وَمِنَ النَّاسِ مَن يَشْرِي نَفْسَهُ ابْتِغَاء مَرْضَاتِ اللّهِ وَاللّهُ رَؤُوفٌ بِالْعِبَادِ

207- Ama insanlardan öylesi de vardır ki, Allah'ın rızasını kazanmak için kendisini (hakka) satar (feda eder): Hiç şüphesiz Allah, kullarına karşı çok şefkatlidir. (Bakara:207)

Nûh Sûresi


Nûh Sûresi

1-Muhakkak ki Biz, Nûh’u elîm azâp gelmeden önce kendi kavmini uyarması için gönderdik.

Hz. Nûh’u müstakil olarak ele alan ve en ayrıntılı olarak anlatan Nûh sûresi Buhârî’de “Sûretü innâ erselnâ” adıyla geçmektedir. Sûre, 9. yılın sonuna yerleştirilebilir. Bütün sıralamalar, sûrenin boykot dönemi sonrasında indiğine işâret etmektedir. Muhtevası itibariyle de Hz. Muhammed ile müşrikler arasındaki tüm bağların çözüldüğüne, artık Mekke’de yapılacak bir şey kalmadığına ve yeni arayışlar içerisine girilmek gerektiğine dair işâret barındırmaktadır.

İlâ kavmihî ibaresi Hz. Nûh’un gönderilme sebebini desteklemektedir. Kavmini elîm azâba karşı uyarması için Rahmân’ın merhamet haberi, Hz. Nûh üzerinden kavmine ulaştırılmıştır. Zaten burada çoğul gelen “Erselnâ/Biz gönderdik.” ifadesi Hz. Nûh’un inzivadan sonra vahiy alıp kavmine bir süreç içinde ve farklı unsurların araya girmesi ile gönderildiği manasını bize verir. Genelde resûl ve nebîlerde vahiy almadan önce böyle bir inziva durumunu görmekteyiz. Hz. Mûsâ ailesinden uzaklaşarak bir tepeye çekilmiş, Hz. Yûnus bîtap bir şekilde sahile çıkmış, Hz. Muhammed Hira dağında, Hz. Meryem ailesinden uzaklaşıp bir hicap arkasında Hz. Cibril’i görmüştür.

İnzâr kelimesi nazarla aynı köktendir. Ancak bu bakış, bir şeyin sonucundaki tehlikeyi fark edip haber vermek, sakındırmak, dikkati çekmek, korku verip uyanık kılmak içindir. Bu anlamıyla inzâr; sevinç haberi vermek, müjdelemek anlamına gelen tebşir‘in zıddıdır. Buradaki uyarı elîm azâp olarak isimlendirilen tûfândır. Zîra bu âfet sonucu hayatın sonlanması tevbe imkânını kaçırmaktır. (Hz. Nûh ve tûfân ile alâkalı geniş bilgi için Bkz. Şuârâ:119)

2- Dedi ki: “Ey kavmim! Muhakkak ki ben, sizin için açık bir uyarıcıyım.”

Mübîn, ‘ibâne’den ismifâildir. İbâne ise geçişsiz ve geçişli olur. Lazım olunan (ge­çişsiz) mübîn, beyyin (açık) de­mektir. Geçişli olunca mübeyyin gibi beyân (açıklayıcı) veya furkân gibi ayırıcı demektir; ‘b-y-n’ kökünden bir kelimedir. Kelimenin kökü iki şey arasındaki boşluğu ve onların ortasını göstermek için kullanılır. Gizli olan şeyin ortaya çıkarılmasıdır. Burada gizli olan ve inzârla açıklanan kavmi bekleyen akıbettir.

3-“Allah’a kulluk edin ve ona sığının ve bana itaat edin!”

İttekû, ‘v-k-y-‘ kökünden gelir. Kök anlamı, kalkan demektir. ‘Bir şeyi onu rahatsız edecek ve ona zarar verecek olan şeyden korumaya vikâye adı verilir. Takva ise, insanın kendi canını korkulacak şeylerden sakındırmasıdır. Gerçek anlamı budur.’(el-Müfredat) Dolayısıyla kelime, korku sebebi ve şartıyla korkulacak her şeye karşı ‘korunmayı, sakınmayı ve sığınmayı’ ifade eder. Korku, insanı ve toplumları yönetmede çok önemli bir duygudur. Tahakküm kurmayı düşünen her güç geçmişte olduğu gibi günümüzde de ‘korku’ duygusunu kullanmıştır ve kullanmaktadır. Oysa Allah insanı kendisinden korkutmaz, kendisine çağırır. Bu yüzden ‘rahmân, rahîm, ğafûr, ğaffâr…’ özelliğini daima öne çıkarır ve ittekû kelimesi Allah ile birlikte her kullanıldığı yerde ‘korunmayı, sakınmayı ve sığınmayı’ ifade eden anlamıyla anlaşılmalıdır. Dolayısıyla takva, korku değil; korkunun panzehiridir. Bu anlamda ‘bismillahirahmânirahîm’ müminlerin mottosudur. Zîra insan, ancak ve sadece Allah’a sığınarak sakınmayı ve korunmayı garanti eder.

Allah’a kulluk insanı diğer tüm bağlarından özgür kılar. Bu özgürlük bir beldeye, putlara, dünyevîleşmeye saplanıp kalmaktan kurtarır. Âyetin devamındaki takvalı olma, Allah’a kulluk sonucu oluşan sakınma bilincidir. İnsan, bu sakınma sayesinde ve resûle itaat etme ile hayatta kalabilecektir. Burada  “Etî’ûn /İtaat edin!” gelmiştir. Bir de Kurân’da “İttebi’û/Tâbi olun!” vardır. Allah’a itaat için resûle veya onunla gelene tâbi olunması gereklidir. Buradaki itaat, tûfândan kurtulma manasındaki ilâhî yönlendirmeleredir. Zîra bir sonraki âyet bu itaatin gerekçesini açıklamaktadır.

4- Sizi takip eden sondan mağfiret etsin ve sizi belirlenmiş bir ecele kadar tehir etsin! Muhakkak ki Allah’ın eceli gelince tehir edilmez. Keşke siz bilmiş olsaydınız.

Zenb kelimesi, kuyruk anlamına gelen ‘zeneb’ kelimesinden türemiştir. Sonu kötü olan ve insanı takip eden günah, suç, kabahatler için de kullanılır. Çoğulu zünûb‘tur. Bu fiili işleyen kimseye müznib denir. Akıbeti kötü olan her söz ve fiil, zenb’dir. Günaha zenb denilmesi, insanı takip edip sonunda rezil ettiği içindir. Kelimenin aslında, bu anlam vardır. Bu yüzden kuyruğa, bir şeyin sonuna zeneb ve zenûb denir.

Mağfiret; bir şeye onu kirden koruyacak elbise giydirmektir. (el-Müfredat) Buradan Allah'ın kulunu azâptan koruması anlamını kazanmıştır. Miğfer de buradan gelir. Burada kavmi bekleyen âfetten koruma mağfiret anlamındadır.

Ecel; bir vakit, bir za­man dilimi, süre veya bir vaktin sonu demektir. “Şu borç bir sene süreyle sınırlandırılmış­tır.” denildiğinde, bir sene bir ecel­dir. “Ecelin müsemma” da takdir edilmiş, belirlenmiş ecel demektir. (Bkz. Fâtır:13)

Âyette bir taraftan “…ertelesin/tehir edilsin.” deniliyor, bir taraftan da “…gelince ertelenmez/tehir edilmez.” deniliyor. Bu bir çelişki değildir. Burada tehir edilecek olan süre kavmin erkenden, çoluk-çocuk, yaşlı-genç demeden topluca boğularak helâk olmasıdır. Allah’ın tehir edilmeyen eceli ise ‘ecelin müsemma’dır. Yani belirlenmiş/isimlendirilmiş olan, yaşlanma ve sonrasında gerçekleşen tabiî/doğal ölümdür. Bu önceden belirlenen yasa gereği ertelenemez. Hz. Nûh’a kavmini âfetten kurtarıp yaşayabilecekleri son süreye kadar (eceli müsemmaya kadar) yaşatma hedefi ve görevi verilmiştir. Fakat bu davete icabet Hz. Nûh’un beklentisinin altında kalmıştır.

5-Dedi ki: “Rabbim, Muhakkak ki ben kavmimi gece ve gündüz davet ettim.”

Davet kelimesi, de’ave fiilinden gelen bir mastar olup sözlükte; bir şeye veya yere çağırmak, buyur etmektir. Buradaki davet, ecelin müsemmaya kadar kavmin yaşamasına, tûfânın kopacağı haberinin doğruluğuna ve inşâ edilen gemiye davettir.

6-Fakat davetim, firarlarından başkasını artırmadı.

Davetten firar, incelikli bir kullanımdır. Özgürlük ve yaşama fırsatı davet edilenler tarafından bir tür tutsaklık veya esâret hayatı olarak algılanmıştır. İnsanı insan yapan sınırlardır. Dizginlenmesi gereken gayriinsanî isteklerin, nefsânî arzuların kontrol öğretisi olan uhrevî davet maalesef özgürlüklerin kısıtlanması olarak algılanmakta ve lanse edilmektedir. Bu pasajdaki maddî anlatım manevî olana misal gösterilip her zaman ve zemine taşınabilir.

7-Ve muhakkak ki mağfiret etmen için onları her davetimde, parmaklarını kulaklarına tıkadılar ve elbiselerine büründüler ve ısrarla kibirlendikçe kibirlendiler

İsteğşev; örttüler, kapattılar demektir. Nitekim ğaşa, onu örttü, ğışa ise örtü manasınadır. İstikbâr kibir, kökünden türeyen bir kavramdır. İstikbâr sözlükte büyüklenme, kendini büyük görme, böbürlenme, insanları küçük görme anlamlarına gelir. Kendini yeterli görüp hiç kimseye ve hiçbir görüşe ihtiyacının olmadığı zannı ile oluşur. Bu duygu, büyüklük kuruntusudur. İstikbar edenlerin hiçbiri aslında büyük değildir. Onları büyük ve yüce yapacak bir özellikleri de yoktur. Ancak onlar, kendilerinin büyük olduğu zannında son derece ısrarcı olabilirler. Bu anlatım beden dili ile muhatabının farklı görüşlere neden kapalı olduğunu da anlatmaktadır. Parmağı kulağa tıkama, hakîkati işitip huzursuz olmamak için yapılan bir savunma refleksidir. Peşin hükümlülüktür. Elbiselerine bürünme ise söylenenlerin doğruluğu konusunda kendince yapılan psikolojik bir tedbir ve ihtiyaçsızlığın dışa yansımasıdır.

8- Sonra muhakkak ki ben onları haykırarak davet ettim.

Ciharan, ‘c-h-r’ kökünden gelir. Bir fiil veya sesin görme ve işitme duyuları karşısında ayan beyan açıklığını ifade eder. Hucûrât 2’de sesin yükseltilmesi manasında “ve lâ techerû” kullanılmıştır. Burada Hz. Nûh hakîkatleri zaman geçirmeden muhataplarına tüm gerçekliğiyle haykırdığını ifade etmektedir.

9- Sonra muhakkak ki ben onlara aleni ve özel olarak gizli söyledim.

Burada Hz. Nûh tüm davet metotlarını kullandığını ifade etmektedir. Davet duruma göre sesli (cehren), aleni (genel, aşikâr) ve gizli (özel, sırlı) yapılmalıdır. Söz konusu insan hayatı olduğunda tüm yöntemler sonuna kadar denenmelidir. Âyetteki sıralama bu davetin aşamalarını da bize anlatmaktadır. Şöyle ki, önce tûfânın olacağına ve putların kendilerini koruyamayacağına dair gerçeği yüzlerine cehren haykırmıştır. Buna şiddetle karşı çıkanlara karşı aleni davetini devam ettirmiş, korkmadan davasının arkasında durmuştur. Baskı yüzünden tereddüt ve şüpheleri olanlara tehdit ve baskılardan uzakta, belki icabet eden çıkar ümidi ile onlarla özel görüşerek davetini gizliden gizliye de yapmıştır.

 10- Böylece dedim ki: “Rabbinize istiğfar edin! Muhakkak ki O, Ğaffâr’dır.”

Mağfiret, istiğfar, ğafûr, ğaffâr hep aynı kökten olan kelimelerdir. İstiğfar, bağışlanma talebidir. Istılahî manada istiğfar, işlenen bir suçtan veya günahtan kurtulmak; tevbe ise bu suçun telafisi olan iyiliğe ve hayra dönme, yönelmedir. Buradaki istiğfar, eceli müsemmaya kadar yaşama fırsatını geri çevirip göz göre göre ölüme atılmaları ve hakîkat karşısında kulaklarını tıkayarak, sahte ve zayıf tedbirlere bel bağlamalarıdır. Putlara sığınmaktan vazgeçmek istiğfar, gemiye binip tedbir almak ise Allah’ın mağfiretine sığınmaktır.

Ğaffâr ismi, Kurân’ın tamamında beş kez geçer. Bunlardan ikisinde tek başına, diğerlerinde ise “Azîz-Ğaffâr” şeklinde kullanılır. Rağıb, "el-ğafr" kelimesini ‘pislikten ve kirden koruyanı giyinmek’ olarak tanımlar. İbni Manzur ise; mağfiretin aslının ‘örtmek ve kapa­maktan geldiğini’ söyler ve Arap dilinde “Ğaferehu/Onu kapattı.” ifadesini örnek getirir. Özetle Ğaffâr, hatanın tekrarında bile bağışlayan, kirden, pislikten, günahtan, yanlıştan koruyan demektir. Hatanın tekrarından korunmak için tedbirleri de tekrar etmek gerekir. Eğer bu yapılırsa yağan yağmur bir anda zahmetten rahmete dönüşecektir.

11- Semâyı üzerinize bol yağmurla göndersin.

Gemisini yapan için mağfiret gerçekleşir. Gönderilen bol yağışlı semâ sadece bereketini bırakacaktır. Kurân burada aslında her felâket gibi görünen doğa olayındaki fırsatı ve rahmeti insanlığa göstermektedir. Doğa olaylarına doğru yaklaşan her toplum ondaki muazzam potansiyelden istifade bile edebilir.

12-Ve size mallar ve oğullar ile yetişsin. Ve sizin için cennetler kılsın ve sizin için nehirler kılsın.

Suyun doğru kullanımı cennetvârî bir yaşam alanına toplumları kavuşturur. Bu da malların bereketini ve zürriyetin rahat bir yaşam sürmesini sağlar.

13- Size ne oluyor da Allah için vakarı recâ etmiyorsunuz?

Recâ, bilinen geniş manası ile ‘mümkün olması ihtimal dâhilinde olanı ummak’ demektir. Recâ nefi hâlinde kullanıldığında bazen korku manasını da ifade eder. Çünkü recâ eden emelinin meydana gelmemesinden de korkar. Emel, mümkünde ve muhalde (imkânsızda) olur, recâ ise mümküne mahsustur. Arzu ise daha önce tecrübe edilenin tekrarıdır.

Vakâr kelimesinin temelinde “ağırlık” anlamı vardır. Kulaktaki ağır işitmeye, hayvanın sırtındaki ağır yüke, bol miktarda olgun meyve vererek dalları ağırlaşan hurma ağacına, insandaki olgunluk hâline hep bu kökten kelimeler kullanılmıştır. (Rağıb) Vakârda hafifliğin zıddı olarak ağırlık, ağırbaşlılık vardır. Nitekim bu kökten türetilen tevkir, karşısındakini yüksek tutma, ağırlama demektir. Semâdan bol yağış indirip mallar ve oğullar ile kullarına yetişen ve cennetler ile onları ağırlayan Allah için kulları çok vakarlıdır, değerlidir. Vakarı recâ etmemek Allah için kulların bir ağırlığının, değerinin olduğuna inanmamaktır. Âyetin bağlamı Allah’ın bir ağırlığının, saygınlığının olduğuna inanmamak manasına gelebileceği gibi kulların kendi değerlerinin, saygınlıklarının olduğuna inanmamaları, Allah için çok değerli, önemli olup olmadıkları konusundaki karamsarlıkları ve umutsuzluklarına da işâret edebilir. Allah için hâlden hâle geçirerek yaratılan kullar bir tûfân ile boğulup helâk olmayacak kadar değerli ve vakarlı olmalıdır.

14-Ve sizi hâlden hâle geçirerek yaratmıştır.

Etvâr, her bir halkası diğerinden farklı olan ‘çok zamanlı ve çok aşamalı süreçlere’ delâlet eder. Bu, insanın tâbi olduğu aşamalı yaratılış kanununu ifade eder. İnsan sûresi 28'deki tehdîl, tebdîlen ile birlikte okunmalıdır. Bu iki ayette, gökler ve yerin yaratılışı gibi insanın da aşama aşama yaratıldığı ifade edilmektedir. Devam eden âyetlerde hem dünya misafirhanesinin en ağır konuğu olan insanın yaratılışına, hem de misafirhanenin yaratılışındaki detaylara dikkat çekilecektir.

 

15- Allah’ın yedi semâyı tabaka tabaka nasıl yarattığını görmediniz mi?

 

Yedi semânın -gözlem, düşünme ve anlama ile anlaşılacağı için- tabaka tabaka olduğuna dikkat çekilmesi, birinci kat semânın yıldızlarla dolu olduğu yorumunu boşa çıkarmaktadır. (Bkz. Mülk:5) Zîra bildiğimiz uzay eğer birinci kat semâ ise son katmanları değil görmek, hayal dahi edilemeyecektir. Âyetin bu kullanımından dolayı 7. kat semâ olan uzay da dâhil hepsinin görülüp incelenebilecek yakınlıkta olduğu açık ve net olarak akla gelmektedir. Semâlar olan atmosferin tabakaları araştırmalar sonucu şimdilik şöyledir: 1. Ekzosfer 2. Termosfer 3. Mezosfer 4. Stratosfer 5. Troposfer 6. Manyetosfer ve 7.si görünen uzaydır. Eğer dünya ile güneşin arasındaki mesafe doğru uzaklıkta olmasaydı 7 kat semânın ilk tabakaları doğru ısı ve neme ulaşamayacağı için bildiğimiz canlılık oluşamayacaktı. Burada atmosferin katmanlı oluşuna dikkat çekilmiştir. (Bkz. “Her tabakaya/semâya kendi görevini vahyettik.” Fussilet:12) Bu yaratılış âyetleri helâk olan Nûh kavmi bağlamında neden yer almıştır? Bu ifadeler ile Hz. Nûh, çevresindekilere insanın değerini, Allah katındaki vakarını/ağırlığını hatırlatmaktadır. İnsan Rahmân ve Rahîm olan Allah için boğulup ölecek kadar değersiz değildir.  Hz. Nûh, insanın var olabilmesi için ne kadar çok unsurun yaratıldığını ve bunların uyum içinde çalışması gerektiğini anlatmaya devam etmektedir.

16-Ve Ay’ı, onların içinde bir nûr kıldı ve Güneş’i de bir çıra kıldı.

 

Nûr; kendisi, görünen ve eşyayı görünür kılandır. Nûr kelimesi, Kurân'da 43 yerde geçer. Nurlandırıcı, ışık saçan anlamındaki münîr 6 yerde, yine ışık anlamındaki ziyâ ise 3 yerde ifade edilir. Nûr kelimesi, fiil olarak Kurân'da hiç kullanılmaz. Nûr, hissedilen ışık anlamında geçmekle birlikte, Kurân’da daha çok manevî ışık için kullanılır. Nûr 35’teki “Allah göklerin ve yerin nûrudur.” ifadesindeki maddî bir ışık kaynağından ziyade manevî bir ışık, yolu aydınlatıp gösterme anlamında olduğu gibi. Sirâc kelimesi, sözlükte ışık saçan kandil, ısı ve ışık saçan çıra veya lamba gibi anlamlar taşır. Parlayan her şeye de bu isim verilir. Nitekim hayvan semerine de “serc”, bu işi yapana da “sarrac” denmiştir. Burada, ısı ve ışık kaynağı olan güneş anlamında kullanılmıştır. Sirâc, ışık olan ziyâyı üretir. Ziyâ ve nûr kelimelerinin ikisi de ışık anlamına gelir. Yalnız, ziyâ ışığın kaynağı, nûr ise sâdece yansıma ile oluşan ışık manasındadır. Kurân’da ayın ışığının nûr ile ifadesi, ayın ışığı doğrudan üretmeyip güneşten yansıtmasından dolayıdır. Kurân’da bu detaylara uygun özenli kelime seçimleri dikkat çekicidir. 7 göğün içindeki (fî-hinne) güneş ve ay anlatımı atmosferi oluşturan 5 semâya ek olarak güneş sisteminin içinde bulunduğunu, görünen uzayın da 7. semâ olduğunu teyit eden başka bir delildir.

17- Ve Allah, sizi yerden nebat olarak bitirdi.

Nebat ve nebt kelimeleri, isim ve mastar olarak kullanılır. İsim olduğunda biten, yani yerden çıkıp yetişen her şeye denir. Burada aşama aşama yaratılma anlamına gelen “etvar” kavramının izahı yapılmakta ve evreler detaylandırılmaktadır. Bu âyette Arapça benzetme edatı olan “keenne, misl vb.” hiç kullanılmamasına rağmen meallerde genelde “nebat gibi, bitki gibi, ot gibi” ifadeleriyle bir benzetme yapıldığı izlenimi verilmiştir. Zîra bir insanın topraktan bitki olarak çıkması anlaşılamamış, olsa olsa bu bir benzetmedir denilmiştir. Bizce burada canlılığın bitkisel hayat aşamasından bahsedilmiştir. Milyonlarca yıl boyunca, fotosentez yapan ilk organizmalar olan siyanobakteriler de dâhil olmak üzere, her şey denizlerin altında başladı (Bkz. “Ve her hayat sahibini sudan kıldık.” Enbiyâ:30). Bu bakteriler, o zamanlar yaşamakta olan tüm diğer organizmalar gibi basit tek hücrelilerdi. Onları diğerlerinden ayıran şey ise bitkilerde bulunan fotosentez olayının meydana gelmesine sebep olan, yeşil renkli bir biyolojik pigmenti yani klorofildi. Bu yeşil pigment, ışık enerjisini soğurmak için kullanılıyordu. Eskiden "mavi-yeşil algı" adıyla bilinen bu küçük canlılar, güneş ve ay ışığını besine çeviriyor ve atık ürün olarak oksijen salınımı yapıyorlardı. İşte bu ısı, ışık ve suyun uyumu sonucu atmosferimiz doğru gaz yoğunluğuna ulaşmış ve tabaka tabaka ayrışmıştır. Bitkisel süreç semânın oluşmasına ve tüm omurgalı ve omurgasızların atası olan hücresel döneme klorofil üzerinden muazzam bir göndermedir. Topraktaki hammadde ve ışık fotonlarındaki enerji tüm canlılığı beslemektedir.

18-Sonra sizi ona iade edecek ve sizi dışarı atarak çıkaracaktır.

İhrâc; dışarıya atma, dışarıya gönderme, çıkarma demektir. Bu ifade yeniden dirilişe topraktan dirilme örneği üzerinden yapılan geçiştir. Bu geçiş enerjinin yok olmayıp hâl değiştirme prensibine dayanmaktadır. İlk yaratılışın önemi, yaratma eyleminin sürekliliği ve bunu tekrar edebileceği ihtimalini düşündürüp imkânlar dâhilinde oluşunu ispatlamaktır.

19- Ve Allah, arzı sizin için uzatıp yaydı.

Bisâtan kelimesi ‘b-s-t’ kökündendir. Manası ‘bir şeyi yaymak ve uzatmak’tır. Bu yüzey alanının genişletilmesi anlamına gelir. Devam eden âyette bu yükseklik ve çukurların arasındaki geçitlere, yaşam alanlarına bir gönderme yapılacaktır. Pasajda bu konulara âtıf yapılmasının bir sebebi de dünyanın en çukur bölgesi olan Ur şehrinin sular altında kalmasının gerekçelerinden biri olmasıdır.

20- Gitmeniz için onda geçitler, yollar...

Ficâc; yarıklar, geçitler; subul kelimesi de sebiller yani yollar manasındadır. Nûh’un kavmi felâketten kurtulmak için Rabbin gösterdiği yollara, felâketten kurtulma imkânına âsi olmuştur.

21- Nûh dedi ki: “Rabbim, muhakkak ki onlar bana âsi oldular ve malı ve evlâdı kendisine hasardan başkasını artırmayan kimselere tâbi oldular.”

Hz. Nûh’un ifadesinden, Allah’ın değişmez sünneti olan “değişime” ilk direnenlerin ‘şirk sisteminden beslenen, mal ve gücü elinde bulunanlar’ olduğu anlaşılmaktadır. Zîra ‘burjuva sınıfı’ kendilerini efendi, diğer insanları köle görmektedir. Bu statükoyu koruyan bakış, değişim seli önünde sahibine hasar vermekten başka bir şeye yaramamıştır. Şirkin toplumu sınıflara ayıran bir kast sistemi doğurduğunu nüzulde daha önce inmiş Şuarâ 111’den şöyle okumuştuk: “Dediler ki: Sana en rezil (değersiz/aşağılık) insanlar tâbi oluyorken biz de mi sana inanalım?”

 22- Ve plânlar kurdular. Çok büyük plânlar...

Kübbâr kelimesi, ‘son derece büyük’ demektir. Hem şeddeli, hem de şeddesiz olarak iki şekilde de okunmuştur. Burada Hz. Nûh’a karşı kibirlenen mellelerin kendilerini ve plânlarını nasıl önemli ve büyük gördüklerini deşifre eden kinayeli bir kullanımdır. El-Kebir olana karşı yapılan her plân zarar, ziyan ve hüsrandan başkasını artırmayacaktır.

Mekr kelimesinin temelindeki mekera, ‘tasarlanmış plânlar’ demektir. Elbise ile kullanılınca elbiseyi kırmızı çamurla boyamak, ayrıca bir şeyi renkli yapmak, tarlayı suvararak rengini değiştirmek; mekira kalıbı kızarmak, mekkera bir şeyi biriktirip karaborsa yapmak; isim kalıbı olan el-mekr plânlar ile aldatma, aslan kükremesi, hırıltısı, plân ile birini mak­sadından döndürmek, hile yapmak gibi manalarına gelmektedir. Değişimin önünde direnen statükocuların tek dayanağı, kendilerinin zengin ve güçlü olduklarını ve bunu doğru yol üzere olmalarına bağlamalarıdır. Aslında kespettikleri mallar, kurdukları şirk sistemi ve plânlar sonucu sömürülen kamu hakkıdır. Bu hortumcular karşı propagandalarını ve plânlarını şöyle dile getiriyorlardır: Neden kendileri gibi bir beşer resûlün geldiği; olağanüstülükler, mucizeler göstermediğidir? (Bkz. Hûd:27-Araf:63) Hz. Nûh’a inanan ve değişim isteyenlerin toplumun ezilen kesimi olması onları rahatsız etmektedir. (Bkz. Hûd:27 ve Şuarâ:111). Resûlün kendileri gibi burjuva ve aristokrat sınıfından gelmesi, hazinelerinin olması veya gaybî bilgilere sahip olması gerektiği (Bkz. Hud:31) gibi isteklere sahiplerdir. Ayrıca resûlleri yerleşik düzeni (statükoyu) devirip (siyasi) üstünlük sağlamakla itham ediyorlardı. (Bkz. Müminûn: 24) Şimdi atalardan gelen ‘köle-efendi sistemini’ devam ettirmek için yaptıkları başka bir plânla, propagandayla konu şöyle devam edecektir:

23-Ve dediler ki: “Sakın kendi ilâhlarınızı bırakmayın. Ve Vedd’i, Suvâa’yı, Yagûs’u ve Yaûka’yı ve Nesra’yı sakın bırakmayın!

İşte Nûh kavminin putları bunlardır. Rabbimiz bu detayı bizlere neden aktardığı ve günümüze ne dediği konusunda durmak gereklidir. Bu soruların cevabı isimlerin sembolize ettiği manalarda gizlidir. Öncelikle bu putlar sadece Nûh dönemine has putlar değildir. Nüzul dönemi Araplarının taptıkları putlar arasında da yer alıyorlardı. Nitekim Araplar çocuklarına “Vedd’in kulu, Yeğûs’un kulu” anlamında Abdu Vedd, Abdu Yeğûs adlarını veriyorlardı. (Razi)

Yeğûs ile Ğavs (yâr etmek), Ğays (bereketli yağmur) ve İğâse (yardım etmek) arasındaki ilişki; Yeûk ile İâ’ka ve Ta’vîk (engellemek, alıkoymak) arasındaki; Suvâ‘ ile Sea’h (genişlik, bolluk) arasındaki ilişki; Vedd ile Mevedde (sevgi) arasındaki ilişki; Nesr ile meşhur yırtıcı kuşa verilen ad arasındaki ilişki açıkça gözükmektedir.(Derveze)

Vedd, sevgi demektir yani sevgi putu. Bakara 165 sevgi putunu şöyle açıklıyor: “Ve insanlardan bir kısmı, Allah’tan başka eş ve ortaklar edinenler, onları, Allah’ı sever gibi severler. (Oysa) imân edenlerin Allah’a olan sevgileri çok daha kuvvetlidir…” (Bakara:165) Allah’a olan kuvvetli sevgi ispat ister. Bir şeyi Allah’tan daha fazla sevmemek onu gözü kırpmadan Allah yolunda terk edebilmek veya paylaşabilmekle ispatlanır. Bu put insanın, kula, mala, makama, eşyaya, hevâ ve zevklere aşırı bir tutku ile bağlanması ile oluşur. Özgür fıtrattaki insana esâret hayatı yaşatacak kadar tehlikeli olan ve atadan/babadan öğrenilen bu putun terk edilmesi önceliklidir.

Suvâa, genişlik manasındaki zenginlik ve kudret putudur. İnsanlar zengin ve kudretli olmayı hayatlarının ilk sırasına koyuyorsa bu kişinin suvâa adlı bir putu vardır; ancak farkında değildir. Allah’ın rızasındansa mal, mülk, çevre, aşiret, ticaret daha sevimli gelmemelidir. (Bkz. Tevbe:24) Bu put kişiyi olmadık şekilde büyüklük hissine diğer insanları da kendinden aşağıda görmesine sebep olan bir kibir üretir. Nûh kıssasını anlatan Şuara 111 buna tipik bir örnektir.

Yagûs’u, yardım eden, kurtaran manasına gelir. Yaklaşan âfete karşı korunmak için Hz. Nûh’a Allah gemi yapmasını emrederek Allah’ın sünneti ölçüsünde bir tedbir öğretmiştir. Ancak atalar kültünü devam ettirenler tedbiri metafizik varlıklara bağlamış, salt inançlarla, dualarla, Allah’ın değişmez sünnetini değiştirmeye, yaptıkları ibadetler ile kendilerinin ayrıcalıklı kılındıklarına inanmaya devam etmişlerdir. Fatiha sûresindeki yalnız Allah’tan yardım isteme, bu kıssalar ve Kurân’ın birçok âyetinde örnekleri ile açıklanmıştır. Allah’tan yardım onun koyduğu kurallara, tabiat kanunlarına bilinçli ve saygılı davranarak istenmelidir. Yagus denen genel korucunun yardımcıları atıf “vav”ından dolayı şöyle sıralanmaktadır 1-Yaûka; yer korucuları, simgesi taydı. 2-Nesra; gök korucuları, simgesi kartal/akbaba şeklindeydi. Sebe’nin eski yazıtlarında da bunun ismine Nasur şeklinde yazılmış olarak rastlanmaktadır. Bunun tapınağına Beyt-i Nasur, onlara tapanlara da Ehl-i Nasur deniliyordu. Eski eserlerde ve Arapların civarında bulunan diğer bölgelerdeki tapınakların kapılarının üzerinde bu kuş resimleri ve kabartmalarına sıklıkla rastlanır. İlginçtir ki atalardan gelen inançlar, ne gökten gelen âfetten ne de yerden fışkıran sellerden koruyabilmiştir. (Bkz. Hud:44) Yapılması gereken sadece suyun üzerinde kalabilecek bir tedbir üretmektir.

24-Ve çoğunu dalâlette bıraktılar ve zalimlerin dalâletinden başkasını artırma!

Bu âyetteki “dalâlet” ifadesiyle kurdukları büyük plân ve propagandaların onları nasıl aklıselimden uzaklaştırdığına dikkat çekilmiştir. Sürü güdüsü bazen en absürt inançları bile hak sûreti ile gösterebilir. Günümüzde hâlâ türbelerden, taş duvarlardan, demir parmaklıklardan medet umanların varlığı buna tipik birer örnektir. Putlaşan zatlara önce sevgi beslenecek hikâyeler uydurulur, bu Vedd putunun doğumudur. Arkasından ona inanmanın, güvenmenin genişlik ve bolluğa vesile olacağı propagandası ile çıkarcı dindarların menfaatleri okşanıp Suvâa putu oluşturulur. Yagûs’un yardıma yetişebileceği yalanına inandırılan korkak menfaatçiler gelecek tehlikelerden de güvende olacakları yalanına inandırılır. Yer ve gökten gelen tehlikelere karşı koruma vaadi tedbir almaktan erinen tembel dindarın hiçbir şey yapmadan yan gelip yatmasını garantileyecektir. İşte bunu yapanlara zâlim; bu hâle de Kurân dalâlet demektedir.

25- Onlar hatâlarından dolayı boğuldular. Böylece ateşe sokulacaklar. Artık kendileri için, Allah’ın astında bir yardımcı bulamayacaklar.

Allah’ın suya ve sele koyduğu yasaları bilerek, âfet âyetlerine doğru yaklaşmak yerine uyduruk inançlara bel bağlamaları hayatî bir hatadır.  Burada yapılan yanlış tercihlerin ve arkasında yatan hatalı inançların akıbeti özetlenmiştir. Bu akıbetten sonra Hz. Nûh’un istek ve temennilerine yer verilmiştir. Bu sıralamadan dolayı Hz. Nûh’un yaptığı duaların, birer beddua gibi tûfândan öncesinde değil tûfân sonrası kendinden sonraki nesiller düşünülerek yapılmış, umut barındıran hedefler olduğu net olarak anlaşılmaktadır.

26- Ve Nûh dedi ki: “Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden dolaşan kimse bırakma!”

Deyyâr kelimesi sadece burada geçer ve ev tutan, yurt edinen manasına gelir. Bu kelimenin aslı, “dâr” dan veya devirden, fey’al vezninde deyvârdır. “Vav“, “ya“ya dönüş­müştür. Ferrâ, Zeccâc ve İbni Kuteybe, Arapçada, Mâ bi’d-dâri diyâran “Evde konaklayan kimse yoktur.” anlamında bu kelimenin kullanıldığını söylemişlerdir. Hz. Nûh kendisi ve gelecek nesiller için hedefini ifade etmektedir. O hedef hak ve hakîkatleri örtenlerin (kâfir) yeryüzünde dilediği diyara gidip oraya da bu zulmü bulaştırması/yayması tehlikesine karşı onların özgürlüklerinin ellerinden alınması gerektiği temel ilkesidir. Allah’tan istenen bu dua aslında kişinin kendisine de yaptığı adâlet telkinidir.

27-Muhakkak ki eğer Sen, onları bırakırsan, Senin kullarını dalâlete düşürürler ve çokça örten fâcirden başkasını doğurmazlar.

Fâcir,  ‘f-c-r’ kökünden gelmekte olup ‘bir şeyi geniş biçimde yarmak’ anlamına gelmektedir. Su kanalı açmak gibi. Fecr, fışkırmak, yırtılmak gibi anlamlar da taşır. Yalan, fücûrun bir kısmı olduğu için yalancıya fâcir denmiştir. İnsanın günah işlemesi, tevbe edeceğini söylediği hâlde etmemesi fücûr olarak değerlendirilmiştir. Araplar arasında yapılan savaşlara da ficâr adı verilmiştir. (El-Müfredat) 22-24. âyetlerde tasvir edilen durum geçmişte olduğu gibi günümüzde küresel boyutta bütün acımasızlığıyla devam etmektedir. Yapılan istatistikî araştırmalar da göstermektedir ki dünya nüfusunun büyük çoğunluğu %1’lik oligarşik bir kesim için çalışmaktadır. Bu oligarşik güç;  teknoloji, silah, gıda, enerji, sağlık, medya gibi hemen hemen her sektörde kurduğu düzenle insanları köleleştirmek sûretiyle insanların algılarıyla oynamakta, insan bedenine hükmetmeye, insan bedenini ve zihnini kolonileştirmeye, insanların fıtratını bozmaya çalışmakta ve gerçekleri manipüle ederek örtmektedir. Bu her alana kollarını uzatmış güç, iletişim imkânları muazzam biçimde gelişmiş olmasına rağmen yalan ile doğruyu, gerçek ile sahteyi birçok insan için ayırt edilemeyecek duruma getirmiş durumdadır. Küfrün en temel anlamı örtmek olduğu için bu oligarşk güç/fâcir, elindeki her tür imkânı kullanıp daima yalan söyleyerek hakîkati parçalamakta ve örtmektedir. Elindeki her tür güç ve imkânla (mal ve oğul) fücûru besleyip yaymaktadır. Küffâr fâcir tâbiri bu oligarşik gücün reel durumunu öz bir anlatımla muhteşem bir biçimde tasvir etmektedir.

Hz. Nûh’un duasının gerekçesi bu âyette ifade edilmiştir. O da menfaatler doğrultusunda oluşan adâletsizliğin, zulmün sadece diyardan diyara değil ayrıca nesilden nesile de çok kolay aktarıldığı gerçeğidir. Zaten Nûh’un kavmi de kurdukları kast sistemi ve uyduruk inançlarını, kendileri gibi zengin ve köleleri olan, insanları ezip tepelerinden bakan atalarından/dedelerinden devşirmişlerdi. Hz. Nûh’un evrensel mesajı -menfaate aykırı da olsa- dalâlet, fücûr ve küfrün hiçbir zaman miras olarak alınıp devredilmemesidir. Olması gereken dua ve sorundan kurtulma formülü ise şöyle özetlenir:

28- Rabbim! Beni, ana-babamı ve evime inanarak dâhil olanları ve inançlı erkekleri ve inançlı kadınları mağfiret et ve zâlimlerin tükenişinden başkasını arttırma!

Tebâr kelimesi yok olma, perişanlık ve tükenmişlik manasındadır. Bu kelime fiil olarak  “kırmak” anlamındadır. (Rağıb) Her tür cam kırığına ve demir kıymığına “tibr” adı verilir. (Zeccâc-Râzî)

Hz. Nûh’un duası, içinde çözümler barındıran bir bakış açısını bizlere kazandırmaktadır. Şöyle ki zâlimin ve zulmün tükenmesi için yapılması gerekenler, kişinin kendi yakın çevresinden başlayarak, kadın-erkek bir bütün olarak sulha, selâmete yani İslam’a inanmaları, bunu hayatlarında ilk sırada tutmaları gerçeğidir. Bu bilinç ile mağfiret (korunma) sağlanırsa zâlim ve zulüm toplumda tutunamayacaktır. Hz Nûh’un bu veciz ve anlamlı duası ayrıca bize dua adabını da öğretmektedir. Öncelikle dua özlü, anlamlı ve kısa olmalıdır. Yapmacık hareketlerden, gösterişli kafiye ve vezinden uzak tutulmalıdır. Önce birey sonra toplumun çekirdeği aile, sonra da bü­tün müminler için rahmet, af ve mağfiret; sıhhat, selâmet ve âfiyet dilek ve temennisini taşımalıdır. Zâlime, zulme razı olmamak için duanın sonunda “Zâlimden başkasına düşmanlık yoktur.” (Bakara:193) ilkesi en başta duayı yapana, sonra duaya iştirak eden herkese hatırlatılmalıdır. Rabbimiz! Bizi ve ailemizi sulh ve selâmet merkezi olan beytimize inanarak ve güvenerek dâhil eyle ki, zâlimin zulmüne karşı onları mağfiret edebilelim.

Nûh suresinden anladıklarımız şimdilik bunlardır. En doğrusunu Alîm, Hakîm ve Muktedir olan Allah bilir.

 

 

 


 
Eklenme Tarihi : 18.06.2021 17:05:57
Okunma Sayısı : 824