إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ وَالَّذِينَ هَاجَرُواْ وَجَاهَدُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ أُوْلَـئِكَ يَرْجُونَ رَحْمَتَ اللّهِ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ

218- Onlar ki; iman ettiler, hicret ettiler (küfürden, günahtan ve yurtlarından), Allah yolunda cihat (ciddi gayret) ettiler. İşte onlar, Allah'ın rahmetini umabilirler. Allah bağışlayandır, acıyandır. (Bakara:218)

Mülk Sûresi

Mülk Sûresi

1- O ki, mülk elinde olan berekettir. Ve O, her şeyin üzerinde kadîrdir.

Sûre adını birinci âyetinden alır. Bu sûrenin aynı zamanda Tebâreke (bereketin kaynağı), Mânia (engelleyen), Münciye (kurtarıcı), Mücadele, Vâkiye (koruyucu) ve Menna (defedici) gibi isimleri de vardır. Taberani’nin yaptığı bir nakilde İbn Mesud demiştir ki: “Biz Resûlullah zamanında bu sûreye Mânia (engelleyen) ismini verirdik.’’ Bu da sûre isimlerinin ilâhî değil beşerî olduğunu gösterir. Sûre Mekke’de bir bütün hâlinde inmiştir. 28. âyetin Rasûlullah’a karşı düzenlenen sûikast plânını ima etmesi, sûrenin boykot dönemi veya hicret öncesinde indiğine işâret etmektedir. Neml sûresinin 48–50. âyetleri de, Hz Sâlih üzerinden peygambere yapılacak sûikast plânlarını işâret etmektedir. Neml sûresi boykot döneminde indiğine göre bu sûre de onun ardından inmiş olmalıdır. Ğâşiye sûresinin sonu ile Mülk sûresinin başı da bütünlük arz eder.

Tebâreke kelimesinin kökü olan ‘berk, bereket’ genellikle “hayırlı olan bir şeyin bolluğu” olarak ifade edilir. Mülk, Arapça “milk” mastarından bir isimdir. Üzerinde kadîr olunan şeyin genişliğini ifade eder. Kelimeye yakın anlamdaki devlet ise, bir kavimden başka bir kavme geçendir. Yani hareket hâlindedir. El Mülk, hem mülkiyete hem de mâlikiyete tekabül eder. Mülk kelimesi, zenginlik manasında değil “devlet, iktidar” anlamındadır. (Rağıb) Kadîr, Allah için kullanılır. Her şeye güç yetiren, dilediğini yapan demektir. Bu kelimenin kökeni olan Kadr; bir şeyin miktarını, değerini ve sonucunu belirtir.  Kudret, güç yetirmeyle alâkalıdır. Bu anlamda Kadîr, hikmetin gerektirdiği ölçüde -ne eksik ne de fazla- yapmaya güç yetiren demektir. Allah her şeye bir miktar belirleyerek mahlûkatın içine bereket potansiyelini yüklemeye kadîrdir. Mülkün kadrini bilen ondaki berekete şâhittir. Mülkün kadri, onu güzel amellerde değerlendirmektir.

2- Sizin hanginizin en güzel ameli yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratan O’dur. Ve O; Azîz’dir, Ğafûr’dur.

En güzel amel olarak çevirdiğimiz “ahsenu amelen” ifadesi, bu ameli yapamayanların içinde bulunduğu hâl ve akıbet örneklendirildikten sonra sûrenin 12. âyetinde detaylandırılmıştır. Bu ilk âyetler konunun özeti hükmünde bir başlangıç cümlesidir. Tüm anlatım bu referans noktasından hareketle ilerleyecektir. “Ölümü ve hayatı yaratan O’dur.” ifadesinde önce ölüm, sonra hayat zikredilmiştir. Bunun hikmeti için âyetteki sıralamaya dikkat edilmelidir. “Hanginizin en güzel ameli yapacağı” ve “sınamak için” ifadeleri dünyayı anlatırken, sonra ölüm yaratılmalıdır ki ebedî hayat olan âhiret hayatı başlasın Zira âhiret hayatı ‘ölümle’ başlar. Peki, Allah kimin güzel amel yapacağını bilmiyor mu ki sınıyor? Bu sorunun cevabı âyette fitne veya musibet gibi kelimeler yerine kullanılan “yeblüve” kelimesinde saklıdır. Yeblüve, belâ ile aynı kökten gelmektedir. Bu kelimenin sözlük anlamı “yıpratmak, bitkin düşürmek” anlamına gelir. Elbisenin eskidiğini ifade etmek için de bu kelime kullanılır. Sınanmak veya denenmek, insanı yıpratan bir süreçtir ve belâ kelimesi de buradan gelmiştir. Eğer âyet Alîm veya Habîr esmâsı ile bitse idi bu durum, imtihan edilenlerden kimin başarılı, kimin başarısız olduğunun bilinmesi, kimin güzel amel yaptığından haberdar olunması, ortaya çıkması, anlaşılması manasını verirdi. Ancak âyet Azîz ve Ğafûr ile sonlanmıştır. İmtihanın amacı bu iki esmâ ile özetlenmiştir. Kullar yıpratıcı sınavlarla izzet ve bağışlama gibi insanî değer ve ulvî hedefleri öğrenerek gelişir, ilerler ve bir üst seviyeye çıkabilir. İnsanın olgunlaşması, kendi gayreti ve emeğine bağlanmıştır. Kullar; kibir, ego, cimrilik, küstahlık ve ahlâksızlık gibi fazlalıklarından kurtulduğunda eksik hâlini aşabilecek, kendisini tamamlayabilecektir. İnsan hep kendini aşmaya çalışmalı, üst insan olma yolunda ilerlemelidir. Mülkün sahibi Kadîr olan Allah bu potansiyeli insana yüklemiştir. Zaten imtihanın hedefi de budur. İmtihandaki bu kusursuz maksat imtihan alanına da yansımıştır.

3- Gökleri yedi tabaka olarak yaratan O’dur. Rahmân’ın yaratmasında bir uyumsuzluk göremezsin. Artık bakışını çevir, yarıklar görüyor musun?

Kurân’da 7 gök tabiri tam 7 kez geçmiştir. Bu geçişler Mülk 3, Nûh 15, İsrâ 44, Müminûn 86, Fussilet 12, Bakara 29, Talak 12’dir.

Tıbâk kelimesi biri diğeri ile ahenkli, hep birbirine uygun demek olup birden fazla olmalarıyla beraber aralarındaki sıkı irtibat düzenini ifade eder. Yani tabaka tabaka demektir. Âyette ‘’Bakışını çevir, döndür, bak!’’ dediğine göre bu gözlemlenen bir alan olmalıdır. Gözlem alanı atmosferin katmanları olabilir. Zîra bu katmanlar hem birbirleri ile uyumlu hem de dünyamızı koruyan bir mâhiyete sahiptir. Bunu şu âyetten net olarak okumaktayız: “Böylece onları iki günde yedi kat gök olarak kaza etti. Her gök katına kendi emrini vahyetti. Ve dünya semâsını kandillerle muhafaza ederek süsledik. İşte bu, Azîz ve Alîm olanın takdiridir.” (Fussilet:12) (Ayrıca 7 kat gök ile alâkalı bkz. Nebe:12 ve Saffat:6) Burada nazar değil de basar geçmektedir. Bu, hakîkate erişmenin basit bir gözlemden ziyade basîret ile düşünmekle gerçekleşebileceğine bir âtıftır. Şu an uzay gözlemleri de bu prensiple yapılmaktadır. Gözlemler (nazar) sonucu ulaşılan veriler ile teoriler geliştirilmektedir. Zîra uzayın her yerini görmenin mümkünatı olmadığı için nazardan ziyade basar ile bakmak gereklidir.

4-Sonra iki defa daha bakışını çevir! Bakışın çaresiz ve bitkin olarak sana döner.

Kerreteyn kelimesinin manası bir bakışın arkasından gelen ikinci bakışla bakmaktır. Bundan asıl maksat çokluktur. Hâsien; aşağılanmış, zelil olmuş, çatlak ve yarık bulamamanın verdiği çaresizlik demektir. Hasîr; bitkin, yorgun, körelmiş demektir. Buradaki bakış hayran olunup örnek alınan bir bakış ve niyet değil, açık bulup oradan gaybı taşlama ve rant elde etme isteği ve niyetidir. Gaybı taşlayıp insanları kandıranlara karşı yapılan uyarı bir sonraki âyette bir örnek üzerinden ifade edilir.

5- Ve and olsun ki, dünyanın semâsını kandillerle süsledik. Ve onları, şeytânlar için taşlar kıldık. Ve onlar için çıldırtan bir azap hazırladık.

Sa’îr; ateşi yakmak, tutuşturmak, kışkırtmak, alevi yükseltmek anlamına gelir. Es-su’r, kışkırtılmış ateşe benzediği için saldırgan deliye denir. Dolayısıyla bu normal bir ateş değil, çılgın bir ateş veya çıldırtan bir ateştir. (Bkz. İnsan:4) Kurân’da 115 yerde geçen “dünya” kelimesi, esasında isim olarak değil, sıfat olarak kullanılmaktadır. Burada “essemâed-dünyâ” şeklinde sıfat tamlaması olarak gelmiştir. Yani isim tamlaması olarak “dünya seması” değil, sıfat olarak “en aşağıda olan sema” demektir. Ancak mantık ve dil açısından en aşağıda veya dünyadan görülen semâ, aslında aynı şeyi farklı kelimelerle izah etmektir. En yakın veya en aşağıda semâ dediğimizde bu yakınlık dünyaya nispetledir. Bu yüzden aslında dünya semâsı ile aynı şeydir. Yani en aşağı/yakın, semâ yukarıdan bir gözlemcinin ifadesi iken, dünya semâsı aşağıdan aynı semâya bakan gözlemcinin kullandığı bir tanımlamadır. Arasında mana, mantık ve Türkçe açısından hiçbir fark yoktur.

Mesâbih kelimesi misbah’ın çoğuludur ve lamba, çıra demektir. Necim, yıldız; kevkeb, yuvarlak yıldız kümeleridir. Zîra her şeyin büyüğüne kevkeb denir. (Bkz. Necm:1) Burada semânın yanan kandillerle süslendiğinden bahsedilir. 7 kat ve tabaka tabaka olan atmosfer ile bu yanan ateş toplarını birlikte düşündüğümüzde “mesâbih” kelimesi ile meteor, astroid, gibi atmosfere girdiğinde bir çıra gibi yanan taşların kastedildiği kanaatindeyiz.

Recm, taşlamak demektir. İstiare yoluyla zan, evham, sövme ve kovma anlamlarında kullanılır. Recmen bil gayb “gaybı taşlamak, gayb hakkında tahmin yürütmek” demektir. Kehf 22’de bu manada geçer. (Bkz. Tekvir:25)

Şeytân kelimesi, iki köke dayandırılır. Bunlardan biri olan “eş şetânu” çok sağlam ve uzun ip, halat anlamına gelir. Diğeri ise “Şetâne an” uzaklaştı, “şatın” haktan uzaklaşan demektir. Bu manada haktan uzaklaştıran her tür kötü duygu ve düşünce şeytândır. İblis isim iken, şeytân bir sıfattır. Sonuç olarak dünya semâsı veya müşâhede ettiğimiz en yakın semâdaki gök olayları, aslında zararsız birer süs mesabesinde kalmasına rağmen akılları şeytânlığa çalışanlar, bu ve farklı doğa olaylarını fantastik mitlerle süsleyerek orada bir çatlak, bilinmezlik alanı oluşturup insanları kandırmaya çalışmışlardır. Zanlarla servetler kazanan astrologlar buna tipik bir örnektir. Bilim geliştikçe Allah’ın yasaları, sebep-sonuç ilişkileri anlaşıldıkça astrologlar, falcılar, büyücü üfürükçülere talebin azalması gerekmektedir. Maalesef toplumlar, Kurân’ın inşa etmek istediği bilinç düzeyine henüz ulaşamamıştır. Dün olduğu gibi bugün de Allah’ın sünnetindeki değişmezliğe rağmen gaybı taşlayanlara itimat edilmektedir. Meteor yağmuru gibi doğal bir olayı bile gökteki çatlaktan atılan taşlar olarak lanse edip metafiziğe bağlayanlara çetin bir azâp hazırlandığı ifade edilmiştir.

6- Ve Rabblerini örtenler için cehennem azâbı vardır. Ve ne kötü varış yeri!

Yaratılan bu sınav alanının bir sahibi yokmuş gibi her şeyi tesadüflere bağlamak farklı bir savrulmadır.

7- Oraya atıldıkları zaman onun kaynayan korkunç sesini işittiler.

Şehîk kelimesi, göğüste olan, buna yakın olan; zefir ise gırtlaktan gelen sestir. Tefûr fiili “kaynar” demektir. İnsanları inançlar ile suiistimal etmek, bundan bir şöhret ve maddi çıkar devşirmek yüksek perdeden uyarılarak istismarları azalma hedeflenmiştir.

8- Nerede ise kabarmasından parçalanacak gibi olur. Oraya her bir grup atılışında onun görevlileri onlara: “Size uyarıcı gelmedi mi?” diye sordular.

Temeyyezu, parçalanıp birbirinden ayrılmak demektir. Ğayz kelimesi, aslı kaynamadan dolayı kabarmaktır. Yerden çıkan gaz ve sıvıların oluşturduğu yapılara da bu manadan dolayı gayzer denmiştir. İstiare yolu ile düşmana karşı duyulan öfke manasında kullanılmıştır. Fevc “grup, cemaat, topluluk” demektir.  Peyderpey, alay alay gelen bir durum söz konusudur. Zîra herkes kendi ulaşabildiği ve hakları geçenler ile mahkemeleşmiş ve cezalarına uygun sınıflandırılmıştır. 

Nezîr kelimesi, uyarıcı manasına gelir. Uyarmak ise, bir şeyin sonundaki tehlikeye dikkat çekerek muhatabı o tehlikeden sakındırmaktır. Âyette nebî-resûl gibi peygamber diye çevrilen bir kelime seçilmemiş, uyarıcı manasında “nezîrin” seçilmesi de dikkat çekicidir. Zîra resûllerin tüm insanlara ulaşmaları beklenemez. Resûlden binlerce yıl sonra bile nezîrler, Rabblerine bir mazeret olsun diye uyarma görevine devam edecektir. Nezîr sadece bir insan değil, Allah’ın kevnî tüm âyetleri de olabilir. Her âyet, okuyabilene kendi çapında bir mesaj taşır.

Hazene, “cehennem zebanileri ve cehennemde görev yapan melekler” demektir. Cehennemin görevlilerinin onlara: “Size bir uyarıcı gelmedi mi” diye sormalarının sebebi de, onların cehenneme haksız yere atılmadıklarını, bilakis bunu yaşadıkları hayatlarıyla hak ettiklerini onlara açıkça itiraf ettirmektir. Yani onları Allah oraya atmamış, onlar kendi yaptıkları ve yapamadıkları ile oraya düşmüş, yolda kalmış, üstün insan olamamışlardır. İnsan olmak kolaydır, asıl olan insan kalabilmek ve nihaî hedefte çevresini cennete çevirebilmektir.

9- Onlar dediler ki: “Evet, bize uyarıcı gelmişti. Fakat biz onu yalanladık. Ve ’Allah hiçbir şey indirmemiştir. Siz ancak büyük bir dalâlet içindesiniz.’ dedik.”

Belâ bir tasdik edatıdır. ‘’Size uyarıcı gelmedi mi?’’ negatif sorusuna verilen cevap ‘kalu belâ’dır. Burada, inkâr edilen Allah değildir. Bu cümleyi kuran deistlerdir. Kurân’da hem ateistler hem de deistler konu edilir. Ateistlerin sorusu ise Yasin:78’de şöyle aktarılmıştır: “Ve kendi yaratılışını unutup bize misal getirdi: ‘Kemiklerimiz çürüyüp dağılmış hâldeyken kim onlara hayat verecek?’ dedi.” Burada, yeniden yaratacak bir yaratanın olmadığı inancı savunulmaktadır. Bu da en temel ateist bakışıdır. Deistlere verilecek cevap ise onların kendi kendilerine yaptığı itiraftır.

10- Ve dediler ki: “Eğer biz işitmiş veya akıl etmiş olsaydık, çılgın ashâbın arasında olmazdık.”

Rabbimiz  işitmeyi, önce ele almıştır. Zîra bağlam nezîrlerin uyarıları ile bu noktaya getirilmiştir. Akıl kelimesi, Kurân’da 49 yerde ve tümü fiil hâlinde geçer. İsim olarak hiç geçmez. Bundan yola çıkarak diyebiliriz ki, Kurân anlayışında salt akıl, kullanılmadıkça potansiyel olarak bir anlam ifade etmez. Ukal, bağ demektir. Eğer akıl edindiği bilgilerle parçaları birleştirip bütünü göremiyorsa akletme fiilini geçekleştiremiyor demektir. Tüm insanlara âlemlerin Rabbi iki yolla seslenir. Biri dıştan ayetlerledir, diğeri içten vicdanın sesi ile bağlantıyı kuran aklî melekelerdir. Nezîr sadece dışsal değil içselde olabilir, aktif bir akıl ve vicdan da enfus ayetlerindendir. 2. âyetteki en güzel ameli yapmanın ilk şartı burada zikredilmiştir. Sözün tamamını işitip akıl ile irtibatları kurarak en güzeline tâbi olmaktır. (Bkz. “Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbi olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidâyete erdirdikleridir. Ve işte onlar, onlar ulûl’elbabdır/aklını doğru kullananlardır. (Zümer:18)

11- Böylece peşlerini bırakmayan suçlarını itiraf ettiler. Artık çıldırmış ashâp uzak olsun.

Zenb kelimesi kuyruk anlamına gelen ‘zeneb’ kelimesinden türemiştir. Günah, suç, kabahat demektir. Çoğulu zünûb’dur. Bu fiili işleyen kimseye müznib denir. Akıbeti kötü olan her söz ve fiil, zenb’dir.

Ashâp bir şeyi ortak yapanlar demektir. Burada bu kötülükleri ortak yapanlar, sâlih kullardan uzak olsun manasında kullanılmış olabilir. Cehennem görevlilerinin vaad edilmiş cezaya mukabil, rahmet ve güzellikleri hak etmediklerinin beyânı olabilir. Sosyal yaşamın cennet gibi olmasının ilk şartı suçlu ve zâlimlerin, mağdur ve mazlumlardan uzak tutulmasıdır.

12- Muhakkak ki onlar, gayb ile Rabblerine huşû duyarlar. Onlar için mağfiret ve büyük ecir vardır.

Haşyet, bilgi ve idrakin bir sonucu olarak ortaya çıkan hayranlık ve saygının doğurduğu bir “hasret kalma, uzak düşme” korkusudur. Havfta korkulanın büyüklüğü, haşyette ise korkanın küçüklüğüne dikkat çekilir. Babadan korkmaya havf, anneden korkmaya haşyet diyebiliriz.

Ğayb kelimesi, gizli kalmak, gizlenmek, görünmemek, gözden kaybolmak anlamında “ğâbe” fiilinden mastar veya gizlenen, hazırda olmayan şey manasında isim veya sıfat olarak kullanılır. “Ğâbe anni: Benden gizlendi.” demektir. Genel olarak duygulardan ve insan ilminden gizli olan her şey için kullanılagelmiştir. Bu kelime lügat manasıyla Kurân öncesi devirde de biliniyordu. Kişinin gıyabında ayıplarından söz etmek anlamına gelen ğıybet kelimesi de bu köktendir. Ğayb’ın zıddı ‘şehâde’dir. Bilinen-görünen demektir. Ğaybın sınırlarını bu “şehâde” belirler. Rağıb El-İsfehani ğaybı, “duyular çerçevesine girmeyen şey” şeklinde açıklamıştır. “Ğayb” ile “ğâib” arasında fark vardır. Rabb gâib değil, gayb olandır. “Ğâib” (ortada olmayan) sana görülmez, seni de görmez olandır. “Ğayb” ise, görülmez, fakat görür olandır. Demek ki gaybın esası, mevcut olmamak değil, gözükmemektir. Âyette bilgi ve bilinçle Rabblerinden sadece insanlar arasında değil, tek başlarına olduklarında da haşyet duyabilenlerden söz edilmektedir. Zîra insan suç ve günâhı hiç kimsenin kendini görmediği yerlerde işlemeye meyillidir. Muttakî, kimse görmese de Allah görüyor, biliyor bilinci ile hareket edendir. İşte bu en güzel ameldir (Bkz. Mülk:2). Bu kişiler sadece kötülüklerde değil iyiliklerde de bu prensibini çalıştırırlar. Kimse tebrik edip aferin demese de yaptıkları iyilikleri mutlak gayb olan Rabbin bilmesi onlara kâfi gelir. Bu ihlâs onların bağışlanmasını kolaylaştırır. Hem Allah katında hem kullar katında.  

13-Ve sözünüzü gizleyin veya onu açıklayın! Muhakkak ki O, sadırların özünü en iyi bilendir.

Kavl “söz, düşünce, görüş ve hüküm” anlamlarına gelir. El-Alîm; olmuşu, olmakta olanı ve gelecekte olacakları bilen, kendisine hiçbir şey gizli kalmayan ve ilmi her şeyi kuşatan Allah anlamına gelir. ‘Alîm vasfı, Kurân’da 162 kez geçer. Bunların 153’ünde Allah’ı niteler. Zât; öz, cevher demektir. Sudûr kelimesi, sadr’ın çoğuludur. Sadr ise bir şeyin ön ve baş tarafıdır. Bağlam ile düşündüğümüzde kimin gaybî bir huşûya sahip olduğunu Allah’ın bildiğini beyân edilmiştir. Sadrın özünü en iyi bilen Allah olduğu için, kimse kimsenin niyetini okumaya çalışmamalıdır. Zîra dışa yansıyanlar bazen aldatıcı olabilir.

14-Yaratan bilmez mi? Ve O; Latîf’tir, Habîr’dir.

Latîf kelimesi, lütuf kelimesinden mübalağa ismifâil yahut letâfetten sıfatımüşebbehe olabilir. İnce, nezâket sahibi, ışık gibi sızan, iletken manalarına gelir. Letâfet ise, kesâfetin karşılığı olarak incelik, hoşluk, nâziklik demektir. Kesâfetin derecelerine göre farklı mertebelerde düşünülür. “Latîf bir hava” dediğimiz gibi, bazı cisimlere latîf veya rûh denilmesi bu anlama göre nisbî bir letâfettir.

Habîr kelimesi, türetildiği kök olan ‘habr’ suyun ana çıkışı, ilk kırkım yünü demektir. Habîr; bilen, bir şeyin asıl yapısına ve iç yüzüne vâkıf olan demektir. Bunun için “habîr” kelimesi Allah hakkında kullanıldığında “her şeyin gerçekliğinden, genellikle insanlara gizli kalan iç yüzünden haberdar olan, olmuşu olacağı hiçbir şey gizli kalmayacak şekilde bilen Allah” anlamına gelir. Habîr, muhbir manasına da gelir. Yani her şeyden haberdar eden demektir. Latîf ve Habîr esmâsının bu bağlamda bir araya gelmesinin iki manası olabilir. İlki Allah sadrın yani düşünme ve aklın karanlık odalarına kadar sızan ve her şeyden haberdar olandır. Diğer manası ile sadırları bilen Allah, gaybî olarak Rablerinden haşyet duyanların günahlarının bağışlanacağı bilgisini bir lütuf olarak haber verendir. (Bkz. Onlar için mağfiret ve büyük ecir vardır. Mülk:13)

15-Arzı size zelûl kılan O’dur. Artık onun omuzlarında dolaşın ve O’nun rızkından yiyin! Ve yayılma onadır.

Neşir; dağılma, yayma, saçılma gibi manalara gelmektedir. Kamer 7’de ‘etrafa yayılan çekirgeler’ benzetmesinde kullanılmıştır. Ayrıca Cuma 10’da Allah’ın fazlından istemek için yeryüzüne dağılmak gerektiğinden bahsedilir. İnsan türü kendisine verilen akıl nimeti sayesinde yeryüzünün tamamına yayılıp yaşayabilen tek canlı türüdür.

Zelûl, “zili” mastarından boyun eğmek manasında mübalağa vasfıdır. Boyun eğen, kolaylıkla çekilip götürülecek şekilde kullanılmaya hazır olana ve uysal şeye ‘zelûl’ denir. Asıl olan mana, hakaret ve aşağılama değil; kolaylık, yumuşaklık, uygunluk, kısacası uysallıktır. Zelûl olmak, zelil olmayı gerektirmez. Burada insana verilen akıl nimeti ve vahyin yönlendirmesi ile yeryüzünün imkânlarının âdemoğlunun ayaklarının önüne bir nimet olarak serildiği hatırlatılmıştır.

Menâkib kelimesi, “omuz” anlamına gelen ‘menkib’in çoğulu olup mecaz olarak yeryüzündeki yaşam alanlarını ifade eder.

Rızık kelimesi “ra-ze-ka” fiilinden türemiş bir isimdir. Çoğulu erzaktır. Faydalanılması için verilen bağış, pay, hisse, nasip, gıda ve mutlaka kendisiyle faydalanılan şey anlamlarına gelir. Rızık sadece boğazdan geçenler değildir. Aldığımız nefes de dâhil her şey rızıktır. Gerek “Onun omuzlarında yürüyün!” cümlesinde gerekse “Onun rızkından yiyin ve oraya yayılıp dağılın!”  cümlelerindeki emirler, mübahlık/serbestlik bildiren emirlerdir. (Râzî) Bu âyetlerde Rabbimiz özgürlük ve serbestliğin önemli bir nimet olduğunu hatırlatarak insanlardan sorumluluklarının bilincine varmalarını istemektedir. Zîra her nimetin şükrü kendi cinsindendir. Arzın rızkından faydalanmak onun kaide ve kurallarına saygılı olmaktan geçer. Bu ekosistemin nasıl çalıştığının/sünettullahın bilincine bağlıdır.

16-Gökyüzündeki kimsenin sizi yere geçirmesinden emin misiniz? O zaman o sarsıldıkça sarsılır.

Gökte olan Allah ise burada ne yapacağı kestirilemeyen, güven vermeyen bir Rabb tasavvuru oluşur ki bu mutlak, sonsuz, sınırsız, eşsiz ve benzersiz güvenilen manasındaki el- Mü’min esmâsı ile çelişir. Eğer bu esmâ sadece müminleri kapsıyorsa bu sefer müşrikler de dâhil inanan-inanmayan her kuluna süre tanıyan, cezalandırmada acele etmeyen el-Halîm esmâsı ile çelişir. Âyetteki ‘men’ soru edatı cümleye ‘kim’ manası katar. Başka âyetlerdeki ‘ma’ soru edatı cümleye ‘ne, kaç veya hangi’ manası katar. Burada ‘men fî es semâi’ ile gökyüzünün içindeki bir irâdeliden bahsedilir. 16–17. âyetlerde geçen ‘gökte olan’ ifadesi ile ilgili olarak geçmişte Cebrâil veya farklı melekler olabileceğine dair yorumlar yapılmıştır. Âyette gökte olanın kim olduğu veya ‘Allah, İlah, Rabb’ gibi herhangi bir esmâ, ayrıca ‘hüve’ gibi Allah’ı işaret eden bir zamir de kullanılmamıştır. Bu hikmetsiz bir tercih olamaz. Ne yazık ki böyle bir isim-sıfat yok iken çoğu meal müellifi veya müfessir gökte olanın Allah olduğunu iddia etmiş, parantezli parantezsiz Allah ismini âyete iliştirmişlerdir. Arkasından sayısız teville Allah’ın mekândan münezzeh olduğuna dair deliller ile kendi meallerini çürütmüşlerdir. Oysa bizce gökte olan kesinlikle Allah değildir. Zîra ne âyetin metninde ne siyak ve sibakında böyle bir durum vardır. Hatta Kurân eski Yunan/Zeus inancından alınma göklerdeki insana benzeyen (antropomorfik) ve kızdığında kullarına taşlar-yıldırımlar gönderen tanrı tasavvuruna karşı “onun misli gibi olmadığı, yaratanın yaratılan gibi olamayacağı veya bir yönde, tarafta değil, mûhit oluşu ile her varlığı kuşattığı” gibi ifadelerle ilkel müşrik Rab tasavvurunu reddeder. Bu âyette bir sebep-sonuç ilişkisi kurulmuştur. Şöyle ki yerin dibine insanların canlı canlı gömülmesi için dev bir sarsıntı olmalıdır. Deprem ve tektonik sarsıntılar ile bir anda yer üstündekiler yeraltına geçebilir. Zaten “temûr” kelimesi gider-döner manasındaki “mevr” kökünden gelir ki bu da şiddetli çalkalanmadır. Öncelikle bu âyetin muhatabı cehennem yolunda olan müşriklerdir. Zîra bağlam öyle gelmektedir. Bu bağlamdan dolayı bizce “Gökyüzündeki kimsenin sizi yere geçirmesinden emin mi siniz?” sorusu muhatabının yersiz korkularına sebep olan bâtıl inançlarını sorgulatma amaçlıdır. Kurân’ın müşriklerin inançları üzerinden sorular sormasına sıkça rastlanmaktadır. (Bkz. Enbiyâ:22, Enâm:148)

17-Yoksa gökyüzündeki kimsenin üzerinize taş yağmuru göndermesinden emin misiniz? Böylece uyarım nasılmış, yakında bileceksiniz!

Hâsibe; içinde taş olan rüzgâr veya taş getiren bulut anlamındadır. Kelimenin bu âyetteki vurgusu ‘gökten üzerimize taş yağacak’ söylemi ile insanları korkutanların bu gaybî iddialarından emin olunamayacağı, yani kesin gözü ile bunlara inanılmaması gerektiğidir. Zîra insanlık tarihi boyunca gaybî konularda halk korkutulup halkın duyguları sûistimal edilmiştir. (Bkz. Mülk:5) Göğün katmanlarında olduğuna inanılan aracıların azâp veya rızık gönderebileceği inancı kadîm dönemlerin mitolojik inançlarında olduğu gibi câhiliye müşrikleri arasında da yaygındı. Bugün de ufolar ve uzaylılar gibi spekülasyonlar üzerinden bu korku devam ettirilmektedir. Zaten devam eden pasajda bu konu işlenecektir.

18-Ve and olsun ki, onlardan öncekiler de yalanladılar. Böylece azâbım nasıl oldu?

Helâk olan kavimlerin tamamı bu tarz doğal âfetler ile tarih sahnesinden silinmişlerdir. Allah merhameti gereği uyarıcılar ile sadece manevî tûfânlara karşı değil maddî âfetlere karşı da kullarını uyarmış, ancak onlar semâda olduğunu iddia ettikleri aracıların veya onların yansıması putların kendilerini koruyacağını ileri sürerek sünettullahı yalanlamışlardır. Kurân semânın içinde olanın aracılar, kimseler, ilâhlar değil sadece kuşlar olduğunu şöyle ifade eder:

19- Onlar, üstlerinde saflar hâlinde süzülüp kanat çırparak uçanları görmüyorlar mı? Onları sadece Rahmân tutuyor. Muhakkak ki O, her şeyi en iyi görendir.

“Evelem yerav” gözle görmek anlamına geldiği gibi aynı zamanda gözlem sonucu hikmetini düşünmek anlamlarına da gelmektedir. Kuşları Rahmân’ın tutması ifadesinden önce ‘kanat ve saflar hâlindeki detaylar’ bu tutmanın nasıl olduğunu ifade etmek içindir. Göçmen kuşların saflar hâlinde uçması, hava direncini azaltmaları bakımından etkilidir. Bir şeyin yer çekim kuvvetine karşı kanat çırparak gökte/havada kalabilmesi, Rahmân’ın en başta belirlediği yasalara bağlı kılınmıştır. Allah’ın kullarını görmesi için gökte olmaya ihtiyacının olmadığı “O her şeyi görendir.” ile pekiştirilmiştir.

20- Veya Rahmân’ın astında size yardım edecek olan o askerler kimdir? Örtenler sadece aldanış içindeler.

Burada ‘Rahmân’ın astında’ ifadesi, ‘semânın içindeki kimse’ ifadesi ile muazzam bir anlam bütünlüğü içindedir. O askerlerin sizin üzerinize taş yağdırma veya sizi sarsarak yerin dibine geçirme gücünün olduğu isnadı Rahmân’ı örtmek manasına gelmektedir. Aynı pasaj Nahl 45-52’de de işlenir. Pasajın başında kötülükler için plânlar kuranların Allah hakkındaki asılsız iddiasına yer verilerek “Allah’ın onları yerin dibine geçirmesi” inancına yer verilir. Pasajın sonu ise şöyle biter: “Ve Allah, (bu iddiaya karşı) şöyle dedi: ‘İki ilâh edinmeyin! O, sadece tek bir ilâhtır. O hâlde sadece Ben’den korkun!’ Ve semâlarda ve yeryüzünde olanlar O’nundur. Ve dîn daima O’na aittir. Hâlâ Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz?’’ (Nahl:51-52) Korkular sadece zarar üzerinden değil, aynı zamanda rızık kaybı ve mahrûmiyet üzerinden olmaktadır.

21- Ya da onun rızkını tutarsa sizi rızıklandıracak olan kimdir? Bilakis onlar ısrarla hududu çiğnediler ve uzaklaştılar.

Nufûr kelimesi haktan uzak olmak, haktan kaçmak demektir. Bir şeyden rahatsız olup başka bir şeye kaçmak anlamındadır. Kurân’ın istediği Rahmân’ın yasalarına uygun, arzın nimetlerinden insanların güvenle, özgürce ve adâletle rızıklanmalarıdır. Hakları örtenlerin isteği ise kendi çıkarları için gaybı sûistimal etmektir.

22- Öyleyse yüzüstü sürünerek yürüyen kimse mi daha çok hidâyettedir, yoksa sırâtımustakîm üzerinde yürüyen mi?

Mukibben, mecazen başı öne eğik olup bir adımın ötesini görememeyi ifade eder. Başını öne eğip bir adım ötesini bile göremeyenler, nasıl olup da hedefine varabilir. Günlük siyaset ve rant kavgalarını çok güzel özetleyen bir teşbih yapılmıştır. İslam’ın hedefi insanlığa sünettulahı öğreterek geleceğe hazırlamak iken muhatapların derdi, aslı astarı olmayan kurgular ve hayallerle yerlerine saplanıp kalmak olmuştur. Sırâtımüstakîm, insana sadece biyolojik bir varlık olarak yaklaşmaktan ziyade ulvî ilkeler ile ufkunu ve geleceğini inşa ederek potansiyelini keşfetmesini sağlayan, eğrilik ve sapmanın olmadığı dosdoğru bir yoldur. İnsanın fıtratı, bu yolda yürümek ve imtihanlarla ilerlemek için inşâ edilmiştir.

23- De ki: Sizi inşâ eden ve size işitme, görme ve fuâtlar veren O’dur. Ne kadar az şükrediyorsunuz?

İnşâ kavramı, yaratma aşamasında ister insan, ister bitkiler, ister kavimlerle ilgili kullanılsın, ilk temel ve tohumun atılıp ilk oluşumun başladığı andan, büyüyüp yetişme dönemleri de dâhil olmak üzere gelişmenin gerçekleştiği sürecin tamamıdır.

Ef’ideh kelimesi ‘fuâd’ın çoğuludur. Aklın idrak etme ve değerlendirme merkezleridir. İnsanı insan yapan tüm duygu ve düşünceler akılda şekillenir. İşitme ve görmenin ardından fuâtların gelmesi dışarıdan alınan bilgilerin fuât denilen beyin lobları tarafından değerlendirilip anlamlı hâle getirilmesi demektir. 10. âyetteki ‘işitmiş veya akıl etmiş olsaydık’ ifadesi önce nezîrlere karşı gösterilen tutumda ele alınmışken bu pasajda akletmenin fıtratı ve olması gerekeni, kişiyi sırâtımüstakîme nasıl hidâyet edeceği konu edilmiştir. Zaten şükür, verilen nimeti doğru kullanarak onu tüketmek değil üretmenin adıdır. Hayvanın yediği besini, verdiği süt ve semizliği ile belli etmesi şükürdür. (Lisanül Arab) Arzdan beslenen insanın aklını doğru kullanarak dünyayı daha yaşanılır bir yer hâline getirmesi şükürdür. İşitip görerek aklın ulvî olanla beslemesi şükürdür.

24- De ki: “Sizi yeryüzünde yetiştiren O’dur. Ve O’na haşrolunacaksınız.”

Zerâe, ‘bir tohum gibi ekmek’ demektir. Ziraat kelimesi de buradan gelmektedir. İleyhi tuhşerun, “En sonunda sizi, bir çiftçinin tarlasını hasat ettiği gibi sizi hasat edecek.” demektir. İnsanlar ikiye ayrılır: Birinciler kendini yetiştirememiş, ham ve boş olanlar ki bunlar faydasız, çer-çöptür ve yakılır. İkinciler içi dolu, faydalı olanlardır ki, onlar el üstünde taşınır.

25- Ve derler ki: “Eğer siz sâdıksanız, bu vaadiniz ne zaman?”

Kendini geliştirememiş olanlar, ayrık otu gibi dünya ve kamunun imkânlarını sömürenler için gündem, ihtimal dahi vermedikleri hasat zamanıdır.

26- De ki: “Bu ilim ancak Allah’ın katındadır ve ben sadece açık bir uyarıcıyım.”

Bu vaadin ne zaman gerçekleşeceğini bilmenin onun gerçekliği ile bir ilgisi yoktur. Asıl soru “Hasat ne zaman?” değil “Bizler hasada ne kadar hazırız?” olmalıdır.

27-Artık onu yakında gördükleri zaman örtenlerin yüzleri asıldı. Ve onlara: “Bu sizin kendisini davet ettiğiniz azâptır.” denildi.

Teddeûne fiili ‘temenni ediyor, sorup duruyordunuz’ demektir. ‘’Hesap gününün vaadi ne zamanmış?’’ diyerek yalanlayanlara bir cevap mahiyetindedir. Dikkat edilirse bunlar geçmiş zaman kipleridir. Aslında Kurân döngüsel olarak yaşanmış bir olayı bizlere örnek göstermektedir. Zîra dünya tarlasında bizi bekleyen de tıpkı diğer nesillerin başına gelenin aynısı olacaktır.

28- De ki: “Gördünüz mü, şayet Allah, beni ve benimle beraber olanları helâk etse veya bize rahmet etse, bundan sonra örtenleri elîm azâptan kim kurtarır?”

Yucîru fiili, ‘korur, kurtarır’ demektir. Müşrikler Hz. Peygamber’in anlattığı din ile aslı astarı olmayan uçuk din anlayışları arasındaki farkın fark edilmesi üzerine onun ölümünü istiyor ve bunu açık bir şekilde dile getirmekten de çekinmiyorlardı. Hatta onu öldürmek için tuzak kuruyor, böylece ondan ve getirdiği dinden kurtulacaklarını sanıyorlardı. İşte bu âyetler onların niyet ve beklentileri üzerinden bu kadim yanılgıya dikkatleri çeker. Fikirler, fikir sahipleri öldürülerek yok edilemez. Tam aksine bu, onların kök salmasına ve katiller için infaz sürecinin elîm bir azâba dönüşmesine sebep olur. Fikir ne zaman silahla susturmak istenmiş ise silahı tutan unutulmuş fikir sahibi kahraman olmuştur. Fikir ne silahla susturulur nede silahla savunulur.

29- De ki: “O, Rahmân’dır, O’na inandık ve O’na tevekkül ettik.” Artık açıkça dalâlette olanın kim olduğunu yakında bileceksiniz.

Tevekkül, v-k-l kökünden türemiş, ‘tefe’ul’ babından mastardır. Lügat manası vekâlet vermek, teslim olmak, terk etmek, bırakmaktır. Kurân’da takriben 80 âyette zikredilmiştir. Tevekkülde, kelimenin Arap dilindeki kalıbı gereği bir zorlama vardır. Bu da herhangi bir konuda aklî ve bedenî gücü, yani metot ve eylem fonksiyonunu kullanmayı, dayanılıp îtimat edilecek yere bu süreçlerin sonunda dayanmayı ifade eder. Kurân’da herhangi bir şekilde tevekkülden bahsedilen âyetlere bakıldığında, önce ne yapılması gerektiğinin açıklandığı, sonra da bir bağlaçla tevekkülün emredildiği görülür. Göklerin ve yerin yasaları anlatılarak bunların ‘akletme ve işitme’ denilen fıtri yetiler ve indirilen vahiyle okunması aldatıcılara karşı tevekküldür. Ölmez değerlere, ilkeler temelli bir davaya dayanmanın Allah’a tevekkül olduğu izah edilmiştir.

30- De ki: “Gördünüz mü, eğer suyunuz çekilmiş olsa artık size akacak suyu kim getirir?”

Ğavran kelimesinin kök anlamı ‘dibini boyladı, alçaklaştı’ manasına gelir. Ğavr, basık yerdir. Ğar, mağara; mağarat ise mağaralar manasına gelir. Aynı kökten gelen ğıyar ile de, güneşin batması yani dibini bulması ifade edilmiştir (Rağıb). Bu âyet bir sorudur ve sûrenin son cümlesi olduğu için cevabı bu bölümde yoktur. Sanki konu devam etmektedir. Yağmur yüklü bulutlarla suyun nasıl geleceği sünneti burada sorulmuş; ancak cevabı nüzulde bir sonraki sûre olan Zâriyât sûresinde açıklanmıştır.

Mülk sûresinden anladıklarımız şimdilik bunlar olmakla birlikte en doğrusunu Âlemlerin Rabbi olan Allah bilir.

 
Eklenme Tarihi : 2.04.2021 21:08:34
Okunma Sayısı : 127