فَإِن زَلَلْتُمْ مِّن بَعْدِ مَا جَاءتْكُمُ الْبَيِّنَاتُ فَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

209- Hakikatin apaçık belgeleri size geldikten sonra şayet siz yine (Haktan) kayarsanız biliniz ki hiç şüphesiz Allah her şeye gücü yeten, hükmünde tam isabet edendir. (Bakara:209)

RÛM SÛRESİ

Rûm Sûresi

1-Elif, Lam, Mim.

Kurân’da 29 sûre ‘hurûfumukatta’ denen kesik harflerle başlar. Bu harfler hakkında birçok spekülasyon olmasına rağmen kanaatimizce bu harflerin her biri Kurân’ın müstakil konu başlıklarına karşılık gelmektedir. Nüzulde ilk kez Rûm suresinde gelen ‘elif,lam, mim’ harfleri ile başlayan diğer sûreler Ankebût, Lokmân, Secde, Âli İmrân, Bakara, Râd ve A’râf sûreleridir. Genel olarak bakıldığında bu sûrelerin tamamında tevhit, şirk ve yaratılış konularının işlendiği göze çarpmaktadır. Buna göre elif harfinin konusu, tevhittir. Yani bir olanı bir bilmektir.Temel vurgu Allah’tan başka hiçbir gücün yapamayacaklarıdır. Lam harfinin konusu, tevhidin zıddı şirktir. Bir olanı bir bilmeyip başka koruyucu, kollayıcı sahte ilâhlar tahsis etmektir. Mim harfinin konusu ise, yaratılıştır. İnsanın, göklerin ve yerin yaratılışı konu edilmektedir. Birkaç örnek üzerinden bu tezimizi delillendirelim:  Âli İmrân sûresi şöyle başlar:  “Elif, Lam, Mim” (Elif) Allah ki, O'ndan başka ilâh yoktur, O, Hayy'dır, Kayyum'dur. (Âli İmrân:2) (Lam) Daha önce insanlar için, hidayete erdirici olarak Furkân'ı indirdi. Muhakkak ki onlar, Allah'ın âyetlerini inkâr ettiler. Onlar için şiddetli azap vardır. Ve Allah Azîz'dir, intikam sahibidir (Âli İmrân:4) Kitap ehlinin şirkini de şu âyet açıklar: “De ki: “Ey Kitab Ehli! Sizinle bizim aramızda aynı olan bir kelimeye geliniz. Allah’tan başkasına kul olmayalım veO’na hiçbir şeyi şirk koşmayalım ve bir kısmımız, bazılarını, Allah’tan başka Rabbler edinmesinler.” (Âli İmrân:64) (Mim)“İşte böyle, Allah dilediğini yaratır. Bir emrin olmasını takdir ettiği zaman,sadece ona “ol!” der, o hemen olmaya başlar. ”(Âli İmrân:47) Muhakkak ki Allah’ın indinde Îsâ’nın durumu, Âdem'in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı.Sonra ona “ol” dedi. (Âli İmrân:59) Muhakkak ki, göklerin ve yerin yaratılışında,gece ile gündüzün art arda gelişinde, ulûlelbab için elbette âyetler vardır. (Âli İmrân:190) Bu konular yukarıda sayılan diğer sûrelerde de bu şekilde örneklendirilip desteklenmiştir.

Bu harflerin şekilsel olarak da bu konulara işaret ettiği görülmektedir. Şöyle ki elif harfi şekli itibariyle tevhidi anlatır. Lam harfi tevhidin zıddı olan şirki redd harfidir, mim harfi ise ‘mebde ve mead’in başlangıç harfidir. Öyle ki “başlamak, meydana gelmek; bir işi başlatmak, icat etmek”anlamında bed’ ve “geri dönmek; yeniden yapmak, bir işe ikinci defa başlamak”mânasında avd (avdet) köklerinden türeyen mebde’ ve meâd zaman ismi olup“başlangıç ve yeniden dönüş zamanı” demektir (Lisânü’l-ʿArab, “bdʾe”, “ʿavd”md.leri; Kāmus Tercümesi, I, 5-7, 1223-1227).

Kurân sûreleri sonradan isimlendirilip numaralandırılmıştır. Örnek olarak Fatiha sûresinin bile 20’den fazla ismi sayılmaktadır. Kurân bütün bir metin olarak kayda geçirilmiştir. Bu metin, aranılan ifadenin daha kolay bulunması için sonradan numaralandırılmıştır. Sûre numaraları sonradan konduğu için beşerîdir, dolayısıyla hatalar olabilir.Bazen numara bir cümleyi ikiye bölmüş ve âyetin anlaşılması için cümlenin devamı olan bir sonraki âyete bakmak gerekmektedir. Zammı sûre olarak bilinen kısa sûrelerin bir kısmı Mekke bir kısmı Medine’de inmesine rağmen indiği ortamdan ve bağlamdan koparılıp Mekkî sûreler içine yerleştirilmiştir. Mesela Kâfirûn ve Tebbet sûreleri gibi iki Mekkî sûrenin arasına, Medine’de savaşlardan sonra inmiş ve Allah’ın fetih vaadinden bahseden Nasr sûresi gibi bir sûre yerleştirilmiştir. Nüzule uymayan bu sıralama bazen sûreler arası mana ve konu bütünlüğünü de bozmaktadır. Bizim kanaatimiz, hayatın içine bir bütün olarak inen ve hayatta bir karşılığı olan ve bağlam, mana ve konu bütünlüğüne sahip ilâhî metni ayıran tek unsurun hurûfumukatta harfleri olma ihtimalidir. Muhtemelen 29 sûreden oluşan Kurân metni, sonradan 114 parçaya ayrılıp numaralandırılmış olabilir. Bu ayrımlar da yine muhtemeldir ki Allah Resûlü’nün ilâhî metnin içinden seçerek namazda okuduğu parçalar baz alınarak yapılmıştır. Zamanla sürekli okunan bu parçalar Allah Resûlü’nün vefatından sonra müstakil sûrelere dönüşmüş ve Mushaf’ta kendi bağlamından farklı bir konuma yerleştirilmiş olabilir Allah’ualem.

2- Rumlara gâlip gelindi.

Rûm kelimesi, Araplar tarafından Yunanlılar, Slavlar ve Latin asıllı Romalılardan oluşan halkları anlatmak üzere kullanılan bir isimdir. Rumlar, Hıristiyan idiler. Burada dikkat edilirse Rumları mağlup edenlerden bahsedilmemiştir. Zira Kurân zâhirî bir gâlibiyet veya mağlubiyetle ilgilenmeyip bu olay üzerinden evrensel bir mesaj verecektir.O dönemde iki süper güç vardı. Biri Hıristiyan olan Rumlar diğeri Zerdüşt inancında olup ateşe tapan Perslerdir. Bunlar 7 asır birbirlerini yok etmeye çalışmıştır. Kurân’ın bu âyetleri indiğinde yıllara yayılan kan ve çekişme son demlerini yaşamaktaydı.

3-Ve onlar, en aşağı olan yerde, yenildikten sonra gâlip gelecekler.

Edna kelimesi “en aşağı”mânasına gelir. Rumların yenilgisinin Dünya’nın en alçak yerinde gerçekleştiği söylenmiştir.Arapçada Dünya’nın en alçak yeri “ednael-ard” olarak ifade edilir. Tarihî bilgilere göre Bizans İmparatorluğu’nun Perslere yenildiği bölge Suriye, Filistin ve şimdiki Ürdün topraklarının kesiştiği bölgede yer alan Lût gölü (ölü deniz) havzasıdır. Birçok cephede yüzyıllardır savaşan taraflar için bu havzanın âyette seçilmesi, Kudüs müdafaasının Hıristiyan Rumlar için dinî, manevî ve stratejik değerinden dolayıdır. Deniz seviyesinden 395 metre aşağıda olan Lût gölü çevresi, Dünya’mızın “en alçak”noktasıdır. Yani bilimsel olarak Dünya’nın en yüksek noktası Himalayalar, en alçak noktası Lût Gölü (Ölüdeniz) havzasıdır. Bu tefsire göre Kurân, ancak son yüzyılın ölçüm teknikleriyle bilinebilmiş bir bilgiyi önceden açıklayarak beşerüstü mahiyetine bir gönderme yapmaktadır. Bu sûrenin ilk âyetlerinde verilen gaybî bilgiler, Kurân’ın Allah’tan olduğunun apaçık delilleridir. Şimdi bu âyetlerle ilgili tarihsel arka plâna bir göz atalım: Nübüvvetin başlangıcından 8 yıl önce Phokas, o anki Bizans İmparator’u Maurice’i tahtından indirip onun yerine kendisini İmparator ilan etti. Phokas, ilk önce İmparator’un beş oğlunu onun gözleri önünde öldürttü, daha sonra İmparator’u da öldürttü ve başlarını Konstantinopol (İstanbul) caddelerinde dolaştırdı. Bundan birkaç gün sonra da İmparatoriçe ve üç kızını öldürttü. Bu olay, Pers Kralı Hüsrev Perviz’e, Bizans’a saldırması için iyi bir fırsat vermiş oldu. Çünkü İmparator Maurice, Hüsrev’in dostuydu,Hüsrev onun yardım ve desteğiyle tahta geçmişti. Bu nedenle Kral Hüsrev, tahtı gasp eden Phokas’tan manevî babasının ve onun çocuklarının intikamını alacağını ilan etti. Bunun üzerine MS. 603’te Bizans’a karşı savaş açtı. Birkaç yıl içinde Phokas’ın ordularını peş peşe yenilgiye uğratarak bir taraftan Anadolu’da Edessa’ya (bugünkü Urfa’ya), diğer taraftan Suriye’de Halep ve Antakya’ya kadar ilerledi. Bizanslı yöneticiler Phokas’ın ülkeyi kurtaramayacağını görünce, Afrika valisinden yardım istediler. O da oğlu Heraklius’u kuvvetli bir ordu ile Konstantinopol’e gönderdi. Phokas hemen tahttan indirildi ve Heraklius İmparator ilan edildi. Heraklius, Phokas’a aynen onun eski İmparator Maurice’e davrandığı gibi davrandı. Bu olay, nübüvvetin başladığı MS. 610 yılında vuku bulmuştur. Rum sûresinin naziline henüz 7-8 yıl vardır. Hüsrev Perviz’in savaş açma sebebi, Phokas tahttan indirilip misli ile öldürüldüğü için, geçerliliğini yitirdi. Eğer bu savaşın asıl sebebi dostunu öldürdüğü için Phokas’tan intikam almak olsaydı, Hüsrev, Phokas’ın ölümünden sonra yeni İmparator’la anlaşma yapardı. Fakat o savaşa devam etti ve savaşa Mecusilik ve Hıristiyanlık arasındaki bir anlaşmazlık niteliği verip savaşa dinî bir mahiyet kazandırmaya çalıştı. Din her zaman iktidar ve saltanat hırsında olan krallar, yöneticiler tarafından halkın desteğini almak için sûistimal edilmiş bir alan olmuştur. Bu savaşa dinî bir mahiyet kazandırılmasının bir başka sebebi de Hıristiyanlar ile anlaşamayan kitleleri yanına almak idi. Yıllardan beri resmî kilise yetkilileri tarafından aforoz edilen ve zulmedilen Nasturî ve Ya’kûbî gibi Hıristiyan mezhepleri de Mecusiler’i desteklediler. Yahudiler de onlarla birlik oldu.Hatta Hüsrev’in ordusundaki Yahudiler’in sayısı 26.000’e kadar ulaştığı söylenmekteydi. Heraklius bu güçlü saldırıyı durduramadı. Tahta geçtikten sonra doğudan aldığı ilk haber, Antakya’nın İranlılar tarafından işgal edildiği oldu.Bundan sonra MS. 613’de Şam düştü. En alçak yer olan Lut gölü havzasında savaşı kaybetmeleri ile MS. 616’da Kudüs’e giren Persler Hıristiyan dünyasını da yerlebir ettiler. 90.000 Hıristiyan öldürülmüş ve Kutsal mabed tahrip edilmişti. Hıristiyan inancına göre Hz. İsa’nın üzerinde öldürüldüğüne inanılan kutsal haç yerinden sökülmüş ve Medyen’e götürülmüştü. Başrahip Zekeriyyâ esir alınmış,şehrin bütün önemli kiliseleri yerle bir edilmişti. Hüsrev Perviz’in bu zafer nedeniyle nasıl böbürlendiği, Kudüs’ten Heraklius’a yazdığı bir mektuptan anlaşılabilir: ‘’Bütün tanrıların en büyüğü ve tüm dünyanın hâkimi Hüsrev’den,onun zavallı ve aptal kuluna! Sen rabbine güvenip dayandığını söylüyorsun. O halde Rabbin neden Kudüs’ü benden alamadı?” Bu başarıdan sonra bir yıl içinde Pers orduları Ürdün, Filistin ve tüm Sînâ Yarımadası’nı geçip Mısır sınırlarına ulaştılar.Böylece 610 veya 613’te başlayan ilk savaş 616’ya kadar sürmüş ve bu tarihte Romalılar mağlup olmuştu. O günlerde Mekke’de başka bir çatışma devam ediyordu.Bir tek Allah’a inanan ve Hz. Peygamberin önderliğinde olan müminlerle,Kureyş’in ileri gelenlerinin yönetimindeki müşrikler arasındaki gerilimde müminler bir var olma savaşı veriyorlardı. Bu sûreden bir yıl öncesi olan 616 yılında işkence ve eziyet öyle bir noktaya ulaşmıştı ki, Müslümanlardan oldukça büyük bir grup yurtlarını terk edip o günlerde Bizans’ın müttefiki olan Hıristiyan Habeş Krallığı’na sığınmak zorunda kalmıştı. O tarihlerde Perslerin Rumlara karşı zafer kazanması, Mekke’de çok konuşulan bir konu idi. Müşrikler tıpkı Perslerin Hıristiyan Romalılara yaptığı gibi müminleri ve inançlarını kökten yok etmek istiyorlardır. Rûm sûresi nazil olduğunda şartlar böyleydi ve sûrede şöyle bir gaybî haber veriliyordu: Rûmlar yeryüzünün alçak mevkiinde yenilecekler,fakat bu yenilgiden sonra toparlanıp zafere ulaşacaklardır. İşte o gün müminler Allah’ın lütfettiği zafere sevineceklerdir. Burada bir değil, üç gaybî haber verilmektedir. Birincisi Rûmların Kudüs’ü savunurken en alçak yerde mağlup olacakları, ikincisi toparlanan Rumların tekrar zafer kazanacağı ve üçüncüsü de bu zaferin kazanıldığı aynı yılda Müslümanların önemli bir başarı (Bedir savaşı ile) kazanıp müşrik baskısının bir süre bertaraf edileceğidir. Görünür şartlar dâhilinde bu iki müjdenin de gerçekleşmesi imkânsız gibiydi. Bir taraftan Mekke’de ezilen, işkence gören bir avuç Müslüman vardı ve bu müjdeye rağmen onların bir zafer kazanmasına ihtimal dahi verilmiyordu. Diğer taraftan Rûmlar her geçen gün toprak kaybediyorlardı. Bu sûre indikten 1-1,5 yıl sonra yani 619’da Mısır’ın tamamı Sasanilerin eline geçmiş ve Mecusi orduları Trablusgarb’a kadar ulaşmışlardı. Anadolu’da Rûmları Boğaziçi’ne dek sürmüşler ve 617’de Konstantinopol’un tam karşısındaki bölgeyi (bugünkü Kadıköy’ü) ele geçirmişlerdi. İmparator bunun üzerine Hüsrev’e bütün şartları kabul etmek üzere bir barış yapmaya hazır olduğunu bildiren bir elçi gönderdi. Fakat Hüsrev şu cevabı verdi: “İmparator, zincirlenmiş halde önüme getirilmedikçe ve çarmıha gerilmiş tanrısından vazgeçip ateş tanrısına tapmadıkça ona eman vermeyeceğim.”Bu yenilgiden çok üzüntü duyan İmparator en sonunda Konstantinopol’den Kartaca’ya (bugünkü Tunus’a) kaçmaya karar verdi. Kısacası, hiç kimse Kurân’ın bu müjdeyi vermesinden sonra Bizans İmparatorluğu’nun tekrar İran’ı yenilgiye uğratacağını hayal bile edemezdi. Hatta değil İran’ı yenmek, hiç kimse bu şartlar altında imparatorluğun devam ettirilebileceğine bile ihtimal vermiyordu. Persler bu savaşa Mecusilikle Hıristiyanlık arasındaki bir savaşhavası veriyorlar ve bunu siyasî bir fetihten çok Mecusilik’i yayma aracı olarak kullanıyordu. Kudüs’ün fethinden sonra Hüsrev Perviz, İmparator Heraklius’a yazdığı mektupta bu zaferi Mecusilik’in doğruluğunun bir delili olarak kabul ettiğini belirtmektedir.

4- Birkaç sene içinde... Ve emir, önce de sonra da, Allah’ındır. O gün müminler ferahlayacaktır.

‘’Ve emir, önce de sonra da, Allah’ındır.’’  ifadesinden kasıt, Allah’ın Persler ile Rumlar arasındaki savaşa müdahil olması değildir. Bu ifadenin bu cümle içinde geçmesi Allah’ın Pers ve Rum arasındaki savaşta bir taraf tutmadığını, Allah’ın emrinin evrensel olduğunu ve tüm zamanı kapsadığını ifade etmek içindir. Allah’ın emir,yasa ve prensiplerine uygun hareket eden gâlip gelecektir. Bunun din ve inanç ile bir alâkası yoktur. O gün müminleri Allah ferahlatacak denmeyip müminler rahatlayacak, ferahlayacak denmesi gaybî bir haber ve tespittir.

Bid kelimesi üçten çok ondan az bir sayıyı ifade eder. Arapçada tekil için ayrı, iki adet için ayrı, ondan fazla sayıları belirtmek için ayrı ifadeler vardır. Peki, Kurân neden tam bir tarih vermeyip sanki tahminde bulunan bir tarih yorumcusu gibi yuvarlak bir aralık vermektedir? Bunun cevabı gâlibiyetin bir süreçle gerçekleşmesinden dolayıdır.Nasıl ki Pers Kralı Rumlar içindeki iç karışıklıkları kullanarak yıllara yayılan fetihler süreciyle Rum Kralı’nı Konstantin’den kaçmaya zorladıysa aynı şekilde Rumların toparlanması ve eski güç ve gâlibiyetlerine kavuşması 8 yıllıkbir süreçte gerçekleşecektir. Bu süreç içinde müminlerin müşriklere karşı kazandıkları Bedir savaşı da gerçekleşmiş ve müminler ferahlamışlardır. Persleri yenen Heraklius bu süreci şöyle değerlendirir: 622’de Hz. Peygamber Medine’ye hicret ettiğinde, İmparator Heraklius gizlice Konstantinopol’den ayrılıp Trabzon’a, oradan da Karadeniz’e gitti ve İran’a arkadan saldırma hazırlıklarına girişti. Bunun için Kilise’den para yardımı istedi. Papa Sergiusona Hıristiyanlık’ı Mecusilik’e karşı koruması için kilise hazinesinden faizleborç para verdi. Heraklius karşı saldırısına 623’te başladı. 624'te Heraklius, Pers topraklarına saldırmak üzere Konstantinopolis'ten ayrıldı. 624’te Kudüs’ün intikamını almak için Azerbeycan’a girdi ve Zerdüşt’ün doğum yeri olan Cloromia’yı yerle bir edip İran’ın en önemli ateş tapınağını yıktı. Aynı yıl 624’te Müslümanlar da Bedir’de müşriklere karşı ilk defa zafer kazandılar.Böylece Rûm sûresinde verilen gaybî haberler de bu dönem içinde gerçekleşmiş oldu.

5- Allah’ın yardımı ile. O dileyene yardım eder. Ve O; Azîz’dir, Rahîm’dir.

Merhametli olan Rabbimiz kullarının emeğini boşa düşürecek bir zillet sistemi kurmamıştır. Din, dil, ırk ayrımı yapılmaksızın; bu dünyada dileyen,yani çalışan, emek veren herkes Azîz ve Rahîm olan Allah’ın yardımına mazhar olur.  Demek ki yardıma mazhar olmanın ön şartı dilemek… “Her kim Dünya kazancını isterse ona ondan veririz amma âhirette ona hiç nasîb yoktur”(Şura:20)

6- Bu Allah’ın vaadidir. Allah vaadinden dönmez. Ve lâkin insanların çoğu bilmezler.

Vaad; hayır ve şer, acı ve tatlıda önceden belirlenen söz,garanti ve taahhüttür. Fakat “vaîd” ve “iyad” acı ve korkunç olan olaylarda kullanılır. Rumların yükselişi ve müminlerin zaferi gaybı bilen Allah tarafından bildirilmiştir. Kurân’ın önceden bildirdiği gaybî haberlerin zamanla doğru çıkması birçok Arap putperestin İslâm’ı kabul etmesine de vesile olmuştur.

7- Onlar, dünya hayatının zâhirini bilirler. Ve onlar, âhirinden gâfil olanlardır.

Kurân’da 115 yerde geçen “dünyâ”kelimesi, esasında isim olarak değil sıfat olarak kullanılmaktadır.  Bu âyette “el-hayâtud-dünyâ” şeklinde sıfat tamlaması olarak gelmiştir. Yani isim tamlaması olarak dünya hayatı değil sıfat olarak, aşağıda, bayağı ve basit olan şu yaşanılan maddî hayatın görünen yüzünü biliyorsunuz demektir. Âhiret terimi de sadece öldükten sonrası için değil şimdinin sonrası manasında geleceği de ifade eder.

Gaflet; bir şeye yeterli ölçüde dikkat ve özen göstermemek sonucu oluşan unutma, dalgınlık veya unutmadığı halde terk ve ihmal etmek, bir şeyin gerekliliği ortada iken onu idrak etmemek, aldanmak, fark etmemek, boş bulunmak gibi anlamlara gelir. Bu bağlamda gaflet, gelecekle alâkalı stratejik plânlar kurmamaktır. Rumların mağlubiyeti, inananların Mekkeli müşriklerce ezilmesi,işkenceye maruz kalmaları işin zâhiri iken; alta yatan saiklerin bilinmesinin,sonucu/âhiri nasıl değiştirebileceği öğretilmektedir. Âyette “hüm” zamirinin iki defa tekrarlanması zâhire bakanın sebep sonuç bağlantısını kurmada zorlanacağına işarettir. Geleceği ön gören bugüne de hâkim olacaktır.

8- Onlar, kendileri hakkında tefekkür etmiyorlar mı? Allah gökleri ve yeri ve ikisinin arasındaki şeyleri ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre ile yarattı. Ve muhakkak ki insanlardan çoğu, Rabblerine kavuşmayı inkâr eder.

Tefekkür, “düşünmek ve hatırlamak” anlamındaki fikr kökünden türemiştir. Fikrin kök anlamı ‘ovalamak ve parlatmak’tır. Kurân’da bu kavram fiil şeklinde 18 âyette geçmiştir. Olumlu, yapıcı ve hayırlı fikrin oluşum süreci olarak tanımlanabilir. Nitekim her insan şöyle ya da böyle düşünür; ama her düşünen kimse mütefekkir olarak nitelendirilemez. Zira tefekkür belli bir ilmî birikimin yanı sıra, aklın zihinsel yetenek ve dinamikleriyle ilintili bir eylem/durum olarak algılanmalıdır. Bu kalıp tıpkı diğer düşünme çeşitleri olan tedebbür, teakkul, tefekkuh ve tezekkür gibi külfet gerektirmektedir.

Bi’l-hak ifadesi yalın kat anlamda “bütün gerçeğiyle” ya da “aslına uygun olarak” veya “gerçekleşmiş hâliyle” demektir. Zıddı bâtıl’dır ve bâtıl“anlamsızlık ve amaçsızlığa” delalet eder. O zaman bi’l hak anlamsız olmayan bir amaca binaen demektir. Allah gökleri ve yeri bir amaç için yaratmıştır. Bu amacı fark eden kendi amacına da ulaşacaktır. “Ecelin müsemma” da takdir edilmiş, belirlenmiş ecel demektir. Kâinat sonsuz değildir. Onun da bir gün eceli gelecektir. Gökler ve yerin bir amaç için yaratıldığının şuuruna varmak kişinin kendisi ile alâkalı bir varoluşsal tefekkürle meyvesini verir. “İleride biz onlara hem âfakta hem kendilerinde âyetlerimizi öyle göstereceğiz ki nihayet onun hakk olduğu onara tebeyyün edecek.” (Fussiler:53) ‘Yaratılan her şeyin bir amacı ve yaşam süresi varsa insana tanınan süre içinde onun varlık amacı ne olmalı?’ sorusuna âyet son cümlesi ile cevap vermektedir. Yani bu amaç, var edeninin huzuruna dönme bilinci olmalıdır. Zâhiri güç ve iktidarların mutlaklık iddialarının nasıl değiştiğini sûrenin ilk âyetleri örneklendirdikten sonra şimdi genel kaide verilmektedir.

9- Onlar, yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki onlardan öncekilerin akıbetinin nasıl olduğuna baksınlar? Kuvvet bakımından onlardan daha güçlüydüler ve yeri altüst etmişlerdi. Onların imar ettiklerinden daha çok imar etmişlerdi. Onların resûlleri onlara beyyinelerle gelmişti. Allah, onlara zulmetmiyordu ve lâkin onlar nefislerine zulmediyorlardı.

Beyyine, açık ve kesin delil demektir. İktidarın emanet olduğunu unutmak hem o imkânlardan istifade edeceklere bir haksızlık hem o imkânlarla kendini kaybedenlerin kendilerine yaptığı zulümdür. Kurân tarihin bir âyet gibi okunmasını sürekli emreder. Tarih okumalarının en önemli getirisi ‘kendimizi ve içinde yaşadığımız şimdiki zamanı mutlaklaştırma’ hastalığından bizi kurtarmasıdır. Birçok insan, medeniyet ve iktidarın gelip geçtiği bu fani dünyada şimdi ve buradayı yaşayan insan, hafızasını yitirmiş şekilde sadece anı yaşama derdine düşmemelidir. Kendini merkeze koyan bu bakışın tek sebebi âciz ve sonlu olduğu hakîkatinin/âyetinin üstünü örtecek kadar kibirli olmaktır.

10- Sonra kötülük yapanların akıbetleri, Allah’ın âyetlerini yalanlamaları ve onunla alay etmiş olmaları sebebiyle çok kötü oldu.

Burada kötülüğün cezası es-sûâ, yani en kötü, çok kötü diye nitelenmiştir. Âyette akıbet ‘çok kötü’olarak ifade edildiği için bunun cehennem azabı olduğunu söyleyebiliriz. İktidar; Allah’ın âyet, işaret ve uyarılarını kötülük ve zulüm için kullanmamalıdır. Allah’ın yasa, kanun ve kuralları ile alay etmek sonlu ve sınırlı âciz insana azap olarak yetecektir.

11- Allah, ilk olarak örneksiz yaratmaya başlar, sonra onu geri çevirir.Sonra ona döndürülürsünüz.

Döndürülen hâl ilk yaratılış maddesi olan en basit elementer hâl olmalıdır. Zira insan elementer sürecin ardından doğar, büyür, ölür ve tekrar yaratıldığı ham madde olan toprağa döner. “İleyhiturceûn'un” Allah'ın huzuruna gelmek için yaratılışın iadesi manasındadır.

İbda, “örneği geçmemiş olan bir şeyi meydana getirmek ve yapmaktır”. Hakîkî ibda hiçbir örneği olmadan yaratmadır. Hiçbir örneği olmadan icad edilen, örneksiz güzellikte, fevkalade şeye, ibda edilmiş, (bedaatle) sıfatlanmış anlamında bedi’denildiği gibi, bunu meydana getiren ve ibda âdeti olan yapıcı mübdiye de bedi’ denilir. Bazı sıfatlar kullara layık görülemeyecek kadar özeldir. Rahmân nasıl ki sadece Allah ise bedi de sadece ve sadece âlemlerin Rabbi olan Allah’tır. Zira hiç kimse örneksiz ve mükemmel bir şey ne söyleyebilir ne de ortaya koyabilir. Dünyada söylenen ve yapılan her şeyin bir benzeri veya örneği mutlaka vardır. Bu nedenle zamanın ve mekânın bedisi sadece ve sadece âlemlerin Rabbi olan Allah’tır.

İnsan nasıl ki doğar büyür ve ölürse iktidarlar da doğar büyür ve ölürler, hatta üzerinde yaşadığımız dünya gezegeni de doğdu, yaşamın olabileceği bir kıvam ve mahiyet kazandı, son saati geldiğinde de bir değişim ve dönüşüme girecektir. Zira değişim ve dönüşüm Allah’ın yasasıdır.

12- Ve o saatin vuku bulduğu gün, mücrimler cennetten ümitlerini keserler.

Es-sâ’at kelimesi, Allah tarafından bilinen ve kararlaştırılmış olan zaman anlamına gelir. Kurân’da, Allah’ın bu dünya için belirlediği sürenin sonunda kozmik düzenin değişim ânına “es-sâ’at”denmektedir. Bu ifadeler kozmik değişimin bitişi ile başlayan ilâhî yargılama arasındaki sürecin atlandığını gösterir. Mücrim/suçlu kullanımı önemlidir.Suçluların suçları bir sonraki âyete şöyle ifade edilir:

13- Ve ortak koştuğu şefaatçileri olmaz. Ve ortak koştuklarını da gizlerler.

Şirk mantığı toplumu böler. Buna en güzel örnek şefaatçiler tahsis etmedir. Aracı ve kayırma ile hak edilmeyen sonuçlar elde etme aslında başkalarının hak ve hukukuna girme olduğundan bu eylemi yapanlar bir önceki âyette mücrimler olarak isimlendirilmiştir. Şimdi bu sınıfsalcı, elitik kafaya dengi ile muamele edileceğinden bahsedilecektir.

14- Ve o gün saat vuku bulur. O gün onlar fırkalara ayrılırlar.

Allah tüm insanları cennete gitmeleri için yaratır; ancak insanlar kurdukları âdil olmayan düzen ve inançlarla bu eşitlik ve adâleti kendi çıkarlarını önceleyerek sürekli bozarlar.‘O gün’den kasıt, son saat sonrası kurulacak hesap günüdür. Doğru adâlet sisteminde; suçlu-suçsuz, zâlim-mazlûm, haklı-haksız, iyi-kötü,namuslu-namussuz birbirinden mutlaka ayrılmalıdır. Kurân’ın hesap günü özelinde bize verdiği düstur budur.

15- Fakat iman eden ve sâlih amel yapanlar bir ravzada sevindirilirler.

Ravdah; suyun biriktirildiği yer, yeşillik ve insanı mutlu huzurlu kılan mekân ve bahçeler demektir. Araplarda bitkisi ve suyu bulunan toprağa“ravda” denirdi. Hubûr, “çok sevinç”ya da “insana neşe ve sevinç taşıyan’’ şeylerdir. Âmenu, inanan yani güvenen demektir. Bu güven hâli müminleri güvenilir kimseler hâline getirmektedir. Çevrelerine güven veren ve insanlığa faydalı ameller ortaya koyan herkes sevinç ve huzur içinde olacaktır. Bu Allah’ın vaadidir. Bu hâl; fiziki şartları, iyilik ve hayır yönünde değiştirmeye çalışanların duydukları iç tatmin ve huzurun sonucudur.

16- Ve amma hakîkati örtenler, âyetlerimizi ve âhirete ulaşmayı yalanladılar. İşte onlar, azap içinde hazır bulunurlar.

İnsanlığın evrensel ilkeleri olan âyet, işaret ve alâmetleri kastî olarak örtmek, hâlihazırda bekleyen akıbeti yalanlamaktır. Bu hâl bizatihi olgunlaşan azabın içinde bulunmaktır.

17- Öyleyse akşam ve sabah vaktinde Allah’ı tenzih edin!

Tenzih, tesbih, dua ve salât kavramları eğer bir zaman ile kullanılmışsa bu namaz ibadetine işarettir. Eğer burada sadece, Allah’ın her tür eksiklik ve zayıflıktan uzak olduğuna inanmak kastedilmiş olsaydı bu; sabah, akşam, öğle gibi vakitlerle sınırlanmazdı. Çünkü bir Müslüman her zaman bu inancı taşır. Aynı şekilde eğer Allah’ı, söz ile tenzih edip yüceltmek kastedilmiş olsaydı, yine vakit belirlenmesi anlamsız olurdu; çünkü bir Müslüman her zaman karşılaştığı durum ve söyleme göre Allah’ın yüceliğini ifade edip O’nu eksikliklerden tenzih etmelidir. Her bir isimlendirme namazın farklı bir boyutunu ifade eder. Bu bağlamada sadece Allah’ın güç ve kudretindeki yeniden dirilme ve hesap günü konu edildiğinden Allah’ın dışında hiçbir şeyin buna güç yetiremeyeceği manasında namazın içindeki tenzih fonksiyonu öne çıkarılmıştır. Hûd sûresinin 114, İsrâ sûresinin 78 ve bu sûresinin 17 ve 18. âyetleri de dikkate alındığında Kurân’da günlük beş vakit namazın vakitlerinin belirlenmiş olduğu açıkça ortaya konmuştur diyebiliriz.

18- Ve göklerde ve yerde hamd, O’na mahsustur. İkindide ve öğle vaktinde!

Tuzhirûne fiili güneşin zirve yaptığı ve her şeyin görünür olduğu öğle vaktini ifade eder. İbn Abbas’a göre ‘aşiyyen, ikindi namazına işaret etmektedir (Taberî). Âyetlerdeki namaz vakit sıralamaları günü ikiye bölerek ifade etmektedir. Önce güneşin battığı akşam vakti ve güneşin doğmadan önceki sabah namazı, sonra gündüzün iki namazı olan öğle ve ikindi sayılmıştır.Gece yapılan tenzih sonrası gündüz yapılan övgünün/hamdın gerekçesi, ölüme benzeyen uykunun ardından dirilme gibi her sabah uyanmamız ve bu dirilmeyi tabiatta da gözlem yapmamızdır.

19- O, ölüden diriyi çıkarır ve diriden ölüyü çıkarır. Ve arzı,ölümünden sonra diriltir. Ve işte bunun gibi çıkarılacaksınız.

Bu âyette henüz tanımlayamadığımız canlılık denen oluşum konu edilmektedir. Cansız bir madde nasıl can kazanır? Öldükten sonra o can dediğimiz şeyi neden bir kez daha o organizmanın içine yükleyemeyiz? Karbon, sodyum, kalsiyum gibi toprakta bulunan ölü cevherlerden bir canlı oluşmaktadır. Bu elementlerin birleşmesi ile insan denilen varlık oluşturulmuş ve onun içine fiziksel maddelerle direkt hiçbir ilişkisi bulunmayan vicdan, duygu ve hayaller ortaya çıkmaktadır. Canlı kanlı bir organizmanın canı gittikten sonra tüm organ ve hücreleri sağlam olsa dahi o biten canlılık tekrar geri gelmemektedir. Tabiatta cansız gibi görünen topraktan çıkan canlılık üzerinden, konu beşerin yaratılmasına getirilecektir.

20- Ve O’nun âyetlerindendir ki, sizi topraktan yarattı. Sonra siz,beşer hâline gelince yayıldınız.

Beşer, “beşere’nin” çoğulu­dur. Derinin, özellikle insan deri­sinin dış yüzleri mânasına da ge­lir. İnsana “beşer” denmesinin sebebi bakıldığında derisinin gözükmesidir. Hayvanlarda ise derileri ya yün ya da tüylerle örtülüdür. Beşer ile insanın maddî, fizikî ve bedenî ihtiyaçları kastedilir. Âyette insan değil de beşer kullanımı önemli bir detaydır. Zira beşerin insan olması için sadece beden yeterli değildir. Beşerî alt yapı, ilahî bilgi olan ve hayata anlam ve amaç katan ruhla desteklenmelidir. Bizlere düşen beşer doğup insan olarak hayatımızı tamamlamaktır.

Tenteşirûn, Arap dilinde bir şeyin yeniden diriltilmesi ve yayılıp çoğalması manasına gelir. Bu çoğalıp yayılma bir sonraki âyette şöyle detaylandırılır:

21- Ve O’nun âyetlerinden olarak sizin için kendinizden zevceler yaratmıştır ki, onunla sükûn bulasınız. Ve sizin aranızda sevgi ve rahmet kıldı. Muhakkak ki bunda, tefekkür eden bir kavim için mutlaka âyetler vardır.

Ezvâc kelimesi “zevcin” çoğuludur. Zevc, hem çiftlerden birini hemde erkek dişi iki cinsin oluşturduğu çifti ifade etmektedir. 

Meveddeh, sevgi anlamına gelir. Bu kelime arzu etmek ve istemek gibi anlamlar taşıyan v-d-d kökünün türemiş şeklidir. Yaratılıştan sonra eşlerin ifade edilmesi erkek ve kadının her ne kadar aynı türden olsa da birbirini tamamlayan farklılıklarına bir göndermedir. Bu farklılıklar meveddet denen sevgiyi doğurmaktadır. Meveddet/sevgi rahmeti doğurmazsa, kadın ve erkeği birlikte tutan en önemli unsur ortadan kalkar ve sükûn bozulur. Evliliğin devamı, aile kurumunun devamı anlamına gelir. Aile kurumu âyette kavim denen çekirdek toplumu kurmada hayatî önem taşır. İlk evi yapan Hz. Âdem ve evladı ile beyti temellerinden tekrar yükselten Hz. İbrâhîm ve Hz. İsmail vurgusu hep bu aile olgusunu öne çıkarmaktadır. Tefekkür eden bir topluluk için bunlar önemli âyet, işaret ve alâmetlerdir.

22- Ve O’nun âyetlerindendir ki, gökleri ve yeri yaratmıştır. Ve lisânlarınız ve renkleriniz ihtilâflıdır. Muhakkak ki bunda, bilenler için mutlaka âyetler vardır.

Farklılık Allah’ın âyetidir. Farklılığın değeri, bilgiyi üretme ve zenginleştirme potansiyelinden gelmektedir. Tek tipleştirme Allah’ın âyetlerinin üstünü örtmektir. Farklılığı zenginlik gören eş ve toplumlarda meveddet/sevgi ve rahmet çok daha hızlı filizlenip yeşerecektir. Kadın-erkek ayrımı gibi lisân ve ırksal ayrım, ötekileştirme ve düşmanlıklar Allah’ın bir âyetine saldırmayla eş değerdir. Bu saldırıyla mücadele, her insan için kaçınılmaz bir mükellefiyettir.

23- Ve O’nun âyetlerindendir ki, siz gece uyursunuz ve gündüz O’nun fazlından istersiniz. Muhakkak ki bunda, işiten bir kavim için mutlaka âyetler vardır.

Allah’ın fazlından şeklinde çevrilen “min fadlihî” ifadesinde ziyade ve artma anlamı vardır. Şu hâlde kişi her gün kendini geliştirme, yükseltme ve mevcut imkânlarını daha da arttırma çabası içinde olmalıdır. Allah Resûlü’nün “İki günü eşit olan zarardadır.” sözü bu minvaldedir. Üretimin önemini bilmeyen yoktur; ancak bunu işitip iştirak eden azdır.

24- Ve O’nun âyetlerindendir ki, korku ve ümit olarak size şimşeği gösterir. Ve gökten su indirir, böylece onunla, ölümünden sonra arzı diriltir.Muhakkak ki bunda, akleden bir kavim için mutlaka âyetler vardır.

20. âyette birey ve ilk yaratılış, 21’de aile üzerinde tefekkür, 22’de farklılığın değeri ve bilgiyi üretme potansiyeli 23’te sosyal yaşam için çalışmanın, üretmenin önemi ve akledenlerin işiteceği, 24’te çabanın, gayretin karşılığını almak için yaratılmış emek odaklı dünya ve sonundaki tekrar dirilme gerçeği Allah’ın âyetleri olarak ifade edilmektedir.

25- Ve O’nun âyetlerindendir ki, gök ve yer O’nun emri ile durur. Sonra sizi bir tek davetle çağırdığı zaman yerden çıkacaksınız.

Görüldüğü gibi Allah’ın âyetleri sadece Mushaf’ta yazan âyetler değildir. Yer çekim yasası, buna mukabil havanın ve suyun kaldırma kuvveti Allah’ın âyeti olduğu gibi tekrar diriliş ve yaratılış da Allah’ın âyetlerindendir. 

26- Ve göklerde ve yerde bulunan herkes O’nundur. Hepsi O’na kânitîndir.

Kânitûn “kunut” mastarından ismifâildir. Ayakta durmak demektir.Ayakta durma mecazı ile anlatılmak istenen saygı ve huşû ile gönülden bağlılığını göstermektir. Elmalılı bu kelimeyi ‘Divan durmaktadırlar.’ şeklinde meallendirmiştir. Kâinat tamamen onu var edenin yasalarıyla hareket etmekte ve bu ilâhî yasalara ters düşen hiçbir varlık bulunmamaktadır. “Göklerde”kullanımının ardından “men” kişi zamirinin kullanılması uzayda da iradeli ve imtihan edilen varlıkların yaratılmış olma ihtimalini düşündürmektedir. ‘Herkes onundur.’ ifadesi iradeli varlıklar için kullanılır. Zira bu iradeyi farklı güçlere, sahte ilâhlara yönlendirip şirk koşma potansiyeline âtıfla ‘Herkes onundur, onun malıdır.’’ vurgusu yapılmıştır. Bunun melekler olma ihtimali zayıftır, zira bağlam Allah’a ortak koşma ile alâkalıdır. Melekler böyle bir seçimde bulunmaz. Kaldı ki bu varlıkların üstün örnekler olduğu bir sonraki âyette ifade edilmektedir.

27- Ve o örneksiz yaratışı başlatan sonra onu iade edecek olandır. Bu, O’nun için çok kolaydır. Gökler ve yerde üstün örnekler, O’nundur. Ve O;Azîz’dir, Hakîm’dir.

En âlâ/yüce misalden/örnekten maksat, O’nun hayret verici, şaşırtıcı, tasarım ve vasıflarının müşahede etmeye uygunluğudur ki bunlar keşif için bizleri beklemektedir. Bu mahlûk örneklerinin üstünlüğü dünyanın yaşam şartlarına nispetle çok daha olumsuz şartlara gösterilen adaptasyonları da kapsayabilir. Azîz, izzet ve şerefin sahibi ve kaynağı demektir. Hakîm ismi ise bu izzetli yaratılışı görünür kılan hikmetli hükümlerdir. Bağlam yaratılışın kaide ve kurallarındaki hikmet ve izzetin kaynağını vurgular.

28- Size kendinizden örnek verdi. Sizi rızıklandırdığımız şeylerde, sizin sağ elinizin mâlik olduklarından ortaklarınız var mı ki,böylece onlarla eşit olasınız, onlardan birbirinizden çekindiğiniz gibi çekinir misiniz? Akleden bir kavim için âyetleri işte böyle ayrı ayrı açıklıyoruz.

Fassale kelimesi, “bir sözü veya eylemi açıklamak, bir şeyi fasıl­lara ayırmak, parçalara bölmek” mânalarına gelmektedir. Âyetin başındaki ‘Size kendinizden/düzeninizden örnek verdi.ifadesiyle bu sistemi Allah’ın onayladığı manasına gelmemelidir. Amaç, âyetin sonunda ifade edildiği gibi mahza anlaşılmaktır. Âyetin hitap ettiği toplumda efendiler rızkın çoğunu kendi arasında pay ederler, emrindekiler ile bunu paylaşmazlardı. Kölelere davranış ile efendilerin kendi arasındaki davranışlarının farkı üzerinden bir örnekleme yapılmıştır. Olması gereken kulların bu çarpık düzeni değil, efendi ve kölenin olmadığı takvaya dayalı bir sistemdir. Sağ elin mâlik olması (mâ meleketeymânuhum), iki veya daha fazla kişi arasında yapılan sağlam sözleşme, akitleşme demektir. Hizmet karşılığı yapılan ve karşılıklı taahhütlere dayalı bu akitleşme üzerinden Allah bir darbımesel yani ayırt edici bir örnek vermektedir. Buradaki kıyas akitleşilen ile olan ilişki ve hiçbir akdin, sözleşmenin,taahhüdün olmadığı kişiler arasındaki ilişkilerdeki fark üzerinden verilmiştir.(Nikâh akdi manasında “mâ meleket eymânuhum” için Bkz. Meâric:30) İnsanlar kendilerini yaratan, kendilerine rızık veren ve imkânlar sağlayan Allah’a ontolojik bir borçla varlık âleminde yer alabilir. Buna rağmen hiçbir borcu,taahhüdü yokmuş gibi Allah’a ortaklar uydurur. İnsanın bunları uydurmasının sebebi, hiçbir borç ve mükellefiyetinin olmadığı hâlde, şahıslara/nesnelere kendisini borçlu hissetmesidir. Bu zan insanı köleleştirir. İşte şirk bu nedenle büyük bir zulüm doğurur. (Bkz. Lokman:13) Allah’ın tevhit üzere yarattığı sistem ve üstün örnekler izzet ve hikmetli iken, kulların uydurduğu şirk ve kölelik sistemi insanları zillete düşüren büyük bir zulümdür.

29- Bilakis, zulmedenler bilgisizce hevalarına tâbi oldular. Bundan sonra Allah’ın dalâlette bıraktığını kim hidâyete erdirebilir? Ve onların yardımcıları da yoktur.

Hevâ, nefsin her türlü istek ve meyli demektir, buna keyf de denir. Hevânın temel anlamı boş ve anlamsız, değersiz demektir. Hava da buradan gelir. (Bkz. Furkan:43) Bu âyette aklı bilgi ile beslememenin hevâyı güçlendirip zulme yol açacağı uyarısı yapılmaktadır. Peki, herkesin bencil ve câhilce, hayvanî isteklerine tapınırcasına Allah’a ortaklar koştuğu ortamlarda ne yapılmalıdır? Bu sorunun cevabını 60 âyetlik Rûm sûresinin merkez âyeti şöyle cevaplar:

30- Artık hanîf olarak yüzünü din için Allah’ın fıtratıyla ikâme et. Ki Allah, insanları ondan ortaya çıkardı. Allah’ın yaratmasında değişme olmaz.Kayyum olan din budur. Ve lakin insanların çoğu bunu bilmez.

Vech,  lâfzen yüz manasına gelmektedir. Buradaki kullanımın amacı, tercihin yapılması gereken istikameti göstermesidir. Bu istikamet de,Allah’a karşı borçluluk şuurudur. Bu şuurun, insana yaratılıştan nakşedilen fıtrata/öze dönüşle gerçekleşeceği ifade edilmektedir. Bu çağrı farklı misallerle Kurân’da defaatle yapılır. “Allah’ın boyası (sıbgatallah); Allah’ın boyası ile boyanandan daha güzel kim vardır? Ve biz, O’na kul olanlarız.” (Bakara:138)Sadece Allah’a kul olmanın değeri ve yöntemi bu şekilde ifade edilmiştir. Özde olan Allah’ın boyası/fıtrat zamanla örtülebilir. Halis kulluk için bu arızi kirlerden arınıp öze dönmek gerekmektedir.

Hanîf, hanef mastarından bir sıfattır. Ayaklarının birinde eğiklik olan kişiye aynı kökten gelen “ahnef” ismi verilirdi. “Hanef” çarpıklıktan doğruluğa meyildir. Zıddı doğruluktan eğriliğe, haktan haksızlığa meyletme olan “cim”ile “cenefdir”. Hanîf kavramının asıl mânası “eğriliği bırakıp doğrusuna giden, meyleden” demektir.

Fatr kelimesi ise ilk olarak parmak uçlarıyla devenin memelerinden süt sağmak eylemi için kullanılmış, ancak zaman içinde bu anlam genişleyerek bir şeye müdahale etmek sûretiyle onun oluşumunu sağlamak anlamında yerleşmiştir. (Lisanül Arab)

Fıtrat, fatr kelimesine ‘te’ harfinin ilavesiyle yapılan bir isim mastardır. Sözlükte, belli yeteneklere ve yatkınlığa özde sahip oluş, bunun müdahale ile gelişerek ortaya çıkması, karakter, mizaç, doğal eğilim, huy hâlinde kendini göstermesidir.

Artık hanîf (çarpık olmayan, doğru dürüst) olarak veçhini (tercihini) din için ikâme et (ayağa kaldır), Allah’ın fıtratıyla ki (insanı insan kılan vicdan merhamet ve öz, Allah’ın insana yüklediği yazılım) Allah, insanları ondan ortaya çıkardı. (Çarpık olmayan fabrika ayarları üzerinden kodladı.) Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. (Bu yazılımda değişim, bozulma olmaz, her doğan masum bir fıtratla doğar.) Kayyum olan din budur. (İnsanı insan yapan, ona erdemli bir kul olarak şahsiyetli bir duruş ve kimlik kazandırıp yönlendiren bu din aslında insanın içine nakşedilendir.) Ve lakin insanların çoğu bunu bilmez. Neyi bilmez? Dinin fıtrat olduğunu bilmez. Dini, salt inançlar zanneder. İşte evrensel din aslında budur.Yani insanı insan yapan vicdan ve merhamet özünde el-Berr, el-Hayır olan Allah’ın yaratılıştan içimize yerleştirdiği ilâhî kod/fıtrattır.  Kayyum olanın yani insanı doğruya yönlendirenin,üzeri örtülmemiş fıtrat olduğu ve bu öze dönüşün makbuliyeti üzerinde durulmuştur. Bu bağlamda vicdan ve merhametini hevâ denen boş ve anlamsız arzularla örtüp insanlıktan çıkana da kâfir denmektedir. (Bkz. Kâfirûn:1)

31- O’na yönelin ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve salâtı ikâme edin.Ve müşriklerden olmayın.

Münîb kelimesinin kökü nevb’dir. Nevb, bir şeyin gidip gelmesi, dönüşümlü olması, sıra ile dönmesidir. Kendini yaratana değil de aracılara, sahte otoritelere hevâ için dönüp durmaktan vazgeçip Allah’a takva ile yönelmenin değeri ifade edilmektedir. Müşrikler Allah’a yönelme manasında kalplerindeki menfaatin yansıması olan putlara yöneliyor, onları aracı kılarak dua ve isteklerde bulunuyorlardı. Salâtın ikâmesi, özde bozuk niyetin, bireysel eğitim ve talim olan ibadetlerle ikâmesine/doğrultulmasına bağlanmıştır. Kurân’ın hiçbir yerinde salâtın eda edilmesi ifadesi geçmez. Onun yerine “ve ekimus salât”şeklinde gelmesinden dolayı bu ifadeyi ‘Namazı kılın!’ olarak meallendirmek hatalıdır. Zira müşrikler namaz kılar, hac ibadetini yapar, kurban keserlerdi. Mekke’de şekilsel olarak putun önünde kıyamını, rükû ve secdesini yapmayana/eda etmeyene iyi müşrik bile denmezdi. Bu ve devamındaki âyetlerde dikkat çekilmek istenen; şirk bulaşmış namazdan, tevhidi duruş olan namaza ibadetin ikâmesidir.

32- Onlar, dinlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün hizipler, kendilerinde olanla ferahlanır.

Şiye‘an, yayılmak ve güçlenmek anlamındaki eş-şiya‘ mastarından türeyerek yandaş ve taraftar anlamını kazanmıştır. 

Hizb, toprağın katı ve kalın olan ve bütünden ayrılmış kısmına denilir.Dağınık olanın birleşmesine cemaat, bütünden ayrılana hizip denir. Olumlu da olur olumsuz da. Aynı şekil­de “ahzab” Hz. Peygamber’e karşı hizipleşmeyi anlatan sûrenin ismidir. Kurân şirki ve şirk mantığını sürekli eleştirir. Şöyle ki şirk bölme; sınıf, din ve ırksal farklar üzerinden kendini gösterir. Neden Kurân’da Yaratıcı’nın ve kökenin bir olması bu denli sık vurgulanır? Zira inanç ve ırklar üzerinden insanlığın çektiği zulmün önüne geçmek için. Zulüm temelde,bir hizbin başkaları üzerinde üstünlük kurma teşebbüsüdür. Bu tahakküm,mazlumların oluşmasına sebep olur. İslam’da peygamber dâhil herkes ortak atadan gelen beşerlerdir ve tarağın dişleri gibi eşittir. Bir üstünlük aranacaksa bu takva denen insanî erdemler ve sorumluluk bilincinde aranmalıdır. (Bkz. Hucurât:13)

33- Ve insanlara bir zarar dokunduğu zaman Rabblerine yalvarırlar, O’na yönelirler. Sonra onlara kendisinden rahmet tattırdığı zaman onlardan bir kısmı Rabblerine şirk koşarlar.

Çıkarcı dindarlık yani hesabî tüccar kafası ile yapılan kulluktan Rabbimiz razı değildir. Merhum Mehmet Akif Ersoy bu gerçeği şöyle ifade etmektedir: "Aldanma insanların samimiyetine!/Menfaatleri gelir her şeyden önce./Vaad etmeseydi Allah cenneti/ O’na bile etmezlerdi secde.”

Âyetteki “Durr” ve “Rahmet”kelimelerinin nekra/belirsiz gelmesi, darlığın zorluğunda rahmet, bazen rahmet gibi gözükenin zahmet olma ihtimaline binaen olabilir. Âyetteki bir diğer incelik rahmet, “minhu” denilerek Allah’a izafe edilirken zararın ise Allah’a izafe edilmemesidir. (Daha net bir kullanım için Bkz. Rûm:36)

34- Onlara verdiklerimize nankörlük ederek zevkleri tattılar. Zaten yakında bilecekler.

Fe temette’û fiili ya emirdir, uyarı için getirilmiştir veya mazi fiildir “Onlar eğlendiler.” mânasını ifade eder. Zira lezzetlenmek mânasını taşıyan “temet­tü” kökünden gelmektedir. Bu âyette ‘’Zevkleri tadın!’’kullanımında bir incelik vardır. Çünkü tatma, az olan şeyler hakkında kullanılır. Tüccar kafalı dindarlık, verilenlerin tadını aldığında semirme eğilimindedir.

35- Yoksa onlara bir sultan indirdik de böylece o, O’na şirk koşmalarını mı söylüyor?

Sultan,  “selata” kökünden gelir. Selata, nüfûz ve etki altına almak demektir. Sultan kelimesi de, bu kökten türemiştir.Üstünlük, ga­lebe çalma ve istilâ anlamında mastardır. Kurân’da “sultan”  genellikle üstünlük sağlayan, kendisine tâbi olunan, ikna edici ve güçlü burhan ve hüccet mânasına gelir. Şirkin aklî, ilmî, insanî hiçbir delili ve ikna edici mantıklı bir gerekçesi yoktur.

36- Ve insanlara rahmet tattırdığımız zaman onunla ferahlarlar. Ve eğer, elleri ile takdim ettiklerinden dolayı onlara bir kötülük isabet ederse o zaman onlar, ümitsizliğe düşerler.

Burada olduğu gibi Kurân’ın tamamında rahmet, iyilik, güzellik ve hayr Allah’a isnat edilir. Seyyie olan kötülükler ve her tür şerr ise iradelilerin tercihlerine bağlamıştır. Meselâ Fâtiha sûresinde Rabbimiz “En’amte” (Allah’ın nimet verdikleri) fiilini Allah’a isnat ediyor fakat “El mağdub” (gazaba uğrayanları, sapıtanları) kendine isnat etmez. Kötülüğü Allah’a “alın yazısı veya kader” adı altında yüklemek aslında insanın kendi öz eleştirisini yapıp doğruyu bulmasında büyük bir engeldir. Âyette, sorumluluğu üzerinden atma refleksi ile yapılan isnatların, ilerleyen zamanlarda muhatabını daha büyük mahrumiyet ve ümitsizliklere sürükleyeceği uyarısında bulunulmaktadır.

37- Ve onlar, Allah’ın dileyene rızkı genişlettiğini ve takdir ettiğini görmediler mi? Muhakkak ki bunda, inanan bir kavim için âyetler vardır.

Âyetteki “yebsutu” genişletir,bol verir mânasını ifade eder, “yekdiru” zıddıdır daraltır, az verir demektir. Rızık,  ‘ra-ze-ka’ fiilinden türemiş bir isimdir. Çoğulu erzaktır. Faydalanılması için verilen bağış, pay, hisse,nasip, haz, gıda ve mutlaka kendisiyle faydalanılan her şey anlamlarına gelir. Rızık boğazdan geçen azıktan çok daha geniş kapsamlıdır. Aldığımız nefes de dâhil her şey rızıktır. İntihar eden biri kendi iradesi ile hayat denen muhteşem rızkı elinin tersiyle itmiş olur. Bu dünyayı isteyene istediği verilir. Dünya ve âhireti de isteyene/dileyene her ikisi de verilir.(Bkz. Bakara:200-202) Burada belirleyici ve öncelikli olan kulun tercihidir. Eğer âyet ‘Allah dilediğine rızkı genişletir.’şeklinde meallendirilirse, bu kaderci bakışın önünü açıp yanlış anlaşılmalara sebep olacaktır. Oysa ‘dileyene’şeklinde meallendirilirse imtihanın,emeğin, çalışmanın, gayretin önemi vurgulanır ve kaderci bakış düzelir. “Muhakkak ki bunda, inanan bir kavim için âyetler vardır.” Hakîkî manada istemenin bu uğurda sarf edilen emeğin, çalışmanın, gayretin ne kadar değerli olduğuna inananlar için mutlaka âyet, ders ve deliller vardır. (Bkz. İnsan için, emeğinden başka bir şey yoktur. Necm:39)

38- Artık gariplere, miskinlere ve yol çocuklarına haklarını ver. Bu, Allah’ın vechini isteyenler için daha hayırlıdır. İşte onlar, onlar felâha erenlerdir.

Kurân’da akraba kavramı “akrabîn”şeklinde geçer. “Sana ne infâk edeceklerini soruyorlar. De ki: “Hayır olarak ne infâk ederseniz işte o, anne-baba ve akrabalar (akrabîne) ve yetimler ve miskinler ve (ibnissebîli) yol çocuklarına. Ve hayır olarak ne yaparsanız, o takdirde muhakkak ki Allah, onu en iyi bilendir.” (Bakara:215) “Kurba’’ya akraba manası verilmesinin sebebi akrabaların da insana diğer insanlardan daha yakın olmasıdır. Kelimenin asıl anlamı ‘yakın olan’ demektir.Garip ise bu manadan türetilmiştir. Yakını, akrabası, sahibi olmayan, yakında olan kimsesiz demektir. Âyette; yakında olan, bilindik, tanıdık sahipsizler “garipler” şeklinde meallendirilmiştir. Çalışma gücü olduğu hâlde iş bulamadığı için muhtaç duruma düşmüş, yoksulluğun kendisinde mesken tuttuğu suskunlara da miskin denmiştir. İbn oğul, sebîl yol demektir. İbnissebîl; yol oğlu,yolcu, yolda kalmış, yeri-yurdu, barınağı sokaklar olanlardır. Sokağa atılmış,yola terk edilmiş evsizler ve köprü altı çocukları anlamındadır. “İbnissebîl”tabirini Abduh “yola terk edilmiş çocuk,kimsesiz çocuk” anlamında alır. Bir fıkıh terimi olarak ibnissebîl; kendi memleketinde zengin bile olsa, yolculuk sırasında fakîr ve muhtaç duruma düşen kimselere de denmektedir. 

39- Ve insanların mallarında artış olsun diye ribâdan verdiğiniz şey, Allah’ın katında artmaz. Allah’ın vechini isteyerek verdiğiniz zekât; işte o,kat kat artmış olandır.

Nüzûl sırasına göre faiz/ribâ ilk kez burada konu edilmiştir. Ribâ kelimesi Arapça mastar olup kelimenin kökeninde “mutlak çoğalma” anlamı vardır. Cins ve miktarı bir olan iki şeyden biri diğeriyle mübadele edildiğinde bir taraf için kabul edilen malın fazlasına ribâ veya faiz denir. Câhiliyye devrinde asıl borca “re’sül-mâl”, ziyadesine ise “ribâ” adı verilirdi.Faizcilik, Arapların özellikle zengin tabakanın yararlandığı önemli bir rant kapısı idi. Ve o dönemde birçok faizli işlem yapılmıştı. Sadece bu âyet baz alındığında faizin haramlığından ziyade, zekâtın faizden iyi olduğu gibi bir kıyasın yapıldığı görülmektedir. Peki, âyet neden faizin Allah ve Resûlü ile harp ve doğrudan haram olduğunu söylemek yerine faizi sadece zekât ile kıyaslamıştır? Bu ortamda Kurân öncelikle faizin haramlığına dair gerekçelendirmeler ile konuya başlamış,tedrici bir yöntem uygulamıştır.Zaten ekonomik önlem veya yaptırımlar bir gecede alınan kararlarla değil piyasanın hazır hale getirilmesi ile zamana yayılarak uygulanmalıdır. “Devletin başına geçsem faizi derhal kaldırırım.” söylemi Kurân’î usûl ve hikmete uygun değildir. Öncelikle piyasayı faizsiz bir sistem üzerine bina etmek için gerekli çalışmalar yapılmalı, alternatif sistemler üretilmelidir. Sadece sistemin üretilmesi yetmez, insanlarda da faizin haksız kazanç ve adâletsizliğe sebep olduğuna dair bir ‘bilinç alt yapısı’ oluşturulmalıdır. Kurân bu âyetten başlayarak bilinci tesis etmek için Nisa:160-161’de tefecilik üzerinden faizi konu edecek,sonra Âli İmran:130’da Uhud mağlubiyetinin sebepleri üzerinden faizin oluşturduğu mağduriyeti örneklendirecek, en son Bakara:275-279 ile faizin kötülüğünü kesin bir şekilde beyan edip faizi tedrici olarak haram kılacaktır. Faiz sistemi ile tefeci konumundaki bankalardan para alanlar mallarını arttırmak, daha lüks ve konforlu bir hayat yaşamak veya daha mutlu olmak için bu zulme razı olurlar. Ancak âyet “Ve insanların mallarında,mülklerinde artış olsun diye faizden verdiğiniz şey, Allah’ın katında artmaz” diyerek asıl bereketin Allah’ın insanlar için önerdikleri olduğu özellikle vurgulanmaktadır. Allah’ın vechini istemek, dünyevî bir karşılık ummadan sadece iyilik ve paylaşma olsun diye Allah’ın rızası umarak vermekle gerçekleşir. Buna da Rabbimiz zekât demiştir. Zekât lügatte ‘arınmak,temizlenmek ve artmak’ manalarına gelmektedir. Âyet, malın içine bulaşmış hakları/faizi temizleme yolu olarak infâkın bir türü olan sadakayı değil de zekâtı öne çıkarmaktadır. Bunun sebebi paylaşmanın sadece tek taraflı bir iyilik olmayıp verene de bakan yüzüdür. Malın tahakkümü da zekâtla temizlenir.

40- O Allah ki sizi yarattı. Sonra sizi rızıklandırdı, sonra sizi öldürecek, sonra da sizi diriltecek. Sizin ortaklarınızdan, bunlardan birini bile yapacak bir kişi var mı? Allah Sübhan’dır. Ve şirk koştukları şeylerden yücedir.

Faizin ardından konunun şirke getirilmesi çok manidardır. Çünkü faiz, özü itibariyle toplumu ekonomik,sınıfsal katmanlara ayırır. İnsanlar, paraya yakınlık oranında faiz sisteminden beslenirler. En aşağı kesim denen avamın hakkı, para ilâhına yakın olma derecesine göre pay edilir. Şirk de aslında sınıfsal farklara dayanır. En tepede ilâh,onun dûnunda/berisinde yardımcı ilâhlar, şefaatçi/aracı putlar ve en alt kesimde ise ezilen halk yer alır. Allah bu tür zulüm ve haksızlıkla oluşturulmuş sistem ve inançlardan beridir/subhandır. Tevhit sistemi özü itibariyle adâlete dayandığı için onların inanç ve zihniyetlerinden çok daha yücedir.

41- İnsanların elleriyle yaptıkları sebebiyle karada ve denizde bozulma zuhur etti. Böylece umulur ki dönerler diye yaptıklarının bir kısmı onlara tattırıldı.

Fesât kelimesi sözlükte ‘bozulmak,çürümek ve orijinalliğini kaybetmek’ gibi anlamlar taşıyan f-s-d kökünün türemiştir. Fesâdın karşıtı salâh/düzelme, ifsâdın/bozmanın karşıtı da ıslâh/iyileştirmedir. Sâlih amel de buradan gelir. Kurân’da fesât kelimesi genel olarak Allah’ın belli bir ölçüye göre yaratıp öylece sürmesini dilediği fıtrî ve evrensel düzenin herhangi bir şekilde bozulmasını ifade eder.  Kurân, yeryüzünde hâkim kılmak istediği barış ve selâmete dayalı İslamî yaşama biçimine karşı çıkan girişimleri bozgunculuk sayar. Dünya barışını bozanlar, yeryüzünde ifsât çıkaranlardır. Karada ve denizde doğal dengenin bozulması da ifsâttır. Yani mevsimlerin bozulması, yağışların azalması veya çoğalması, bitkilerin verimsizleşmesi, suların kirlenmesi, suda yaşayan canlıların yok olması, atmosferin bozulması, ozon tabakasının zayıflaması ve delinmesi, buna bağlı olarak yüksek radyasyonun neden olduğu kanser ve benzeri hastalıkların çoğalması, tüm bunların sonucunda da yeryüzünde sıkıntılı bir hayatın meydana gelmesidir. Hazza dayalı tüketimi esas alan paylaşımdan yoksun yaşam tarzı faiz sistemini doğurmuş, faize dayalı kapitalist sistem ‘sonsuz istekleri’ karşılayabilmek için dünyanın ‘kısıtlı’ yer üstü ve yer altı kaynaklarını hızla tüketip tabiatı kirletmiştir. Bunun sonucu olarak temiz su kaynakları, solunacak temiz hava ve yenilecek doğal ve sağlıklı yiyecek temini her geçen gün biraz daha zorlaşmaktadır. Böylece ortaya çıkan biyolojik ve psikolojik komplikasyonların insan sağlığını ciddi olarak tehdit ettiği bilimsel çalışmalarla da teyit edilmiştir. İşte Kurân’ın zamanüstü oluşunun bir delili de bu tarz ufuk âyetlerdir.

Denizlerin uçsuz bucaksız olduğuna, balıkların, ağaçların hiçbir zaman tükenmeyeceğine inanılan bir zaman diliminde böyle bir âyetin varlığı Kurân’ın beşerüstü olduğunu göstermek için kâfidir. Allah hatadan dönmemiz için bu fesâdın bir kısmını bize tattırmaktadır.

42- De ki: "Yeryüzünde dolaşın. Böylece daha öncekilerin akıbetinin nasıl olduğuna bakın. Onların çoğu müşrikti."

Kurân’da ‘’Yeryüzünü dolaşın!’’ emri 6 yerde geçer. Bu emir saha araştırması yapmanın önemini vurgular. Öncekilerin akıbeti, insanlık tarihinde dünyamızın daha yaşanılır olması için bizlere önemli bir deneyim sunmaktadır. Dünya barışı için yakın ve uzak tarihin ibretlik okumaları ifsâdı önleyebilir. Şöyle ki,kapitalist sistemin oluşturduğu tüketim çılgınlığı enerji açlığına sebep olmaktadır. Daha fazla enerji ve dünya kaynağı için insanlar risk alıp nükleer santraller kurmaktadır. 1986’da patlayan Çernobil nükleer santrali bu enerji açlığını gidermek için kapasitesini zorlamasından, maliyeti azaltan güvenlik ve üretim zafiyetlerinden dolayı gerçekleşmişti. Dünya savaşının sürdüğü 6 yıl boyunca asker ve sivil 60 milyondan fazla kişi bu kaynak açlığının sonucunda hayatını kaybetmişti. Rum ve Persler arasındaki 7 asır süren savaş üzerinden verilen asıl mesaj da bu olsa gerektir.

Bu bağlamda âyetin ‘’Onların çoğu müşrikti.’’ şeklinde gelmesi çok manidardır. Mülk Allah’ın olmasına rağmen insanlar emanetçi olduğunu unutarak mülkün asıl sahibi olduklarını zannedip sürekli daha fazlası için birbirlerini ve dünyayı yiyip bitirmektedir.

‘’Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır.” (Nur:42) âyeti aslında bütün kavga ve savaşları bitiren, hayatî önemi haiz altın değerinde bir düsturdur. Bu düstura koşulan ortaklık, şirk olarak tanımlanmaktadır. (Şirkin zulüm boyutu için Bkz. Lokman:13) İnsanlar emanetçi olduklarını bilseler, dünyada savaş olmaz. ‘’Mülk Allah’ındır.’’ cümlesindeki şuura ermek, dünyadaki tüm siyasi entrikaları, rant, güç ve iktidar savaşlarını bitirir. Şöyle düşünün: Bir otelde herkese ayrılan odalar vardır. Konuklar kendilerine ayrılan yerde dinlenir. Hiç kimse duvarları genişletme, camları büyütüp ek kat çıkmayı düşünmez. Zira mülkün kendine ait olmadığını ve bu handa geçici bir yolcu olduğunu bilir.

Yaşam alanımız 15-20 m2iken düşünmeden ziyade duyguları, gösterişi önceleyenler nasıl ki 250-300 m2 ev istiyorsa devletler de buna benzemektedir. Peki, paranın, malın, mülkün bizim üzerimizde kurduğu tahakkümü kırıp dünyayı daha paylaşımcı ve barışçı bir ortama nasıl çevireceğiz? Çözüm fani oluşumuz idrakindedir. İşte bir sonraki âyet…

43- Öyleyse Allah’ın onu geri çevirmeyeceği o gün gelmeden önce vechini,kayyum olan din için ikâme et. O gün, onlar bölük bölük ayrılırlar.

“Allah’ın onu geri çevirmeyeceği o gün” her canlının, insanın, iktidarın, sistemin sonu manasında ölümüdür. Allah’ın zâtı dışında hiçbir şey bâki değildir. Rûm 30’da dinin fıtrat olduğu belirtilmişti. Bu âyette fıtrat, vicdan ve merhametten uzaklaşma sonucu yaşananlar örneklendirilip tekrar konu asıl dinin ne olduğuna getirilmiştir. Vechini/tercihini fıtrat denen vicdan, merhamet ve paylaşmadan yana yapanlar, insanlığı ikâme edecek/ayağa kaldıracaktır. Bu saiklerle hareketin kayyum din olduğu yani insanı doğrultan ve doğru yöne yönlendiren bir yaşam tarzı olduğu belirtilmiştir.   

44- Kim örterse kendi aleyhine örtmüş olur. Ve kim sâlih amel yaparsa artık kendine yatırım yapmış olur.

“Yemhed, yühemmed, yu’abbid” anlamında onlar gibi geçişli olup dinlenilecek sediri hazırlama, yol veya yatağı düzeltme anlamlarına gelir. Bu nedenle geleceğe hazırlık manasında yatırım olarak meallendirilmiştir. Âyette örtülen fıtrattır. Kim fıtratının yani vicdan ve merhametinin üzerini örtüp insanlıktan çıkarsa fesâdı çoğaltıp dünyayı bozacaktır. Bu aslında kendi bindiği dalı kesmek, kendi ayağına sıkmak gibidir. Ancak kim ifsâdın zıddı olan ıslâh edici sâlih ameller yaparsa kalacağı dünya misafirhanesini daha yaşanılır kılacağı için geleceğine ve âhiretine hazırlık yapmış olur. Rabbimiz bu altın değerleri neden bizlere öğretir? Çünkü…

45- İnanan ve sâlih amel yapanları, kendi fazlından mükâfatlandırmak için. Muhakkak ki O örtenleri sevmez.

Allah’ın insana bahşettiği nimetlerden biri de fıtrattır. Bu yazılımın örtülmesi Allah’ın verdiği en önemli nimete de nankörlüktür. Allah nimeti isrâf edenleri de bu yüzden sevmez(Bkz. Araf:31) ‘’Mülk benimdir.’’ demek hak ve hakîkatin üstünü örtmektir. Zira‘mülk benim’ dedikten sonra sıra ağaçlara, hayvanlara ve en sonunda Allah’ın hür olarak yarattığı kullara gelmektedir.Bu hâl yeryüzünü ifsât etmekte, insanları köleleştirip sermayenin malı derekesine düşürmektedir. İşte zulüm böyle doğmaktadır.

46- Ve O’nun âyetlerindendir ki, rüzgârları müjdeleyici olarak gönderir. Ve rahmetinden size tattırır. Ve emri ile gemileri yüzdürür. Ve O’nun fazlından istersiniz ve böylece siz şükredersiniz.

Bu âyette kara ve denizdeki nimetler üzerinden şükrün tanımı yapılmıştır. Yağmurlar ile topraktan çıkan mahsul Allah’ın rahmetinin tattırılması olarak ifade edilmiştir. Ve suyun kaldırma kuvveti ile yapılan deniz avcılığı da Allah’ın fazlından istemek olarak formülize edilmiştir. Bizi karada ve denizde besleyen tabiata da Kurân, Rabbin âyetleri demektedir. Allah’ın âyetini kirletmek, ifsât etmek aslında âyetleri örtmektir Allah da bu müşrik tavrı sevmediğini, bunun bir nankörlük olduğunu belirtir. O zaman dünya kaynaklarını korumak, küresel ısınmayı azaltıp yağış dengesizliklerinin önüne geçmek, kuraklıkla mücadele etmek Allah’a şükürdür.(Şükür için Bkz. İnsan:3)

47- Ve and olsun ki, senden önce onların kavmine resûller gönderdik.Böylece onlara beyyineler getirdiler. Artık mücrimlerden intikam aldık.İnananlara yardım, Bizim üzerimize hak oldu.

Allah yarattığı dünyayı ve insanı korumak için iradeli-iradesiz elçiler göndermiş ve insanları kılavuzsuz bırakmayarak hakîkati onlara apaçık beyan edip göstermiştir. Yaratılan âyetleri korumayanları Kurân mücrim/suçlu olarak isimlendirmektedir. Yapılan kötülük ve işlenen her suç insanın fabrika ayarları olan fıtratını bozmakta, yaşanılan dünya ve yakın çevresini cehenneme çevirmeye sebep olmaktadır. Bu da Allah’ın intikamıdır. Kurân, inananlara yardımı ‘Bizim üzerimize hak oldu.’ şeklinde ifade etmiştir. İfadenin çoğul şahısla(bizim) gelmesi bu yardımın yasalar ile dolaylı gerçekleşmesine bir göndermedir. İnsanlığın ortak doğrularına güvenen, vicdan ve merhametine dayanarak insanlığın yararına ıslâh edici ameller yapanlara, Allah’ın yardımını hak edecekleri vaad edilmiştir. Bu da gösteriyor ki dünyada her şey bir sebep sonuç ilişkisi ile gerçekleşir.

48- O Allah’tır ki, rüzgârları gönderir, böylece bulutları hareket ettirir. Sonra semâda onu dilediği gibi yayar. Ve onu kısımlara ayırır, bundan sonra ondan yağmurun çıktığını görürsün. Böylece kullarından dileyene onu isabet ettirdiği zaman onlar müjdelenir.

49-  Ve onlar, onun onlara indirilmesinden önce gerçekten ümitlerini kesmişlerdi.

Dünyamızda her şey bir sebep sonuç ilişkisi ile oluşur. Bu bağlantılar o kadar fazla ve girifttir ki bir yerde küçücük bir çiçeğin açması için binlerce ihtimalin olması ve yüz binlerce ilişkinin sıra ile gerçekleşmesi gerekir. Bu küçük etkilerin büyük ve etkileyici sonuçlar doğurması psikolojide kelebek etkisi metaforu ile izah edilmeye çalışılır. Allah’ın kuluna yardımı o kadar dolaylı olur ki kullar bu yardımı fark edemez bile. İnsan sürekli sonuca bakar; ancak o sonuca götüren süreç ve o süreci etkileyen trilyonlarca ihtimal göz ardı edilir. Günlük hayatta yapılan küçücük bir iyilik yıllarca süren bir sâlihata evrilir. Hayatta en umutsuz olduğumuz anlarda bile inancı kaybetmeden ıslâh edici amellere devam etmek inanılmaz sonuçlar doğuracaktır. Allah’ın kullarına rahmet ve bereket olarak indirdiği vahiy nimeti de aynen bu yağmur anlatımında olduğu gibidir.İnsanlığın bittiği, umutsuzluk, ahlâksızlık ve ölümün hâkim olduğu bir ortamda yaşanılsa bile iyi niyetle fıtrî olarak yapılanların rahmeti/yağmuru getiren rüzgârları tetikleyeceği unutulmamalıdır.  

50- Öyleyse Allah’ın rahmetinin eserlerine bak. Ölümünden sonra arzı nasıl diriltiyor? Muhakkak ki, ölüleri işte böyle gerçekten diriltendir. Ve O,her şeye kâdirdir.

Âyet, yaratılan âlemi ve bu âlemi var eden Allah’ın kudretini, rahmet ve merhamet nazarı ile okunmasını emreder.Ölüm ve bozuluş, yeniden diriliş hakîkati olmadan okunursa oradaki rahmetin üzeri örtülmüş olur.

51- Ve eğer Biz, rüzgârı göndersek, böylece onu sararmış görseler, bir kısmı mutlaka hakîkatin üstünü örter.

Kötülük probleminde tabiat ve hayat, sürekli olarak ölümler,yok oluşlar ve olumsuzluklar üzerinden okunur.Ancak yeniden doğuş için eskilerin ölüme ilerlemesi gerekir. Dünya okulu öğrencilerini hiç mezun vermese yeni öğrenciler imtihan edilerek kendilerini geliştirme fırsatı bulamayacaktır.

52- Öyleyse muhakkak ki sen ölülere duyuramazsın, arkasına dönüp gittikleri zaman sağırlara da daveti duyuramazsın.

Bu âyetteki ‘’ölülere’’ ifadesini gerçek ölüler olarak  anlamak hatalıdır. Zira ölü ne görür, ne işitir, ne de akleder. Âyetteki ölüler ifadesiyle kastedilen, bir önceki âyette ifade edilen vicdan, merhamet ve insanlığının, ilave olarak hakîkatin üstünü örtenlerdir. Hak ve hakîkatleri işittiği veya gördüğü hâlde örtmek, manevî olarak kişinin kendini öldürmesidir. Kendini geliştirmek veya dünya okulundan başarı ile mezun olmak istemeyenlerle zaman kaybetmek, yeni mezunların önünü de kesecektir.

53- Ve sen, körleri dalâletlerinden kurtarıp hidâyete erdirecek değilsin.Sen ancak âyetlerimize inananlara duyurursun. İşte onlar teslim olanlardır.

Bağlamda Kurân’ın temel düstûrlarındanbiri örnekleri ile izah edilmektedir. Bu düstûr da, ‘din ve inançta zorlama ve dayatmanın her türünün kesinlikle olmayacağı’ hakîkatidir. Resûllerin görevi; insanlar iman etsin diye manevî körlere mucizeler göstermek, sağırlara kehanetler söylemek değildir. Resûllerin ve izinden giden gerçek müminlerin aslî görevi, nefsanî arzu ve ilkel duygularla vicdan ve merhametinin üstünü örtmeyenlere kılavuzluk etmektir. Bu rehberlik, ancak fıtratlarına nakşedilen insanlığın ortak doğrularına ulaşıp teslim olmak isteyenlere fayda verecektir. (Bkz. Bakara:2)

Müslim; teslim olmak, Müslüman olmak, barışık olmak anlamına gelen İslâm kelimesinin fâil/özne ismidir. Bu kelimesinin kökü ‘selime-silm’fiilidir. ‘Selime’; sulh/barış anlamına gelir. Aynı kökten türeyen, ‘selm, silm, selâm’ gibi kelimeler de barış ile alâkalıdır. Mesela ‘selem’, barış yapmak, anlaşmak, esleme; sulha girdi ve barışın şartlarına uydu demektir. İslam, iç ve dış sulhu sağlamak amacıyla Yaratan tarafından fıtrata uygun olarak önerilen yaşam tarzının adıdır. Buna teslim olana da Müslim veya Müslüman denir. Teslim olmak için öncelikle fıtrî ve insanî değerlere ihtiyacımız olduğunun şuuru tesis edilmelidir. Zira hiçbir şeye ihtiyacının olmadığını zanneden ve acziyetini unutan mütekebbirler teslim olmaz.

Kurân’da İslâm’ı kabul eden,Allah’a teslim olarak kurtulan anlamında “müslim” kavramı geçerken Türkçede kullanılan Müslüman kelimesi ise Farsçadaki “müselman” söyleyişinin bozulmuş şeklidir.

54- O Allah ki, sizi zayıf olarak yarattı. Zayıflığın ardından sonra sizi kuvvetli kıldı. Sonra kuvvetin ardından zayıf ve yaşlı kıldı. O dilediğini yaratır. Ve O; Alîm’dir, Kâdir’dir.

İnsanın zaafları yaratılıştan gelir. Bu zaafları meziyete çevirmenin yolu nereden gelip nereye gideceğimizi unutmamaktan geçer.

55- Ve o saatin geldiği gün, mücrimler bir saatten fazla kalmadıklarına yemin ederler. İşte böyle döndürülüyorlardı.

Bu dönme haktan bâtıla dönme midir? Hayır. Zira “yü’fekûn” kelimesi anlam olarak, olması gereken şekilden başka bir şekle giren, yüzünü değiştiren her şey için kullanılmaktadır. Burada ölü ve çürümüş bir bedenden, mahiyetini bilemediğimiz yepyeni bir hayata doğma anlamındadır. Suçlular için ölüm; toprağı bol, ışıklar/nûrlar içinde yatılan bir yer, huzur içinde uyuyarak beklenilen bir süreç değildir. Ölüm tüm insanların hesap için hemen dirildiği bir kapı mesabesindedir.

56- Ve ilim ve imân verilenler dediler ki: "And olsun ki Allah’ın kitabındaki diriliş gününe kadar kaldınız." İşte bu diriliş günüdür. Lâkin siz bilmiyordunuz.

Ba’s kelimesi burada ölülerin diril­mesi demektir. Hesabı dünyada verilmemiş bir hayat yaşamak, hesapsız bir ölüm ve yok oluş inancına evrilir. Eğer bu iki âyette kabir değil de dünya hayatının görece kısalığı kastedilmiş olsa idi sûrenin 7. âyetindeki gibi “elhayâtud-dünyâ” şeklinde bir kullanımın olması gerekirdi. Oysa bunun yerine “lebistum”beklenilen, kalınan yer anlamında kabir işaret edilmiştir. Allahualem. Zira, mücrimler kabirde azap görselerdi yaşadıklarını ve bu süreyi bir saat olarak değil çok daha uzun ve çekilmez olarak algılayacaklardı. Değişmez yasadır: Azapta gün uzar, yüz yıl olur. Oysa mücrimler bir saatten fazla kalmadıklarına yemin etmektedir. Âyeti dünya hayatı olarak okuyanların tek referans noktaları rivayetlerdir. Oysa Kurân ölüm ve dirilmeyi, arada herhangi bir beklemenin olmadığı, bütün bir süreç olarak anlatır. Âyetlere iman eden ilim sahipleri kabirde bir beklemenin, azabın, nimetlenmenin olmayacağının bilinci ile ölümü karşılar. Ancak mistik kadim inançlardan gelen kabir âlemi anlatımı, inananlar için bile ölümü ve sonrasını bir muammaya çevirir. Artık insanlar cehennemden daha çok kabir azabı anlatımlarından korkmaya başlar. Bu sağlıksız inançlardan ve kabir azabı paranoyasından, Allah’ın kitabına inanan ilim sahiplerinin kurtulacağı burada öğretilmiştir.

57- Artık o gün zulmedenlere mazeretleri fayda vermez. Ve onlar telafide edemez.

Âyette geçen “velâhümyüsta’tebûn” ifadesindeki isti’tâb kelimesi, “rızalık istemek” Rağıb’ın ifadesiyle “kişinin hoşnut edilmesi için talepte bulunması” anlamına gelmektedir. Kime karşı hata işlenmiş ise, yapılan hatanın telafi edilerek onun gönlünün hoşnutluğu sağlanmak istenir. Bu gönül alma yoksa, hata eden hata ve öfkesinde devam ediyor demektir. Bu âyet ilâhî mahkemede kişinin kendisini savunma hakkının olmadığını ifade etmez. Zira “mazeretleri söyleyemezler” değil “fayda vermez” denmektedir. Neden mazeretle, özürler fayda vermez? Çünkü hatayı telafi edecek imkânlar geri dönüşsüz olarak kaybedilmiştir.

58- Ve and olsun ki, bu Kurân’da insanlar için bütün meselelerden çeşitli örnekler verdik. Ve eğer onlara bir âyet getirsen, örtenler mutlaka derler ki: "Siz sadece boş şeylerle uğraşan kimselersiniz."

Darb, bir şeyi başka bir şeye sertçe vurmaya denir. Darbu-derehim, çekicin vurduğu nokta-i nazarından para basımına denmiş,Türkçemize darphane olarak geçmiştir. Darb aynı zamanda “çeşit”manasınadır. Nitekim Arapçada, “Bu şeyler aynı darptandır, yani, bunları aynı çeşit say denilir. (Râzî) Bu nedenle ‘darbımesel’kullanımına her tür çeşitli örnek, farklı farklı ayırt edici misal manası verilmiştir. Ayrıca darbımesel, vaktiyle bir olay ve tecrübe münasebetiyle söylenmiş olup atasözü di­ye dilden dile dolaşan veciz söz­lere de denir. 

Bâtıl, “be-ta-le” fiil kökünden gelir. Lügatta bu fiil; boşa gitmek, gerçek olmayan, neticesiz,yalan, sahte, anlamlarına gelmektedir. Kurân iktidarların geçiciliği ile alâkalı sûreyi Rumların mağlubiyet ve galibiyetiyle başlatmış, tabiattaki oluşve bozuluşa dikkat çekerek verilen imkânların emanet olduğu şuurunu tesis için son saat ve hesap gününe konuyu getirmiştir. Oluş ve bozuluş yasalarına dikkat çekerek yeniden dirilmeyi bir âyet olarak ifade etmiştir. Allah’ın fıtrata yerleştirdiği insanî değerleri örtenlerin ölmeyecekmiş gibi yaşadıkları, buna karşılık hesabını verme korkusu ile sorumluluk bilinci kuşanan muttakîlerin yaptıklarını bâtıl, boş görme yanılgılarını göstermiştir. Bu tutumun en büyük zararı yine yapana olacaktır.

59- Allah,bilmeyenlerin kalplerini işte böyle mühürler.

Kalbin mühürlenmesi, aklın hayata anlam ve amaç verememesidir. Âhiret ve yeniden diriliş gerçeğini hayatın içinden çekip aldığınızda doğup büyümek,ölmek, yiyip içmek, uyumak, günlük yapılanlar, gündelik zevk ve hazlar bir anda değersiz ve anlamsız olacaktır. İnsan denen üst varlığın yaşamasının tek amacı bu basit ihtiyaçları karşılamak ise, onu hayvanlardan ayıran nedir? Âhiret yoksunluğu okuldan hiç mezun olmayacağını düşünen bir öğrenci için belli bir süre sonra okulun anlamsız hale gelmesi gibidir. İnsanın uhrevî, kendini var eden kâdirimutlakla tanışmak gibi ulvî bir hedefinin olmaması, potansiyelini kendi elleri ile mühürlemesi demektir. Hız ve geçici haz peşinde koşan menfaatperestler, uhrevî hedeflere ulaşmak için fedakârlıkları göze alanları hiçbir zaman anlayamazlar. 

60- Öyleyse sabret, muhakkak ki Allah’ın vaadi haktır. Ve yakîn inanmayanlar, sakın seni pasifliğe sevk etmesin!

Bu âyetteki ‘’Sabret!’’ emri birinci plânda Rasûlullâh’a yönelik olmakla beraber tüm müminleri kapsayan bir emirdir. Menfaat, haz ve eğlencelere karşı insanlığın ortak değerlerini savunmak, fıtrattan yana olmak, etkili birdik duruş ve mücadele ister. Sabır, miskin miskin hiçbir şey yapmadan beklemek değil, inanılan değerleri her durum ve şartta “ilmelyakîn” ile yaşayabilmektir.Hafifliğe sürükleme anlamındaki “lâyestehıffenneke” kelimesi, baskılara rağmen sabretmenin yani plânlı ve programlı bir şekilde var güçle direnmenin tam zıddı manasında geri adım atıp pasifleşmedir. “Lâ yûkınûn”,inançlarında netlik olmayanlar demektir. Burada sözü edilen kişiler, önceki âyetlerden de anlaşılacağı gibi yeniden dirilişi şüphe ile karşıladığı için emaneti mülkiyet zannedenlerdir. Belirsizlik tedirginliğe, tedirginlik ve şüphelerde zamanla sönerek insanı pasifliğe sürükleyecektir. Ayrıca mücadele gerektiren, inanılan fıtrî değerlerden de uzaklaştıracaktır. Bu hâl insan kalabilmekteki sabrı da kıracaktır.

Rum sûresinden anladıklarımız bunlar olmakla birlikte en doğrusunu Allah bilir.

 
Eklenme Tarihi : 4.04.2020 18:22:19
Okunma Sayısı : 315