فَاتَّقُواْ النَّارَ الَّتِي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ

24- O halde yakıtı insanlar ve taşlar olan o ateşten sakının. O (ateş) kâfirler için hazırlanmıştır. (Bakara:24)

MERYEM SÛRESİ

MERYEM SÛRESİ


1-Kaf,Ha, Ya, Ayn, Sad

Kaf sesi, Kaf sûresi 16’dan itibaren detayları anlatılan ve Allah tarafından bilinen iç sesleri burada Hz. Zekeriya üzerinden örneklendirir. Sûrenin hurufumukattaa harflerinden “Kaf” ile başlaması, Hz. Zekeriya’nın duygusal ve mantıksal çıkarımları ile veli/dost isteğini, Rabbine gizlice nidâsını/iç seslerini zikreden bir örnek olarak bize sunmasından dolayı olabilir.

2-Senin Rabbinin, kulu Zekeriya’ya rahmetinin zikridir.

Zikir; anma, hatırlama, bir şeyi zihinde hazır etme, bir şeyi dile getirme, hatırlatma demektir. Âyetteki bu kelime emir olarak “zekkir” (hatırlat) şeklinde de okunmuştur. (Kurtubî)

Kur’an neden Hz. Zekeriya’yı gündeme almaktadır? Zira 6. yılın ortalarında Müslümanlara yapılan haksızlık ve zulümler iyice artmış, bazı aileler için Mekke yaşanılacak bir yer olmaktan çıkmıştı. Bir örnek olarak Habbab b. Eret Müslüman bir nalbant idi. As İbn-iVail için yaptığı işin ücretini talep ettiğinde ‘’Git ücretini Muhammed’den al!Sen ondan vazgeçmedikçe sana ücret ödemeyeceğim.’’ gibi bir cevap almıştı. Bu sûredeki konunun gündeme getirilmesi ve 48. âyette “Ve ben, sizden ve Allah’tan başka dua ettiğiniz şeylerden ayrılıyorum.” anlatımı ile Habeşistan’a hicret edilebileceğinin hikmetini öğrenen Hz. Muhammed bu ailelere şöyle bir tavsiyede bulundu: ‘’Buradan ayrılıp Habeşistan’a hicret edebilirsiniz, çünkü orada hiç kimseye haksızlık yapılmasına izin vermeyen bir kral vardır. Onun ülkesinde hayır vardır. Allah size bu beladan bir kurtuluş verinceye kadar orada kalabilirsiniz.’’ Bundan sonra ilk etapta 11 erkek ve 4 kadın Habeşistan’a doğru yola çıktı. Kureyşliler onları sahile kadar takip etti, fakat Müslümanlar Şuaybiye limanında hemen Habeşistan’a gidecek olan bir gemiye rastlayarak kurtuldular. Birkaç ay sonra bir grup mü’min daha Habeşistan’a hicret etmiş ve sayıları, Kureyş’ten 83 erkekve 11 kadın, Kureyşli olmayanlardan da 7 kişiye ulaşmıştı. Bundan sonra Mekke’de Peygamber’le birlikte sadece 40 kişi kadar Müslüman kalmıştı. Bu tarihsel arka plânı göz önünde bulundurduğumuzda bu sûrenin muhacirlere Habeşistan’a yapacakları yolculuk için bir erzak olarak indirildiği anlaşılmaktadır.

Rahmet kelimesinin dört ve Allah’ın güzel isimlerinden biri olan Rahman isminin de on altı kez tekrar edilmesi, insanların eriştikleri nimetlerin bir rahmet numûnesi olduğuna işaret eder. Zira iyilikte bulunmak ve nimet vermek rahmetten kaynaklanır. Şu hâlde âyet, Allah’ın rahmetinin bütün varlıkları kuşattığı mesajını verir. Yüce Allah’ın bize hatırlattığı “Kulu Zekeriya’ya olan rahmeti” ne idi? Karısının ve kendisinin ihtiyarlığında Yüce Al­lah’ın nidâsını dua kabul edip onlara bir çocuk hediye etmesidir. Âyette kulu dedikten sonra Zekeriya isminin anılmasıyla Zekeriya’ya bir kutsal­lığın verilmemesi,  tıpkı kelimei şehadette Hz. Peygamber için kullanılan kulluk burada Hz. Zekeriya için gündeme getirilmekte; bununla aşırı yüceltme, kutsama ve insanüstü göstermeyi önleme amaçlanmaktadır.

Hz. Zekeriya, İsrailoğulları peygamberlerindendi. Buhârî’nin Sahihi’nde belirtildiğine göre o, marangozlukla, elinin emeğiyle kazandığını yerdi. Hz. Zekeriya‘nın hanımı, Hz. İsa’nın annesi Meryem’in teyzesi İşâ (Elizabeth) idi. Hz. Zekeriya da Meryem’e bakmakla meşgul oluyordu. Ona Beyti makdis’te bir yer yapmıştı. Hz. Harun’un soyuna isnat edilen Hz. Zekeriya’nın konumunu anlayabilmek için İsrailoğulları arasında yaygın olan rahiplik geleneği ile ilgili bilgiye sahip olmak gerekir. Filistin’in fethinden sonra topraklar Hz. Yakub’un zürriyetinden olan 12 kabile arasında miras olarak dağıtıldı. 13. kabile olan Levililer’e de dinî hizmetler ve görevler emanet edildi. Levililer arasında da en mukaddes şeyleri takdis etmek, Rabbin önünde buhur yakmak, ona hizmet eylemek ve ebediyen onun ismiyle mübarek kılmak üzere seçilen ve mabedin hizmet işini üstlenen aile Harunoğulları olarak isimlendirilmektedir.

3-O, gizlice seslenerek Rabbine nidâ etmişti.

Nidâen hafiyyâ’ terkibi hafif bir sesle, gizlice yahut ihlâsla ve içten gelen bir yalvarışla seslenmek anlamına gelir. Bu da gösteriyor ki Rabbimizden bir şeyler isterken ses tonumuz yüksek olmamalıdır. ‘’Rabbinize için için yalvararak gizlice dua edin.’’ (Araf:55) Öncelikle Allah’a sesleniş; sessiz, mütevazı ve içten olmalıdır. Mikrofonla toplu yapılan ve hocaların bağıra çağıra yaptığı duaların Nebevi örnekliğe ve Kur’an ahlâkına uymadığı anlaşılıyor. İnsanlar içinde bulundukları hâle uygun dua ederse bilinçli bir duaya ulaşır. İsteklerin şahsiliği herkesin isteğinin farklılığının sonucudur. Dua kişiye özel olduğu için, dua kitaplarında bulunan ve süslü sözlerle bezenmiş duaları anlamadan tekrardansa, içten samimi bir ses tonu ile Allah’tan istediklerimizi dillendirmek çok daha makbul bir istemedir. Hz.Zekeriya, araya hiçbir vasıta koymadan içini Rabbine dökmüş, kendisine sıkıntı veren durumu, samimiyet ve yalnızlığını yansıtan ifadelerle dile getirmiştir.

Dua ile nidâ birbirinden farklıdır. Nidâ, tek başına anlamlı bir eda ile seslenmektir. Dua ise bir dava uğruna yapılan davet ve gayrettir. Hz. Zekeriya’nın nidâsı, devamında bir duaya dönüşecek ve belirlenen hedefle, ilerlemiş yaşına rağmen ona ekstra bir motivasyon ve yaşama enerjisi verecektir. Hayatın anlam ve amacının bitmesi kişiyi önce manen sonra madden bitirir. Bu nedenle sürekli zihne hayırlı hedefler koymak önemlidir. Gelecek ile alâkalı güzel bir ümit, insana yaşama enerjisi vermektedir. Hz. Zekeriya’nın nidâsı, Allah davasını kendinden sonra devam ettirecek sâlih bir dost idi. Kendisi için değil iyiliğin, güzelliğin, erdemin yaşatılması adına duyduğu endişe, onun fiili duası olarak kabule vesile olmuştur. Hz. Zekeriya bu nidâsını sonradan el açarak değil ibadetin içinde yapmıştır.

“Bunun üzerine, melekler ona nidâ etti ve o mihrapta namaz kılıyordu. Allah'ın, onu, Allah'tan bir kelimeyi tasdik edici olarak, ağırbaşlı, kendine hâkim ve Nebî olan, sâlihlerden Yahya ile müjdelediğini nidâ ettiler.”  (Âli İmran:39)

Bizce, Allah’tan bir şeyler istemek olan nidâ namazın içinde sessiz ve mütevazı bir ses tonu ile yapılmalıdır. Haddi zatında namazda oturduğumuz zaman okuduğumuz dualar sessizce, içten yapılmaktadır.Allah Resûlü Hz. Muhammed’in namazdan sonra el açıp dua ettiğine dair tek bir sahih rivayet yoktur. Zira Allah Resûlü Kur’an’dan öğrendiğini hayatına en doğru şekilde tatbik eden en güzel örnekliktir. Namazlarda bireysel istek ve arzularımızı, dünyevî ve uhrevî dileklerimizi kâh kıyamda okuduğumuz sûreleri o isteklere uygun seçerek, kâh rükû ve secdelerde gözyaşları ile, kâh da oturuşlarda yapmamız salatımızı ayağa kaldıracak ve bilinçsizce yapılan bir ritüel olmaktan çıkaracak, namazı eda edeni de kaldıran, yaşayan bir duaya dönüşecektir.Namazın içinde Rabbi ile sohbet etmek, iç dökmek onu bir terapiye dönüştürüp manevî yüklerden bizi arındıracaktır. Bu yüzdendir ki abdest bedeni, namaz manevî kirlerden arınmaktır.

4-Dedi ki: “Rabbim, gerçekten beden ve kemiklerim zayıfladı ve saçım sakalım ağardı ve Rabbim, ben sana dua ederek şakî olmadım.” 

Şakî; bedbaht, mutsuz, kötü halli demektir. Şekâvet, saadetin zıddıdır. Âyetteki şakîyyâ kelimesiile ‘’Beni mahrum bırakmadın, eli boş kalıp mutsuz olmadım.’’ manası verilmektedir. Hz. Zekeriya neyi nasıl hangi şartlarda istediğine yönelik durum değerlendirmesi yapmaktadır. Aslında Allah’ın sünnetinin bilincinde olarak bir talepte bulunduğunu ifade etmektedir. Bizler bazı durumlarda Allah’ın maddeye koyduğu potansiyelin farkında olamayabiliriz. Bu nedenle şartları zorlamak, bu potansiyelin ortaya çıkmasını sağlayacaktır. Âyetler isteme adabına yönelik de güzel bir usûl öğretmektedir.Öncelikle âcizliğin farkına varıp mütevazı bir şekilde talep etmek gereklidir.Hırsla bir şeyler kotarmak veya koparmak, üstün olmak, tahakküm kurmak veya rant devşirmek için istememek gerekir. Âcizliğin farkına varıp onu gidermek için sınırının şuurunda, kendisi için değil insanlığın ortak değerlerinin yaşatılması adına isteklerde bulunmak daha doğru bir metottur.

Hz. Zekeriya şartlar ölçüsünde kendisine belirlediği hedeflerin tamamını gerçekleştirdiğini ve eli boş kalmadığını ifade etmektedir. Ancak yaşlılığı ve çevresindeki akrabalarının ona güven vermemesi onun davayı sahiplenen bir dost/veli istemesine sebep olmaktadır.

5-Ve gerçekten ben, arkamdan bana vâris olacaklardan korktum. Ve benim kadınım âkir oldu. Bu sebeple bana, katından bir veli hibe et. 

Hz. Zekeriya, çocuk sahibi olmaktan ümit kesmesinin gerekçelerini sıralayarak Allah’tan bir veli yani dost, yoldaş,davayı sahiplenen bir dava arkadaşı istemektedir. Veli isteği, Hz. Meryem’in düzgün biri ile evlenmesi, temiz bir soy ile mabedin işlerinin sağlıklı devam etmesi isteğinin yansıması da olabilir.

Bundan önceki süreçte Hz. Zekeriya’nın bir evlat sahibi olma ümidi varken, artık yaşlandığı için ümidini yitirmesi söz konusudur. Mevcut konjonktürle, hamisi olduğu Hz. Meryem’in geleceğinin de tehlikeye düşeceğinden endişe etmesi; sahiplenen, kollayan, yardım eden bir veli/dost,bir akraba istemesinin gerekçeleridir.

Mevâli, “insana vâris olan yakınlar” anlamına gelir. Araplar amca çocuklarına da “el-mevâli”derler. Aynı kökten gelen “veli” de “bir kişinin işini idare eden ve üzerine alan en yakını” demektir. Hz. Zekeriya akrabalarım, yani Abiya ailesi içinde bana emanet edilen görevi üstelenebilecek dinî ve ahlâkî bakımdan düzgün hiç kimse göremiyorum demiş oluyor.

Burada ve Âli İmran 40’ta ‘’imrae’’ (kadın) kelimesi kullanılırken Hz. Yahya doğduktan sonra aynı kişiden zevc (eş) diye söz edilir. Bu da karı koca bir çift olmalarına rağmen kendilerini çocuksuzlukla eksik hissettiklerine ve ancak bunun giderilmesiyle gerçek çift olacaklarına dair var olan bilinçaltı güzel bir detay olarak sunulmaktadır.

“Bunun üzerine ona icabet ettik ve ona, Yahya’yı hibe ettik. Ve onun için, zevcesini de ıslâh ettik. Muhakkak ki onlar, hayırlarda yarışırlardı. Ve Bize, rağbet ederek ve korkarak dua ederlerdi. Ve onlar, Bize huşû duyanlardı.” (Enbiya:90) Islâh kelimesinin kökü sulh’tur. Sulh ve salâh; bozgun, nefret, kötülük,kavga, çekişme ve didişmenin zıddıdır. Sulh ve salâh’ın karşıtı Arap dilinde fesattır. Hz. Zekeriya için eşinin ıslâhı, aslında eşinin çocuksuzluğun getirdiği baskıdan da kurtulması, iç ve dış huzura ulaşmasına dair bir âtıf da içermektedir.

Âkır, hiç çocuk yapmamış evli kadınlar için kullanılır. Ot bitmemiş toprak için de bu kelime kullanılır. A-k-r fiil olarak, köküne inmek, canına kıymak, kesmek anlamlarına gelir. Burada âdetten kesilme manasındadır. Premenopoz dönemi olan menopoz öncesi döneminde kadın âdetten/hayızdan kesildiğini ve menopoza girdiğini düşünebilir. Ancak gebe kalabilir. Zira kanamadan kesilmemiş sadece menstural siklus/adet döngüsü düzensizleşmiştir. Akara fiilinin türediği akr, ukr köklerinin esas anlamı kadının hamile kalmaması için önlem alması, doğum kontrolü demektir. Doğum kontrolü yapmak üzere içilen nesnelere de ukr denilmiştir. Bu bağlamda kelimenin bir şeyin doğasını değiştirmek, orijinalliğini bozmak gibi anlamlara geldiği anlaşılmaktadır. Nitekim Akr kelimesi bu anlam ekseninde yaralamak manasında kullanılır olmuştur. Şems sûresi 14’te Semûd kavminin deveyi ayaklarından kesmesi “fe’akarûhâ” ile ifade edilmiştir. Bu kelimenin seçilmesi Hz. Zekeriya’nın eşinin gençken doğum yapamamasına veya düşükler yapmasına sebep olan bir hastalığının olduğunu göstermektedir. Mesela bir ömür kalabilen çikolata kisleri yumurtanın ona yapışıp döllenmesini engelleyebilir veya endometriyum yetmezlikleri de doğum yapamamaya sebep olmaktadır. Hz. Zekeriya döneminde ortalama yaşı düşündüğümüzde, 40-45 yaşındaki bir kadının yaptığı doğal bir doğum, geçmiş ve günümüzde sık rastlanan bir durumdur.

Çocuğu olmayan kadınların lanetli görüldüğü toplumlarda bu tür kadınların hemen başka kadın veya kızlarla değiştirildiği, eski eşlerin mağdur edildiği bir ortamda Hz. Zekeriya’nın eşine vefa göstermesi, onu bırakmaması aslında çocuktan ziyâde bir veli/dost/yoldaş isteme gerekçesi ile uyum arz etmektedir. Gösteriş ve güç için değil ilahî dava için gelecek nesillerin dünya ve âhiret saadeti için bir şey istemek aslında en hayırlısına talip olmaktır. Bu durum, sırf çocuğu olsun diye kendini yiyip bitiren anne ve babalara da bir örneklik teşkil etmektedir. O yüzden her zaman zorlu bir süreç de olsa hayırlı olana talip olmak peygamber ahlâkı olan bir haslettir.

6-Banave Yâkub ailesine vâris olsun. Ve Rabbim, onu razı olanlardan kıl. 

“Ve yerisu min âli ya’kub” ifadesiyle kan bağıyla doğan ve mala vâris olan bir vâris değil, Yakub ailesinin doğru yolunu devralacak bir vâris niyeti verilmiştir. Yakub, isim Arapça olmadığından dolayı munsarif değildir, o yüzden tenvin ve esre almaz. Tarihî kaynaklar Hz.Yakub’un, babası İshak’ın vefatından sonra onun yerine geçtiği ve daha sonra peygamber olduğunu ve babasının yurdu olan Kenan yöresinde ikamet ettiğini anlatır. Yakub Peygamber’in lakabı İsrail’di. Yakub Peygamber’den sonra, ona kendini isnat edenlere bu nedenle İsrailoğulları denmektedir. Zamanla Mezopotamya-Akdeniz çevresinde yaşayanlara genel bir isim olmuştur. Burada bir akrabalıktan ziyade kendini ona ve yoluna isnat etmek söz konusu iken bugünkü İsrail ve Yahudilerde bu isnat tamamen ırk ve kan asabiyesi üzerinden bir isnada indirgenmiştir.

7-Ey Zekeriya! Gerçekten Biz seni, ismi Yahya olan bir oğlan çocuk ile müjdeliyoruz. Onunla daha önce bir kimseyi isimlendirmedik. 

Yahyâ ismi, Kur’an-ı Kerim’de 5 defa geçer. Yahyâ, hay kökündendir; yaşayacak, hep canlı ve diri kalan hayat sahibi anlamına gelir. Genellikle Hz. Yahya’nın Hz. İsa’dan yaşça altı ay büyük olduğu rivayet edilmiştir. Bu sûredeki sıralama Hz. Yahya’nın daha önce dünyaya geldiğini teyit etmektedir. Yaşar veya ömür manasındaki ismine rağmen Hz.Yahya’nın genç yaşta ölmesi, hay/hayat sahibi, yaşayan manasındaki bu ismin neden konduğu konusunda bir soru işareti oluşturmaktadır. Bilindiği gibi Hz.Yahya, zâlim ve ahlâksız Yahuda kralı Herod’un sarayında ve içinde yaşadığı toplumda açıkça işlenen kötülüklere, fuhşa ve ahlâksızlığa karşı çıktığı için önce yakalanıp hapsedilmiş daha sonra da kralın karısı Herodias’ın isteği üzerine hapiste başı kesilip tabak içinde karısına sunulmuştu. ‘’Daha önce böyle bir isimlendirme yapmadık.’’cümlesi aslında bu ismin akrabalarda ve çevrede kullanılmayan bir isim olduğunu göstermektedir. Sürekli kendilerini soya, kan bağına ve atalara isnat eden bir toplumda bunlara isnat edilmeyen bir ismin konması da üstünlüğün soy,sopla olmadığını anlatan bir ima taşısa gerektir. Tıpkı Hz. İsa’nın babasız doğmasındaki dip mesaj gibi. Yaşaması istenilen bir çocuk olduğundan Hz. Yahya’nın annesinin içindeki temenninin adı idi bu isimdir. Muhtelemen birkaç düşükten sonra gelen çocuğun yaşamasını isteyen anne ve babada Yahya/Yaşar ismi, bir umut barındırmaktadır. 5-6 çocuktan sonragelen çocuklara Songül, Soner veya Yeter gibi isimler konması da artık çocuk istememenin isimlere yansımasıdır. Bu yorumumuzu İncil’deki şu pasaj da desteklemektedir: Ama annesi “Hayır, adı Yahya olacak” dedi. Ona “Akrabaların arasında bu adı taşıyan kimse yok ki!” dediler. Bunun üzerine babasına işaretle çocuğun adını ne koymak istediğini sordular. Zekeriya bir yazı levhası istedi ve “Adı Yahya’dır” diye yazdı. Herkes şaşakaldı.”  (Luka-I:61) Burada annenin istediği ve Hz. Zekeriya’nın haberi olmamasına rağmen vahiy yoluyla öğrenip eşiyle aynı ismi söylemesine çevresinin şaşırması anlatılmaktadır. 

8-Dedi ki: “Rabbim, benim nasıl bir oğlum olabilir? Ve benim kadınım âkir oldu.Ben iyice yaşlanarak ihtiyar oldum.”

İtiyya kelimesinin fiil kalıbı ihtiyarlaşmak, çok yaşlanıp kocamaktır. Âyette yaşlılık anlamındaki kelime ile beraber kullanıldığından iyice kocadım, ihtiyarladım demektir. Bundan anlıyoruz ki, Hz. Zekeriya gençliğinde kısır değildi, şu an yaşı ilerlediği için ve eşi âdetten kesildiği için çocuk sahibi olma ümidi hiç kalmamıştır. Bu sebeple Allah’tan bir veli isterken Allah ona bir çocuk müjdelemiştir.

9-“Haklısın öyledir!” dedi. Rabbin dedi ki: “O, bana kolaydır. Önceden sen bir şey değilken Ben seni yaratmıştım.”

Allah için bu hediyenin kolay olduğu Allah’ın sünneti dâhilinde nasıl hiçbir şey değil iken bir anne ve babadan dünyaya geldi ise kendisine de böyle bir çocuk verileceği ifade edilmektedir. Çünkü olağanüstü gördüğü bir olay ile kendi doğumu kıyas edilmektedir.

10-Dedi ki: ‘’Rabbim, bana bir işaret kıl.’’ Denildi ki: ‘’Senin işaretin,insanlarla üç gece normal olduğun halde konuşamamandır.’’

Seviyye kelimesinin kökü s-v-y dir. Metre ve tartı gibi ölçümlerdeki denkliği anlatır. Seviye aynı köktendir. Burada düzgün bir seviye manasında bedenen sağlıklı, normal olmasına rağmen bir konuşamama söz konusudur. Heyecandan dilin tutulup konuşamama gibi. Dikkat edilirse, konumuz olan âyette üç gece olarak bildirilen konuşamama süresi, Âli İmran 41’de gündüzler denilmek sûretiyle üç gün olarak belirtilmiştir. Buradan da konuşamamanın üç gün üç gece süreceği anlaşılmaktadır. Buradaki bağlam aile fertleri ile dahi konuşamaması imasını taşırken Âli İmran’da bunun sosyal hayatını da etkilediğine dair bir âtıf söz konusudur.

11-Bu durumda mihraptan kavminin karşısına çıktı. Böylece onlara, sabah akşam tespih etmelerini vahyetti. 

Mihrabın aslı mescittedir; bu, mescidin ön tarafını anlatmak için tahsis edil­miş bir isimdir; evin ön tarafının mihrap diye adlandırılması, mescidin mihrabına benzetilmesindendir. Bu görüş, sanki daha doğrudur. (Rağıb)

Vahiy kelimesinin ilk anlamı gizlice bilgilendirmek demektir. Zamanla bu anlam çerçevesine uygun olarak gizli konuşma, işaret etme, ima etme, fısıldama, mektup yazma, elçi gönderme anlamlarında da kullanılır olmuştur.

Konuşamama alâmeti, kendini ifade etmede bir yoldur. Allah’ın yaratışında başka yolların bulunduğunu hatırlatır. Bunun yanı sıra Hz. Zekeriya toplumda imam ve önderdir. Çevresindekilere vaaz eder,imamlık yapardı. Bu âyette cemaatin karşısına çıkıp sabah akşam yani devamlı olarak Allah’ı tespih etmelerini, kimsenin duyamayacağı gizli bir sesle,işaretlerle ancak göstermiştir. Zira tespih zaten bir söylem değil bir eylemdir. Namazın bir adı da hamd ve tespih, fiziksel bir eylemdir. Dışarıdan bakan biri Allah’ı tespih olan namazın kılındığını anlayabilir. Konuşmaya gerek yoktur. Normalde Hz. Zekeriya’nın mihrapta konuşması, cemaate Allah’ın âyetlerini ulaştırması gerekirken bunu yapamaması aslında görevini yerine getirememesidir.Sadece cemaate işaretle Allah’ı tespih olan namaza devam etmelerini ima edebilmiştir. Cemaate verilen mesaj açıktır: İmamınız yaşlanmakta, ona varis olacak kimse yoktur. İmamsız kalacaksınız. Halkta bir arayış oluştuktan sonra bir çocuğunun doğacağını söylemek sevinci ikiye katlayan tam bir müjdedir. Bu yaşananlar sayesinde ‘’Allah’ın sevdiği bir resûlün soyu nasıl kesik olur?’’tarzındaki yadırgamaları da en aza indirerek Rabbin her daim kendine güvenenleri desteklediği mesajı güçlendirilmiştir. Bazen nimetin değerini anlamak için onu kısa süreli de olsa kaybetmek gerekebilir. Hz. Zekeriya gibi bir imamın değeri böyle anlatılmış ve anlaşılmıştır. Rabbimizin her âyet,alâmet ve işareti bir hikmete binaendir. Bu âyet, işaret ve alâmetin hikmeti bizce bu olabilir. En doğrusunu Allah bilir.

12-Ey Yahya! Kitab’ı kuvvetle al. Ve Biz, ona sabi iken hikmet verdik. 

Âyetteki kitabın, Allah’u Te’ala’nın İsrailoğullarına bir lutfü olan tahrif edilmemiş Tevrat olması muhtemeldir. Hükm kelimesi sözlükte, yargı ve yargıda bulunmak, hükmetmek, karar vermek, idare etmek, ata gem vurmak demektir. Bu âyetteki hükm kelimesi için akıl,nübüvvet, bilgelik gibi anlamlar verilmiştir. Muhammed Esed ise kuşatıcı dü­şünme yeteneği anlamını tercih etmiştir. 

Sabi, ergenlik çağına ulaşmamış çocuk demektir. Kelime fiil olarak kalben meyletmek, iştiyak göstermek, canı kaynamak anlamlarına gelmektedir.  Bu cümleden anlaşılan Hz. Yahya’nın çocukken Hz. Zekeriya’nın terbiyesinden geçerek hikmetli, olgun bir çocuk olduğudur. Hayat tecrübesi olan olgun ve hikmetli Hz. Zekeriya kendi gibi bir evlat yetiştirmiştir. Genç babalar bazen evlatları ile olan iletişimde sevginin ve arkadaşlığın sınırlarını belirleyemezken, yaşı ilerlemiş babalarda evlat baba iletişimi daha seviyeli olabilmektedir.

13-Ve katımızdan ona, sevimlilik ve safiyet verdik ve o, kendini sakınırdı. 

Hanân kelimesi neredeyse anne sevgisi ile eş anlamlıdır. Başka bir deyişle annesinin sevmesi gibi herkes tarafından sevilen manasındadır. Hanân, şefkat ve temayülle birlikte olan sevgidir. Nitekim Araplar bu kelimenin türetildiği fiili, şefkat ve sevgi anlamında kullanmışlardır. Meselâ devenin yavrusuna şefkatini, kadının kocasına olan sevgisini de bu kelimeyle ifade ederler. Nitekim kadına bu fiilden türetilmiş olarak“hanne” ismi de verilir. Şefkat ve rahmet de bu kelimenin anlamları içindedir. (İbni Kesir)

Zekât kelimesi her türlü kirden, günahlardan temizlik, arınmak anlamınadır. Malın tahakkümünden ve emanetteki haramlıktan malı temizlemesinden dolayı infakın bir türüne de zekât denmiştir. 

Takiyyen kelimesi ise itaatkâr, günahlar­dan uzak duran demektir. Herkes tarafından sevilen bir çocuk olmasına rağmen şımarmayan bir karakterle yetiştirilmişti. Hz. Yahya, Hz.Yusuf gibi eli ayağı düzgün olmasına rağmen sakınan bir kuldu.

14-Ve ebeveynine karşı iyilik sahibiydi ve o, âsi, cebbar değildi.

Berran çokça ihsan etmek, iyiliklerde bulunmak demektir. Yani yaşı ilerlemiş anne ve babasının isteklerini hemen yerine getiren, yani onların etraflarında döndüğü,her zaman onlara yardımcı olacak şekilde yetiştirildiği manasındadır. Türkçede de herhangi bir sosyal yardım amacıyla yapılan yardım ve iyilikler teberru kelimesiyle ifade edilir.

Cebr, zor kullanarak bir şeyi düzeltmek demektir. Hükümdara da cebr ismi verilmiştir. Bu, insanları dilediğine zorlamasından veya onların işini düzetmesinden dolayıdır. İcbar, başkasını bir diğerine ıslâh etmeye zorlamaktır. Cebbar, başkaları üzerine musallat olan zorba manasına da kullanılmıştır. Başkasını zorla kontrol altına alana da cebbar denir.

Asa; baş kaldırdı, boyun eğmez olmak anlamına gelir. Dik ve esnemeyen sopa manasına gelen asa kelimesi de buradan gelir. Bu sözün asıl anlamı kişinin asasıyla kendini savunması karşıdakine diklenmesi, taviz vermemesidir. (Rağıb) Maalesef günümüzün çocuk ve gençleri anne babasını köleleri gibi görmekte, isteklerinin yerine getirilmesi için her tür maddî ve manevî zorbalığa başvurmaktadır.Burada asıl sorun, Hz. Zekeriya’nın seviyeli tarzdaki evlat-ebeveyn ilişkisinin kurulamaması sebebiyle, dozu kaçan sevgi ve şımartmayla çocuğun saygısının kaybedilmesi olabilir.

15-Ve doğduğu günde de ve öleceği günde de ve hayat sahibi olarak diriltileceği günde de ona selâm olsun.

Selam; barış,huzur, esenlik, saadet, af, mağfiret mânalarını kapsar. (bkz. Kadr:5, Furkân:75)

Çocuklarımızı Hz. Zekeriya’nın yetiştirdiği gibi yetiştirmek için yapmamız gerekenleri Yüce Allah Hz. Yahya’nın dokuz vasfını sıralayarak öğretmektedir. Kitaba sımsıkı sarılarak ilkeli olmak ve çocuğun aşırı isteklerine karşı bu ilkelerden taviz vermemek çocuğun da ilkeli, kurallı ve plânlı olmasına vesile olacaktır. Evladın çocuksu davranışlarına hikmetle yaklaşmak; ani, duygusal tepkiler vermemek, hayatı hikmetle okumanın değerini kendi üzerinizden öğretecektir. Çocuğun fıtratına nakşedilen iyiliği ve sevgiyi dışına yansıtmasına fırsat verme, ahlâksızlıklara karşı çocuğu koruma, mevcut kötülüklerden arınmasına yardımcı olma, çocuğa sorumluluk verme, iyi davranarak ana-babaya iyilik etmesinde örneklik teşkil etme, zorlukları zorbalıkla değil sulh ve selametle çözme, âsi olmanın kendini ifade ediş olarak değil kişiliksizliğin tezahürü olduğunu öğretmede öncü ve yardımcı olmak gerekir. Bunları yapabilirsek çocuğumuz sulh için çalışan bir barış adamına dönüşecek; doğduğu, öleceği ve diriltileceği gün de esenlik içinde olacaktır.

16-Kitapta Meryem’i de zikret. Ailesinden ayrılıp doğu tarafında bir mekâna çekilmişti.

Meryem kelimesi Kur’an’da 34 kez isim şeklinde, 1 kez de o zamiriyle işaret edilmek sûretiyle toplam 35 kez geçmektedir. Sûreye isim olan Meryem, İmrân ailesinin kızıdır. Ailesi onu,henüz doğmadan önce mabede hizmet etmesi için adamıştı. Onlar böyle bir adakta bulunurken, onun erkek olacağını düşünmüş, çocuğun kız doğabileceğini hesaba katmamıştı. Zira mabede hizmet için yalnız erkek çocukları adanırdı. Çocuk kız doğunca ona, o zaman için bir erkek adı olan ve kendi dillerinde Allah’ın hâdimi, hizmetkârı anlamına gelen Meryem ismini vermişlerdir. Hz. Meryem’in babası o doğmadan vefat etmişti. Annesi Hanna, çocuğu kundaklayıp Beytülmakdis'e götürerek orada görevli bulunanlara teslim etti. Çocuğun gözetilmesi görevini kimin üsleneceği konusunda aralarında tartışmalı bir kura çektikten sonra Meryem’in bakımını Yahya'nın babası Hz. Zekeriya üstüne aldı. Onun hanımı da, Meryem'in teyzesi idi. Hz. Zekeriya ve teyzesi İşa’nın (Elizabet) çocukları olmadığından Hz. Meryem’i bir çiçek gibi özenle yetiştirmişlerdi. Belki de belirli bir yaşa kadar çocuklarının olmamasının hikmeti budur. Hz. Zekeriya’nın sevimli bir oğlu olunca tüm alâkanın Hz. Yahya’nın üzerinde toplanması Hz. Meryem’in biraz yalnızlaşmasına sebep olmuş olabilir.

Nebz,  atmak mânasınadır. Sokağa bırakılmış çocuğa “menbûz” denilmesi de bu manadadır.Çünkü o da âdeta atılmıştır. (Râzî) Âyette geçen intibâz kelimesi, eldeki şeyi öne veya arkaya fırlatıp atmak,tek başına ayrılma, uzaklaşma, ilişik kesme anlamındadır. Dolayısıyla Meryem’in kendi evinin doğu taraftaki odasına veya mabedin doğu köşesine çekildiği yolundaki yorumlar kelimenin anlamına uymamaktadır. Kelimenin ifade ettiği anlama göre Meryem yakın çevresinden uzaklaşmış, bir tür inziva hayatı yaşamak için kendini yollara atmıştır. Hz.Meryem’in güneşin doğduğu yöne doğru yönelmesini, tıpkı Hz. Muhammed’in evinden uzaklaşıp Hira’ya çıkması gibi düşünebiliriz. Doğu yönündeki mekân, ışığa erken ulaşma, içindeki yeni bir başlangıç isteği, umudu ve arayışı anlatan bir mahiyete sahip olabilir. En doğrusunu Allah bilir.

17-Böylece onların berisinde bir örtü edindi. Böylece ona ruhumuzu gönderdik. Ona normal bir beşer gibi temessül etti.

Hicâb kelimesi maddî anlamda örtü, engel demektir. Hissi anlamda ise uzaklaşmak demektir. Bir insanın başkalarıyla kendi arasına perde çekmesi, kendini bakışlardan uzak tutması demektir. Ragıb’ın ifadesiyle hicâb, herhangi bir şeye ulaşmasına engel olmak demektir. Bu nedenle kadınların bakışlara engel olması için örtükleri yekpare örtüye de hicab denir. Bu âyette çevresindekilerin onu görmesini, tanımasını engelleyen örtü manasındadır. (bkz.Meryem:17, Sâd:32, A’râf:46) Zira Hz. Meryem her ne kadar kaldığı yerden uzaklaşsa da kültür olarak kendini mabede adayan bakireler, pek göz önünde olmazlardı.

Rûh; vahiy ve vahyi Allah’ın seçtiği kimseye ulaştıran aracı melek, melekî güç anlamında kullanılır. Nitekim Cebrail, Kur’an’da “ruhul emin/güvenilir ruh” olarak nitelendirilir.(Ruh kelimesi hakkında geniş bilgi için bkz. Kadr:4) “Ve işte böylece sana emrimizden bir rûh vahyettik. Ve sen, kitap nedir ve îmân nedir bilmiyordun ve lâkin O'nu “nur” kıldık. Kullarımızdan dilediğimizi O'nunla hidayete erdiririz…” (Şura:52) Ruh,Kurân’ın genelinde hayata anlam ve amaç katan ilahi bilginin adıdır. Bakara sûresi 30 ve devamında anlatılan Hz. Âdem’e üflenen ruh da ilahi bilgi manasındadır. Ruh, Hz. Âdem’in hayatına yeryüzünün halifesi olma gibi bir amaç, anlam ve sorumluluk yüklemiştir. Hz. Meryem’in de hayatındaki bu anlam ve amaç arayışı onu toplumdan uzaklaşmaya itmiş olabilir. Gençlerdeki kimlik arayışı onların daha anti sosyal bir ruh haline bürünmelerine sebep olmaktadır. Yaşın ilerlemesiyle genç, kendine belirlediği ilkeler ve kimlik arayışını sonlandırıp istenen role doğru sosyalleşecektir.

Âyetimizdeki ruh Hz. Meryem’in babasız bir çocuk doğuracağı bilgisi/kelimesidir. Bu bilgiyi taşıyan elçiye de Kur’an ruh demektedir. "Ey Meryem! Muhakkak ki Allah kendinden bir kelime ile seni müjdeliyor.” (Âli İmran:45)Âyetteki katımızdan bir kelime, gaybî bilgi olan çocuğunun olacağı ilahi bilgisidir. Bu bilgi,hayatını bambaşka bir yöne çevirerek ona ruh katacaktır.

Temessül kelimesinin buradaki anlamı beşer şekline girmek, görünmek onu temsil etmek için bir şekle bürünmek manasında kullanılmıştır. Bununla beraber kelime Türkçe'mize de geçmiş olan misal, emsal,temsil vermek anlamına da gelmektedir. Bir alttaki âyette Hz. Meryem’in korkarak Rahman’a sığınması ve bu gördüğünü takvalı olmaya davet etmesi bunun bir misal/örnek verme olmadığının iç bağlamdaki delilidir. Anladığımız kadarı ile önceden beşere benzemeyen, aslî hüviyeti bambaşka olan bir varlığın düzgün bir beşere benzetilerek Hz. Meryem’e Allah’ın katındaki gaybî bilgiyi vahyetmek için gönderilmiştir.

18-Dedi: ‘’Muhakkak ki ben, senden Rahmân’a sığınırım. Eğer sen sakınıyor isen…’’

İsti’aze kavramı kötülükten korunmak için bir şeye sığınma,bir başkasına iltica etmek anlamına gelen e’ûzu kelimesi ile ifade edilmiştir. “Öyleyse Kur’ân okuyacağın zaman taşlanmış şeytandan Allah’a sığın.’’(Nahl:98). Hz. Meryem’in “in kunte tekiyya”, ‘’Eğer Rahmân’dan sakınıyor, O’na karşı sorumluluk bilinci taşıyorsan…’’ ifadesinde yer alan cümle, bir şart cümlesi olmasına rağmen âyette cümlenin ikinci (ceza) bölümü mevcut değildir. Bu,okuyanların takdirine bırakılmıştır. Bize göre cümlenin ikinci bölümü ‘’Bana dokunma! Bana yaklaşma! veya Bana ve iffetime karşı bir fenalık, kötülük yapma!’’şekillerinde takdir edilebilir. Rahmân merhametli demektir. Burada Hz. Meryem tarafından bir uyarıda bulunularak Allah’ın merhametin kaynağı olduğu hatırlatılmış, yol yakınken Allah’ın gazabın dansa merhametine talip olması istenmiştir. 

19-Dedi: ‘’Ben sadece sana temiz bir erkek çocuk hibe etmek için senin Rabbinin bir elçisiyim.’’ 

Resûl, elçi demektir. Kur’an’da bir yerden aldığı bilgiyi başka bir yere eksiltip arttırmadan olduğu gibi taşıyan elçilere resûl denmiştir. “Allah, meleklerden de insanlardan da elçiler seçer. Şüphesiz Allah,işitendir, görendir.” (Hac:75) Allah’ın her şeyi işitip görmesine rağmen kulları ile olan iletişimini elçiler ile yapması onun görmediği, duymadığı gibi bir yanlış anlayışa sebep olmaması için âyetin sonu Allah’ın her şeyi işitip gördüğünü vurgulayarak sonlanmaktadır. Elçiye ihtiyacı olan insandır. Zira insan gayba imanla mükellef sınırlı ve âciz bir varlıktır.

Zekiy, temiz olarak büyüyüp yetişmiş demektir. Zira her çocuk temiz doğar, sonradan yaşadığı çevre onu kirletir. Gelişen, boy atan ekine de zeki denir. (Râzî)Zekiy kelimesi, peltek ze ile yazılan ve Türkçeye de geçmiş olan“zeki, zekâ” kelimelerinden farklıdır. Buradaki temizlik vurgusu, çocuğun babasızlığı sebebiyle oluşabilecek tazyiklere karşı bir korumayı amaçlamaktadır. Gayrı meşru yolla doğduğunun düşünülmediği bir ortamda büyümesi ve iftiralardan uzak olması, çocuğun kişilik gelişimi için çok önemlidir. Hz. Meryem’in doğumdan sonra doğu yönündeki insanlardan uzak mekâna çekilerek orada Hz. İsa’yı belirli bir yaşa kadar büyütmesi bu sebeptendir.

20-Dedi: ‘’Bana bir beşer temas etmemişken, nasıl bir oğlum olabilir? Ve ben,azgın da değilim.’’

Gelen elçinin bir oğlan müjdelemesiyle, Hz. Meryem’in bunu meşru yoldan evlenip bir çocuğunun olacağı şeklinde karşılamayıp böyle bir tepki vermesi mabede adanan kızların evlenme yasağının Hz. Meryem üzerinde oluşturduğu baskının sonucudur. Allah için, yıllarca mabede kendini adayıp evlenmemek değil, evlenip aile kurup sağlıklı nesiller yetiştirmek esastır. Hz. Meryem’in yaşadığı bu özel olayın yaşayana bakan bir yüzü de geleneğin oluşturduğu bu yanlış ön yargıların kaldırılmasıdır. Hz. Meryem sıkıntılarla sınanarak kendisinde oluşan araz ve sıkıntılardan temizlenmiş ve âlemlere üstün tutulmuştur. “Hani melekler: 'Meryem, şüphesiz Allah seni seçti, seni arındırıp âlemlerin kadınlarına üstün kıldı.' demişti.” (Âli İmran:43) Hz. Meryem’in, zaafları zorluklarla törpülenip arınması sağlanmıştır. Bu zaafların ne olduğu devam eden âyetlerde Hz. Meryem’in ağzından dökülen sözlerle ortaya çıkacaktır.

Âyette neden insan yerine beşer dokunmamış deniyor? Zira insan olan zaten bir kıza bu kötülüğü yapmaz. ‘Yapsa yapsa hayvani hormonları azmış bir beşer bu kötülüğü yapar.’ dip manasıyla bize aktarılması konuşanın kastını çok net bir şekilde aktaran ince bir ayrıntıdır.

21-‘’Haklısın, öyle!’’ dedi. Senin Rabbin: “O, Bana kolaydır ve onu, insanlara bir âyet ve Bizden bir rahmet kılacağız.” dedi. Ve bu zaten gerçekleşmiş bir emirdir.

Elbette Allah dilediğini yapmaya kâdirdir. Yine de mucize olarak görülen her olayın bilimsel bir açıklaması olmalıdır.Eğer açıklama yok gibi görünüyorsa, bizim henüz bilimsel açıklamasını bulamamış olmamızdandır. Buradaki âyet Hz. İsa’dan ziyade babasız doğum olayıdır. Hz. İsa’nın yaratılış biçimi tıp ilmine bir ödev ola­rak verilmiştir. Hz. İsa’nın babasız doğma olayının insanlar için bir âyet kılınması üzerine bazı yorumlar yapılmıştır. Bunlar kısaca, Kur’an’da Enbiya 91’de Hz. Meryem’e dişiye giden ‘hâ’ zamiri kullanılırken, Tahrim 12’de erkeği ifade eden ‘hi/hü’ zamiri kullanılmıştır. Yani Enbiya 91’de Hz. Meryem dişi,Tahrim 12’de ise erkek olarak bir hitap zamiri ile seslenilmiştir. Diğer taraftan Âli İmran sûresinin 37. âyetindeki ‘’Böylece Rabbi onu güzel bir kabulle kabul buyurdu, güzel birbitki/nebat olarak yetiştirdi (nebâten hasenen).’’ ifadesini mecaz değil hakîkate hamledenler olmuştur. Hz. Meryem’in bir bitki olarak tasvir edilmesi de ilginç bir detaydır. Zira bitkilerin bir kısmı da bir eşe ihtiyaç duymadan üremektedir. Bu Rabbimizin yaratılış kanunlarına ters değildir. Zira bir eşin,annenin olmadığı ilk beşerlerin yaratılması sürecinde de Allah beşerleri birbitki olarak bitirdiğini buyurmaktadır.“Ve Allah sizi yeryüzünde bitki/nebat olarak bitirdi.” (Nuh:17) Bilimin sanları sadece bitkilerin değil Amazonlar’da çiftleşmeden çoğalan ve tamamı dişi olan bir karınca türü keşfetti. ABD’nin Arizona Üniversitesi’nden araştırmacılar, kraliçe karıncaların kendilerini kopyalayarak genetik açıdan benzerlerini ürettiklerini, böylece eşeysiz ürediklerini tespit ederek bunun hiç çiftleşme olmaksızın bahçe mantarı gibi ürediği görülen ilk böcek türü olduğunu belirtti. Memeli olan tavşanlarda da bir erkeğe ihtiyaç duymadan sağlıklı yavrular doğuran tavşanlara rastlanmıştır. Bu izahlar Hz. Meryem’in hâşâbir hermafrodit klinefelter yani hem erkek hem de dişi manasında çift cinsiyete sahip olduğu yanılgısına bizleri götürmemelidir. Zira bu durum bir hastalıktır ve bu sendromda olanlar teknik olarak kısırdır. Ancak son tıbbî gelişmeler çok nadir de olsa bir kadının kadınve erkek hücresinin ikisini de içinde barındırabileceğinden söz etmektedir. Kurân’da Hz. Meryem’in gayet sağlıklı bir kız olduğu şöyle ifade edilmektedir: “Fakat onu doğurunca: “Rabbim, gerçekten ben onu kız olarak doğurdum” dedi. Ve Allah,onun ne doğurduğunu çok iyi biliyordu. Erkek, kız gibi değildir. Dedi ki ben onu, Meryem diye isimlendirdim ve muhakkak ki ben, onu ve onun zürriyetini,taşlanmış şeytandan Sana sığındırırım” (Âli İmran:36) Demek ki doğan Meryem bebeğin fizyolojik olarak çift cinsiyette veya anormal bir durumu kesinlikle yoktur. Âyette ‘’Allah onun ne doğurduğunu çok iyi biliyordu.’’ifadesinden sonra ‘’Erkek kız gibi değildir.’’ denmiştir. Bu da kızın, erkekten önce söylenmesinden dolayı erkeğin yapamayacağı bir şeyi yapabilmesi manasında bir üstünlük potansiyeli olarak ifade edilmiştir. Allah kadına erkeğe ihtiyaç duymadan doğum yapma potansiyeli yerleştirmiştir. Yani Hz. İsa’nın doğumu da Allah’ın sünnetine/yasalarına ters değildir. Bu potansiyeli 14 asır önce haber veren Kurân’ın belirlediği ufuk bilgiye kısmi de olsa günümüzde ulaşmış durumdayız. İngiliz bilimin sanları kadının kemik iliğinden sperm üretmiştir. Artık kadınların erkek spermine ihtiyaç duymadan çocuk doğurması mümkündür. Peki, bu yöntem nerede kullanılır? Misalen kocası kısır olan evli çiftlerde bu yöntem kullanılabilir.Bu yöntemle, sperm bankalarındaki başkasının spermini kullanarak hamile kalmanın da önüne geçilecektir. Çünkü başka birine ait yumurta veya spermle hamile kalmak neslin karışmasına, kardeş evliliklerine ve yeni neslin sakat doğmasına sebep olduğu için haramdır.

Bu ufuk bilgiyi, Hristiyanların inancında olduğu gibi Hz. İsa’nın hâşâ Tanrının oğlu oluşuna delil getirmek için mucize olarak okumak yerine, bu bakışla değerlendirmenin çok daha faydalı ve doğru bir bakış olacağı kanaatindeyiz.

Makdiyyâ; hükme bağlamış, kararı verilmiş demektir. Hz. Zekeriya bir talepte bulunurken; Hz. Meryem’in herhangi bir isteği olmadan çocuğu olacağı bilgisi ona tebliğ edilmiştir. Hz. Meryem’in gebelik sürecinin sonunda bu emirden pek de memnun olmadığını aşağıdaki âyetlerden şöyle okuyacağız: “Ah keşke ben bundan önce ölseydim de unutulanlardan olup hatırlanmasaydım.” dedi.  Yüce Allah’ın verdiği kararı ne tenkit edebiliriz ne de geri çevire­biliriz. İnsanın duası bu kararla çatışırsa,duasından vazgeçmesi gereki­yor. Burada Hz. Meryem hakkında hüküm verilmiş,kalem kırılmışsa, mutlaka bu karar Hz. Meryem’in iyiliğine olacak bir tedavi olmalıdır. Hz. Meryem’deki iffetli olma ve öyle bilinme durumu normal sınırını aştığı için bir zaafa dönüşmeden bu ağır imtihanla Hz. Meryem hastalığından kurtarılmak istenmiş olabilir. Ayrıca buradaki Hz. İsa’nın babasız doğumu beşerlere değil insanlara ders niteliğinde olan bir âyet/işaret ve delildir ki baba üzerinden devam eden soy-sop ve üstünlük aktarım iddiasının boş olduğunu gösterir. Bununla birlikte peygamberliğinde babadan oğula geçmediği gibi yöneticilik ve imamlığın da babadan oğula geçmediğinin delilidir. Bu ders Talut’un İsrailoğullarına komutan seçilmesinde de verilmesine rağmen kendisini İsrailoğullarına yamayan Yahudilikteki üstün ırk hastalığı sürekli kendini göstermiştir. Hz. Meryem ve onun gibi kendini mabede adayarak hiç evlenmeyenlere bakan rahmet yönü ise Allah’ın bayanları çocuk doğurma fıtratına göre yaratması, bunun sağlıklı nesiller doğurma ve yetiştirmede kullanılmayıp bu özelliklerin heba edilerek fıtratla savaşmak olduğudur. Doğru olan tek yaşamak değil aile kurup hayata anlam ve amaç katan bir ruh kazanmaktır.

 

22-Böylece ona hamile kaldı. Artık onunla uzak bir mekâna çekildi. 

Hz. Meryem’in ilk uzaklaşması bir inziva iken buradaki uzaklaşma bir kaçıştır. Doğu tarafında uzaklaştığı yerin adı İncil’e göre Beytüllahimdir. Luka 2:1-4’de, Celile’nin Nasıra şehrinden çıkıp Yahudiye’de Davut’un şehri denilen Beytlehem’e yaptığı zor yolculuk anlatılır. Bir merkep üzerinde yaptığı mesafe yaklaşık 130 km idive güneydoğu tarafına düşmektedir. Bu çekiliş, recm cezasından korunmak için yapılan bir kaçıştır. Hz. Meryem’e bir meleğin gelip ona babasız bir çocuk doğuracağını müjdelemesi ve bunun yaşadığı toplumda kabul görmesi zordu. Zira bu durum, zina ile çocuk doğuran herkesin böyle anlatımlar ileri sürmesine sebep olacağından toplum tarafından yaşanılanlar kesinlikle kabul görmeyecektir.

Yahudiler Hz. Meryem’e inanmadıkları ve onun zina suçu işlediğini düşündükleri hâlde ona dokunamamışlardır. Zira gebelik haberini alan Hz. Meryem tapınaktan uzaklaşarak yalnız yaşamaya başlamıştır. Hz. Meryem’in Romalılar tarafından Bir Vesta Bakiresi gibi kabul edilmiş olması bu kaçışı izah etmektedir.

Ek Bilgi: Vesta Bakireleri (sacerdos Vestalis) Antik Roma'da aile tanrıçası Vesta'nın kutsal bakire rahibeleriydiler. Birincil görevleri Vesta'nın Forum Romanum’da, Vesta tapınağında bulunan kutsal ateşini korumaktı. Ve stalık büyük bir onurdu ve bu rolü üstlenen kadınlara büyük ayrıcalıklar sağlanırdı. Bu rahibeler sessizlik ve iffet yemini ederlerdi. Roma mitolojisinde Spurius Tarpeius'un kızı Tarpeia hain bir Vesta Bakiresiydi. Mars'ın tecavüzüne uğrayan ve Romulus ve Remus'ahamile kalan Rhea Silvia  Vesta Bakirelerine örnek olarak gösterilir. Pompeii'deki "Vestalar Evi"ninkeşfi 18. ve 19. yüzyılda Vesta Bakirelerini popüler bir konu haline getirmiştir.

Bu inanç ve tapınaklar M.Ö. 717’den M.S. 394 yılına kadar devam etmiştir. Fakat daha önceki mitolojilerde de vardır.

Vesta Bakireleri çok kutsal kabul edilirlerdi. Çünkü Roma imparatorluğunun ocağı(evi) sayılan tapınaktaki kutsal ateşin devamını sağlarlardı. Bakirelere saygısızlığın büyük uğursuzluk getireceğine inanırlardı. Onlar şehrin ve devletin koruyucu melekleri gibi kabul edilirlerdi. Altı ve on yaşları arasından ergenliğe ermemiş asil ailelerden seçilirlerdi. Otuz yıl boyunca tapınakta hizmet ederlerdi. İstedikleri takdirde hizmetlerinin sonunda evlenebilirlerdi. Bir Vesta Bakiresi ile evlenmek çok onurlu bir evlilikti. İdama mahkûm olmuş birisi bir Vesta Bakiresi görse hayatı bağışlanırdı. Fakat bir Vesta Bakiresi iffet veya sessizlik yeminini bozarsa diri diri toprağa gömülürdü. Diğer kadınlar yılın belli günlerinde tapınağa girer ve gebe bir ineğin karnından alınmış bir buzağıyı adak olarak sunarlardı.

23-Artık doğum sancısı onu, bir hurma ağacının dibine sürüklerken: ‘’Ah keşke, ben bundan önce ölseydim de unutulanlardan olup hatırlanmasaydım!” dedi. 

Âyetteki  edatı, piş­manlığı pekiştirmek için konmuştur. Sadece keşke anlamını zaten leyte edatı vermektedir. Dolayısıyla “yâ leyte-nî,” ‘âh keşke ben’ anlamını veren bir hoşnutsuzluk ifadesidir. Hz. Meryem doğumu tek başına yapmak zorunda kalmıştır.Çaresizliği onun diline yansımış ve gönüllü olmadığı babasız doğum yapmaktansa ölmeyi, unutulup gitmeyi istemiştir. Bu ifadelerden, insanların kendisi ve namusu üzerinden ne diyeceği, hafızalara nasıl kazınacağı konusundaki ciddi kaygıları olduğu anlaşılmakta hatta bu kaygıların Rabbden gelen âyet ve rahmetin önüne geçecek derecede bir olumsuzluk olduğunu anlamaktayız. Rabbimiz fizikî olumsuzlukları hafifletmek için onu yönlendirmiştir.

24-Böylece alt yanından ona seslenildi: ‘’Mahzun olma! Rabbin, senin alt yanından bir dere kıldı.’’

Dere, çaydan küçük ve suyun akışıyla oluşan bir su yoludur. Hz. Meryem’e önce doğumu suda yapması gerektiğine dair aşağıda akan derenin olduğu seviyeden seslenilerek akan dere gösterilmiş, sonrada doğum öncesi hurma yemesi öğretilmiştir. Zira suyun içinde doğum, suyun kas gevşetici özelliğinden dolayı annenin çekeceği doğum sancısı %60 oranında azaltır. Ayrıca bebek, anne karnındaki sudan, tekrar suya doğduğu için ortam değişikliğinin stresini yaşamaksızın dünyaya gelir. Bir alttaki yaş hurma yemenin de hem kas gevşetici, hem doğum sonu kan şekerini düzenleyici, hem de zindelik verici özellikleri bulunmaktadır.

25- Ve hurma ağacını kendine silkele. Yaş hurmalardan olgun olanlar senin üzerine düşsün.

Bu anlatımların tamamı Hz. İsa’nın insanüstü, yarı tanrı olmadığını veya mucizevî bir şekilde doğmadığını, her anne ve bebek gibi sıkıntı ve acılar içinde dünyaya geldiğini öğretmektedir.Sadece ilahî yönlendirme ile Hz. Meryem’in doğum sürecinin kolaylaştırıldığı anlaşılmaktadır.
Hurma eylül-ekim aylarında olgunlaştığı ve hasad edildiği için Hıristiyanlarca kutlanan Hz. İsa’nın doğumunun aralık sonu ve ocak başındaki tarihlendirme de tamamen hatalıdır. Hz. İsa’nın doğumu ile bugünkü takvim arasında 5 yıl 4 aygibi bir sapma/gecikme söz konusudur. Doğru takvimlendirme yapılsa idi bizim şuanda 2019 değil 2024 yılında olmamız gerekirdi.

26-Böylece ye ve iç, gözün aydın olsun. Ama beşer birini görürsen, artık söyle:“Muhakkak ki ben, Rahmân’a orucu adadım. Bu yüzden bugün ünsiyet kurup konuşmayacağım.”

Âyette ‘’Ye, iç!’’ dedikten sonra oruçtan bahsedilmesi bunun bizim tutuğumuz yeme ve içme orucundan ziyade susma orucu olduğunu göstermektedir. Savm;yemeyi, içmeyi ve cinsel ilişkiyi bırakmak demektir.  (Lîsânül-Arab) Samt yani konuşmaktan kaçınıp susmak Yahudi geleneğindeki “susma orucu” veya susma yeminini ifade etmektedir. Rabbimiz Yahudi ibadetlerini kullanarak Hz. Meryem’i korumayı murat etmektedir.

Karriaynen, gözün aydın olsun demektir. Nezr,  adak anlamında olup “insanın hayatında üzerine vacip kıldığı her türlü iş” demektir. Üns; ünsiyet,yakınlık demektir. Bu yakınlık, yaklaşma duygusu bir arada yaşama olan sosyalleşmenin gereğidir.

Susma orucu dilsiz olma, herkesle işaretlerle iletişim kurmak değildir. Sadece dilini gereksiz konulardan uzak tutmaktır. Zaten âyette “Rahmân’a susma orucu adadığını” en başta söyleyerek orucunu bozmuş olmaktadır. Âyetin bu anlatımı; dilin talimi olan susmanın,içerden gelen konuşma isteğinin nasıl yönetileceğini de öğretmektedir. Rahmân’ın kullarının cahillerin attığı laflara selam diyerek geçmeleri aslında bir nevi susma orucudur. Kalben yapılan buğz aslında susma orucudur. Çoğu durumda susma orucu yeme içme orucundan daha zorlayıcı olabilir. Hz. Zekeriya da istemesine rağmen konuşamama, lâl olma söz konusu iken burada konuşmayı tutma söz konusudur.

Âyet beşer ve insan ayrımına çok güzel bir örnektir. Allah beşerlerle konuşmaması gerektiğini vahyediyor. Zira insan olmayı beceremeyen beşerler, olayları zahiren değerlendiren, suizancı ve iftiracı tiplerdir. Onlardan gelebilecek zararı en aza indirmek için de onlarla olan ünsiyetini en aza indirmesi gerektiği öğretilmektedir.

27-Böylece onu taşıyarak kavmine getirdi. Dediler ki: “Ey Meryem! Yemin olsun ki sen, korkunç bir şey yaptın.”

Âyette güzel bir detay vardır. Yeni doğan bebek yürüyemeyeceği için zaten kucakta getirilir. Bu yaştaki bir bebek için ‘’Onu getirdi, bebeği ile geldi.’’ gibi bir ifade kullanılması yeterli iken ‘’Onu taşıyarak getirdi.’’ ifadesi çocuğun yürüyebilecek yaşta olmasına rağmen onu taşıyarak getirdi şeklinde bir detay verilmektedir. Fiilin anlam yapısı başka bir araçla taşıma anlamı da vermektedir. Kavmine getirdi ifadesinden de çocuğu kavminden uzak bir yerde yetiştirip büyüttüğüne dair bir başka ayrıntıdır. Her ne kadar yıllar geçse de yine de bu olaya tepki göstermektedirler.

 

28-Ey Harun’un kardeşi! Senin baban kötü bir adam değildi. Ve senin annen de azgın değildi.

“Harun’un kız kardeşi” Harun ailesine mensubiyeti ifade eder. Arapça gramer de bunu desteklemektedir. Kadim Samî geleneğinde kişinin ismi, çoğu kez kabilenin büyüklerinden birinin ya da kabilenin ilk atası olarak bilinen kimsenin adına bağlanırdı. Tıpkı günümüzde“Ey Fatih’in torunları!” diye hitap edilmesi gibi. Aslında bizler Fatih’in öz torunu olmamamıza rağmen bu kullanılır. İşte Meryem’in de Hz. Musa’nın kardeşi Hz. Harun’a isnadı kendilerini onun soyuna isnat etmelerinden dolayıdır. Busoya yakışmayan bir iş yapmakla suçlayıp iyice mahcup etmek için kavmi ona bu şekilde hitap etmiştir. Neden kendilerini Hz. Musa yerine Hz. Harun’a isnat etmişlerdir?Zira bu aile mabedin işlerini üstlenen yardımcılardır. Hz. Harun’un da göreviHz. Musa’ya yardımcı olmaktı. Araplarda, bu örfe göre oluşmuş ve klâsik kaynaklarda “Kelboğulları, Esedoğulları, Temimoğulları, Haşimoğulları” gibi örnekleri bulunan kişi isimli soylar vardır. 

29-Bunun üzerine, onu işaret etti. Dediler ki: “Beşikteki sabiyle biz nasıl konuşuruz?” 

Sabiy; buluğa ermemiş henüz imtihanda olmayan, bu nedenle günahsız ve temiz kabul edilen bebek ve çocuklar için kullanılır. Bu kelimenin beşik ile birlikte gelmesi aslında çocuğun muhatap alınmamasının gerekçesi olarak küçük görmei fadesidir. Türkçemizde de ‘’Daha dünkü çocuk, tüyü bitmemiş, bıyıkları terlememiş, ağzı süt kokuyor.’’ gibi ifadelere benzemektedir. Her hâlükârda Hz.İsa yeni doğmuş bir bebekken değil, süt emme yaşını geçmiş, buluğ çağına ermemiş bir dönemi işaret eden sabi döneminde konuşmuştur.

Edindiğimiz bilgilere göre Yahudi ve Hıristiyanlar, İsa peygamberin beşikte konuştuğunu kabul etmemekte ve Kur’an’da bildirilen bu mucizeyi reddetmelerine gerekçe olarak da şu görüşleri ileri sürmektedirler:

“Eğer bu olay gerçekten meydana gelseydi, çok ilginç ve etkileyici olması sebebiyle tevatür şeklinde yayılır vehiç unutulmazdı. Hâlbuki böyle bir olay hiç duyulmamıştır ve Hıristiyanların en fanatiklerinde bile böyle bir inanç oluşmamıştır. Ayrıca Yahudilerin o dönemde İsa’ya düşman oldukları tarihî bir gerçektir. Nitekim İsa elçiliğini ilân edince onu öldürmeye uğraşmışlardır. Eğer İsa beşikte konuşmuş ve peygamberliğini ilân etmiş olsaydı, Yahudiler onu daha o zaman ortadan kaldırırlardı.”

30- Dedi: “Muhakkak ki ben, Allah’ın kuluyum. Bana kitap verdi ve beni nebî kıldı.” 

Dedi ki: (İnnî Abdullah) “Ben Allah’ın kuluyum”. İşte bu Hz. İsa’nın Kur’an’da bize aktarılan ilk sözleridir.Neden bu kelimeler seçilmiştir? Zira insanlar, Hz. İsa’nın vefatından sonra onun babasız doğumunu ilahlığına, Rab oğlu olduğuna delil olarak kullanmışlardır. Bkz. (Maide:116). ‘’Ben Allah’ın kuluyum.’’ sözünün seçilmesi ‘’onun Rab/İlâh/Rabbin oğlu/Rabbin yetkilerine sahip birisi’’ olmadığını vurgulamaya ve insanların Hz. İsa’nın ilahlığı hakkındaki inançlarına bir reddiyedir.

Burada şayet Hz. İsa’nın mucizevî olarak bebekken konuştuğu doğru kabul edilecek olursa bebek İsa’nın ilk sözleri ‘’Ben Allah’ın kuluyum, bana kitap verdi, beni nebi kıldı, -sonraki âyetlerde- bana namazı ve zekâtı emretti, beni zorba bir eşkıya kılmadı.’’ olmazdı. Bir bebek zaten kulluk edemez, namaz kılamaz, zekât veremez, istese de zorba bir eşkıya olamaz.Oysa bağlama uygun olarak ilk sözleri “Anneme iftira atmayın! O doğru söylüyor, annem iffetsizlik ve azgınlık yapmadı.” gibiHz. Meryem’in Cibril’e gösterdiği ilk tepkiye benzer bir savunma modunda olması gerekirdi. Meryem sûresinin geneline yayılan sinematografik üslubu burada da görmekteyiz. Birbirinden kopuk gibi duran bu konuşmalardan, Hz. Meryem’in kavmi ile konuşmadan çocuğunu alıp uzaklaştığı, Hz. İsa’nın yıllar sonra vahiy gelince risâletle emredildiği ve annesi ile kavmine dönüp Hz. Zekeriya ve Hz.Yahya’nın nübüvvet mücadelesine yardım etmeye başladığını anlamaktayız.

Meryem sûresinin genelinde anlatılan bir ömürlük yaşanmışlıkları özet olarak anlatılmaktadır. Rabbimiz önemli anları bize atlamalı bir üslupla aktarıyor. 22. âyette Hz. Meryem’in hamile kaldığından bahsettikten sonra 23. âyette hemen doğum sancıları çekip devamında bir hurma ağacının dibine gidişinden bahsedilir. Dikkat edilirse Hz. Meryem’in gebelik süreci olan ortalama 9 ay 10 günlük uzun sürede ne yaptığından, ne yaşadığından hiç bahsedilmez. Zira o dönem geçiştirilmiştir.Şimdi de aynı üslubu bu âyetlerde görmekteyiz. Daha dünkü çocuk olarak gördükleri ve konuşmaya gerek görmedikleri Hz. İsa’nın vahiy alacak yaşa gelip akıl baliğ olduğu dönem de anlatılmamıştır. Zira Hz. İsa “beni nebi olarak yarattı”demeyip “Nebi kıldı” demesi de bunun sonradan olduğunu gösteren dilsel delilidir.

Nebî kelimesi, yükseklik anlamına gelen “nübüvvet” kelimesinden türemiştir. Buna göre “nebî“, her bakımdan yüksek bir makamdan önemli ve hayatî haber alan, bu haberi yaşamakla mükellef olan, insanlara doğru ve önemli haber getiren kimse demektir.  Nebî’nin çoğulu “enbiya” ve “nebiyyûn“dur. Nübüvvet, elçilik görevinin daha çok Allah’a bakan yönünü risâlet ise insanlara bakan yönünü ifade eder.

31-Ve beni nerede bulunursam bulunayım mübarek kıldı. Ve hayatta kaldığım sürece salâtı ve zekatı bana vasiyet etti. 

Mübârek kelimesinin kökü olan berk, bereket genellikle hayırlı olan bir şeyin bolluğu olarak ifade edilir. Bu kelimenin bedevîlerce ilk kullanımı, deve ve kuşların su başlarına toplanması, birikmesi ve havuza suyun dolması anlamlarında idi. (Lisanül-Arab)

Bu âyeti bir üsteki âyetin sonucu olarak okumak gerekir. Allah’ın ilkeleri olan kitaptan haberdar olarak yaşamak,anı ve zamanı bereketlendirecektir. Bu âyette mekânın bereketinden bahsedilirken Kâdir sûresinde bir ayın bin aya dönüşmesinden bahsedilerek zamanın bereketine örnek verilmiştir.

Hz. İsa “Yaşadığım hayatta kaldığım sürece” demekle,ölümlü olduğunu ve bu nedenle tanrı olamayacağına işaret etmiştir. Kendisi ölümlü olan varlığa tapınılamaz ve o varlık Allah’ın oğlu olamaz. Allah’a karşı yöneliş arınmayı getirir. Yöneliş ve arınma somut olarak namaz kılmak ve zekâtı vermekle tebellür eder. Kendisi yönelme ve arınmaya muhtaç ve yükümlü kılınana tapınılamaz. “Hayatta kaldığım sürece”ifadesi bundan öncesini değil bundan sonrasını kapsayan bir vaad gibidir. Kulluk çocukluk döneminden sonra başlar, bir ömür devam eder. Eğer bu konuşmayı bebekken yapsa idi kendisinin bebeklik halinde iken bedenî bir ibadet olan namaz ve malî bir ibadet olan zekâtla mükellef kılınmış olduğunu beyan etmiş olurdu ki bu bir bebeğin yapamayacağı bir ibadettir. Aynı zamanda kundaktaki bir bebeğin çalışıp para kazanması akıl ve mantık dışı olduğundan malî bir ibadet olan zekât ile mükellef olması da düşünülemez. Bebek, namaz ve zekâtın temel manası olan yöneliş ve arınmadan da muaftır. Eğer âyette hayatta olduğum süre içinde yerine, erişkinliğe kavuşunca veya ilerde, büyüdüğümde, gelecek teşeklinde bir giriş cümlesi olsa idi bebek İsa’nın konuşmasından bahsedebilirdik. Âyetteki vasiyet etti ifadesi, yapılması istenilen şey demektir. Allah’ın isteği; emri şeklinde anlaşılmaktadır.

32- Ve anneme iyi davranmayı... Ve beni, zorba bir eşkıya kılmadı.

Bu cümle, yukarıdaki âyetlerin hem devamı hem de sonucudur. Şöyle ki namaz ile kötülüklerden uzak durmak,zekât ile paylaşmayı öğrenmek, aslında zorbalıkla eşkıyalık yapmanın tam tersi ve pan zehridir. Yine bir bebeğin cebbar bir eşkıya olması mümkün olmadığından,burada konuşan Hz. İsa’nın bazı şeyler yapmaya muktedir bir yetişkin olduğunu göstermektedir. Düşünün, masum bir bebeğin veya çocuğun size “Ben bir eşkıya ve cebirle istediğini yaptıran, herkese boyun eğdiren bir zorba değilim” dediğini.Böyle söyleyen bir çocuğa herkesin cevabı gülümseyerek şu olurdu herhalde: “Zaten değilsin, zaten olamazsın.”

Babasız ve sahipsiz büyüyen Hz. İsa’nın içinde bulunduğu olumsuz şartlara rağmen eşkıyalığı seçmeyip sağlıklı bir aile ortamında varlık içinde büyüyen biri gibi konuşması, aslında şartların zorlayıcı olmasının bir insanın kötü biri olmasına bahane olamayacağının güzel bir örneği hükmündedir. Seçim insanın kendi elindedir. Kimsesiz çocuklar, bir suç makinesine dönüşmek zorunda değildir.

33- Ve doğduğum günde de ve öleceğim günde de ve hayat sahibi olarak diriltileceğim günde de selâm üzerimedir.

Annesine iyi davrandığı,insanlara zorbalıkla bir şeyler yaptırmadığı, kötülüğe kötülükle cevap vermediği için Hz. İsa hem doğduğu ve hem de öldüğü günde selâmet ve barış adamıdır. Bunun sonucunda tekrar dirilme gününde selâm yurdunu hak edenlerdendir. 15. âyetteki Hz. Yahya için kullanılan sözler bu sefer Hz.İsa’nın ağzından dökülmektedir. Hz. İsa bir barış insanı olarak geldiğini tebliğ etmekte; babasız doğması, zorluklar ve mücadeleler içinde kötülüğün,bağnazlığın kol gezdiği bir dönemde yaşaması ve ölmesinin de sadece sulh ve selâmet için olduğunu beyan etmektedir. Hz. İsa insanları öldürmektense şifa bulmaları için uğraşmış; katı, sevgisiz Yahudi bakışına karşı paylaşma ve sevginin dilini kullanmıştır.

34- İşte bu O’nun hakkında şüphe ettikleri Meryem oğlu İsa’nın hakk sözüdür.

Hz. İsa’nın orijinal ismi Yeşu’dur. Arapçaya İsa olarak geçmiştir. Grekler de İsa’ya Christ derlerdi. Hz.İsa’yı izleyenlere karşı olanlar, onun izinden gidenleri ‘christiyan’ olarak adlandırdılar. Böylece Hıristiyanlık adı çıkmış oldu. Buradaki “kavlülhak” terkibi, gerçek ve doğru söz anlamına gelir. Bununla Yahudi ve Hıristiyanların, Meryem oğlu İsa hakkında söylediklerinin doğru olmadığına dikkat çekilir. Böylece hem Yahudilerin Hz. İsa’nın sahte bir peygamber ve gayrimeşru birleşmenin utanç verici bir mahsulü olduğu yolundaki indirgemeci iddialarının, hem de Hıristiyanların Allah’ın oğlu olduğu şeklindeki aşırı yüceltmeci inançlarının gerçekle bağdaşmadığı dile getirilmiştir. Devam eden âyetlerde aşırı yüceltmeci bakışın tespiti ve sonuçları izah edilecektir.

35- Allah’ın bir çocuk edinmesi olamaz. O, Sübhan’dır. Bir işin olmasına karar verdiği zaman, o takdirde sadece ona “Ol!” der ve o, hemen olmaya başlar. 

Kadâ; hükmetmek, em­retmek, son vermek, tamamlamak mânalarına gelir. Yargıçlar, davaları çözüp karara bağladık­larından dolayı kendilerine Arap dilinde “kadı” adı verilmiştir.

Allah’ın subhan oluşu,noksanlıklardan münezzeh oluşudur. Bu bağlamdaki konu O‘nun insanlar gibi bir evlat edinmekten münezzehliğidir. Allah insanların günahları için bir tanrı kuzusu veya günah keçisi seçmemiştir, bundan aşkın ve yücedir. Adâlet gereği zaten kimse kimsenin günah yükünü çekemez. Eğer birinin yaptığı suçu başka biri çekiyorsa bu adâletsizliğin ta kendisidir. Hıristiyan doktrininin temel yanılgısı da budur. Bu yanılgı tüm insanların günah işleme potansiyeli üzerinden günahların temizlenme ihtiyacını doğurmuştur. Bunun da varacağı yer,kula Rab gibi kulluk etmektir.

Âyetin sonundaki “fe yekûn”fiili, geniş zaman kipidir. Bu ibare, Allah’ın yaratma fiilinin devam ettiğini gösterir. Demek ki Allah’ın yaratması bir defada olup bitmemiş, kâinatı yaratıp bir kenara çekilmemiştir. Aksine yaratma dinamizm içinde sürüp gitmekte, Allah da tüm varlık ve oluşla ilgisini sürdürmektedir. Hz. İsa’nın babasız doğmasına hükmeden Allah, ona ol demiştir ancak Hz. İsa bir anda değil aşamalı ve sıkıntılı bir sürecin sonucunda Allah’ın âyetlerini insanlara hatırlatan bir nebî olmuştur. Hz. İsa’nın Allah’ın kelimesi olması da bu “kün/ol” emrine mazhar olması olabilir.

36- Ve muhakkak ki Allah, benim Rabbim ve sizin Rabbinizdir. O halde,O'na kul olun! İşte bu sıratı mustakîmdir. 

Sırât; cadde, ana yol, işlek ve büyük yol anlamına gelir. Es-sırât,Allah’ın yolu demektir. Sırâtı müstakim, dosdoğru yol anlamındadır.İki nokta arasındaki en kısa çizgiye de denir. Kısaca hiçbir yerinde meyil ve eğrilik bulunmayan, dümdüz ve dosdoğru demektir. Bu yol sapmaya ihtiyaç duyulmadan ilerlenen yol demektir. Kur’an-ı Kerim’de 32 âyette geçen sırâtı müstakiminKur’an’daki benze kullanımları şunlardır: Es-sıratu’s seviyy, düz yol(Tâhâ:135, Meryem:43). Sevâu’s-Sırât, yolun doğrusu (Sâd:22). Sebîlu’r-Reşad, muradaerdiren yol (A’râf:146, Mümin:38, 39). Sırâtımüstakimin Kur’an-ıKerim’deki zıddı sırâtı cahîm/cehennem yoludur. (Sâffât:23, Nisâ:168,169)

Burada Allah’ın Hz. İsa’nın hâşâ babası veya onunla ayrıcalıklı bir yakınlığı olmadığı, kendisinin ve diğer kulların Rabbi olduğu özellikle hatırlatılarak Allah’a olan konumunun herkes ileeşit olduğu vurgulanmaktadır. Zira eşit konumun olmadığı bir durumda ast üst ilişkisinden dolayı üste ve ayrıcalıklı olanlara yakın olma durumu mutlak gayb olan Allah’ı zamanla unutturup kula kul olma ile sonuçlanacaktır. Bu sapmaya karşı özellikle ‘’O’na kul olun!’’ şeklinde bir uyarıda bulunulmuştur.

Bir kurtarıcı düşüncesi Müslümanların içinde de yaygındır. Allah’ın katında özel bir makamı olduğuna inanılan kişilere yakın olma, onları sürekli övgülerle aşırı yüceltme; zamanla yücelteni tutsak eden, saptıran bir aşka sebep olmaktadır. Bu aşk seveni zehirlemekte ve konuları aklî ve mantıki açıdan değil sürekli hissî açıdan değerlendirmeye sebep olmaktadır. Bu körlük maalesef insanları hak ve hakîkatten uzaklaştırmaktadır. Duygusallık işin içine girince orada objektiflik ortadan kalkar ve bu durumda bireysel yorumların keyfiliği sonucu hizipleşme ve gruplara ayrılma kaçınılmaz olacaktır.

37- Bu yüzden hizipler kendi aralarında ihtilâf ettiler. Öyleyse azametli güne şâhit oldukları zaman vay o hakkı örtenlerin haline! 

İhtilaf, “geride kalmak ve biri diğerinin yerine geçmek”anlamındaki “half” kökünden türemiş olup mastar ve isim olarak “bir şeyin diğer bir şeyin peşinden gelmesi, gidip gelmek, ayrı görüşe sahip olmak,çekişmek, karşı gelmek, eşit olmamak, görüş ayrılığı, anlaşmazlık” gibi manalara gelir. Türkçede kullandığımız “muhtelif” ve “muhalefet” “muhalif”kelimeleri de “ihtilâf”la aynı köktendir. 

Hz. İsa hakkındaki ilmi olmayan hissi yaklaşımların vardığı vahim sonlara ‘’İsa Allah’ın oğludur” diyen Nasturîleri, ‘’İsa Allah’ın kendisidir” diyen Mar-Yakubileri ve ‘’Allah üçün üçüncüsüdür” diyen Melkanîleri verebiliriz.

38- Bize gelecekleri günü, onlara işittir ve göster. Lâkin zâlimler,bugün apaçık bir dalâlet içindeler. 

Bu âyet hesap gününe şahit olunmadan önce henüz yaşarken teslise veya yukarıda saydığımız sapmalara inananların dünyada hak ve hakîkat ile tanışmaları gerektiği hatırlatılmaktadır. Bu insanların mutlaka kavlî âyetleri işiterek kevnî âyetleri görmeleri gerekmektedir. ‘’Onlara işittir ve göster!’’ emri, anlat ve idrak ettir emridir. Hakîkat ile tanışanlardan kula kulluğu kabul edip nefsine zulmeden veya bu kast sisteminden, hizipleşmeden beslenmeyenlerin dalâletten kurtulabileceği vurgulanmaktadır. Şimdi dalâleti tercihin sonuçlarına katlanmaları gerektiği hatırlatılacaktır.

39- Ve onları, emrin yerine getirildiği pişmanlık günü ile uyar. Ve onlar,gaflet içindeler ve onlar inanmıyorlar. 

Hasret, Rağıb’ın ifade ettiğine göre elden kaçırılan bir şey için üzülmek, pişmanlık duymaktır. “Yevmel hasret”, pişmanlık günü demektir. Gaflet,bir şeyi yeterli ölçüde dikkat ve özen gösterilmediği için ihmal etmek; bir şeyin gerekliliği ortada iken, idrak edilmesi çok kolay iken, menfaate uyduğu için inanılan şeyin saçmalığını göz ardı edip hakîkati boş vermektir. Bu hâl üzere olmak, pişmanlıkların oluşması için yeterlidir. Gaflet, inanmamak için bir mazeret değildir.

40- Muhakkak ki yeryüzüne ve onun üzerinde olanlara Biz, varis olacağız. Ve onlar, Biz’e döndürülecekler. 

Hıristiyanların fazlalığı,yeryüzünün onların hâkimiyetinde olduğu manasında değildir. Herkes ve her şey bu geçici dünyada emanetçidir. Asıl sahip el-Vâris olan Allah’tır. El-Vâris,mutlak vâris, varlığın mirası zatına kalan demektir. Dünyayı emanet gören,tekâsür ve sahip olma hırsından arınıp daha yaşanılır bir dünya olmasına katkı sağlayacaktır. Bu cennetlik bakış ve ahlâkı şöyle okumaktayız: “Ve dediler ki:Bize yaptığı vaadde sadık olan ve bizi cennete vâris kılan Allah’a hamd olsun!”(Zümer:74)

41- Kitap’ta İbrahim’i de zikret! Muhakkak ki O, sâdık, nebî oldu. 

İbrahim peygamberin ismi ilk defa A’lâ sûresinde ismen geçmişti.  Bu ismi, elimizdeki Tevrat’ın bazı bölümlerinde Avraham/Abraham olarak görmekteyiz. Tevrat’a göre İbrahim’in adı,önce ulu ata manasında Abram iken, daha sonra milletlerin babası anlamında Abraham’a dönüşmüştür. Sıddık ise sâdık ve doğru, hakkı tasdik eden, tasdikinde çok samimî kimse” demektir. 

Âyetteki “muhakkak ki O, sâdıktı,nebîydi” ifadesi dikkat çekicidir. Eğer âyette “muhakkak ki o sâdık biriydi veya sâdık bir insandı.” şeklinde bir kullanım olsaydı Hz. İbrahim’in yaşadığı toplumda diğer insanlara nazaran daha dürüst, sözüne daha sâdık olduğuna dair bir kıyas yapılmış olurdu. Ancak buradaki kıyas nebî unvanı kullanılarak farklı bir boyuta çekilmiştir. Zaten Meryem sûresinin bu iç bağlamı nebîleri gündeme alarak bize verilen hisseyi onlar üzerinden aktarmaktadır. Bu noktada asıl sorulması gereken şudur: Sâdık olmayan nebî var mıdır ki böyle bir ifade kullanılmıştır? Eğer tüm nebîler sâdık ise neden Hz. İbrahim için böyle denmiştir? Nebî olup Allah’tan haber alan peygamberler risâlet görevi için söz vermek zorundadır. Zira risâlet, nübüvvetten daha zorlayıcı bir süreçtir. Bu görevi bırakma ihtimali ve seçeneği olduğundan Resûllük, Allah’ın seçiminden sonra sağlam bir söz vermeyi gerektirir. Rabbimiz tüm nebîlerden sağlam bir söz aldığından şöyle bahseder: “Ve unutma o nebîlerden sözlerini aldığımız vakti: Hele senden ve Nûh ve İbrahim ve Musâ ve Meryem oğlu İsa ki onlardan ağır bir söz aldık.” (Ahzab:7) Eğer Resûl seçildikten sonra görevi bırakma seçeneği olmasa böyle bir söz neden alınsın ki? Hz. İbrahim’in sâdık bir nebi oluşu ve Hz. Musa ile Tûr’un sağ tarafında alınan misak/söz bu manadadır. Burada şöyle sorular da aklımıza gelmektedir: İradenin olmadığı yerde ödül ve cezadan söz edilebilinir mi? Peki Allah’ın seçtiği resûllerin, resûl seçilmelerinde ve kalmalarında iradeleri söz konusu değilse, söz hakları yoksa onların mükâfâtlandırılmaları,imtihânları, sorgulanmaları (A’raf:6) doğru olur mu?  Bir sınavda doğru şıkları, seçimleri hür iradesi ile cevaplayan bir öğrenci mi yüksek notu hak eder, yoksa o öğrencinin kullandığı ve seçme hakkı olmayan elindeki iradesiz kalemi mi başarılı görülür? Eğer peygamberlerin ağızlarından çıkan her şey vahiy ise, hayatın hiçbir anında hata yapmıyorlarsa, onların hâşâ kalemden veya bir ara kablo gibi vahyi aktarmaktan ne farkları olurdu? Ne yazık ki dindarların büyük çoğunluğu peygamberleri bir robot gibi hatasız görmektedir ve bu hatasızlığı da meziyet olarak anlatmaktadır. Hatasızlığın, yapıp söylediği her şeyin muradı ilahi olması;onların irade, emek ve seçimlerini değersizleştiren ve peygamberleri övmek yerine yermek olduğunu anlamayacak kadar ters bir ön kabulü doğurmaktadır. Aynı şey mucize gösteren ve göstermeyen resûl tasavvuru için de geçerlidir. Hz. İbrahim kelimelerle imtihan edilmiş, sonra insanlara imam/önder/resûl seçilmiştir (Bakara:124) Hz. İbrahim yaşadığı zorluklarda imtihanı kaybetseydi yine de insanlara imam olacak mıydı? Hz. Yunus Allah’ın muktedir olamayacağı zannı ile (Saffat:140) Ninova’yı, dolu gemiye kaçarak terk etmiş, resûl olup toplumu diriltme imkânını neredeyse elinden kaçıracakken son anda pişman olmuştur. Eğer pişmanlıkla Allah’ı tesbih etmese idi karanlıklar içinde ebediyen kalacaktı (Saffat:143-144). Eğer tesbih etmeme seçeneği olmasa Rabbimiz neden tesbih etmeseydi diye bir anlatım kullansın ki? Aynı durum Hz.Âdem için de geçerlidir. (Taha:121) Resûller Allah’ın verdiği hür irade nimetini sonuna kadar kullanmakta özgürdür. Hz. Muhammed’e anlatılan ilk kıssanın Hz. Yunus kıssası olması manidârdır. Vahiyden anladığımız kadarıyla resûl seçiminde süreç şöyle işlemektedir: Resûl adayları seçilmeden önce şirkkoşmayan, güvenilir birer şahsiyet olma yolunda tercih ve iradelerini kullanmışlardır. Kalem sûresi 4'te “Ve muhakkak ki sen azîm bir ahlâk üzerindesin.”denmesi, resûl seçilme sebeplerinden biri olarak okunabilir. Allah’u Teâlâ,hiçbir kınamacının kınamasından korkmayan, (Maide:54) inanıp güvendiği değerlerden her durumda taviz vermeyen, azîmli, kararlı, emin, omurgalı şahsiyetleri risâlet görevinin gönüllüleri olarak seçmektedir. Resûl adayı toplumun şirk sistemini sorgulamaktadır. Bunu Hz. İbrahim’in yıldızlar, ay ve güneşe tapmayı sorgulaması, (En’am:76) Hz. Muhammed’in de Hira'ya çıkışından okumaktayız. Bu anlatılanlardan kesinlikle günümüzde de bu süreçleri tamamlayanların nebî ve dolayısıyla Allah’ın resûlü olabileceği sonucu çıkarılmamalıdır. Zirâ Allah’ın elçiliği hitâma ermiştir. (Ahzap:40) Bizler sadece Allah’ın elçisinin getirdiği vahyin elçiliğini yapabiliriz. Nebî adaylarının kullandığı irade, imtihanlar ile güçlendirilir ve âyetler verilere kseçilen kişi nebî kılınır. Bu süreç kırılgan bir süreçtir, zira âyetleri almasına rağmen onu kabul etmeme hakkı yine resûl adayına tanınır. İlgili kıssa şöyledir: “Onlara, âyetlerimizi verdiğimiz kimsenin haberini oku. Sonra o, ondan (âyetlerden) ayrıldı, artık şeytan onu kendisine tâbi kıldı ve böylece o azgınlardan oldu ve şâyet dileseydi onu,onunla (âyetlerimizle) elbette yükseltirdik ve fakat o dünyaya meyletti ve hevâsına tâbi oldu. Artık onun hâli, köpeğin hâli gibidir ki; onunla ilgilensen de solur, onu terk etsen de solur. Âyetlerimizi yalanlayan kavmin hâli işte böyledir. Artık bu kıssayı anlat, böylece onlar tefekkür ederler.” (Araf:175-176)

Kıssa üzerinde tefekkür etmemiz gereklidir. Öncelikle burada resûl veya nebî ifadeleri geçmez, zirâ bu kimse âyetleri kabul etmediği için nübüvvet dolayısıyla risâlet görevi başlamamış ve tarih içinde unutulup giden bir kimse olmuştur. Hz. Muhammed gibi ismi yükselmemiştir. (İnşirah:4) Kavminin dünyalık teklifleri ona câzip gelmiş olmalı ki âyette nefsine uyup dünyaya meyletmesinden bahsedilir. Bu kimse ne yazık ki sadece âyetlerin verilişini kabul etmemekle kalmayıp bir de şeytana uyup düşman kesilmiştir. Şeytana uyan Hz. Âdem cennetinden olmuştu. (A’raf:27) Ayrıcabu kimse için kullanılan âsîlik ve azma ifadesi Hz. Âdem için de kullanılmıştır“Ve Âdem, Rabbine âsî oldu, böylece azdı.” (Taha:121). Allah nebîlerden neden sağlam söz almıştır? Zira bu sözü musallat edilen şeytanlardan dolayı tutamayanlar olabilir. “Nebîlerin tamamına, insan ve cin şeytanları düşman kıldık. Onlar, bazısını aldatarak güzel (süslü) sözler vahyederler…” (En’am:112).

Sonuç olarak insana şahsiyet kazandırarak onu özel kılan seçimleridir. İradeyi, Allah’ın istediği gibi kullanmak kişiyi yüceltecektir. Zaten iman, iradeyi veren Allah’ın rızası istikametinde tercih yapmayı öğrenmektir. İradeyi Allah’ın istediği şekilde kullanmak, bedel isteyen içsel bir süreçtir. Bu bedeli dışsal faktörlerle zorla almak, sadece münâfık üretecektir.

Peki, Allah risâlet görevini reddedecek birine bunu teklif eder mi? Teklif eder. Çünkü tercih kişide olmalıdır ki bu teklifin reddinden dolayı tercihinin sonuçlarını tadabilsin. Zira Allah kimin âyetleri kabul edip cennete, kimin kabul etmeyip cehenneme gideceğini bilmesine rağmen teklifi tüm insanlara yapar ki ödül ve ceza kulun kendi tercihleri doğrultusunda şekillensin ve ödül de ceza da hak edilen bir süreçle olsun. Aynı sünnet resûl adayları için de geçerlidir.

Peki, Hz. İsa’nın bir tercihi veya hak edilmişliği söz konusu mudur? Hz. İsa’nın bebekken nebî seçildiğine dair Hz. Meryem’e herhangi bir bilgi verilmemektedir. Sadece babasız doğumun bir âyet olacağı, bu âyeti doğru okuyanlara rahmet boyutu hatırlatılır. Âyet şöyle idi:  ‘’O, Bana kolaydır ve onu,insanlara bir âyet ve Bizden bir rahmet kılacağız. Ve bu zaten gerçekleşmiş bir emirdir.’’ dedi. (Meryem:21) Hz. İsa’nın akıl baliğ olduğunda doğru tercihlerde bulunması, çok kötü şartlarda babasız ve sahipsiz fakîr bir hayat yaşamasına rağmen zorba bir eşkıya olmaması, sürekli çevresine iyiliklerde bulunup selam ve barışın sözcüsü olması, onun kitap verilip nebî seçilmesi ile sonuçlanmış bir süreçtir. Şimdi Hz. İbrahim’in resûl seçilme süreci anlatılacaktır.

42- İbrahim babasına: “Ey babacığım! İşitmeyen ve görmeyen ve sana hiçbir şeyle faydası olmayanlara niçin tapıyorsun?” demişti.

Bu âyetler, evlâdın ana baba yakarşı tavrının nasıl olması gerektiği bakımından ilgi çekicidir. Bu üslûp aslında tüm insanlar için örnek teşkil eden bir üslûptur. Çünkü Rabbimiz,tebliğin bu üslûpta olması gerektiğini birçok âyette belirtmiştir. (bkz.Müzzemmil:10,Tâhâ:43–44, Nahl:125, Âli İmran:159, Nisâ:63)

Baba neslini sorgulayıp tenkit etmeyen nesiller, doğruyu bulamaz­lar. Kendilerine “Allah’ın indirdiğine uyun!”denildiği zaman, “Hayır, biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.”derler. (Lokman:21) Kişi geleneğe uyarak kendi sorumluluklarından kurtulamaz. İman babadan kalan bir miras değil hak edilmiş bir seçimdir.

43- Ey babacığım, muhakkak ki bana, sana gelmeyen bir ilim gelmiştir! Öyleyse bana tâbi ol. Seni,sıratı seviyyeye hidâyet edeyim.

Sıratı seviyye kelimesinin kökü s-v-y dir. Metre ve tartı gibi ölçümlerdeki denkliği anlatır. Seviye aynı köktendir. Aşağıda ya da yukarıda (ifrat veya tefritte) değil düzgün bir seviyede normal bir yol manasındadır. Sıratı seviyyeye hidâyet etmek, aşırı inançlardan uzakta, dengeli ve olması gereken seviyede kulluğu göstermektir. Şirkte ise fazlaya inanmak vardır. Şirk yapısı itibari ile bir aşırılıktır.

Atalar dinini sağlıklı ve objektif olarak değerlendirmenin yolu eleştirel üst bir bakışla içine doğduğumuz kültürü, inançları değerlendirmekle gerçekleşir. Hz. İbrahim bu bakışı, ataların yaptıklarını sorgulayarak kazanmıştır. En’am 74-76’da ilahlaştırılan gök cisimlerini, Enbiya 58-61’de de putları sorgulamıştır. Bu sorgulama sürecini kendisi gibi ailesi ve içinde bulunduğu kavminin de yapması için büyük bir mücadele vermiştir. Rabbimiz de bu mücadelesini desteklemiş ve henüz dünyada iken onu resûl seçerek ödüllendirmiştir. Dikkat edilirse Hz. İbrahim ben “Allah’ın elçisiyim, beni resûl seçti ve bana vahyetti, bu sıratımüstakimdir!” gibi bir ifade kullanmayıp bir ilmin kendisine ulaştığından ve sıratı seviyye denen daha dengeli, normal bir yol tuttuğundan babasına bahsetmektedir.

Sosyolojik açıdan da câhil toplumlar, ne kadar kadîm de olsalar bilgiye sahip olan toplum veya toplumlara,henüz yeni kurulmuş genç ülkeler de olsalar, tâbi ola­cak ve onlara boyun eğmek zorunda kalacaklardır.

44- Ey babacığım, şeytana kul olma! Muhakkak ki şeytan, Rahmân’a âsî oldu.

Âsiyyen; çok isyankâr, âsî,isyan eden, emrinden çıkan demektir. Şeytan, somut veya soyut her şey olabilir.İnsanı, insanlıktan çıkaran, zillete düşüren, kendi oyduğuna tapacak kadar mankurtlaştıran her şey şeytandır. İşte bu tuzağa karşı Hz. İbrahim babasını/atasını uyarıyor.

Babasız Hz. İsa’dan babasını/atasını sorgulayan Hz. İbrahim’e geçilme sebebi de Yahudilerin ırk ve ata hastalığına şifa barındırmasıdır.

Kur’an’da kötülüğün özel ismi“İblis” olarak belirtilir, kötülük bir kişiye iliştiği zaman şeytan olarak o kişi bir sıfat, bir kimlik kazanır. Arapça metin ‘’Şeytana tapma!’’ anlamındadır.42. âyette Hz. İbrahim putları kastederek “İşitmeyen ve görmeyen ve sana hiçbir şeyle faydası olmayanlara niçin tapıyorsun?” gibi bir soruyu babasına sormuştu.  Zira babası şeytanı seven, ona tapan bir satanist değildir. Hatta şeytanı lanetleyen bir bakışa sahip olduğundan dolayı bazı putları şeytanın veya kötü ruhların şerrinden korunmak için oyuyorlardı.Burada Hz. İbrahim aracı putlar edinmenin, sevmedikleri, düşman oldukları şeytanî isteklerden kaynaklandığını ima etmektedir. Bu hâlin aslında lanetlenmiş kabul ettikleri şeytana kulluk olduğunu ve Rahmân’a isyan olduğunu hatırlatmaktadır. Zira putlar en ulu ilahın rızası için oyulurdu. Bu konu sadece putçuluk ile alâkalı değildir. Merhametin kaynağı olan Allah’ın değerler sistemine karşı durmak, şeytan sıfatına bürünüp onun kulu, kölesi olmaktır.

45- Ey babacığım, muhakkak kiben, Rahmân’dan sana bir azap dokunmasından korkuyorum! Böylece, şeytana velî olursun.

Burada Hz. İbrahim’in babasının akıbeti ile alâkalı korkusu ehâfu olarak ifade edilmiştir. Bu korku bilgisizliğin oluşturduğu ‘havf’tır. Şeytanî duygu ve düşüncelerle hareket etmek, daha dünyada insanı insanlıktan çıkarıp nesneleştiren bir azaptır. Tevhid Rahmân olan Allah’ın koyduğu adâlet iken, şirk insanı kula ve nesnelere kul eden elîm bir azaptır.

Velî kelimesinin kökü olan velâ ve velâyet sözlükte, arada bir şey bulunmadan bitişiklik, yan yana olma ve yaklaşma mânasına gelir. Velî hem yardım görenin hem de yardım edenin sıfatı olarak kullanılabilir. (bkz. A’râf:155) Velîde bir sahiplenme ve koruma söz konusudur. Rahmân’ın dokundurduğu azap, bu âyette dünyevî olarak tattırdığı azaptır.Ne olduğunu âyetin devamı bize ‘şeytana velî olmak’ şeklinde açıklamaktadır. Buda aslında kötülükleri sevmek, sahiplenmek, onlarla sıkı bir dostluk kurmaktır.

Din ve inanç adına önemli bir görev üstlenen Hz. İbrahim’in babası Azer, belki de yaşadığı toplumda tanrılara yakın bir velî olarak biliniyordu. Hz. İbrahim’in o güne ve bugüne sorduğu soru şudur: Velî/evliya olarak bildikleriniz Allah’ın velisi mi, yoksa din üzerinden bir rant elde ettiği için şeytanın velîsi/evliyası mı?

46- Dedi “Ey İbrahim! Sen,benim ilâhlarıma rağbet etmiyor musun? Eğer sen, vazgeçmezsen mutlaka seni recm ederim, uzun bir süre benden uzak dur!”

Hz. İbrahim’in nâzik ve yumuşak davranmasına, “Ya ebeti/Ey babacığım!” sözüne karşılık, babasının “Ey oğlum”demeyip ona adıyla seslenmesi putlardan elde ettiği geliri ve sistemi kaybetme korkusunun dışa yansımasıdır. Kendi yaptığı ve çok önemli/rağbetli olarak tanıtıp sattığı putları önemsememeyi, onlara rağbet etmemeyi bizatihi kendi varoluş sebebine bir saldırı olarak görüp savunmaya geçmiş ve ilkel bir ceza olan recmile oğlunu tehdit etmiştir. İlginçtir ki, taşlayarak öldürme olan recm cezası Kurân’ın genelinde peygamber düşmanlarının uyguladığı ilkel bir cezalandırma yöntemidir.

47- Dedi: “Sana selâm olsun!”Senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim. Çünkü O, bana lütûfkârdır.

Hafiyyâ kelimesini Rağıb “iyi, nâzik” anlamında açıklamıştır. Hz. İbrahim’in Allah’ın ona yaptığı iyiliklerin şuurunda olduğunu belirten ve şükür ifade eden bir kullanımdır. Zira nimetin kıymeti onu fark etmekle alâkalıdır. 

Burada Hz. İbrahim Furkan 63.âyetin gereğini yerine getirmiştir. Câhillerin attıkları tehditlere karşılık vermemiş, selam diyerek geçmiştir. Bu da gösteriyor ki, nasihat edilen kimse şiddet gösteriyorsa onu kendi hâline bırakmak gerekir. Âyetin mânası şudur: ‘’Benden sâlim oldun. Bundan sonra, benden sana bir rahatsızlık dokunmaz. Seni incitecek bir şey söylemem.’’ Zaten bir alttaki âyette onlardan ve şirk sisteminden ayrılıp uzaklaştığını ifade edecektir.

Bur tavırdan alınan altın ilke şudur: Tevhid ve şirk gibi en önemli konu da olsa, bir mümin karşı tarafın inancına saldıramaz, onlara hakaret edemez ve onlarla alay edemez. Eğer bir hoca veya mümin görünümlü birileri tevhidi savunuyorum bahanesi ile karşı tarafın inancını aşağılıyorsa, onunla alay ediyorsa bilin ki bu tutum İbrahim’î bir tutum değildir. Bu tutum ve söylemden rahmet doğmaz.  

Henüz hayatta olan bir müşrik veya günahkârın bağışlanmasını dilemek nasıl olmalıdır? Hz. İbrahim’den öğrendiğimiz şey, madde önünde eğilmenin ne kadar mantık dışı olduğunu karşımızdakine anlatmak, onu bir nebze olsun düşündürmektir. Ve aslında bu tutum onun için bağışlanma dilemek,hatadan dönmesi için ona dua etmek demektir. Hz. İbrahim önce fiili duasını yapmış, karşısındakine kırmadan kibarca yaklaşıp bir ayna tutmuş, sonra da onun hidâyet bulabilmesi için kavlî duasını yapmıştır. Artık bundan sonra seçim Hz. İbrahim’in babasına kalmıştır. Bu seçimi hayatta iken yapmalıdır. Öldükten sonra seçme hakkı bittiği için ölen birinin hidâyete ermesini, cennete gitmesini istemek Tevbe 113. âyete göre mümin ve nebîlere yakışmayan bir adâletsizlik talebi olduğu şöyle beyan edilir: “Cehennem ahalisi oldukları iyice belli olmuş olan müşriklerin bağışlanmalarını istemek ne nebîye düşer ne de müminlere. İsterse yakınları olsun.”

48- Ve ben, sizden ve Allah’ın astında dua ettiğiniz şeylerden ayrılıyorum. Ve Rabbime dua ediyorum. Umulur ki dualarla ben, Rabbime şakî olmam.

Sözün bittiği noktada oradan ayrılma tavrı Hz. Muhammed’in içinde bulunduğu zor yıllarda özellikle yakın akrabalarla olan mücadelenin sınırlarını belirlemede hayatî önem taşımakta idi. Müslümanlar bu sûrenin inişinden sonra fazla bir zaman geçmeden Habeşistan’a gideceklerdir.Peygamberin Habeşistan’ı tercih etmesindeki sebebin bu sûredeki işaretler olduğu kanaatindeyiz.

Şakî; bedbaht, mutsuz, kötü hâlli demektir. Şekâvet, saadetin zıddıdır. Âyetteki şakiyyâ kelimesi ile “Beni mahrum bırakmadın, eli boş kalıp mutsuz olmadım.” manasını vermektedir. Hz. Zekeriya da 4. âyette benzer bir cümle kullanmıştı. Burada yapılan dua,aslında içinde gayret barındıran bir davettir. Yoksa dil ile yapılan ve Rabbe sesleniş olan bir nidâ değildir.

49- Böylece onlardan ve onların Allah’ın astında kul olduğu şeylerden ayrıldı ve ona İshak ve Yâkub’u hibe ettik. Ve hepsini nebî kıldık.

30. âyetteki Hz. İsa’nın sonradan nebî kılınması gibi burada daHz. İbrahim’in oğlu ve torunu nebî olarak yaratılmamış sonradan nebî kılınmıştır. ‘Cealnâ/kıldık’ifadesi nebîliğin doğuştan olmadığının dilsel delilidir. Zira nebîlik babadan oğula istek üzere gerçekleşen, bir piyango gibi rastgele vuran veya miras olarak aktarılan bir mülk değil, hak edenlerin kazandığı bir ödül, bir sonuçtur.

Hz. İbrahim, babasından ve kavminden ayrılmayı seçmiştir. Ailesini ve yurdunu terk etmiştir. Fakat yüce Allah, onu yalnız bırakmamıştır. Tevhidi hür iradesi ile tercih ettiği için ona yepyeni bir aile ve çevre hibe etmiştir. Bu hakîkat İncil’in Tekvin/Yaratılış bölümünde de şöyle ifade edilir: “Rab Avram’a, (İbrahim) ‘Ülkeni, halkını,babanın evini bırak, sana göstereceğim topraklara git’ dedi. (…) Avram, Rabbin buyurduğu gibi yola çıktı. Lut da onunla birlikte gitti.  Tekvin:12/1-2

İshak’ın nüzûl sürecinde ilk geçtiği yer burasıdır. Bu kelimeye İbranîcede “gülüyor”mânasında “Yashak” denilmektedir. Bunun nedeni, melekler annesine İshak’ı müjdeledikleri zaman, doğurma devresini aşmış olan annesi Sara’nın bu habere gülmesidir.Babası Hz. İbrahim’in kendisini yetiştirdiği gibi Hz. İshak da kendi oğlunu düzgün yetiştirmiş ve oğlu Hz. Yakup’un peygamber olarak seçilmesinde vesile olmuştur.

50- Ve onlara rahmetimizden hibe ettik. Ve onları sadâkatin yüce dili kıldık.

Buradaki “lisâne sıdkın ‘aliyyâ” terkibi, lâfzen “yüce bir doğruluk dili” anlamına gelir. Ancak bu ifade müfessirler tarafından “Bütün milletlerde, dinlerde onların namını, şanını yüceltip iyi anılmalarını sağladık.” şeklinde yorumlanmıştır. Doğruluğun, sadâkatin yüce dili kılınmak aslında Allah’ın rahmetinin ne olduğunu da bize açıklamaktadır. Allah’ın merhametini hak ederek sadâkatin, erdemin, dürüstlüğün yüce sözcüleri olmuşlardır. Bunun sebebi aklî metottur. Bu bakış, her kültürün kabul ettiği ortak değerlerin sözcülüğünü yapmalarına sebep olmuştur. Zira doğru çalışan sağlıklı aklın yolu, kültür ve gelenek üstü,evrensel bir mahiyettedir.

51- Kitap’ta Musa’yı da zikret. Muhakkak ki O, muhlîsdi ve Resûl, Nebî oldu.

Musa, Kurân’ın nüzûl sürecinde ilk olarak A’lâ ve Necm sûrelerinde sadece isim olarak geçer. Furkân sûresinde ve burada hayatından kesitler sunulur. Musa peygamberin, ilk kez burada şahsiyeti ile ön plâna çıkarılmış ve muhlîs olması resûl ve nebî kılınmasına bir sebep olarak sunulmuştur. Musa peygamberin şahsiyeti hakkındaki bilgiler, Tâhâ sûresinin 9–97.,  Şu’arâ sûresinin 10–16. ve Kasas sûresinin 34. âyetlerin de daha ayrıntılı olarak verilmiştir. Burada Meryem sûresinin genel üslûbu gereği özet bir anlatımla hatırlatma yapılmıştır.

Muhlîs kelimesi, hulûs/halâs kökünden türetilmiş olup“bir şeyi, içine karışmış ve değerini düşürmüş olan başka şeylerden temizlenip arınmış, hâlis” anlamına gelir. Hz. Musa’nın fıtrat üzere saf biri,kötülüklerle kirlenmemiş ve ihlâs sahibi olması, onun Allah’tan haber alan birnebî ve bu haberi insanlarla paylaşan resûl seçilmesinde önemli bir vesile ve basamak olmuştur. Resûl ve nebî kavramlarının eş anlamlı olmadığı bu âyette net olarak görülmektedir. Bunlar aynı kişide olan farklı sıfatları anlatmaktadır. Âyette önce resûl sonra nebînin gelmesi bir alttaki âyetteki konunun risâlet ile değil nübüvvetin ilk başlama anı ile devam etmesinden olabilir.

52- Ve Tûr’un sağ tarafından ona seslendik. Ve onunla özel görüşmek için onu yaklaştırdık.

Neciyyâ kökünden olan ve yine Kur’an’da geçen necvâ, iki veya daha çok kimse arasında yapılan gizli ve özel konuş­madır. Bir topluluk, kendi aralarında gizlice konuştuklarında “tenâciye’l-kavm”de­nir. Necvâ, fısıltı demektir. Peygamberle özel konuşma, görüşme manasında necva sadakası verilmesi gerektiği emredilir. (Bkz. Mücadile:12-13)

Tûr ne anlama gelmektedir? Eski âlimler Tûr kelimesine dağ anlamı vermişlerdir. Oysa Kuran’da dağ kelimesi “cebel”dir. Tûr veya aslına uygun olarak Aramice sûr, yükselti demektir. Bizdeki dağın küçüğü tepeye, uzaktan belli olan kayalıklara, yükseltilere tekâbül eder. Cahiliye döneminde Araplar, Recep ayında putlara kurban keser ve bunlara “atire” derlerdi. Îbnü'l-Kelbî, Arapların dikili taşların ve putların yanında kestikleri koyunlara el-Atair dediklerini, el-Ati-re'nin "boğazlanmış"anlamına geldiğini, kurban kestikleri yere de "El-İtr" (Sunak)dediklerini kaydetmektedir. İngilizce ve diğer bütün batı dillerinde sunak anlamına gelen kelime “altar” dır. Bu kelimenin ‘El-İtr’ kelimesinden geldiğini düşünürsek ‘El-İtr’ olarak bize gelen sunak kelimesinin ise ‘El-Tûr’ (Ettûr) kelimesinin zaman içinde değişmiş hâli olabilir.Türkçede kullanılan türbe kelimesi de bu ‘İtr’ kelimesi ileilgili olabilir. Kısacası Kuran’da geçen ‘Tûr’kelimesi dağlık-taşlık arazi ve sıçrama, basamak anlamlarına gelmektedir. El-Tûr kelimesi genel olarak sunak anlamına gelmektedir. Fakat Kuran’da geçen özel anlamı ise Arafat vadisinin ortasında bulunan Cebel-i Rahme tepesidir. Çünkü Hz. İbrahim, oğlu İsmail’i burada bulunan granit taşlardan oluşmuş Cebel-i Rahme’de kurban etme girişiminde bulunmuştur.  Hz. Mûsa bu nedenle, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’in anıldığı bu pasajın içinde yer almış olabilir. Muhtemelen Hz. Mûsa’nın, ailesi ile birlikte Medyen’den çıkıp emin belde olan Mekke’ye yolculuğu sırasında bu vahiy alma olayı yaşanmıştır.

Bir tepenin sağı veya solu, ona yaklaşılan yöne göre değişeceğinden buradaki sağ bir yönden ziyade Araplarda yapılan anlaşmanın sağlamlığını anlatan deyimsel bir kullanımdır.Araplarda sağ; güç, kuvvet ve sağlamlığın, sol ise güçsüzlüğün sembolü olarak da kullanılırdı. “Vemâ meleket eymânukum- Sağ elin malik oldukları-‘’kullanımında olduğu gibi. Bu ifade her nebîden alınan güçlü söz/misak manasındakullanılmış olabilir. (Bkz. Ahzap:7) Pasajdaki nebîler söze sadâkatleri yönünden vurgulandığı için, Tûr’un sağ tarafı detayı sadâkati simgelediği için özellikle zikredildiği akla gelmektedir.

53- Ve ona, rahmetimizden kardeşi Harun’u nebî olarak hibe ettik. 

Hz. Harun da tıpkı Hz. Musa gibi Allah’tan haber alan bir nebî idi.Burada Hz. Musa’ya Allah’ın merhameti olarak hediye edilen ve ona yardımcı olan Hz. Harun’un zikredilmesi yukarıdaki Hz. Zekeriya ve Hz. Meryem’in isnat edildiği yardımcılar koluna da bir âtıf olsa gerektir. Burada nebi sıfatının sayılması nebiliği veren makama yani Allah’a nispetle kullanılmasından dır. Resul haberin hedefine nispetle verilen isimdir.

54- Ve Kitap’ta İsmail’i de zikret. O vaadinde sâdık oldu ve Resûl, Nebî oldu. 

Hz. Musa gibi Hz. İsmail de resûllük görevini, kabul edip vaadinde sâdık olduğu için Hz. İbrahim’in ardından Allah’tan haber alan bir nebî olmuştur. Bu âyette bir sebep-sonuç ilişkisi vardır. Hz. İsmail’in sözüne sadâkati, onu Allah’ın elçisi olma makamına kadar yükseltmiştir.

Hz. İsmail, Kur’an’da ilk defa bu âyetler de anılmaktadır. Kur’an’da 12 kez geçen Hz İsmail, Hz. İbrahim’in Hâcer’den olan oğludur. Dikkat edilirse elçiler kronolojik bir sıralamayla anılmamışlardır. Buradaki sıralama, söze sadâkat yönünden aldıkları riskler ve gösterdikleri üstün gayret bakımından olabilir. Hz. İsmail çok küçükken babası tarafından annesiyle birlikte Beytül haram’ın yanına bırakılmıştır. Hz. Hacer Zemzem kuyusu olarak bilinen su kaynağını keşfettikten sonra daimi olarak oraya yerleşmiştir. Daha sonra Hz. İsmail, babası ile birlikte hem Beyt’in temellerini yükseltmiş hem de bu mekânı temiz tutmakla görevlendirilmiş ve daha sonra diğer peygamberler gibi ona da vahiy gelmiştir. Hz. İbrahim Kâbe’nin inşasını tamamlayıp insanları Hac ibadetine çağırdıktan ve oğlu ile birlikte Hac farizasını yerine getirdikten sonra Filistin’e dönmüş ve orada vefat etmiştir. Hz. İsmail, babasının vefatından sonra gerek Kâbe gerek Hac işlerine dair hizmetleri yürütmeye devam etmiştir.

 55- Ve o, ehline salâtı ve zekâtı emrediyordu.Ve o, Rabbinin katında razı olunmuşlardandı. 

Salât, ıstılahi manada Allah’a yönelerek destek, yardım istemektir. Bu ifade namaz ibadetini de kapsamaktadır. Zekât ise arınmaktır. Bu arınma maddî ve manevî her tür arınmadır. Bu bakımdan salât ve zekât birbirinden ayrılmayan iki unsurdur genelde arkalı önlü gelir. Gerçek bir arınma,gerçek bir yönelişin sonucu gerçekleşir. Allah’a yöneliş, arınma ile sonuçlanmalıdır. Bu bakımdan insana verilen maddî ve manevî emanetlerin içindeki haramlar zekât ile arındırılmalıdır. Ayrıca zekât malın ve dünya sevgisinin insanda oluşturduğu arazlardan da arınmayı sağlayan bir bedeldir. Hz. İsmail bireysel destek olan namazı ve toplumsal dayanışma olan zekâtı yakın ailesinden itibaren çevresindekilere anlatmaktaydı. Zira sıralama bireyden aileye, aileden topluma olmalıdır. Salât ve zekât kullanımlarının tamamı bir toplumun kendi içinde olanı değiştirmesi ile o toplumun olumlu manada değişeceği ilkesinin formülize edilmiş şeklidir. (Bkz. Rad:11 ve Enfal:53).

56- Ve Kitap’ta İdris’i de zikret. Muhakkak ki O sâdıktı, Nebî oldu.

İdris peygamber Kur’an’da ilk kez burada anılmakta olup bir kez de Enbiya sûresin de anılmıştır. Âyetten öğrendiğimize göre, İdris peygamber de sözünde duran, içi dışı doğru bir şahsiyet olduğu için nebî seçilmişti. Yaptığı kulluk sonucunda Rabbi tarafından yüksek bir mertebeye yüceltilmiştir. Bu yüksek mertebe, bize göre, nebîlik rütbesi ve İsmail peygamberin de ulaştığı Allah’ın hoşnutluğu mertebesidir. İsrâiliyatın etkisinde kalan birçok müfessir,İdris peygamberin yükseltildiği mertebeyi onun canlı olarak göklere çıkarıldığını, sonra da cennete yerleştirildiğini anlatan nakillerle açıklamıştır. İdris’in aslının “ezra” olduğunu, buradan Grekçe’ye “esdras”olarak geçtiğini, oradan da İdrîs’e dönüştüğünü öne sürenler de vardır. Ayrıca İdris kelimesinin, Tevrat’ta “İlya” olarak geçen “İlyas” peygamberin başka birisi mi olabileceği de iddia edilir. İdris peygamberin canlı olarak göğe ve/veya cennete çıkışından başka, onun ilk yazıyı yazan, ilk dikiş diken, ilk hesap yapan ve ilk silâh kullanan kişi olduğuna dair rivayetler de anlatılmıştır.Ancak bu rivayetlerin Kurân’î bir referansı yoktur.

57- Ve onu, ulu bir mekâna yükselttik.

Hz. İsa ve Hz. İdris için aynı ifadelerin kullanılması onların düşmanları tarafından öldürülmek istenmeleri ve benzer şekilde düşmanlarından uzak tutuldukları manasında olabilir. Buradaki yükseltmenin; çekip bir anda almak olan uruç değil, aşama aşama merdivenin basamakları gibi yükselme olan ‘ref’ kelimesi ile ifade edilmesi,bunun aşamalı bir eğitim ve gelişimi ifade ettiğini gösterir.

“Dileseydi elbette onu bu âyetler sayesinde yükseltirdik/ref ederdik.” (A’râf:176). Bu âyetlerden hareket edersek Yüce Allah’ın, mesajını göndermekteki ama­cının insanı korumak ve yüceltmek olduğunu söyleyebiliriz. Ancak insan bu yücelişe ters düşen davranışları üretince bu gayeye erişemiyor. (Bayraktar Bayraklı) Rabbimizin bir ismi deer-Refî’dir. Manası; eşsiz, benzersiz yüksek, mertebesi çok üstün olan ve aynı zamanda mertebeleri yükselten demektir. Refî esmasının ve efalinin geçtiği âyetler şöyledir: “Kâfirler hoşlanmasa da siz dini yalnız O’na has kılarak(ihlâsla) saf ve samimi bir inançla sadece Allah’a yalvarın! Zira O Refî'dir,arşın sahibidir. (Mü’min:14-15) “İşte bu toplumuna karşı kullanması için İbrahim’e verdiğimiz ispat yöntemimizdi. Biz, dilediğimiz kimseyi derece derece yükseltiriz (nerfeu).” (En’âm:83)

58- İşte onlar, Allah’ın kendilerini nimetlendirdiği nebîlerdendir. Âdem’in zürriyyetinden ve Nuh’la beraber taşıdıklarımızdan ve İbrahim ve İsrail’in zürriyyetinden ve Bizim hidâyete erdirdiklerimizden ve seçtiklerimizdendir. Onlara, Rahmân’ın âyetleri okunduğu zaman secdeye kapanır ve ağlarlar.

İsra gece yolculuğu manasındadır.Bazı müfessirler İsrail keli­mesinin Allah’ın kulu anlamına geldiğini söylemiştir.  İsrail Tevrat’ta tanrıyla güreşen manasında bir lakap olarak kullanılmıştır. Hz. Yakub’un diğer adının “İsrail” olduğu vebu lakabın Allah tarafından Hz. Yakub’a verildiğine dair bilgi de yine Tevrat kaynaklıdır. Farklı bir kişilik olarak ayrıca tarihî bir gerçekliğinin olmaması ihtimali yüksektir. Bu sûrenin 49. âyetinde Hz. Yakub’un ismi zaten zikredilmiştir. Hz. Zekeriya da 6. âyette “Bana ve Yâkub ailesine vâris olsun.” şeklinde Hz. Yakub’u ismen zikreder. Hz. Yakup zaten Hz. İbrahim’in torunu ve zürriyetidir. O hâlde âyette Yakub’un zürriyeti yerine İsrail’in zürriyeti denmesinin sebebi nedir? Kanaatimizce İsrail’in, göçmen manasına gelen ‘isra’ ile, Allah manasına gelen ‘îl’den meydana gelme bir lakap olması muhtemeldir. İsrail bir şahıstan ziyade gece Allah ile yürüyenler anlamında bir grubun lakabı ve zamanla insanlar tarafından ortak bir isim olarak kullanılmış olabilir. İsrail bir de şu âyette zikredilir: “Tevrat indirilmeden önce İsrail’in kendi kendine haram kıldığı şeylerden başka bütün yiyecekler İsrailoğulları için helâldi. Deki: "Eğer siz, sâdık iseniz, öyleyse Tevrat'ı getirin de okuyun."Artık bundan sonra kim, Allah'a yalanla iftira ederse, o takdirde işte onlar,onlar zâlimlerdir.” (Âli İmran:93-94) Bu âyetten anlaşılıyor ki İsrail sonradan takılmış bir lakap olup Hz. Yakub’un yaşarken böyle bir lakabı yoktur.Yukarıdaki âyetlerde Hz. Zekeriya’nın, bu lakabı değil de Yakub’u kullanmasının sebebi de bu olabilir. Âli İmran 93’te Yahudilerin bir iddiasına yer verilmiştir.Bu iddia, domuz ve şarap dâhil tüm yiyecek ve içeceklerin helal olduğuna dair anlatımdır. Bunun Allah’a atılmış iftira olduğu, inandıklarını söyledikleri kitap olan Tevrat referans gösterilerek izah edilmiştir. Bu delillerden anlaşılıyor ki İsrail ve İsrailoğulları adı, Hz. Yakub ve diğer peygamberlerin Allah ile beraber yürüyenler anlamında cins bir isim/lakap olarak kullanılmıştır. Buisim, zamanla Mezopotamya-Akdeniz havzasında yaşayan kavimlerin ortak bir adı olmuştur. Yahudiler de kendilerini İsrail ve İsrailoğullarına dayandırmışlardır. Oysa bölgeye yabancı olan ve dönemin süper güçlerinden biri olan Persler tarafından Filistin-Akdeniz havzasına yerleştirilen ve kullanım değerlerinden dolayı sürekli büyük güçler tarafından kullanılan Yahudiler,bölgede tutunmak adına 500-600 yıllık bir süreçte bölgenin diğer inanç ve mitolojilerinden de yararlanarak Tevrat adlı kitabı yazıya geçirmiş ve kendilerine inanç, kültür ve tarihi arka plân oluşturmuşlardır. Kur’an bu tarihî iddia ve çarpıtmayı, sosyolojik alanda onları iddialarından vurmak için kullanır. Ancak inanca tekabül eden alanda  ‘’İbrahimne Yahudi ne de Hıristiyandı, fakat tam anlamıyla Hakka yönelmiş bir müslümandı; Allah’a şirk koşanlardan dadeğildi.’’ (Âli İmran: 67) diyerek reddeder.

Meryem 58’de Hz. Âdem ve Hz.İbrahim olarak iki şahıs, ayrıca iki de grup sayılmıştır. Bu gruplar Hz. Nuh ve gemide taşınanlar ve İsrail’in zürriyeti olan ve İsrailoğullarına giden seçilmiş resûller ve hidayete eren kullardır. Kur’an, Yakup ile başlayan İsrailoğulları kıssalarına yaklaşık bin âyet ayırmıştır. Bu bin âyeti bir kronolojiye tâbi tutarsak ve Yakub’un, tahmini olarak MÖ 1900’lü yıllarda yaşamış olduğunu farz edersek, Kur’an’ın inişine kadar geçen zaman dilimi yaklaşık 2500 yıla tekabül eder. Kurân’ın kullandığı İsrail, İsrailoğulları, Hedu, Yahudi, Yahudiyyen kavramları, bu uzun zaman dilimi içerisinde Yakupoğullarının ve kendini ona isnat edenlerin geçirdiği değişim ve her bir kavramla bu toplumun başka yönleri anlatılmıştır. Bu kavramların birinin diğerinin yerine kullanılması ise kastedilen kişilerin ve dönemlerin anlaşılamamasına, muhatapların birbirine karışmasına neden olmuştur. Şöyle ki, Yakup ve oğulları zamanla İsrail ve oğullarına evrilmiş, sonra vaadinden dönen manasında hedu olmuş, sonra da Yakub’un en güçlü oğluna (Yahuda’ya) kendini isnat eden güç odaklı bir bakışla Yahudi’ye dönüşmüştür. Kısaca bütün bu isimlendirmelere son tahlilde tarih ve coğrafya kazanında kaynayan ve inanç,kültür ve sosyolojik dönüşümle ortaya çıkmış genel kabuller olarak bakmakta fayda vardır. Sonuç olarak “İbrahim ve İsrail’in zürriyetinden” ifadesi Hz. İbrahim’e ve onun iman ailesine kendini isnat eden karma bir ırk olan İsrailoğullarına bir âtıftır. İsrail kullanımı ile Kur’an; Hz. Musa ve Hz. Zekeriya gibi İsrailoğullarına giden birçok resûlü bu aileye dâhil etmiştir.

Nebîlere verilen en önemli nimet vahiydir. Allah’tan aldıkları haber olan vahiy tüm nebîlerin ortak noktasıdır.İlk insan ile başlayan nübüvvet ve İslam, sahibi olan Allah tarafından korunmuş ve bu değerlerin nesiller içinde kaybolup gitmesi önlenmiştir. Bu koruma,Allah’a iman eden kulların maddî-manevî olarak korunmasıdır. Nuh ile taşınanlar buna bir örnektir. Bu örnekliği Hz. Lut ve ona inananlar, Hz. Hud, Hz. Salih ve kurtarılanlar takip etmiştir.

Secde kelimesi bu âyette “Harru sücceden” formu ile teslim olarak yere kapanmayı ifade eder. (Krş. Secde:15, İsra:107) ‘Secdenin nasıl yapıldığı, şekli, Kur’an’da var mı?’ tarzı sorulara da cevap verilmiştir.Burada Allah’ın emirlerine teslimiyetin sembolü olan gerçek secde maddî ve manevî olarak tarif edilmiştir. Yukarıda salâtın ve zekâtın emri aşağıdaki âyette ise salâtın zâyi edilmesi ifadelerinden dolayı bu secdeyi salâtta/namazda yapılan yere kapanma olarak da anlayabiliriz. Günümüzde yapılan tilavet secdesi uygulaması daha çok konunun anlaşılmaması sebebiyledir. İnsanlar Kur’an’dan kendi içinde bulundukları sıkıntı veya sorularına cevaplar bulduğunda içlerindeki teslimiyetleri secde ile dışa yansıtabilir. Ancak Kur’an’daki secde âyeti denilerek sonradan işaretlenen âyetler grubu bir secde emri veya tavsiyesinden ziyade birer haber cümlesi mahiyetindedir. Bu sebeple, bu kitabın Allah’ın kitabı olduğuna dair kanaatin hâsıl olduğu, imanı ve tevekkülü arttıran,günahları hatırlatarak pişmanlığa, tevbeye vesile olan âyetlerde secdeye kapanmak maksada daha uygun olacaktır. Rahmân’ın âyetlerinin hatırlatılması, seçilen ve hidayete eren insanların teslimiyetini, imanını artırmaktadır. (Bkz.Enfal:2) Gerçek mü’minler şu kimselerdir ki; Allah hatırlatıldığı zaman kalpleri titrer, kendilerine O’nun âyetleri okunduğu zaman imanları güçlenir ve daima Rablerine güvenirler. Sonuç olarak kibir dik başlılık iken, secde mütevaziliğin dışa yansımasıdır.

59- Ancak onların arkasından gelen nesiller, salâtı zâyi ettiler ve şehvetlerine tâbî oldular. Bu yüzden yakında gayy ile karşılaşacaklar. 

Âyet, peygamberlerin arkasından gelen ve yaptığı yanlış ile nesil ve zürriyetin üstün ve kutsal görülmemesi gerektiğine dair zihnî bir düzeltme ve uyarıda bulunmaktadır. Salât burada en geniş anlamıyla Allah’a yaslanma, destek olmayı, yönelmeyi ve kulluğu ifade eder. Âyette nebîlerin arkasından gelen nesil derken geniş anlamda Allah’a yaslanma ve yönelmeyle -özelde namaz, genelde ibadetlerle- hiç tanışmamış olanlardan değil, o nebîleri tanıyan ve onlara inanan nesillerden bahsedilir. Salâtın zâyi edilmesi ifadesi çoğu zaman yanlış anlaşılmış ve bu ifadeye dayanılarak bir vakit namaz bile geçirenler cehennem ile tehdit edilmişlerdir. Zâyi etmenin “geçirmek” anlamındaki ‘fevt’ kelimesi ile hiçbir alâkası yoktur. Hâlbuki âyette ‘’Zâyi ettiler.’’buyrulmuştur. Zâyi kelimesi “bir şeyin elde olması ama ondan istifade edemeyerek israf olup boşa çıkmasıdır.’’Kelime Kur’an’da 10 yerde ve fiil olarak geçer. Salâtın zâyi edilmesi, bütün olarak tevhidin ve kulluğun hayattan çıkarılıp atılması, hayata bir etkisinin olmaması anlamına gelir.

Şehvet, çok geniş bir anlam alanını kapsar. Şehvet, insan nefsinin arzuladığı, elde etmek istediği her şeyi içine almasına rağmen, konuşma dilinde daha çok cinsel arzular anlamında kullanılmaktadır. Kur’an’da, “Kadınlara, oğullara, kantar kantar altın ve gümüşe, nişanlı atlara, develere ve ekinlere karşı aşırı sevgi (hubbü’ş-şehavat)’’ şeklinde ifade edilerek dünyalıklara olan iştah hatırlatılır. Buradan anlaşılıyor ki salâtı zâyi edip yanlış tercihlerde bulunmanın tek sebebi dünyevîleşmektir.

Ğayy, “kötülük, azgınlık vehüsran” manasına gelir. Dünyevîleşerek iştahının peşinde koşmak, mutlaka muhatabına hüsranla sonuçlanan bir düş kırıklığı yaşatacaktır. Âyette cehennem denmeyip gayy denmesi bu hüsranın dünyada da olacağına dair bir ihbar içermesindendir.

Salâtın sembolik bir ifadesi olan namaz kılıp da ihaleye fesat karıştıranlar, yolsuzluk yapıp yetim malı yiyenler,faiz ve fuhşa batıp namazla vicdan soğutanların, yani salâtı zâyi edenlerin tamamının tevbe edip tekrar iman etmeleri ve sebep oldukları mağduriyetleri sâlih amellerle telafi etmeleri gerektiği bir sonraki âyette ifade edilecektir.Bunları yapanlar cehennemlik olanlardan hariç tutulacaktır. İmana davet ancak kâfirler için söz konusu olduğundan kişinin namazı değil, iki namaz arasındaki tercihleri imanını belirlemektedir. Maun sûresindeki yetime ve miskine uzanmayan, riyaya bulaşan, sadece şeklî yöneliş ve ibadetlerin aslında dini yalanlama olduğu çok net bir dille ifade edilmiştir. Dolayısıyla burada imana davet edilenler namaz vaktini geçiren müminler değil, bütün anlamlarıyla salâtın/tevhidin/desteğin/yönelişin içini boşaltmış olanlardır.

60- Ancak tevbe edenler ve iman edenler ve sâlih amel yapanlar hariç. Bu sayede cennete girecekler. Ve onlara, hiçbir şeyle zulmedilmez.

 

Önce tevbe yani dünyevîleşmeye karşı “Lâ”diyebilmek gereklidir ki “illallah” diyerek iman edebilelim. Bu iman da, söylemde kalmamalı; insanlara faydalı, ıslah eden sâlih amellerle ispatlanmalıdır. Zulmün olmadığı, insanların ıslah edici amellerle hatalarını telafi için çabaladığı ve güvende oldukları her yer aslında bir nevi cennettir. İnsanların bu duruşa şahitliği zorlama ile değil içten olmalıdır.

 

61- Adn cennetleri ki onları,Rahmân, kullarına gaybî olarak vaad etti. Muhakkak ki O’nun vaadi gerçekleşecektir.

Gayb, 5 duyu organı ile algılanamayan her şeydir. Bu âyette belirlilik takısı (el) ile “bi’l ğayb” şeklinde kullanılmıştır. Bu kullanım başkasına gizli olan, insanın kendi gaybında olan inanca tekabül eder. İyilerin mutlaka cennete gideceği gaybî bir konudur ve bu vaad kişinin kendi içlerinde bir iman haline gelmelidir. Kendi gayblarında bu vaadin hak olduğuna güvenmek, kişinin davranışları ve hayatında belirleyici olmaktadır. Herkesin bildiği ancak gaybî olan konu, iyilerin cennete gideceği ve onların hiçbir haksızlığa uğramayacağıdır. Bu pasajın başındaki bütün resûller ve onların yolundan gidenler için bu konu hayatta karşılığı olan gaybî bir hakikattir. Muhakkak ki O’nun vaadi karşılığı olan bir gerçekliktir.

62- Orada boş söz işitilmez,sadece “selâm.” Ve orada, onların sabah ve akşam rızıkları vardır.

Lağv, faydasız veya zararlı olduğundan terk edilip ortadan kaldırılması bir görev olan lüzumsuz şeyler demektir. Bu anlamda kişinin amacına ulaşmasında yararı olmayan her türlü boş ve anlamsız şeyleri içine alır ve bu meyanda yalanı, gıybeti, çekişmeyi, çekiştirmeyi, iğrenç lafları,müstehcen fıkraları ve benzeri şeyleri de kapsar. “Ve onlar boş şeylerden (anillagvi) yüz çevirenlerdir.” (Mu’minun:3) Cennetlikler her istediğini yapar;ancak gıybet edemez, iftira atamaz, yalan ve boş laf edemez. Neden? Çünkü bunların zararlı olduğunu dünya okulunda imtihan edilirken öğrenmişlerdir.İmtihanın bir amacı da kulların kendilerini olumlu manada geliştirmeleridir.Benzer bir kullanım: “Onların sadırlarından kin, haset, nefret ne varsa çekip aldık.” (Araf:43) Bu işlem dünyada başlamaktadır.

Selâm, “barış, sağlık, güvenlik ve esenlik” anlamındadır. Cennet ortamında işitilecek selam sözü, cennet ashabının daima barış içinde, sağlıklı, güvende ve mutlu tutulacaklarını ifade etmektedir. Boş söz (Lağv); gıybet, iftira ve yalanı anlatırken, selam ise bunları yapmayan insanların ulaştıkları ödül olan selametin karşılığıdır.

Bükra, erken demektir. Sabah ve sabahtan öğleye kadar olan süre için kullanılır. Bekera-yebkuru-bükür (erken kalktı-kalkar- erken kalkmak) fiilinden türetilmiştir. Aşiyyâ; öğle­den sonra, akşama kadar, akşamüstü demektir. Bu ifade sabahtan akşama manasında sürekliliği anlatmasının yanında cennette sabah ve akşamın olabileceğine dair bize bir ipucu da sunmuş olabilir.  

İnsanların geçim ve rızık dertlerini en aza indirirseniz boşta olanların boş sözlere dalmayacağı bir meşguliyet vermelisiniz. (Bkz. Yasin:55) Bu şartların sağlanması yaşadığınız ortamı da barış ve selâm yurduna dönüştürecektir.

63- Kullarımızdan takva sahibi olanları, vâris kıldığımız cennet işte budur.

Bu âyet yukarıdaki yorumu desteklemektedir. Kim takvalı, sorumlu ve bilinçli olursa cennet gibi bir hayata, selâm yurduna, barışa ve esenliğe vâris olacaktır. Bu âyetler takva sahibi olan kişilerin özelliklerini de ifade etmektedir. Bu bağlamda faydasız ve boş şeylerden uzak duran, gıybetten ve suizandan sakınana muttakî denmektedir.

Bizden sonraki nesillere dünyalıkları mirâs olarak bırakmaktansa, gıybet, dedikodu, iftiranın olmadığı bir ahlâkı mirâs olarak bırakmamız, onların barış ve selâmet içinde yaşamaları için daha elzemdir.

64- Ve biz, Rabbinin emri olmaksızın inmeyiz. Bizim önümüzde, arkamızda ve bunların arasında olanlar,O’nundur. Ve senin Rabbin, unutmuş değildir. 

Bağlam cennetliklerden ve onların yaptıklarından bahsederken bir anda “Vebiz, Rabbinin emri olmaksızın inmeyiz” gibi bir cümleyle karşılaşmaktayız. O hâlde burada konuşanlar kimlerdir?Önünde arkasında ve bunlar arasında olanlar nedir? Senin Rabbin neyi unutmuş değildir? Bir alttaki âyetteki mülkün Allah’ın olduğu ve kulluğa davet ifadesinin bu âyet ile alâkası nedir?

Yukarıdaki Adn cennetlerinde sabah akşam rızıklanan muttaki kulların yaptıkları ile bu âyetin“ve” bağlacı ile birbirine bağlanması konunun devam ettirildiğini gösteren en önemli dilsel delildir. Ancak bu delile rağmen bazı müfessirler bu ifadenin Allah Resûlü’nün uzun süre vahiy alamaması sonucu vahiy meleğine sorduğu “Neden inmedin?” gibi bir soruya cevap olarak anlamışlardır. Bu paragrafta, bir konu bitip diğeri başlamadan araya sıkıştırılmış parantez içi bir konu olarak akışın bozulmasını gerekçelendirmişlerdir. Biz bu görüşlere katılmıyoruz. Bu cümle konunun içine sıkışmış parantez içi bir anlatım değildir.Çünkü burada vahiy meleği gibi tekil bir kullanım değil “bizler” şeklinde çoğulbir kullanım mevcuttur.

Burada mekân-mesken manasındaki Adn cennetlerindeki cennetlik kulların sözleri bize aktarılmaktadır. Fâil vahiy getiren melek değil cennetliklerdir. ‘’Biz Rabbimizin emri olmaksızın bu mekândan,bu makamdan inmeyiz” ifadesi aslında vaadin devamlılığını pekiştirmek için yaşayanların dilinden teşvik olarak aktarılmaktadır. ‘’Bizi bekleyen önümüzdeki ve arkamızda bıraktığımız nimetler tamamen Allah’a ait birer lütuftur.’’ cümlesi de kendisinden sonra gelen mülkün Allah’ın olduğu hakîkatiyle bağlantı içermektedir. Ve Rabbimiz yaptığımız iyilikleri ve ıslah edici amelleri unutmuş değildir. Son cümlesi ile cennete girme sebepleri ifade edilmektedir. Cennette Allah’ın dilemesi ve mülkünü devam ettirmesi hariç o cennetlikler oradan çıkarılmaz. Konu ile alâkalı bir başka âyet şudur: “Mutlu olanlar da Cennet’tedirler. Rabbinin dilemesi hariç. Gökler ve yer durdukça onlar da orada kalacaklardır. Onlara yapılan kesintisiz bir ikramdır.” (Hud:108) Bu ifadeler cennete girecek olanların asla oradan çıkmayacağını teyit etmek için kullanılmıştır. Allah vaadinden dönmeyeceği için ‘’Allah’ın dilemesi hariç!’’O’nun asla bunu dilemeyeceğinin deyimsel ifadesidir.

65- Göklerin, yerin ve ikisinin arasındakilerin Rabbidir. Öyleyse O’na kul ol! O’nun kulluğunda sabırlı ol! O’nun İsmiyle isimlendirilen birini biliyor musun? 

Buradaki “semiyy” kelimesi, “isimlendirilmiş” demektir. Yüce Allah’ı yaptıkları ile tanımaya çalışınca, onun isimlerinin, sıfatlarının verile­ceği kimsenin olamayacağı anlaşılacaktır. 

Vasta bir, sabır kelimesinin iftial kalıbından gelir. Çok sabretmek,ziyadesiyle tahammül etmek anlamındadır. Buradaki soru edatı da olumsuzluk edatı olup ‘’Onun gibi birini bilmezsin, bulamazsın.’’ demektir.

Adn cennetlerine girme şartı bu âyette özetlenmiştir. Öncelikle dünyevîleşmeye karşı başta gökler ve yer olmak üzere yaratılan her şeyin bir sahibi olduğuna iman edip emaneti mülkiyet zannetmemek aslında kişiyi iktidar ve paraya, nefsi arzularına, güce ve güçlüye kul olmaktan koruyacaktır. Sadece Rabbin önünde eğilmek mücadele gerektiren zorlu bir süreçtir. Bu süreci sabır ve sebatla geçmek için Allah’ın isim ve sıfatlarının şuurunda olmak, bunları sadece ona has kılmak gerekmektedir.

66- Ve insan söyler ki: “Ben, öldükten sonra hayat sahibi olarak mı çıkarılacağım?”

Beşeri, bedenî arzular yönlendirir ve beşer ânın bu arzulara göre yaşanmasını önceler. İnsan ise temel ihtiyaçların karşılanmasından sonra bir sonrası hakkında sorgulama yapabilecek,ânın ötesine geçebilecek potansiyeldedir. Ancak bu âyette, bu potansiyele nankörlük manasında belirlilik takısıyla ‘’el-insan’’ kullanılması manidardır.Bu sorgulamayı Hz. İbrahim de yapmıştır. "İbrahim Rabbine: 'Ey Rabbim!Ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster' demişti. Rabbi ona: 'Yoksa inanmadın mı?'dedi. İbrahim: 'El­bette, inandım, fakat kalbimin doyuma ulaşması/mutmain olma­sı için' dedi." (Bakara:260). Meryem 66’daki sorgulama ise, Hz. İbrahim’in sorgusu gibi hakîkat arayışı için değil, emaneti mülk bilip sorumsuzca bir hayat yaşayan ve bunun hesabının er-geç sorulabileceği konusunda aklında şüpheler bulunan insanın kolay bir yol olan inkârı seçmek için söylediği bir hesaptan kaçış sorgusudur. Bu bakışla Yâsin 78’de de karşılaşmaktayız. “Ve kendi yaratılışını unutup Biz'e misal getirdi: "Kemiklerimiz çürüyüp dağılmış hâldeyken kim onlara hayat verecek?" dedi. De ki: "Onu ilk defa inşa eden, ona hayat verecek ve O, her türlü yaratmayı en iyi bilendir" (Yasin:78-79).Ayrıca (Bkz. Hac:5)

67- Ve daha önce bir şey değilken insan, Bizim, onu nasıl yarattığımızı düşünmez mi?

Nereden geldiği konusunda biraz düşünen bir insan nereye gideceğine dair aklî bir kıyas yapabilir. İnsan olmanın gereği, düşünerek sorgulama ve kıyas yapabilmektir. Ancak burada insan olma potansiyeline ihanet söz konusudur. Zira sadece sorgulama aşamasında kalmış,kıyas yapıp bir üst aşamaya çıkamamıştır. Bunun sebebi, şeytanî duygu ve düşüncelerin tercih edilmesidir.

68- Böylece Rabbine and olsun ki, onları ve şeytanları, mutlaka haşredeceğiz. Sonra onları, cehennemin etrafında dizüstü çökmüş olarak hazır tutacağız.

Haşr kelimesi ilk olarak“huşirat” kalıbında Tekvir sûresinde geçmiştir. Bu kelime kısaca “toplanmak”demektir. Kıyamet günü insanların, hesap ve ceza için toplandıkları gün olduğundan dolayı o güne “haşr günü”,toplanma alanına da ‘’mahşer’’ denmiştir.İnanan-inanmayan, zâlim-mazlum, melek-şeytan, nebî-resûl… herkes mahşer yerinde haşrolunacaktır. İnsan neyi meleke hâline getirmişse ilahî huzura onunla çıkacaktır.Meleke hâline gelen iyilikler bir bakıma insanın meleği, kötülüklerse şeytanı olacaktır. (İslamoğlu) Şeytanın sözlük anlamı kısaca, “haktan uzak olan”demektir. Bir kavram olarak şeytan, hakka ve akla aykırı hareket eden her türlü kişi, güç ve kurumun ortak ve karakteristik adıdır. Bu sıfatları üzerinde barındıran her şey şeytandır. Âyette insanı insanlıktan çıkaran şeytansı duygu ve düşüncelerin yanında, belirlilik takısı ile gelen ve herkes tarafından bilinip tanınan iki ayaklı elebaşı şeytanların da bir araya getirileceğinden bahsedilir. Havl-i cehennem olarak belirtilen mahşer yeri “cehennemin dışkenarı, yanı başı” demektir. 

Cisiyyâ, korkunun şiddetinden dolayı dizüstü çöken mânası­nadır. Bu kelime onların âhiretteki perişan durumlarını tasvir etmektedir. “Her ümmeti diz çökmüş görürsün, her ümmet kendi kitabına çağırılır.” âyetindeki kullanımı nedeniyle Câsiye sûresine de bu kelime isim olmuştur.

69- Sonra bütün topluluklardan hangisi, Rahmân’a karşı daha çok âsi ise, onları mutlaka ortaya çıkaracağız. 

İtiyya; haddi aşmak, azmak, hududu çiğnemek, itaat etmemektir. Mahşer yerinde herkes bir arada iken en âsiler öncelikli olarak ayrılmaktadır. Âyette geçen şi’a kelimesi,“fırka, kesim, grup, taraftar” mânalarına gelmektedir. (Bkz. Rum:32) “Külli şîatin”  bütün gruplar demektir. Yeniden dirilişi,hesap vermeyi inkâr edenlerin elebaşları öncelikli olarak belirlenecektir. Bu ayrım müminlerin endişelenip korkmamaları içindir. Zira hesap günü müminlere korku yoktur. (Yunus:62) Müminler, o gün arşın gölgesinde gölgelenirler, hatta cehennemin sesini bile işitmezler. (Enbiya:102)

70- Sonra ona yaslanmaya kimlerin daha müstahak olduğunu elbette Biz biliriz. 

Siliyya, ‘sa-le-ye’ kökünden olup “ateşe yaslanmak” anlamına gelmektedir. (Bkz. A’lâ:12) Değersizliği ve önemsizliği ifade için “bir odun parçası gibi” bir benzetme kullanılmaktadır. Yukarıdaki âyette zâlim ele başların,burada ise kendini bir şekilde dünyada iken kamufle etmiş münâfık şeytanların saklanamayacağı, onlar ve yaptıklarının çok iyi bilindiği ifade edilmektedir.

71- Ve sizden oraya varmayacak yoktur. Bu, senin Rabbinin üzerine aldığı kesinleştirilmiş bir hükümdür.

Bu âyette ‘Ve sizden oraya varmayacak hiç kimse yoktur.’ ifadesindeki ‘oraya/varılan yer’ (vâridu) ile kastedilen neresidir? Âyette geçen “vâriduhâ” ifadesindeki “ha” zamirinin cehennem kelimesine gönderme yaptığı iddia edilmiştir. Genel görüş budur. Cehenneme herkesin gireceği ön kabulüyle, “vâridu”kelimesi bir durağa varmak, uğramak manasında anlaşılarak bu ön kabul desteklenmiştir.Eğer varılan veya varılacak bu yer cehennem ise bu anlayış diğer âyetlerle birçok çelişki doğuracaktır. Eğer varılan yer cehennemin etrafı ise, bu dizüstü bekletilme “min-kum/sizden”kullanımından dolayı peygamberlerden tutun bütün muttakî kulları kapsar ki yukarıda Yunus 62 ve Enbiya 102’de bahsedilen müminlerin durumu ile çelişecektir.Aynı zamanda bu, cennetliklere reva görülen çok kötü bir konum olacaktır. Oysa bizce burada istisnasız herkesin uğrayacağı kastedilen yer mahşer yeridir. Zira cehennemin etrafında dizüstü çökmüş olarak rezil rüsva bir pozisyonda tasvir edilip de oradan kurtulacak tek bir kişinin bile olamayacağı, Allah’ın üzerine aldığı kesin bir sözdür.

72- Sonra takva sahiplerini kurtaracağız. Ve zâlimleri, dizüstü çökmüş olarak bırakacağız.

Meryem 85. Ayetteki takvalıların anlatıldığı Vefd kelimesi “vâfıd” kelimesinin çoğuludur. “Huzura alınanlar” anlamında, bir krala mühim bir iş için giden heyet, saygın konuklar anlamına gelir. Maalesef bazı müfessirler,bu âyetleri tüm müminlerin cehennemin etrafında dizüstü çöktürüleceğine delil olarak sunmuşlardır. Bu olay inananlar için bir aşağılama ve eziyettir. Nahl sûresi 32’de meleklerin canlarını alırken selam diyerek onları selama, esenliğe davet etmeleri ile dizüstü cehennemin etrafında toplatılmak kendi içinde bir tutarsızlıktır. Oysa bu âyette dizüstü çökmüş cehennemliklere, muttakî kulların ödüllendirilerek kurtuluş ve selâmetlerinin gösterileceği tasvir edilir. Bir başka ifadeyle cennetliklerle ilgilenme, cehennemlikleri ise o hâl üzere önemsiz ve değersiz bir şekilde terk etme resmedilmiştir. Dolayısıyla takvalıların cehennemden veya çeperinden değil mahşer alanından ödül için uzaklaştırılması söz konusudur. Bu ayrım aslında dünyada yapılan sınıf ve gruplaşmanın cezaî olarak tam karşılığıdır. Dünyada iken birbirinden ayrılmaya başlamış iki ayrı düşünce, tutum, hayat ve inancayaklaşım söz konusudur.

73- Ve âyetlerimiz, onlara beyan edilerek okunduğu zaman, hakîkati örtenler inananlara dediler ki: ‘’İki gruptan hangisi, makam bakımından daha hayırlı ve meclis bakımından daha güzel?’’

Nediyyâ, meclis ve toplantı yeri(nâdî) anlamındadır. “Dâru’n-Nedve” de buradan gelmektedir.

İslâm’ın ilk yıllarında, Hz.Peygamber’in öğretisine inanıp onun çevresinde toplananlar, genellikle fakîr ve kimsesiz insanlardı. Mekke müşrikleri bu duruma bakarak kendilerinin onlardan daha değerli ve üstün olduklarını iddia ediyorlardı. Üstünlüğü makam ve mevkide,üst başta arayanların tipik değerlendirmesi budur. Allah, insanları; elbiseleri,dış görünüşleri, yüz ve bedenleri ile değil takvalarına göre değerlendirmektedir.(Bkz. Hucurat:13) Dünyalıklarla övünmek, geçici olanı üstünlük kriteri olarak belirlemektir. Kişinin kendi değerini ona bağlaması, geçici olanın helâki/yokolacağı gerçeği karşısında elde hiçbir şeyin kalmayacağının en önemli göstergesi değil midir?

74- Onlardan önce, varlıklı ve dış görünüşleri daha güzel nice nesilleri helâk ettik. 

Mal gibi sağlık ve gençlik de geçici birer emanettir. Geçmişte yaşamış sağlıklı zenginler şimdi birer kemik yığınından başka bir şey değildir. Maalesef Kurân’ın neresinde geçmişte olanların helâki anlatılmışsa, müfessirlerin çoğu bunu sadece helâk olan kavimler olarak anlamışlardır. Aslında bir neslin yok olup diğer bir neslin gelmesi, bir kişinin vücut bütünlüğünün bozulması, bir canlının ölmesi, fâni olanların sürekli ölüp yeni bir canlılığın oluşması, helâkin ve yaratılmanın devam ettiğini gösteren genel bir kullanımdır. Âyette anlatılan, sadece doğal âfetlerle yok olan kavimler değil geçmişte yaşamış, gençlik görmüş, servetle tanışmış belki de kendilerinden daha güçlü nice nesiller ve iktidarın geçiciliğidir.  

75- De ki:“Kim dalâlette ise onlar vaad olunan azabı ve o saati görene kadar Rahmân, onlara uzunca bir mühlet verir.” Böylece kimin mekânen daha şerli ve ordusunun daha zayıf olduğunu yakında bilecekler.
Bu âyette vaad olunan zaman bir kişinin ömrüdür. Son saat ise dünyanın yaşama süresidir. Allah hem kullarına düşünüp akletmeleri için uzun bir süre tanır,hem de insanlık ailesine son saate kadar uzun bir mühlet vermiştir. Yukarıdaki âyette müşrikler bir kıyas yapmıştır. Rabbimiz de mucizevî olarak zayıf ve yoksul olarak gördükleri inananların henüz dünyada iken son saatten önce gâlip geleceklerini müjdelemektedir ve öyle de olmuştur.

76- Ve Allah, hidâyette olanların hidâyetini arttırır. Bâki olan sâlih ameller, Rabbinin katında sevâp bakımından hayırlı ve dönüş bakımından da hayırlıdır.

Sözlükte “dönmek, eski haline dönüş yapmak” anlamındaki sevb (sevebân) kökünden türeyen sevâb (mesûbet) terim olarak iyi amelin âhiretteki mükâfatını ifade eder. Sevb kökü bazen istiare yoluyla kötü davranışın karşılığı için de kullanılır (Râgıb). Kurân-ı Kerîm’de sevâp ve mesûbet kelimeleriyle aynı kökten türeyen fiiller on sekiz âyette“kişinin işlediği iyi yahut kötü fiillerin Allah katındaki mükâfat veya cezası’’anlamındadır.

İhtedev sözlükte “doğru yolu bulmak, yol göstermek” manalarına gelen hüdâ (hedy, hidâyet) kelimesinden türemiş çoğul bir fiildir. Bu fiilin mastarı olan “ihtida” ise “gerçeğe ulaşmak, doğru yolu bulmak”anlamlarına gelmektedir. Doğru yolu bulmak kadar o yolda kalabilmek deönemlidir. Hidâyetin arttırılması bu manadadır.

Bu âyette, sâlihâtın Allah katında karşılık olarak daha kalıcı ve değerli, sonuçları itibariyle de daha iyi ve verimli olduğu ifade edilir. Âyetin sonunda gelen “meredden”kelimesi, dönüş noktası, netice manası ifade eder. Rab katındaki âhirete bakan yönü sevâp olarak ifade edilmiştir. Dünyada ıslâh edici amel yapanların,toplumu düzeltmeye çalışanların, emeklerinin kendilerine dönüşünün/dünyevî neticesinin de ‘’meredden’’ kelimesi ile ifade edilerek daha hayırlı olacağı belirtilmiştir. İfsât için uğraşanlardan veya hiçbir şey yapmadan yerinde oturanlardansa sâlih ameller üretenlerin Allah katında ve dünyada iken çok daha hayırlı geri dönüşler alacağı, hayrın iki kez tekrarlanmasıyla özellikle vurgulanmaktadır.

77- Âyetlerimizi örterek:“Bana mutlaka mal ve evlât verilecektir.” diyeni gördün mü? 

Âyât; Allah’ın kevnî vekavlî tüm âyet, işâret ve delilleridir. Bu tip, insanlığın ortak doğruları olan bazı işâretleri bile reddedecek kadar hakîkati örtmeye şartlanmıştır. Misalen,hiçbir şeyin kendiliğinden olmadığı hakîkatini kabul eder; ancak evrenin kendiliğinden oluştuğunu savunur. Evrenin oluşması için gerekli şartların olasılık hesabıyla bile yazılamayacak kadar düşük bir ihtimal olduğunu bilir;ancak bu hassas ayarın bir güç tarafından oluşturulmak zorunda olduğu gerçeğini sürekli örter.

‘’Eraeyte, gördün mü?’’ifadesi ile bu tipin her zaman ve zeminde var olan bir tip olduğu ifade edilmiştir. Âyette mal ve evlât verilen, kendisini ayak takımından üstün gören zihniyetin deşifresi söz konusudur. Yaptığı ifsât, zulüm ve haksızlıklara rağmen, kendi enfûs ve âfâkındaki delil ve işâretlere şahit olmasına rağmen,yaptığı haksızlık ve zulümlerin de âhirette ona ödül olarak döneceğini iddia edecek kadar akıl tutulmasına kapılmış bir tip  anlatılmaktadır. Adeta savaş suçu işleyerek birçok bebek ve çocuğu katletmiş birinin şeref madalyası beklemesi gibi bir durum söz konusudur. Bu adâletsizlikler beşerî


Resim

 sistemlerde olabilir; ancak Allah’ın katında olması söz konusu dahi olamaz. Herkes istisnasız ne ekerse onu biçecektir.

78- O, gayba vakıf mı oldu, yoksa Rahmân’ın katında bir ahd mi aldı? 

Bu tip; âhiretteki konumu ile alâkalı kesin, net hükümler vererek her daim kendini üstün ve değerli gördüğünü,kibirden kendine ve yaptıklarına toz kondurmadığını göstermektedir. Kim kendini garantilemiş görüyorsa aslında bu tipin derekesine düşmüştür. Kurtulmuş fırka,tarîkat, veli, aziz, cennetlik cemaat gibi görüşler kişi ve grubu kendi gibidüşünmeyenleri, yaşamayanları tekfir edip ötekileştirmeye götürdüğünden bu düşüncelerden bir an önce vazgeçilmelidir. Zira hiç kimse gaybî konulara vakıf olmadığı gibi şahsî olarak cehennemden kurtulmak için Rahmân ile bir sözleşme de yapmamıştır.

79- Hayır! Onun söylediklerini yazacağız. Ve ona, azabı uzattıkça uzatacağız.

Âyetin başındaki “kella” kelimesi “redharfi”dir.   Kendinden önce gelen cümleyi reddederek onun yerine kendisi ile başlayan veya sonra gelen açıklamaları ikâme eder. Âyetten sa­dece amellerin değil, sözlerin de kayıt altına alındığı anlaşılmaktadır. Kendini kurtulmuş görmek, cehennemde yandıktan sonra çıkacağını düşünmek, kelimeyi tevhidi söylediği için er-geç cennete gideceği zannına kapılmak, kişiyi günaha karşı lakaytlığa ve fedakârlık isteyen sâlih amellere karşı ilgisizliğe sevk etmektedir.

Ve “Ateş bize, sayılı günlerden başka asla dokunmayacak.” dediler. De ki: “Allah’ın katından bir ahd mi edindiniz?” O takdirde Allah, ahdinden asla dönmez. Yoksa Allah’a karşı bilmediğiniz bir şey mi söylüyorsunuz?” (Bakara:80) (Günaha karşı lakayt olma sebebi olarak ayrıca Bkz. Ali İmran:24). Bu tasavvura sahip olmak, azabın dünyada başlaması ve uzadıkça uzamasına yol açar.

80- Ve onun söylediği şeylere,Biz varis olacağız. Ve o, Bize fert olarak gelecek.

Ferdî hesap verme hakîkati, sûrenin 73. âyetindeki “İki gruptan hangisi, makam bakımından daha hayırlı ve meclis bakımından daha güzel?” yamuk bakışına bir reddiye olarak devam etmektedir. Grup hâlinde güçlü, zengin olmakla övünenler, şahsiyeti değil sınıfı temel alarak elit takıma girmek için her türlü yalakalık ve sahtekârlığı yapanlara Rabbimiz toplu değil, bireysel olarak hesap soracağından bahsetmektedir. Bu âyet şu yanılgıya da bir cevap hükmündedir. Çoğunluk her zaman haklı değildir. Bu kadar âlim geldi geçti, bunların dediği yanlış ise günahı onların boynuna gibi birzihnî kaymayı da boşa çıkarmaktadır. Zira kimse kimsenin günahını yüklenemez. Hakîkatten yana olmanın yalnız kalma gibi bir riski her zaman olacaktır.

81- Ve onlar, kendilerine izzet olsun diye Allah’ın astında ilâhlar edindiler. 

İzzet, insanın yenilmesine engel olan şeydir. Bu da onun hakkında üstünlük, şeref, haysiyet, kuvvet ve güç sahibi olmayı ifade eder. Kişinin şerefinin yüceliğini ve değerini anlatır. İzzeti başka yerde aramak zillettir, zilletin sonu zelil olarak cehennemin etrafına düzülmektir. Kula kulluğun bir sebebi, kul olunan kişileri çok itibarlı,şerefli ve haddinden fazla üstün/izzetli görmektir. Bir sürüye ait gibi davranmanın, çoğunluktan yana olmanın, ataları körü körüne takip etmenin enönemli sebebi budur. Bu izzetten pay almak için itibar ve haysiyetlerini kaybetmek, izzeti şah damarından yakın olanda değil de uzaklarda aramaktır.Bunu sağlamak için bu zavallı âciz kullara ibadet edercesine saygı ve tazimde bulunulur, önlerinde iki büklüm olunur ve sürekli onlara methiyeler düzülür.

82- Hayır! Onların ibadetlerini inkâr edecekler. Ve onlarla zıtlaşacaklar.

Bu zıtlaşma ve inkârın dünyada olması kişiye şahsiyet kazandıran bir tevbe kapısı açarken, âhirette olmasız illeti arttıracaktır. Rabbimiz iş işten geçmeden bu ihtilaf, zıtlaşma ve sorgulamanın gerçekleşmesi gerektiğine dair bir göndermede de bulunmaktadır. Bu da ibadet edercesine kutsallaştırılan otoritelerin âciz oldukları, yanılabilecekleri ihtimali ile tekrar sorgulanmaları gerektiğidir. İtibar kazanılacağı düşünülen sosyal çevrenin inancı kişiyi etkilemektedir. Böyle bir kültür ve inanç çevresinde kişinin iradesi kalmamakta, kişi akan bir nehre kapılan çer çöp gibi o kültürel sosyal çevrenin akışına kapıla­rak şirk koşmaktadır. Kazanılan sahte itibar kişinin izzet ve şerefini götürmekle kalmayıp sonsuz hayatını da etkileyecektir.

83- Hakîkati örtenlerin üzerine, kışkırttıkça kışkırtan şeytanları, nasıl gönderdiğimizi görmedin mi? 

Ezza, kışkırtmak ve teşvik etmek demektir. Şeytan tüm kötülüklerin ortak vasfıdır. Burada kötülüklerin nasıl başka kötülüklere yol açtığı ifade edilmektedir. Yapılan yanlışın, kötülüğün, zulmün öncelikle kişinin kendine, sonrada topluma bakan yönü vardır. Topluma bakan yönünde yapılanların ortak marufa zarar vermesi, münkerin kabarıp salgın bir hastalık gibi topluma yayılması söz konusudur. Bu sonuç sosyolojik bir tahlille görülebilecek bir vakıa olduğu için Rabbimiz ‘’Görmedin mi?’’ şeklinde bir soru ile dikkatleri çekmektedir.

84- Artık onlar ile alâkalı aceleci olma! Muhakkak onlar için tek tek sayıyoruz.

Burada tek tek atlanmadan sayılan, yapılan kötülüklerdir. Allah’ın cezalandırmada acele etmeyip Halîm oluşu, kesinlikle kötülüklerden gaflet içinde olduğu manasına gelmemelidir.Burada yapılan kötülükler 94. âyette, suçu işleyenlerin de tek tek belirlenmesinden bahsedilir.

85- O gün muttakileri,Rahmân’ın huzurunda seçkin konuklar olarak haşredeceğiz.

Rahmetin kaynağı olan Allah’ın huzurunda sorumluluklarını yerine getirenlerin bir araya gelmesi en önemli değer, onur ve şerefe mazhar olmaktır. Zaten “vefd” kelimesinin manası tam da budur. Rabbimiz bu âyette yine şahıstan ziyade takvalı davranışı öne çıkararak neye değer verdiğini vurgulamaktadır.

86- Ve mücrimleri, susamış olarak cehenneme sevk edeceğiz.

Mücrim kelimesi “cerame” kökünden gelir. Cerame; istenmeyen durumlar, hoş olmayan şeyler için ‘kazandı veya topladı’ anlamına gelir. Mücrim; suç biriktiren, cürüm işleyen, suçlu demektir.“Vird” kelimesi susayarak subaşına varan hayvan sürüsü manasını ifade etmekte­dir. İzzeti kalabalıklarda, çoğunlukta, cumhurda arayanlar hakîkate susayacaklardır. Değerli konuklar gibi özne bir şahsiyet değil, sürü gibi cehenneme sürüleceklerdir.

87- Rahmân’ın katında, ahitleşen den başkası şefaate sahip olamaz. 

Mâlik, sâhip; melik ise yöneten,tasarruf hakkı elinde olan demektir. Âyet gayet açıktır. Şefaate mâlik olmak; şefaat dağıtmak, şefaat yetkisi üzerinde tasarrufta bulunmak, melik olmak değildir. Şefaatin öznesi değil, nesnesi olmak anlamında Allah’ın şefaatini hak etmek, bu şerefe nail olmaktır. Allah’ın katından söz almak, konuşma izni almak değildir. Rahmân olan Allah’ın rızasını kazananlara Allah’ın merhameti ile muamele edeceği sözüdür. Allah katında söz almak, muttakîlere rahmeti ile muamele edileceği vaadidir. Bu söz kişiye özel değil, genel bir ilkedir.

Şefâ’at kelimesinin aslı “şef‘” kelimesidir. Bunun anlamı da bir şeyi benzeri olan şeye eklemek, yan yana getirmektir. Şef‘ kelimesinden türeyen şefâ’at ise, sözlükte, bir kimsenin bağışlanmasını istemek, başkası adına yardım istemek, dua etmek, rica etmek aracılık etmektir. Kur’an’da müşriklerin Allah ile kul arasına gireceğini iddia ettikleri her tür şefaat anlayışı reddedilir. Bu âyette olduğu gibi olumsuz bir cümle ile ifade edilir. (Bkz. Müddessir:48). Âhirette hiçbir melek, peygamber, veli, aziz şefaat edemez; herkes sadece Allah’ın şefaatine mazhar olabilir. Konuyu bitiren ayet şudur; “O'nun (Alemlerin Rabbi) dışında,sizin dostunuz ve şefaatçiniz yoktur. Artık iyice düşünüp öğüt almaz mısınız?(Secde:4)

88- Ve dediler ki: “Rahmân,bir çocuk edindi.” 

Şefaat âyetinden sonra Allah’ın bir çocuk edinmediğinin ifade edilmesinin muazzam bir anlamı bulunmaktadır. Bununla hem kurtarıcı olarak görülen Hz. İsa’nın hesap günü kendisini sevenlere şefaat edip cehennemden çıkaracağı inancı, hem de kutsallıktan pay alma iddiası ile şefaat yetkisini elinde bulundurduğunu iddia eden diğer kullara karşı duyulan her tür inanç reddedilir.

89- And olsun ki siz, çok çirkin bir şey iddia ettiniz. 

İdden kelimesi Cevheri’ye göre “felaket ve korkunç bir iş” demektir. Hz. İsa’nın Rab olduğunu iddia etmek veya bunu inanç haline getirmek, azabı hak edecek bir söz söylemektir. (Mâide 5/18). Bu söz, sahibini kâfir olarak ilan ettirecek bir sözdür. (Mâide 5/73). Bu söz, ağız ile gevelenen bir sözdür. Daha önce kâfir olanların sözlerine benzeyen bir sözdür. Allah’ın kahrına sebep olan bir sözdür. Şeytanın etkisinde kalarak ifade edilen bir iddiadır. (Tevbe 9/30). İnsanı şirke götüren haddi aşan bir sözdür. (İsrâ 17/40). Konumuz olan bu âyette de bu sözün pek çirkin bir iddia olduğu ifade edilmektedir.

90- Az kalsın gökler parçalanacak ve yeryüzü yarılacak ve dağlar çökerek yıkılacaktı. 

Göklerin parçalanması, yerin yarılması ve dağların çökmesi; uzaydan gelen dev bir asteroidin dünyaya çarpması sonucu oluşabilecek şok dalgası ile atmosferin dağılmasını, depremleri ve maddî felaketleri sırası ile anlatır. Aslında bu sıralama son saate gerçekleşecektir. (Bkz. Mürselat:9-10) Dünyamızın yok olması bu kadar kolayken,Rahmân bu tarz çirkin iftiralara karşı, bunu belirli bir zamana kadar ertelemiş,kullarına Rahman oluşunu gösterip Halîm oluşunu da tecelli ettirmiştir.

91- Rahmân’a bir çocuk isnat ettiler diye. 

De’av isnat manasına­dır. Bir üsteki âyetle birlikte okuduğumuzda “Rahman’a çocuk isnat ettiklerinden dolayı nere­deyse son saat gelecekti.” manası anlaşılır.

92- Ve Rahmân’a çocuk edinmek yaraşmaz.

Zira Allah, çocuk yaratır. Ancak yaratmagücü olmayan çocuk edinir. Allah bir çocuk istese onu doğuran bir beşereihtiyaç duyar mı? Bu sûrede Rahmân esması, Rahmân sûresinden sonra en çok yeralan esmadır. Tam 16 defa farklı bağlamlarda tekrarlanmıştır.

93- Semâlarda ve yeryüzünde olanların hepsi, mutlaka Rahmân’a kul olarak gelecektir.

Kulluk için yaratılan ve görünen görünmeyen, bilinen bilinmeyen bütün varlıkların tamamı, merhameti her yeri kuşatan Rahmân’ın huzurunda kulluğun hesabını vermek için toplanacaktır.

94- And olsun ki onları, tek tek sayarak kuşattı.

 

Allah’ın yapanları ve herkesin yaptıklarınıkuşatması onların toplu olarak hesap verecekleri anlamına gelmemelidir. Zirabir alttaki âyet bu zihni kaymayı düzeltir.


95- Ve kıyâmet günü, herkes O’na, ferdî olarak gelecek.

Kıyâmet; kalkmak, dikilmek, doğrulmak ve dirilmek anlamlarına gelir. İnsanların tekrar dirilme sebebi de bu âyette ifade edilmektedir. O en önemli sebep yapılanların hesabını vermek içindir. Hukukta suçun şahsîliği ilkesi gereği herkes kendi hesabını ferdî olarak verecek, kimsenin günahı, sevabı bir başkasına karıştırılmayacak, günah veya sevap transferi olmayacaktır. Zira kimse kimsenin günahını yüklenmeyecektir. (Bkz. Fâtır:18)

96- Muhakkak ki imân edip sâlih amel yapanlar için Rahmân, bir sevgi kılacaktır.

 

Âyette ‘’Allah sevgi yaratır demeyip bir sevgi kılar.’’ demesi güzel bir inceliktir. Zira doğuştan getirilen sevgi tohuma benzetilerek hubb kelimesi ile ifade edilirken, burada sonradan kazanılan sevgi ve muhabbet manasındaki vudd kelimesi seçilmiştir. Sevgi ve muhabbetin kaynağı el-Vedûd olan Allah’tır. Allah yasasını başta böyle belirlemiştir.İnsanlara güven verip faydalı işler yaparsanız onların muhabbetini kazanırsınız. İfsat ve bozgunculuk yapana da kimse güvenmez ve düşmanlık besler. Âyetin nüzul ortamı düşünüldüğünde sadece inandığı ve sâlih işler yaptığı için Müslümanlara karşı bir nefret ve işkencenin olduğu Mekke’deki muttakîlere,gidecekleri Habeşistan seferi ile alâkalı hem teselli hem de bir müjde verilmektedir.

97- Böylece, takva sahiplerini müjdelemen ve inatçı kavmi uyarman için onu senin lisanınla kolaylaştırdık.

Kurân’ın bir müjde ve uyarı olabilmesinin ilk ve olmazsa olmaz şartı muhatapların lisanına sade, anlaşılır bir şekilde çevrilmesidir. Anlaşılmayan bir kitap uygulanamaz. Allah’ın muradı;herkesin kendi lisanında Kur’an’ı/vahyi okuyup anlamasıdır.

Lüddâ, çok inatçı demektir. Bu kelime Bakara 204’te eleddü kalıbında geçmektedir. Neden inatçı kavim? Zira anlaşılır olmasına rağmen, insanlığın iyiliğine, faydasına emirler vaaz etmesi ve bu hakikatlerin kolaylıkla iç âlemlerinde karşılık bulmasına rağmen kabul edilmemesi sadece inatla, inkârların da ısrarın sonucu olabilir. Sürü psikolojisi ile yapılan bu kuru inadın da bir sonu vardır ki o da ölüm ve hesap hakîkatidir.

98- Ve onlardan önce helâk ettiğimiz nice nesillerden birini bile hissedebiliyor musun? Veya onlardan ufacık bir ses duyabiliyor musun?

Âyet, geçmişte yaşamış ve vefat etmiş nesillerin ruhaniyeti veya sesiyle hiçbir şekilde bu dünyaya tesir edemeyeceğini ve aynı zamanda bunların hissedilemeyeceğini de açıkça belirtmektedir. Hz. Muhammed bile geçmiş nesiller ile ne görüşmüş, ne konuşmuş, ne de onları hissetmiştir. Onlar sanki bu dünyada hiç yaşamamış gibi bir sessizliğe gömülmüşlerdir. Peygamberin ölülerle konuştuğu, onlara selam verip onlardan selam aldığı, kabirdekilerin iniltisini duyduğuna dair bütün anlatımların bu âyet ışığında sahih olmadıkları anlaşılmaktadır. Ölümün derin sessizliği ve tüyler ürpertici suskunluğunu her insan gibi Hz. Muhammed de müşahede etmiştir. Bkz. “Sen kabirlerdekilere işittiremezsin!” (Fâtır:35/22). Hz. Ali bir kabristana uğradığı zaman, orada yatanlara şöyle hitâb edermiş: “Bırakıp gittiğiniz evler işimdi eller tuttu. Mallarınız paylaşıldı bitti. Karılarınızı başkaları nikâh etti. Bunlar bizim tarafta olup bitenler. Âh! Keşke bir de sizin tarafta olup bitenleri öğrenebilseydik! Burada Hz. Ali ölülere değil onlar üzerinden mezarlığa gidenlere bir mesaj vermektedir. Allah Resûlü’nün ölülerle konuşamadığı, buna Allah’ın yasalarının mani olduğunu şöyle ifade etmektedir: Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, onların konuşmalarına izin verilseydi, en hayırlı azık Allah korkusudur (haşyet), derlerdi.” (İbniAbdirabbih, el-İkdü’l-ferîd, III, 236-237).

98 âyetlik mübarek Meryem sûresinden anladıklarımız bunlar olmakla birlikte en doğrusunu Allah bilir.

 
Eklenme Tarihi : 19.07.2019 23:37:13
Okunma Sayısı : 5000