkaran toplulukları anlatır. Yeryüzünde her şeyi kendine ait kılıp toplama ve mülkiyetine geçirme için kan döküp fesat çıkaran toplulukları ve ülkeleri ifade eder. Bu ifadeler; durdan, barıştan anlamayan barbarları temsil eden bir sıfattır. Bunların ilkeleri yoktur. Onun için yağmaya, talana, çapula, işgale girişen her topluluğun genel adıdır. Şu toplumdu demek, olguyu evrensellikten çıkarır. Ayrıca Enbiyâ sûresi 96 ve 97. âyetlerde, kıssadaki iki unsur olan Ye’cüc ve Me’cüc farklı zaman diliminde anlatılmaktadır. Dolayısıyla bunlar her zamanın, her çağın zorbaları ve onlara uymuş çeteler, yani terör örgütleridir diyebiliriz.

95- Dedi ki: “Rabbimin beni içinde bulundurduğu imkânlar daha hayırlıdır. Artık bana kuvvetinizle yardım edin! Onlarla sizin aranıza çok sağlam bir yama yapayım.” dedi.

Redm kelimesi, “r-d-m” kökünden gelir. Yıkık duvardan düşen taşla onu yamalamak, sağlamlaştırmak demektir. İsim olarak “duvar”; fiil olarak da “tamir etmek, yama yapmak” anlamına gelmektedir. Bu kelimenin kullanımı sed kelimesine göre daha fazladır. (Râzî) Sed’den daha sağlam olduğu da söylenir. Yıkılan bir duvar veya geçit hemen düşman tarafından geçilebilir. Onun onarımı sırasında bile saldırıp gediğin kapatılmasına engel olabilirler. Muhtemelen bozgunculuk yapan âsiler ile savunmasız halk arasında yapılmış sed/duvarın en zayıf yerini Zulkarneyn duvar seviyesine kadar sağlamlaştırarak duvarın yıkılmaya yüz tutmuş kısmını destekleyecektir. Bunu da şöyle yapar:

96-“Bana demir parçaları getirin! İki kenarın arası aynı seviyede olunca üfleyin!” dedi. Nihâyet onu nar hâline getirince, “Bana katran getirin, onun üzerine dökeceğim!” dedi.

Züber kelimesi “parça, kütle” anlamında kullanıldığı gibi, “kitap, küçük kitap, broşür, yazılı notlar” anlamında da kullanılır. Dâvut peygambere verilen kitabın adı olan Zebûr da bu kelimeyle aynı kökten gelmektedir.

Hadîd kelimesi de, demir anlamında olduğu gibi, “keskin zekâ, keskin görüş, göz keskinliği” anlamında da kullanılmaktadır. “Ez-zubretu mine’l-hadîd” ifadesi, “büyük demir blok ve parçaları” anlamına gelmektedir. Demir parçalarının bol oksijenle ısıtılıp nâr hâline getirilmesi, uçlarının kaynak edilmesi içindir. İşlem sonunda bu bölgeden tırmanmayı zorlaştırmak için bölge, ham petrol olan katran ile kayganlaştırılmıştır. Anlaşılıyor ki Zulkarneyn’in gittiği bölgenin jeolojik özellikleri sonucu ham petrol yerden fışkırdığından doğal yollarla elde edilip savaşlarda kullanılmıştır. Kıtr kelimesi, erimiş, akışkan demek iken “su, yağmur ve gözyaşı” gibi sıvılar için de kullanılır. İlerleyişi tek sıra hâlinde ve kıvrımlı olduğu için deve kervanlarına da katar katar denilir. Katran olarak meal vermemizin sebebi Kurân’daki kullanımlardır. (Bkz. Onların gömlekleri katrandandır ve onların yüzlerini ateş sarar. İbrâhîm:50) Muhtemelen katranın yanıcılığı nüzul ortamında bilinmekte idi.

97-Artık onun sırtından aşmaya güçleri yetmez ve onu delmeye muktedir olamazlar.

Nakb, duvarda veya deride yer alan delik demektir. Eğer tahtadan olursa sekb denir. Minkab, bizim matkap diyebileceğimiz alet, menkab ise delinen yer demektir. Zayıf nokta katran ile kayganlaştırılıp aşılmasına engel olunmuşken, demir parçalarının kaynak edilmesi delinmesine karşı mukavemeti arttırmıştır. Kıssa ile Mekkeli Müşriklere karşı bir bölgede sıkışan Müslümanlara, zaman ve imkân bulmaları hâlinde hicret edilecek alternatif bir yön ve düşmandan kurtulacak güçlü bir savunma da öğretilmiştir.

98- Dedi ki: “Bu, Rabbimden bir rahmettir. Ama Rabbimin vaadi gelince, onu kırıp ufalar. Ve Rabbimin vaadi haktır.”

Zulkarneyn, yaptığı set tamiri ile oluşan sulhu Allah’ın rahmeti, yani lütfü olarak ifade etmiştir. Ancak her tedbir gibi bu tedbir de bir süreye bağlıdır ve geçicidir. Mümine düşen, zulüm ile sürekli mücadele etmek, maddî-manevî kalkanları, tedbirleri güçlendirmek, küçük bir delik dahi olsa zulme fırsat vermemektir. Bu mücadele, Rabbin vaadi olan son saat hakîkatine kadar devam edecektir. Netice olarak diyebiliriz ki, Zulkarneyn üç farklı topluluk ve davranış biçimi ile karşılaşmış ve bunlara karşı daima ilkeli, tutarlı davranmıştır. Güneşe tapanlar ile karşılaşmış ve onlardan zâlim olanlara gerekli karşılığı vereceğini, inanarak sâlih ameller yapanları destekleyeceğini, kolaylıklar sağlayacağını vaat etmiştir. Son karşılaştığı kavimde ise laftan, sözden anlamayan barbarlar ile yapılacak mesafeli, sınır mücadelesinden bahsedilmiştir. Şimdi pasaj son saat bağlamda devam ettirilecektir.

99- Ve o gün onları, birbirlerine karışmış hâlde bıraktık. Ve sûra üfürüldü. O zaman onların hepsini topladık.

O gün, kıyâm günüdür. Zulkarneyn’in Rabbinin vaadi diye değindiği zâlim ve zulmü ile mücadelenin sonu manasında Kurân, âhiret hayatı ile ilgili âyetlerle konuya devam edecektir.

100- Ve o gün cehennemi, örtenlere tam bir arz edişle arz ettik.

Arz etmenin vurgulanması zâlimlerin zulmünün yanlarına kâr kalacağı inancını reddetmek içindir. Örtme fillinin açılımı bir sonraki âyette şöyle izah edilir:

101- Onlar ki, gözleri “Benim zikrime karşı” perdeliydi. Ve onların, işitmeye güçleri yetmedi.

Ğıtâ kelimesi, örtü, kapak anlamına gel­ir. Hakîkati örtme manasına gelen küfür burada gözlerin perdelenmesi olarak tefsir edilmiştir. Hakîkati görmezden gelmek Allah’ın âyet, alâmet ve işâretlerine kör olmak, bilinçli bir tercihtir. Bu tiplerde, Allah’ı hatırlatacak her düşünce ve söyleme karşı bir isteksizlik gözlemlenir. İşte Kurân bunu, işitmeye güçleri yetmez diyerek formülize eder.

102- Yoksa örtenler, kullarımı astımda evliyâ edineceklerini mi hesap ettiler? Muhakkak ki Biz, cehennemi örtenlere ikrâm olarak hazırladık.

Velî ve bu kelimenin çoğulu olan evliyâ kelimesi, halk arasında lügat manası ve Kurân’da kullanıldığı anlam ile değil, daha çok mananın tarihî süreç içerisinde kazandığı anlam ile kullanılmaktadır. Allah’ın hakîkî kulları, Allah’ın astında hiç kimseyi, hiçbir şeyi aracı, arabulucu edinmeyenlerdir. Zîra bu evliyâ inancının sûistimale açık oluşu, Mûsâ-Bir Kul örneği üzerinden de anlatılmıştır.

103- De ki: “Amel olarak en çok hüsrâna uğrayanları size haber vereyim mi?”

Hüsrânla sonuçlanan amellerin Allah’ın astında velî-evliyâ edinme inancı ile alâkası olmalıdır.

104- Onlar, dünya hayatında amelleri sapmış olanlardır. Ve onlar, güzel ameller işlediklerini hesap ediyorlardı.

Sun’ fiili;  icat etmek, tasarlamak, yapmak anlamına gelmektedir. Rağıb’ın ifadesiyle “Her sun’ fiildir, fakat her fiil sun’ değildir.” Bu mübarek âyetleri bu güne taşıyıp Müslümanlar bağlamında okuyalım: Allah’ın astında velî-evliyâ edinenlerin; âhireti, cenneti hatta rıza-i ilâhîyi kazanma uğruna yaptığı tüm ibadet, amel ve çabaların şirk yüzünden boşa gittiğini öğrenmesi, hiç kuşkusuz onları hayal kırıklığına uğratır, hüsrâna düşürür. Aracısız huzura çıkılamayacağına imân, âyetleri ve Rabbe kavuşmayı örtmek olarak ifade edilecektir.

105- İşte onlar, Rabblerinin âyetlerini ve O’na mülâki olmayı örttüler. Böylece onların amelleri hebâ oldu. Artık onlar için kıyâm günü mîzân tutmayız.

Burada amellerin bir kıymeti ve ağırlığının olmadığının ifade edilmesi, mîzâna koyulacak bir değerlerinin olmadığına işârettir. Eğer yapılan amellere şirk bulaşmışsa bunun Rabbin katında bir ağırlığı olmaz. Mesela riyâ, amele şirkin bulaşmasıdır. Aracılar, arabulucular için yapılan her ibadet-amel şirktir. Şefaat ve şefaatçiler için yapılan her amel de bu kapsamdadır. Yapılan her ne varsa katışıksız/hâlis olarak sadece ve sadece Allah rızası için yapılmalıdır. Kimseye yaranmak, aferin almak, dünyevî menfaatler için, desinler diye hiçbir ibadet ve amel yapılmamalıdır. 

106- İşte onların karşılığı cehennemdir. Çünkü örttüler ve âyetlerimi ve resûllerimi alay konusu edindiler.

Resûller ve onun izinden giden muvahhitler toplumun kadîm inançlarını sorgular. Taklit değil tahkik ehli olmak için mücadele ederler. Bu söylemi zayıflatmak isteyen atalar dininin dindarları, resûlün ve onun izinden gidenlerin âyetlerle geliştirdiği söylemlere karşı gayrı ciddi bir tavırla onları alay konusu edinmiştir. Bir teze, yoruma, düşünceye, inanca karşı alaycı bir üslup geliştirmek müşrik ahlâkıdır.

107- Muhakkak inanan ve sâlih amel yapanların ikrâmı, Firdevs cennetleridir.

Firdevs, Kurân’da biri “cennâtü’l-firdevs” (Kehf:107), diğeri sadece “firdevs” (Mü’minûn:11) olmak üzere iki yerde geçer. Firdevs, cennetin tamamını ifade eden bir isimdir. Zîra müzekker bir kelime olduğu hâlde Kurân’da Firdevs karşılığında müennes zamiri kullanılmıştır (Bkz. Mü’minûn:11). Bu da onun cennet kelimesinin yerine kullanıldığını gösterir. Ayrıca Mü’minûn sûresinin baş tarafında salâtı ikâme eden, zekât veren, iffetlerini koruyan ve emânete riâyet eden müminlerin Firdevs’e vâris olup orada ebediyen kalacakları belirtilmiş, Meâric sûresinde ise (22-35) bu vasıflara sahip olanların cennetlerde ağırlanacakları ifade edilmiştir. Bu âyetler de, Firdevs’in cennetin bütününü ifade ettiğini ortaya koyar (Kurtubî, s. 525). Ayrıca Firdevs’i, cennetin bir katmanı, en üst kısmı vs. gibi anlayanlar da olmuştur. Bu kelimenin menşei ve anlamı hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Arapların bu kelimeyi Kurân’dan önce de kullandıkları söylenmektedir. Kelimenin aslının Pehlevîce (Eski Farsça) “etrafı duvarla çevrili yer” anlamında pairi-daeza olduğu, bunun paradeisos şeklinde Grekçeye, oradan da Firdevs şeklinde Arapçaya geçtiği söylenmektedir. Kelime Rûm dilinde “bahçe” demektir. Firdevs kelimesinin çoğulu olan Ferâdis, Suriye’de [Şam’da] bir yerin adıdır. (Lisanül Arab) Kelimenin Kurân’daki kullanım alanına bakıldığında Firdevs’in, irâdenin özgürce kullanılması anlamında cenneti tanımlayan bir sıfat olması kuvvetle muhtemel gözükmektedir. Zîra bağlam bize bunu veriyor.

108- Onlar, orada hâlit kalanlardır. Oradan ayrılmayı istemezler.

Hâlit kalmak, hâlin bozulmamasıdır. Aslında bu özellik cennetin tamamına şâmil olduğu için, Firdevs’in belirli bir bölge, yer, katman değil cennetin tamamını nitelediğine başka bir delildir.

Hıvelâ kelimesi yer değişimi anlamına gelmektedir. Değişim anlamına gelen “tahvil” mastarından türetilmiştir. “Mekân” ile kullanılınca, yerinden ayrılmak manasını ifade eden bu kelimenin dönmek manası da vardır. Tam da burada şu soruyu soralım: Firdevs cennetlerinden ayrılma ihtimali var mıdır da Allah onların oradan ayrılmak istemeyeceklerini söylemektedir? Evet, cennetlerde konaklamak bile zoraki değildir. İnsanlar ancak kendi istek ve irâdesi ile kaldığı mekânlarda gerçek mutluluğa ulaşabilir. Gerçek huzur, mutluluk ve tatmin ancak irâde özgürlüğü ile elde edilir. Cennetin bir özelliği de irâdesine hâkim olabilenlerin mükâfatı olmasıdır. Tam zıddı ise irâdenin olmadığı cehennemdir. İrâde özgürlüğü; çocuk gelişiminden tutun hizmet sektörüne, eğitim ve öğretimden çalışma alanına her yerde kilit noktada olmalıdır. Yuvasını Firdevs cennetlerinden bir şubeye çevirmek isteyen herkes aile üyelerinin inisiyatif kullanmalarına izin vermeli, irâdelerini kullanmada engeller, katı-sert kurallar koymamalıdır. Zîra insan, ne kadar inisiyatif kullanabilirse o oranda şahsiyet kazanır. Emir kulu olmamış, nefsine karşı irâdesini güçlendirmiş, bencil değil benlik bilincine sahip insanlara hem bu dünyada hem âhirette Firdevs cennetleri ikrâm olarak sunulacaktır. İrâdeyi bir kula teslim etmenin olumsuz getirileri Musa-Bir Kul kıssasında örneklendirilmiştir.

109- De ki: “Rabbimin kelimeleri için deniz mürekkep olsa ve onun bir misli daha yetişse bile, Rabbimin kelimeleri bitmeden, deniz mutlaka tükenirdi.”

El-bahr/deniz kelimesi ile Allah, hem çokluğu hem de sınırlılığı ifade etmektedir. Denizler ve onlara bir o kadarı daha ilave edilse bile hepsi sonludur ama Allah’ın ilmi sonsuzdur. Anlatımda insan idraki dikkate alınmaktadır. İlmin mürekkep ile kayda geçirilmesi üzerinden etkileyici bir örnek verilmiştir. Midâd kelimesi, aslında bir şeyin uzatılmasına sebep olanın ismidir. Bir satıhta, kamışla uzatılarak yazıyı oluşturmasından mülhemle mürekkebe midâd denmiştir. Kurân, öğretim araçlarından biri olan mürekkep üzerinden bilgiye ve onun nesilden nesile aktarılma aracı olan yazıya dikkatleri çekmiştir. Kelime kavramı ile söz manasındaki “kavl” veya “hadis” arasında farklar vardır. Kelime; bilginin, düşüncenin kavramsallaşmış hâline/parçasına karşılık gelir ve kavle göre daha kavramsaldır. Bir sanat eseri üzerinde ne kadar çok yorum yapılıyorsa, eser o kadar uzun ömürlü olur. Kurân âyetlerinin tefsiri de yazmakla bitmez. 14 asırdır tefsir yazılmış, kıyâmete kadar da yazılacak; ancak mana tükenmeyecektir. (Bkz. Eğer ağaçlar kalem olsa deniz de mürekkep, arkasından yedi deniz, Allah’ın kelimeleri tükenmez, muhakkak ki Allah, Azîz, Hâkimdir. Lokman:27)

110- De ki: “Ben sadece sizin gibi bir beşerim. Bana sizin ilâhınızın tek bir ilâh olduğu vahyolunuyor. O takdirde kim Rabbine mülâki olmayı dilerse, sâlih amel yapsın ve Rabbine ibâdette başka birini ortak koşmasın.”

Allah’ın resûllerinin ve onun izinden gidenlerin Allah’ın astında velîler(evliyâ) edinilme riskine karşı sûre “De ki: Ben sadece sizin gibi bir beşerim.” uyarısı ile sonlanmıştır. Kerâmet elçide değil onun getirdiği, bitmek bilmez bir hazine olan Allah’ın kelimelerindedir. Son âyetler adeta Kehf sûresini özetlemektedir. Son âyet; tevhid, âhirete imân, sâlih ameldeki ihlâs ve son olarak ibâdetin şirkten arındırılması konularını içermektedir. Yukarıda yaptığımız tüm yorumları özetleyen veciz bir âyettir. Farklı ilâhlar üretme;  amel ve ibâdetlerin onlar için yapılmasıyla sonuçlanmıştır.

İbâdet; sözlükte boyun eğme, alçak gönüllülük, itaat, kulluk, tapma, tapınma anlamlarına gelir. Kulluğun tam anlamı ile yerine getirilmesi için yapılan her şeyi ifade eder. Ubudiyet daha genel iken, ibâdet daha kişiye özeldir. İbâdetin toplu veya bireysel yapıldığı mekânlara mabet denir. Âyette âhiret bilinciyle sadece Allah rızası için sâlih amellerin yapılması ve ibâdetlere şirkin bulaştırılmaması özellikle istenmiştir.

Kehf sûresinden anladıklarımız şimdilik bunlardır. En doğrusunu âlim olan Allah bilir.

 


 
Eklenme Tarihi : 15.08.2021 10:25:56
Okunma Sayısı : 1182