وَمِنَ النَّاسِ مَن يَشْرِي نَفْسَهُ ابْتِغَاء مَرْضَاتِ اللّهِ وَاللّهُ رَؤُوفٌ بِالْعِبَادِ

207- Ama insanlardan öylesi de vardır ki, Allah'ın rızasını kazanmak için kendisini (hakka) satar (feda eder): Hiç şüphesiz Allah, kullarına karşı çok şefkatlidir. (Bakara:207)

Rad Sûresi
1- Elif, lam, mim, râ! Bunlar kitabın âyetleridir. Ve o Rabbinden sana indirilen haktır. Ve lâkin insanların çoğu inanmaz.

Sûrede elif/tevhid ilkeleri, lam/şirk ve müşriklerin kınanması, mim/yaratılış ve başlangıç gibi konular ana temayı oluşturmuştur. Bir de burada “râ” hurufumukattası vardır. Bu “elif-lam-mim” ile başlayan sûrelerde olmayan “Hûd, Yûnus, Yûsuf, İbrâhîm ve Hicr” sûrelerinde ise ortak işlenen bir konunun üst başlığıdır.
Hak, aslında sabit, daim ve aklın inkâr edemeyeceği derecede gerçek olan şey demektir. Kitabın hak oluş iddiası, inkâr edilemeyen kâinat âyetleri ile desteklenmiştir.

2- Gördüğünüz direklerin dışında semâları yükselten o Allah’tır. Sonra arşa istivâ etti. Ve Güneş'i ve Ay'ı musahhar kıldı. Hepsi belirlenmiş bir süreye kadar akıp gider. Emri düzenleyip idare eder. Âyetleri ayrıntılı açıklar. Umulur ki Rabbinize kavuşmaya iknâ olursunuz.


 Semâvât; gökler, üste olanlar anlamına gelir. Çoğul olan bu kelime; atmosfer, güneş sistemleri ve galaksilerin kendi yörüngelerinde seyrettikleri uzayı da kapsar. Gördüğünüz dendiği için burada konu atmosfer ve katmanlarıdır.
Kurân’da ‘yönetmek, anlamak, sırtını dönmek, çekip gitmek, yerine getirmek, kalıntı, kök, arka ve düşünmek’ manalarına gelen yudebbiru, yorumunu yapmakta olduğumuz âyette ‘önünü ardını takdir ederek yönetmek’ anlamını ifade etmektedir. Hem kavlî (sözlü, yazılı anlaşmaları) hem de kevnî (yaratılış ile alâkalı) kurallara emir denilmiş ve bunların ince ve hassas ayarlarla düzenlendiğinden bahsedilmiştir. 
Amed kelimesinin aslı ‘kendisine dayanılan şey’ demektir. ‘Amedtul hait, duvara dayandım.’ Amud, ‘çadırın dayandığı tahta’ direk demektir. Türkçedeki ‘amuda kalkmak’ da bu kökten gelmiştir. Umdeh’in çoğulu umud şeklinde gelir. Gerek maddî gerek başka yönden güvenilen, dayanılan her şey demektir. Sütun, direk manasında Kurân’da Hümeze 9’da kullanılmıştır. Atmosferin aşama aşama yükseltilmesi (rafea es semavâti), gazlara yüklenen yasa ve kütle çekim kuvvetinin (yerçekimin) dengelenmesi sonucudur. Dünyamızın görünmeyen yerçekimi olmasa atmosferimiz uzaya dağılırdı. Gördüğünüz (terevne-hâ) direklerden, sütunlardan başka görülmeyen güçlere dikkat çekilmesi mucizevî bir kullanımdır. Zîra atmosferin uzay boşluğuna dağılmasını engelleyip tutan bu görülmeyen kütle çekim gücüdür. Bu güç dünyamızın dönmesiyle oluşan savrulma gücü ile muazzam bir denge hâlindedir. Ancak bazı müfessirler semâyı mavi bir tavan gibi düşünmüş ve çökmesin diye direksiz olarak tutulduğu yorumunu yapmışlardır. Âyette semânın belirli bir yükseklikte durmasını sağlayan, görebildiğiniz fizikî direklerden başka (bi gayri) görülemeyen güçlerle/dayanaklarla sabitlenmesi anlatılmıştır. Atmosferden sonra mübarek Kurân, şimdi yeryüzüne değinecektir.

3-Ve O ki yeryüzünü uzatıp yaydı. Orada ağırlıklar ve nehirler kıldı. Orada bütün ürünlerden ikişer çift kıldı. Geceyi gündüze örter. Muhakkak ki bunda tefekkür eden bir kavim için elbette âyetler vardır. 

Revâsiye; ağır basan, oturaklı, sabit kara parçaları (levhalar) demektir. Bu kelime ‘re-se-ve’ kökündendir ve bir şeyin sabit olması anlamına gelir. Cebel manasındaki dağlardan daha büyük levhalar kastedilir. Bu levhalar yer altında lav denizi üzerinde yüzer ve kırıldığı bölgelerde de lav nehirleri oluşur. Yeryüzünün uzatılması, yayılması yüzey alanının genişletilmesi ile alakâlıdır. Bu topoğrafik yapı, revâsi denilen dev levhaların kırılıp plakaların birbirleri ile çarpışmasından oluşur. Yerüstü yükseltileri ve çukurlukları ile yüzey alanı genişlemektedir. Bu genişleme iklim değişikliğine, toprak zenginliğine sebep olduğu için ürünlerden (zıt-eş) ikişerli çiftler oluşturmaktadır. Zengin habitatı destekleyen diğer bir konu da gecenin gündüze örtülmesidir. Yani ışık ve ısı farkının etkisidir. Bu meyanda ışığın örtülmesi yepyeni gececil hayvanların oluşmasına ve yeni türler ile tabiatın zenginleşmesini sağlar. Zıt ve eşlerdeki zenginliği ifade için âyette hem ‘zevceyni’ hem de ‘isneyni’ kullanılmıştır. Her oluşum, bütünü oluşturmak için birbiri ile olan muazzam ve kopmaz ilişkileri tefekkür edenler için âyetler barındırmaktadır.

4- Ve yeryüzünde birbirine komşu toprak parçaları ve üzüm bağları ve ekinler ve budaklı ve budaksız hurma ağaçları bir su ile sulanır ve biz onların bazısını bazısına ürünlerinde tafdil kılarız. Muhakkak ki bunda akleden kavim için âyetler vardır.

Yeryüzündeki sayısız bölge (kıt’a), farklı toprak parçaları vardır. Her ne kadar birbirine bitişik ise de hepsi birbirinden farklı biçimde, renkte, özellikte, verimde, madenî kaynak ve kapasitededir. Çeşitlilik aslında en önemli âyetlerdendir. Çeşitliliği teke indirmek Allah’ın âyetinin üstünü örtmektir. Kaynak aynı olsa da potansiyeller farklı olduğu için ürünler de farklılaşır, zenginleşir. Tufeddil kelimesini üstünlük olarak meallendirmek bizce hatalıdır. Zîra burada üzümlerden, hurmalardan bahsedilir. Elma ile armut nasıl kıyas edilmezse burada da bir kıyas yapılamaz. Tufeddil’in kökeni olan fadl kelimesi bu nedenle çeşitlilik, farklılık manasında meallendirilmiştir. Nasıl ki aynı anneden doğmuş, ortak bir çatı ve kültürün içinde büyümüş kardeşler bile farklı farklı mizaçlara sahiplerse aynı vahiy ile beslenen, sulanan insanların da farklı farklı yorum kokuları veren çiçekler gibi açmaları yadırganmamalıdır. Maalesef zenginliğin göstergesi ve tefekkürün meyvesi olan yorum hep ötekileştirilmiş, hafife alınmış, itibarsızlaştırılarak farklılıklar susturulmaya çalışılmıştır. Kurân gözlemlenen varlıktan hak olan âyetleri sunmasına rağmen sanki çok anormal, acayip konulardan bahsediyormuş çabasına girilmiş, farklılıklar düşman gibi gösterilme gayretine girilmiştir. Bu ötekileştirme girişimine Kurân’ın cevabı şöyle olmuştur:

5- Acayip bulma asıl “Gerçekten biz toprak olduğumuz zaman mı yeniden yaratılacağız?” sözleri acayiptir. İşte onlar, Rabblerini örten kimselerdir. Ve onlar, boyunlarında demir halkalar olanlardır ve onlar ateş ashâbıdır. Onlar orada hâlittir.

Asıl acayip karşılanması gereken orijinal fikirler değil, bu fikirlere karşı takınılan teke indirmeci tutum olmalıdır. Evrenin varlığı, âhiretin var edileceğine dair yeterli detaylara sahiptir. Şüphe yok ki evreni ve hayatı yaratan Allah, ölümden sonraki hayatı da yeniden yaratabilir. Boyundaki tasma esâretin sembolüdür. Bu kırılamayan fikirsel ve düşünsel dünyevîleşme tutsaklığı, ateş ashâbı olmak için gerekli ortak paydayı sağlamıştır.

6- Ve onlardan önce benzerleri gelip geçmiş olduğu hâlde, senden güzellikten önce kötülüğü aceleyle istiyorlar. Ve muhakkak ki Rabbin, zulümlerine rağmen insanlar için mağfiret sahibidir. Ve muhakkak ki, Rabbinin ikâbı elbette çok şiddetlidir.

Mesulât kelimesi, benzerlik manasını ifade eden “mumaselet” kökünden gelmektedir. İkâb, sözlükte bir şeyin arkasından gelmek, yerine geçmek manasına gelen “akb” kökünden türemiş bir kelime olup yapılan kötü işlerin ardından gelen demektir. Mağfiret; bir şeye onu kirden koruyacak elbise giydirmektir. (el-Müfredat) Buradan Allah'ın kulunu azâptan koruması anlamını kazanmıştır. Miğfer de buradan gelir. Ğafûr ve Gaffâr olan Allah zulmün telafisi için çabalayanları mağfiret ederek korur. Seyyie, hasene kelimesinin zıddıdır. Kurân’ın iniş sebebi bu âyette özetlenmiştir. Hasenâtı yani güzellikleri arttırmak, seyyiâtı yani kötülük ve çirkinlikleri azaltmaktır. Ancak muhatap; dünyayı cennete çevirip güzellik ve iyilikleri arttırmayarak arkadan gelecek şiddetli akıbeti (ikâbı)  sürekli bir tehdit ve gözdağı olarak algılamış, meydan okuyarak aceleci davranmış ve haddi aşmıştır.

7-Ve örtenler derler ki: “O’nun üzerine Rabbinden bir âyet indirilmeli değil miydi?” Sen, sadece bir uyarıcısın ve her kavim için hâdi vardır.

Hâdi; yol gösteren, hayır ve mutluluk veren, bir hedefe rehberlik eden manasına gelir. Kurân’da birçok yerde Allah’ın ismi olarak insana hayatını sürdürebilmesi için gerekli olan akıl, muhakeme ve zarurî bilgileri veren, ebedî mutluluğunu sağlayacak manevî yolu gösteren anlamlarındadır. Bu âyette de Allah’ın bir sıfatı olarak kullanılmıştır. Zîra tüm kavimlere hidâyeti veren ve hidâyetin kaynağı olan sadece el-Hâdi olan Allah’tır. (Krş. Bakara:272, Kasas:56) Resûller sadece uyarı ve müjde ile hidâyeti gösterebilir. Doğru olanı fıtratlarında yazılı olduğu için görme ve bilmelerine rağmen, hakîkati örtenler geçmişte ve günümüzde sürekli resûllerden mucize ve olağanüstülükler istemiş ve üretmişlerdir. Allah resûlünden istenen âyet/resûllük alâmeti/mucizesi, doğmamış bir çocuğun veya hayvanın dişi mi erkek mi, ölü mü ikiz mi olduğudur. 

8- Allah bütün dişilerin ne taşıdığını ve rahimlerinin neyi azalttığını ve neyi artırdığını bilir. O’nun katında her şey miktârladır.

Âyette geçen ünsâ, insan ve hayvan için dişi olanı, doğurabileni ifade etmektedir. Teğîd (ğayd) kelimesi de normal vaktinden, insanlar için yedi aydan önce gerçekleşen erken doğum, rahimlerin eksiltmesi anlamına gelir. Âyette geçen tezdâd/artırmak da, gebeliğin normal vaktinden sonraya uzanması veya ikiz, üçüz olmasıdır. Burada geçen ‘mâ’yı nefiy manasına da alabiliriz. Bu durumda âyet “Rahimler ne eksiltir ne artırır. Her şey onun indinde bir ölçü iledir.” anlamına gelir.(Krş. Elmalılı)
Mikdâr, bir şeyin ölçüsü demektir. ‘Allah katında her şeyin bir miktârı, ölçüsü var.’ ifadesi Allah’ın yaratma yasalarındaki düzene, sebep-sonuç ilişkisine ve sünettullahın değişmezliğine bir işârettir. Sebepler değişirse gebelik erken sonlanabilir veya olgunlaşmaz ise gecikebilir. Bu resûlün elinde olan bir mucize değil, Allah’ın yasaları sonucu gelişen kurallar zinciridir.

9-Gaybı ve şehâdeti bilir. Kebîrdir, Müteâldir.

Gebelik konusunda ‘Sadece Allah bilir!’ denilmemesi önemli bir ufuk yönlendirmesidir. Eğer bu âyetler bu şekilde anlaşılsaydı ultrasyon cihazı belki de daha erken dönemlerde müminlerin çalışmalarıyla bulunabilirdi.(Bkz. Rahimlerde ne olduğunu bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Lokman:34) Hayatın her alanındaki bilgiye -ister gayb olsun ister şehâdet olsun- sahip olması Allah’ın aşkınlığına (Muteâl oluşuna) halel getirmez. El-Muteâl isminin kullanıldığı tek yer burasıdır. Bu isim Allah’ın, insan tasavvurunun tahayyül edeceği her şeyin ötesinde ve fevkinde olduğunu bildirir. Allah’ın aşkın, yüce ve ulu oluşunun mekânsal değil makamsal olduğunu, maddeye has olan üç boyut ve zamanla ilgili değil, manevî bir aşkınlık ve ululuk olduğu unutulmamalıdır. Böyle olması, el-Kebîr olmasının gereğidir. Zîra El-Kebîr, sonsuz büyük, eşsiz ve benzersiz ulu demektir.

10- Sizden, sözü gizleyen kimse ile onu açıkça söyleyen kimse ve gece saklanan, gündüz yoluna devam eden kimse birdir.

Hâdi, Kebîr ve Muteâl olan Allah’ın her şeyi bildiğini, her şeyin Allah için ayan beyan ve bir olduğu ifade edilmiştir. Sâribun kelimesi ise ismifâildir ve kendi yoluna devam eden manasından gelir. Burada sizden (min kum) diyerek müşrik ve müminler kastedilir. Boykot yıllarında inen bu âyetlerde câhiliyenin karanlığına sığınarak hak sözü gizleyenler ve gündüz sırâtımustakîm yoluna devam edip Allah’ın sözlerini de açıkça söyleyen müminlerin varlığından Hâdi, Kebîr ve Müteâl olan Allah’ın haberdar olduğu ifade edilmiştir. Burada bir durum tespiti yapılmıştır. Bu tespitler tevhid-şirk karşılaştırması olarak âyetlerde devam edecektir. Âyette gizlenen ve aleni söylenen kavl-söz kelimesine vahiy manası verilmesinin sebebi kavlin âyetler manasında Kurân’da kullanılmasıdır. (Bkz. kavlen śekîlâ Müzzemmil:5) 

11- Onu ellerinin arasından ve ardından takip edenler vardır ve onu Allah’ın emrinden muhafaza ederler. Muhakkak ki Allah, kendilerinde olanı değiştirmedikçe bir kavimde olanı değiştirmez ve Allah, bir kavme kötülüğü irâde ettiğinde, artık onu reddedecek yoktur. Ve onlar için, onun astında vâli yoktur.

Muakkıbât kelimesinin kök fiili ‘akkabe’dir ve izlemek, peşi sıra gitmek, ardından gelmek, sonra gelmek, devam etmek, devamlı olmak, peşine düşmek, takip etmek manasına gelmektedir. ‘Alâ cer harfi ile kullanılınca kusurlarını göstermek, ıslah etmek, doğrultmak, eleştirmek; ‘akabe kalıbında, ‘nöbetleşe, dönüşümlü yapmak’ anlamına gelmektedir. Bu manadan hareketle muakkıbât kelimesinin, izleyiciler anlamına geldiği söylenmektedir. Söz konusu kelime bu kalıpta Kurân’da sadece bu âyette yer almaktadır. Müfessirlerin çoğu “izleyenler/takipçiler” ile meleklerin kastedildiğini söylemişlerdir. Ancak âyette melek kelimesi geçmemektedir. Bu sebeple müminlerin el-Hâdi olan Allah’ın hidâyete erdiren âyetlerini (kavl-sözlerini) izlemeleri, onların peşine düşmeleri olarak anlaşılmaktadır. Zaten “min beyni yedey-hi” lâfzen “Onun elleri arasında vardır.” demektir. Bu öne alınan, önde tutulan manasındadır. Öne alınıp önde iki elin arasında tutulan Allah’ın sözlerinin yazılı olduğu kitaptır. (Bkz. Ve elleri arasındakini tasdik edici… En’âm:92) Zaten 10. âyette sözü gizleyen ve onu açıkça söyleyenden bahsedilmiştir. Âyetimizin ikinci cümlesi de “Ve ardına düşüp takip edenler vardır.” cümlesi de Allah’ın kurucu ilkeleri istikâmetinde hayatı inşâ edenler vahyi izleyen muttakîlerdir. Bu muttakîler hem okuyup öğrenerek hem de ilâhî yönlendirmeyi izleyerek Allah’ın emirleri ile kendilerini kötülüklerden muhafaza etmişlerdir. Bu hâl kişilerin kendi nefislerinde bir değişim ve dönüşüme sebep olacağından toplumu da olumlu etkileyecektir. Bu inkılâp ve devrimin topluma olumlu yansımasının sebebi Allah’ın şu sosyolojik sünnetidir: Muhakkak ki Allah, kendilerinde olanı değiştirmedikçe, bir kavimde olanı değiştirmez. Bu köprü cümle, nötr bir kanundur. Yani hem olumlu hem de olumsuz beklenen akıbeti gösterir. Kendi bireysel gelişim ve dönüşümünü başaramamış bireylerin oluşturduğu toplumlar iyiye, doğruya ve müreffeh bir seviyeye ulaşamayacakları gibi kendi nefislerindekini eğiten, ıslâh eden bireylerin oluşturduğu toplumların önünü de Allah’ın kesmeyeceği bu mübarek âyette vaad edilmiştir. Âyetin devam eden cümlesi mümin-müşrik ayrımına devam edip şimdi de müşrikleri bekleyen tehlikeden bahsetmektedir. “Ve Allah, bir kavme kötülüğü irâde ettiğinde, artık onu reddedecek yoktur. Ve onlar için, onun astında vâli yoktur.”
Vâli Arapça ‘v-l-y’ kökünden gelir. Velî, yakın dost demek iken vâli; bakan, gözeten, yöneten, göz kulak olan, egemenlik yetkisini kullanan, size yakın idareci demektir. Daha çok yönetim ile ilgili bir isimlendirmedir. Allah’ın âyetleri ile yönetilip onun el-Velî oluşunu kabul etme anlamındadır. Burada Allah’ın astında bir takım aracı yönetici ‘vâliler’ atanması konu edinilmiştir.
Tağyir, bir şeyin zatının değil sûretinin değişmesi anlamındadır. Bu âyette iki kez geçen tağyir kavramı, hem kavim hem de enfûs kavramlarına izafe edilmekte, böylece birindeki değişiklik, diğerinde meydana gelecek değişmeye bağlı kılınmaktadır. Tağyir ve tebdil birbirinden farklıdır. Tebdilde eskisini kaldırıp yerine başka bir şey koymak anlamı vardır. Mesela dilimizde tebdilikıyâfet denir. Bununla kastedilen, eski elbiseleri tümüyle çıkartıp yeni bir elbise giymektir. (Allah’ın sünnetindeki tebdil için Bkz. Fetih:23) Demek ki bireysel değişim, psikolojik yenilenme, sosyal ve siyasî değişime sebeptir. Toplumun fertlerinde maddî ve manevî değişimler o toplumun sosyal hayatlarını ve akıbetlerini doğrudan etkiler. Âyette yer alan enfûs kavramı ‘şahsiyet, kimlik, kişilik, karakter’ manalarına gelmektedir. Toplumların değişimine neden olan dinamik şahsiyettir, kimliktir. Eğer bir toplum kendi içindeki bireyleri değiştirmez ise o toplumun gidişatı değişmeyecek, bu durum yıkıma doğru onu sürükleyecektir. Bu yıkıma Kurân sûen/kötülük demektedir. Allah’ın bunu irâde etmesi, önceden belirlediği bireysel ve toplumsal yasaların yeri ve zamanı geldiğinde işlemesidir. Bu yasalar yani sünnettullah o kadar güçlüdür ki âyet bunu, artık onu reddedecek, geri çevirecek, bu yasalardan müstesna kılınacak, ayrıcalıklı olacak biri veya bir kesimin olamayacağını net olarak vurgulamaktadır. (Benzer bir kullanım için Bkz. Enam:61, Enfâl:53)

12- O’dur ki size şimşeği korku ve şiddetli beklenti ile gösterir ve yüklü bulutları inşâ eder.

Âyetteki sikâl kelimesi, yağmur yağacak kadar ağırlaşmış bulutlar demektir. Berk kelimesi, bulutta âniden gözüken parlamayı anlatır. Bulutlar içindeki elektriksel yük transferi berk/şimşek iken, onun topraklanması sevaik/yıldırımdır. Bu nedenle şimşek için çakma/parlama, yıldırım için düşme/vurma kullanılır.  Burada şimşeğin görülmesi bir sonraki âyette yıldırımların gönderilmesi gibi ince detaylara kadar Kurân beyan etmiştir. Tabiat olaylarının bu bağlamın içinde zikredilmesi manevî olanı maddî olan ile açıklamak içindir. Bir benzetme yapılmıştır. Nasıl ki tabiatı canlandıracak yağmurların haberi, şimşeği ile kendini gösteriyor ise hayatı dirilten ve damla damla yağan vahyin yağmuru da dimağlarda oluşturduğu aydınlıktan belli olur. Ya yağan yağmura talip olunacak ya da korku veren gök gürültüsü ve yıldırımlarına müşteri olunacaktır.

13- Ve gök gürültüsü O'nu, hamd ile ve melekler korkusundan tesbih ederler. Ve yıldırımları gönderir. Böylece onlar, Allah hakkında mücâdele ederlerken dileyene onu isâbet ettirir. Ve O, karşı koyulması mümkün olmayandır.

Tesbih, bir varlığın yaratılış gayesi istikâmetinde hareket etmesinin adıdır. Bir varlığı Allah ne için yaratmışsa, kendisine ne tür bir sorumluluk yüklemiş, ne tür bir yörünge, bir hayat programı çizmişse, o varlığın bu program dâhilinde hareket etmesidir. (Bkz. Yedi gök ve yeryüzü ve onlarda bulunanlar, O’nu tesbih ederler. O’nu hamd ile tesbih etmeyen bir şey yoktur. Ve fakat onların tesbihlerini siz fıkhedemezsiniz. İsrâ:44) Tesbihin; söylenen ve işitilen bir şeyden çok anlaşılan bir şey olduğu bu âyetten fark edilmektedir. Dikkat edilirse burada ‘tesme’ûn’ (duymuyorsunuz) değil ‘tefkahûn’ (anlamıyorsunuz) gelmiştir. Yani, kâinatın tesbihi, Allah’ın onlara koyduğu yazılım istikâmetindedir.
Ra’d, gök gürültüsü demektir. Gök gürültüsü, şimşek ve yıldırım esnasında oluşan patlamaya benzer yüksek ses demektir. Şimşek sonucu meydana gelen yıldırım demetlerini çevreleyen havada şiddetli bir basınç ve sıcaklık yükselmesi görülür. Yıldırım demetlerini çevreleyen havada oluşan bu âni sıcaklık ve basınç değişimi havanın hızla 0 °C ile 10 °C’den 10.000 °C'ye yükselmesine ve genleşmesine neden olur. İşte, havanın bu âni genleşmesi sonik ses dalgası yaratır ki bu da gök gürültüsünü meydana getirir. Burada ses ile ilgili gök gürültüsü örneğinin ilâhî söz bağlamında zikredilmesi manidardır. Bizce gök gürültüsü ve şimşek, vahyin uyarı/nezir sıfatı; yağmur, âyetlerdeki rahmet ve bereket; yıldırım ise bu rahmeti kabul etmeyenlere bir anda isâbet eden, onları ummadıkları anda ve yerde yakalayan karşılıktır. Allah hakkında mücadele, onun kurucu ilkeleri olan âyetlerle ve varlığa koyduğu yasalarla mücadele etmektir. Zîra Allah mutlak gaybdır. Allah’ın kevnî ve kavlî yasaları o kadar değişmez ve objektiftir ki, kim bu psikolojik ve sosyolojik yasalarla mücadele ederse bedelini öder. Yapılması gereken bunlarla savaş değil, bunlara davettir.

14- Hak davet O’nadır. O'nun astında dua ettikleri, onlara bir şeyle icâbet edemezler. Onlar ancak, ağzına suyun ulaşması için avucunu açmış kimse gibidir. O, ona ulaşacak değildir. Ve örtenlerin duası, dalâlet içinde olmaktan başka bir şey değildir.

Yine yağmur benzetmesinde olduğu gibi burada da akan su ile dua kavramı birleştirilmiştir. Aslında bu âyet yukarıdaki gök gürültüsü, şimşek ve yıldırımın neden örnek olarak zikredildiğinin izahı mahiyetindedir. Akan bir sudan içmek isteyen suyun altına avucunu açmalıdır. Hakkını ve adaleti yanlış yerlerde aramak akan suyun altına el açmamış ama su içmek isteyen birinin durumu gibidir. Allah’ın astında uyduruk velîler edinenler, su içmek için kaynağın değil maddî ve manevî putların altında el açıp susuzluğunu gidermeye çalışanlara benzetilmiştir. Hak ve hakîkati örtenlerin duası daha fazla kişinin hakkını bencilce yiyerek kendi lüks ve rantını çoğaltmaktan başka bir şey olmadığı için dalâlet olarak isimlendirilmiştir.
Du’a, davet gibi çağırmak anlamında mastardır. Bu kelimenin aslı, bir şeyin yapılmasını istemek için sebepleri davettir. Bu mahiyeti ile, seslenme olan nidâdan ayrılır.
“Hak davet” tabiri çok geniş mana ve yorum taşımakta, birçok hükmü kapsamaktadır. Öncelikle hak olan davet bâtıldan uzak olan davettir. ‘Lâ ilahe illallah’ sözünün gereğini yapmaktır. Dua olup ecri hak etmektir. Suyun tam altında el açıp ondan kana kana istifade etmektir. Kula, nesnelere, nefse kul olup el açmamayı öğrenip davetle öğretmektir. Haklara ve özgürlüklere çağrıdır.

15- Ve semâlarda ve yerde olanlar ve onların gölgeleri, gönüllü ve zorunlu öğle ve ikindi ile Allah’a secde ederler. 

Bi edatı, bir fiilin kiminle birlikte veya ne eşliğinde gerçekleştiğini ifade edip birliktelik ilişkisi kurar. Âyetteki “bi el guduvvi vel  âsâli” ğuduvv ve âsâl ile birlikte Allah’a secde ederler şeklindedir. Zîra sabah-akşam ve yatsıda güneş kaynaklı gölge olmaz.
Kurân’da secde kelimesi Türkçeye Arapçadaki anlamlarından yalnızca biriyle geçmiş, kelimenin taşıdığı diğer anlamlar belirtilmediği için, secde kelimesi ciddi manada anlam daralmasına ve kaybına uğramıştır. Bu durumda âyetlerde geçen ‘yescudu’, ‘uscud’ gibi ifadelerin “Secde ederler.” veya “Secde et!” şeklinde ifade edilmesi boyun büküp itaati anlatmaktadır.
Âyetteki ‘gönüllü ve zorunlu’ ifadesi, irâdeliler ve irâdeli olmayanlara bir göndermedir. Burada Allah’ın yasaları dışında hiçbir mahlûkatın kalmadığı ifade edilmiştir. Herkes ve her şey fizikî ve psikolojik kaide ve kurallar ölçüsünde varlığını sürdürebilir. Bu yasalara rağmen varlığını sürdüren canlı veya cansız herhangi bir varlık yoktur. Işığın yansıdığı her varlığın bir gölgesi olur. Burada gölgelerin secdesi güneşin etrafında dönen dünyanın hareketi sonucu oluşan gölgelerin uzayıp kısalmasıdır. Aslında bu bile, saat gibi işleyen muazzam bir sistemin içinde olduğumuzu ve özgül ağırlığı olan veya olmayan her şeyin yaratılış amacına eninde sonunda boyun büktüğünü ifade etmektedir. Gölgenin secdesi yapılan doğru kabullenmelerin uzantıları ve hayata yansımalarını da kapsayan geniş mana ve yorum alanına sahip âyetlerdendir.

16- De ki: “Semâların ve yeryüzünün Rabbi kimdir?” De ki: “Allah’tır.” De ki:  “O’nun astında kendilerine bile fayda ve zarara mâlik olmayan velîler mi edindiniz?” De ki: “Gören ve âmâ veya karanlıklar ile nûr bir olur mu?” Yoksa onlar, onun yaratması gibi yaratan ortaklar kıldılar da, böylece bu yaratma onlara benzer mi göründü? De ki: “Allah, her şeyin yaratıcısıdır.” Ve O, Vâhid’dir, Kahhâr’dır.

Karanlıklar çoğul olarak zikredilmiştir ki bu ifade, küfrün tüm çeşitlerini kapsarken aydınlatıcı doğruluk/nûr tektir. Âyetteki sıralama önemlidir. Öncelikle mutlu bir sosyal yaşam ve cennet gibi bir akıbete ulaşmak için yapılması gereken, semâların ve yeryüzünün Rabbinin kim olduğunu iyi bilmektir. Yani mülk Allah’ındır ilkesidir. Bu ilke her şeyin emanet olduğunu hatırlatarak zulümlere sebep olan mülkiyet hırsını ve açgözlülüğü törpüler. İkinci ilke aracılar ve sahte putlara inanma ile kulun kendini değersizleştirmesi ve topluma kast sisteminin hâkim olmasıdır. Kast sistemi kulu köleleştirerek efendiler türetir. Bu, sonucu adâlet olan tevhide aykırıdır. Bir olanı bir bilip Vâhid olanın huzurunda herkesin eşit haklara sahip olduğuna inanmamak, kahreden bir hayat ve akıbete kişileri sürükleyecektir. Kahhâr; daima yenen, hep boyun eğdiren, kendisine dikleneni ezen demek iken Vâhid, eşsiz ve benzersiz olan, mutlak ve sonsuz bir demektir.

17- Semâdan su indirdi. Böylece vadiler takdir edildiği kadar sel oldu, aktı. Ve sel, üste çıkan köpüğü yüklenip götürdü. Süs veya metâ yapmak isteyerek ateşte yakılan şeylerden de, üzerlerinde onun gibi köpük oluşur. Allah, işte böylece hak ve bâtıla misal verir. Sonra köpük çözülüp dağılarak gider. Fakat insanlara faydası olan şeyler, böylece yeryüzünde kalır. Allah, işte böyle misaller verir.

Bu benzetmede su ile hak, üstündeki geçici köpük ve cüruf ile de bâtıl sembolize edilmektedir. Yağmur örneğinde olduğu gibi yine çevrede gözlemlenen tabiat âyetleri ile bireysel ve toplumsal bir örnekleme yapılmıştır. Şöyle ki mülkiyeti emanet olarak bilmeyenler, suyun değil köpüğün talibi olanlardır. Bu dünyalıklar sadece amaca ulaştıracak bir araç hükmündedir. Zamanla bu araç, amacını tamamlayıp dağılıp gittiğinde insana kalan su gibi hayat veren sâlih amelleri olacaktır. Hakîkat gönül vadilerine damla damla yağarsa köpük hükmündeki hevâlar zamanla dağılıp gidecektir. Önemli olan duyguların debisini ayarlayabilmektir. Zîra duygu seli ne kadar çok olursa köpüğü de o oranda artacaktır. Arzuların seli artıkça etrafındaki fikrî çer çöpü de bünyesinde toplayıp kirlenerek sürüklenecektir. Abıhayat olma potansiyelindeki insanın, haram-helâl demeden tuğyan ile ömrünü akıtıp tüketirse Allah ve kullar nazarında hiçbir değeri olmayan bâtıl ameller ile kirlenmiş olacağı hiçbir zaman unutulmamalıdır.  

18- Rabblerine icâbet edenler için en güzeli vardır. Ve O'na icâbet etmeyenler, yeryüzünün hepsi ve bir misli daha onların olsa, onu fidye olarak verirlerdi. İşte onlar için hesabın en kötüsü var. Ve onların barınağı cehennemdir. O ne kötü döşektir.

El-Hüsna, en güzel anlamında kullanılmış bir sıfattır ve mefhumu yoktur. Çünkü Allah’a icâbetin hepsi hüsna (en güzel) dır.  Ahsen’den farkı biraz daha manevî ve çok boyutlu bir güzellik olmasıdır. Zaten âyetin devamı Rabbin fıtrî çağrısına icâbetin neler olabileceğine dair örnekler sunmaktadır. Öncelikle Rabbe icâbet eden er kişilerin bir fiyatı olmaz, değerleri olan değerli insanlardır; bu erler satın alınamazlar, kanaatkârdırlar, istediklerini elde etmek için ne satarlar ne de satılırlar. Dünyaların kendilerinin olmasını istemezler, bencil değillerdir, paylaşarak mutlu olurlar. Hesabî değil hasbî davranırlar. Hayatlarında hesabını veremeyecekleri hiçbir şey olmaması için azâmî özen gösterirler. Etrafındakilere güven verirler, onları korur, kollarlar ve bulundukları ortama cenneti getirirler. İşte Rablerine icâbet edenleri bekleyen güzellikler bunlardır.
 
19- Öyleyse sana Rabbinden indirilenin hak olduğunu bilen kimse, âmâ olan kimse gibi midir? Sadece ûlûlelbab tezekkür eder.

Elbâb kelimesi “lubb” kelimesinin çoğuludur. Bir şeyin lubbü, onun özü ve hülasası olduğundan, elbab işin özünü, maksadını, inceliklerini anlama melekesidir. Bundan dolayı bağları kurup anlayan akla “lubb” adı verilmiştir. Bu yüzden Arapça olan akıldan daha özel bir mana taşımaktadır. Bu yakın ilişkiden dolayı bazı müfessirler kelimenin “akıl” kelimesi ile müteradif yani eşanlamlı olduğunu söylemişlerdir.“Ûlû” kelimesi de sahip manasını ifade eder. Ûlûlelbaba sağlam akıl sahibi denmesinin bir sebebi de işin özünü anladıkları için bâtılın önünde sağlam ve kapı gibi durmalarındandır. Sadece ûlûlelbabın tezekkür etmesi ne demektir? Şu âyet ûlûlelbabın ayırt eden özelliğini şöyle ifade eder “Onlar, sözün tamamını dinler, böylece onun en güzel olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidâyete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır.” (Zumer:18) Kendi görüşlerine güvenen ûlûlelbab başkasının sözünü karalamak onu susturmak için bir çaba içine girmeden fikir özgürlüğünü savunur en tezat düşüncelerden bile ahsen olanları seçip ondan istifade edendir.
Rabbden gelen eğer muhatabını daha iyi, daha dürüst, daha faydalı, daha merhametli bir insan kılıyorsa gelen âyetlerin doğru anlaşıldığı sonucuna ulaşabiliriz. Aklında fikir olmayanın, dilinde küfür olur; kalbinde muhabbet olmayanın, elinde şiddet olur. İnsan; mankurt, sürekli düşmanlar üreten, saldırgan, militan ve ötekileştiren bir bağnaza dönüşüyorsa, bu o insanın sağlıklı bir rûh haline ve sağlam bir akla sahip olmadığını ve âyetleri anlamadığını gösterir. Böyle biri sadece tezekkür ettiğini zanneder. Fikir özgürlüğünü savunmayan ûlûlelbab olduğunu zanneder. Kişi fikir özgürlüğü değil kendi fikrinin özgürlüğünü istiyorsa orada taassup kendini gösterir. Doğru bile olsa, taassub yoluyla fikir beyan etmek, hakikati rencide eder.

20- O kimseler, Allah’ın ahdini ifâ ederler ve misaklarını bozmazlar.

Ahd; söz vermek, emir, talimat, taahhüt, antlaşma, yükümlülük, itimat veren söz, yemin, bir şeyi korumak anlamlarına gelir. (Bkz. Yâsîn:60) Mîsâk kelimesi ‘ve-si-ka’ veya ‘ve-sü-ka’ fiil kökünden gelir. Lügatte sağlam yapmak veya işi sağlama bağlamak gibi manalara gelir. Türkçede ‘ve-se-ka’ fiil kökünden gelen vesika kelimesi kullanılır. Kişiyi başka kişilerden ayıran, yüzünü tüm ayırt edici unsurları ile (ahidleri) ile gösteren resmede vesika denmektedir. Sonuç olarak ahd, misakı oluşturan her bir söz/madde iken, bunların oluşturduğu anlaşmanın tamamına da misak denmektedir. Allah’ın ahdini ifâ etmek, kulluk sözleşmesi olan misakın tüm maddelerini teker teker yerine getirmektir. Eğer insanı insan yapan fıtrî değerlerden (ahidlerden) taviz verilirse misak bozulmuş olur. Kulun Allah ile yaptığı bu fıtrî sözleşmeden hâşâ Allah’ın bir çıkarı yoktur. Anlaşmanın tek taraflı bozulmasından zararı yine bozan taraf olan insan görecektir. Peki, kulluk sözleşmesi olan misakı hangi maddeler(ahitler) oluşturur? Şimdi mübarek Kurân bunlara örnekler verecektir. 

21- Ve o kimseler ki, Allah’ın birleştirmeyi emrettiğini birleştirirler ve Rabblerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan korkarlar.

Yasilû fiili ve-se-le kökünden gelir. Eşyanın birbiriyle bağlantılı olması, bitişmesi, temas hâlinde olmasıdır.(el-Müfredat) Bununla kastedilen Allah’ın emrettiği ve bir önceki âyette ifade edilen ahid maddelerini birini diğerinden ayırmadan, parçalamadan bir bütün olarak yerine getirilmesidir. (Bkz. “Yoksa Kitab’ın bir kısmına inanıp, bir kısmını örtüyor musunuz? Artık sizden böyle yapanların karşılığı, dünya hayatında rezilliktir. Kıyâm gününde ise onlar azâbın en şiddetlisine döndürülürler.” Bakara:85) Bu fiil İngilizcedeki ‘on-off’ fiillerini hatırlatmaktadır. Birleşim gerçekleştiğinde bir uygulama gerçekleşir. Dolayısıyla birleştirmekten maksat bir şeyin ayrım gözetilmeksizin yapılmasıdır.  Rabbin emirlerini bir bütünün kopmaz parçaları olarak görüp onları yerine getirmek, hedefine ulaştırmak, Rabbe karşı huşûyu arttırıp hesabı kolay bir hayat yaşanmasına vesile olacaktır. Bu bağlamda huşû; hesapsız bir hayatın, kötülüklere sebebiyeti konusunda bilincin artmasıdır. Burada atıf ‘vav’ları ile cümleler birbiri ile ilişkilendirilmiştir. Şöyle ki hesabını veremeyeceği bir hayat geçirme korkusu (havf) kişiyi bilinçli davranmaya (huşû’ya) itmiş, bu da Allah’ın emirlerini bütünsellik ile yaşamayla sonuçlanmıştır. Şimdi bu kişilerin yaptıklarına dair birkaç örnek davranış sunulacaktır.

22- Ve o kimseler ki, sabırla Rabblerinin vechini ararlar ve salâtı ikâme ederler, onları rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve aleni infâk ederler ve kötülüğü iyilik ile savarlar. İşte onlar için, bu diyarın geleceği vardır.

İnfâk kelimesi, “ne-fe-ka” kökünden türemiştir. ‘Elden çıktı, bitti, tükendi.’ anlamlarına gelir. Nafaka; harcanan para veya ihtiyaçların tamamı için gerekli kazanç anlamında kullanılır. İnfâk ise; malı veya benzeri ihtiyaç maddelerini hayır yolunda kullanarak değerlendirmek, ihtiyaçları gidermektir.
Salât, ıstılahî manada Allah’a yönelerek destek, yardım istemektir. Bu ifade Rabbin vechini arama şeklindeki anlatımı desteklemektedir. Zîra sabırla sadece Rabbin rızasını gözeterek gerçek bir yönelme(salâtı ikâme), infâk ile topluma mutlaka yansımalıdır. “Gizli ve açık infâk ederler.” ifadesi, infâkın duruma ve şartlara göre verilme usûlünü gösterir. Kötülük ve çirkinlikleri savmak için veya infâkı teşvik edip sosyal dayanışmayı artırmak amacı ile aleni yapmak, riya tehlikesi olan durumda ise gizli olarak vermektir. İnfâk veya başka âyetlerde salât ile birlikte gelen zekât, sosyal dayanışmanın ta kendisi olduğu için salât kelimesine ayrıca sosyal dayanışma manası vermek aynı şeyi tekrar olacaktır.
Ed-dâr kelimesi; yurt,  dünya, yaşam alanı, ev  demektir.  Dolayısıyla ‘ukbe’d-dâr’ ifadesi de, bu yaşanan, kalınan hayatın sonu, amacı, hedefi gibi manalara gelmektedir. Güzel bir geleceğe işâret eder. Rabbin vechini aramak bir deyimdir. Türkçemizde olumlu davranışlarda bulunarak göze girmek nasıl maddî anlamda değilse Arapçada da Allah’ın vechi/yüzü ile maddî bir mana kastedilmemiştir. Rabbin yüzünü aramak onun istediğini yaparak Allah’ın rızasına nâil olmak demektir. Âyet fâni olan bu dâr-ı dünyadaki insana bir amaç vermektedir. O amaç şöyle sıralanmıştır: Allah’ın vechi dışında maddî ve manevî hiçbir beklenti içinde olmadan, sırf Rabbin rızası için ona yönelerek (salât) verilenlerin gizli ve aleni paylaşılması (infâk) kötülüğe misli ile değil iyilik ile karşılık vererek ondan kurtulmak ve geleceğe sağlam adımlarla ilerlemektir. İnfâk toplumdaki zengin-fakîr uçurumunun oluşturduğu haset, kin ve düşmanlıkları yok eder. Zîra fakîrlik ve açlık insanları suça teşvik edebilir. Sosyal ve ekonomik zemindeki kötülüğü iyilik ile savmak infâk ile gerçekleşir. Paylaşan, koruyup kollayan birine hiçbir fakîr düşman gözü ile bakmaz. Hatta ona sevgi ve saygı duyup onu korumak ister. Paylaşmadan üst üste yığmanın bir sonu yok iken hayırlı güzel akıbet paylaşan muttakîlerindir. (Bkz. O hâlde sabret, akıbet muhakkak muttakîlerindir. Hâd:48, Arâf:128)  

23- Onların babalarından ve eşlerinden ve zürriyetlerinden sâlih olan kimseler, adn cennetlerine dâhil olurlar ve melekler de onlara her kapıdan dâhil olurlar.

Adn cenneti, en belirgin anlamı ile ikâmet etme, ikâmet edilen yer demek olup 11 âyette kullanılmıştır. Bu isim, esas olarak ‘Bir yerlerde kaldı veya bir şeyleri muhafaza etti.’ yani devamlı anlamlarına gelen ‘adene fiilinden türetilmiştir. Bir şeyin yatağı, merkezi anlamındaki maden kelimesi de bu kökten gelmektedir.
Baba, eş ve zürriyetin birlikte sayılması Allah’a verilen kulluk misâkının getirisinin kuşatıcı, yayılan, nesilden nesle aktarılan ve çok boyutlu kapıları açmasından dolayıdır. Allah’ın misâkına vefânın getirisi, yaşam alanlarını adn cennetlerine çevirmesidir. Zaten hiçbir başarı tesadüf değildir. 

24-Sabretmenizden dolayı selâm üzerinize olsun. Artık bu diyarın geleceği ne güzel.

Âyetimizdeki “Selamünaleyküm!” ifadesi barış, esenlik, sulh ve selâmın ‘paylaşarak kötülüğü iyilikle def edenlerin üzerine olacağı’ müjdesine işâret eder. 22. ve bu âyette sabır kavramının vurgulanması, sabrın ne kadar merkezî bir kavram olduğunu göstermektedir. Sabır beklemek değildir, direnmek ve dirâyet göstermektir. Zîra Allah’ın rızasını kazanmak kolay değildir.  Sırf Allah rızası için kendilerine verilen rızkı paylaşmak, aileyi ve zürriyeti sâlih kullar olarak yetiştirmek, kararlılık gerektiren bir süreçtir ki sabır da tam olarak budur. 

25- Ve o kimseler ki, misâklerinden sonra Allah’ın ahdini bozarlar Ve Allah’ın, birleştirmeyi emrettiğini keserler. Ve yeryüzünde fesât çıkarırlar. Dışlanma ve kötü diyar onlar içindir.

Burada Allah’ın birleştirilmesini emrettiği, bir bütün olarak yapılıp yerine getirilmesi gereken, farzların tamamı yani misâkın ahitlerdir.
La’net kelimesi, yapılmakta olan bir eylemden uzaklaştırmak, iyilik ve faydadan mahrûm bırakmak anlamındaki la’n kelimesinden türemiş bir isimdir. Eski Araplar bu kelimeyi ‘ailenin veya sülalenin bir ferdinin dışlanması’ anlamına kullanırlardı.
Kurân ikili üslûbu gereği bu âyette birleştirilmesi emredilen ahitleri birbirinden kopararak misâklarını bozanların durumunu ele almıştır. Allah’ın insan onuru, huzuru ve mutluluğu için belirlediği misâka uyanların örneği 5 âyette anlatılırken yeryüzünde fesât çıkaranların durumu tek âyette özetlenmiştir. Allah’ın, bir bütün olarak yapıldığında ancak bir sonuç verecek olan (adn cennetleri) emirlerinden birkaçı, kıyâma kaldıran bir yöneliş, ıslâh eden sâlih ameller, rızıktan gizli-aleni infâk ve kötülüğe bile iyiliklerle mukabeledir. Âyette bunların arkasının kesilmesi sonucu fesâdın çoğalacağına dikkat çekilmiştir. Birleştirmenin getirisinden sonra kesilip koparılmanın zararı üzerinde durulmuştur. Âyetin bugüne mesajı; fesât çıkarıp sâlihâtın ve hasenâtın önünü kesen tipler kötü diyar olan cezaevleri ile toplumdan uzaklaştırılması gerektiğidir.

26- Allah, dileyen kimseye rızkı genişletir ve ölçülü verir ve dünya hayatı ile ferahlanırlar ve dünya hayatı, âhiretin yanında metâdan başka bir şey değildir.

Metâ’ herhangi bir müddete kadar kendisinden faydalanılan, sonra biten her şeye  denir. Kısaca metâ’; sâbit, kâmil ve dâim olmayandır. (Bkz. Yâsîn:44) Allah’ın birleştirilmesini emrettiği ahitlerin tersine davranışlar sergilemek, belki kısa süreli ferahlamalara sebep olabilir. Ancak bu aldatıcı bir genişliktir. Zîra geçici olanla kalıcı saadete ulaşılamaz. Manevî yanı ağır basan üst insanın dünyalık metâ ile tatminini her zaman geçici olmuştur. (Bkz. Kalpler Allah’ı zikri ile mutmain olur, öyle değil mi? Rad:28)

27- Ve örtenler derler ki: “Ona, Rabbinden bir âyet indirilse olmaz mıydı?” De ki: “Muhakkak ki Allah, dileyen kimseyi dalâlette bırakır ve O’na döneni hidâyete erdirir.”

Âyette geçen men yeşâu/dileyen kimse ifadesindeki yeşâu fiilinin fâili konusunda iki görüş vardır: İlki fâilin Allah olduğunu söyleyen müfessirlerdir. Diğeri de insan olduğunu söyleyenlerdir. Bize göre bu fiilin fâili önce insan, sonra Allah’tır. Şöyle ki, kul özgür iradesine müdahale olmadan seçimi yapar. Allah da o seçime engel koyup kulun irâdesini hiçe saymaz. Zîra Rabbimiz seçimlerin sorumluluğunu özgür irâdenin varlığına bağlamıştır. Eğer özgür irâdeye müdahale edilirse seçimin sorumluluğundan mükellefiyet kalkar. Âyetin bu kısmında yer alan ‘men enâb’ ifadesindeki ‘enâbe’ fiilinin fâili insana gitmektedir. Allah’a yönelme eylemini gerçekleştiren ve bunu dileyen insandır. Eğer Allah dilediğini dalâlette bırakırsa devam eden cümlede insanın yönelmesinden bahsetmek çelişki olacaktır. Yönelme işi de gönülle alâkalı bir iştir. Allah’a yönelmek, aslında insanın gönlünde meydana gelen köklü değişimin adıdır ve şirke, inkâra akan gönül güzergâhının tam tersine akmaya başlamasıdır. Tam da burada ‘hidâyet-dalâlet’ zıtlığı üzerinden bu akış tarif edilmiştir. Bu sebeple “yudillu men yeşâu” ibaresi “yehdî ileyhi men enâb” ibaresinin zıddı olarak okunmalıdır. Kaldı ki önce kulun dilemesini en başta yine Allah dilemiştir. Sonuç olarak Allah’ın dilemesi bireysel değil, insanın seçimler yapması manasında genel bir kaideyi de ifade etmiş olabilir. 
Hakka, ilâhî ve fıtrî olana yapılan çağrıya yönelmek için mucize beklenmesi dalâletin ta kendisidir. Zîra inanması zor olan, acayip, tutarsız ve anormal bir iddia ile resûl gelmiş olsa idi o zaman inanmak için bir olağanüstülük, mucize beklentisi doğal karşılanırdı. Maalesef Kurân’ın mesajını bilmeyenler veya çok sığ anlayanlar tatmin olmak için yüzyıllar boyunca mucizeler, kerametler üretmek zorunda kalmışlardır. Hatta bunu akidevî bir konuya dönüştürüp mucizeyi inkârdan bile bahsetmişlerdir. Bilgilerinin azlığına, bazılarının câhil olmasına rağmen zikirle, riyâzet ve mücâhede-i nefsle meşgul olanların niceleri ilginçtir ki keşif ve kerâmetle anılırken neden ilimle (fıkıh, astronomi vs.) meşgul olanlarda böylesi fütûhât ve rivâyet vâki olmamıştır? Zîra kevnî ve kavlî âyetlerdeki uyuma şâhit olanlar mucize ve kerâmetle zaman kaybetmemiş, yaşayarak itminana ulaşmışlardır.

28- Bunlar, inanan ve kalpleri Allah’ın zikri ile mutmain olmuş kimselerdir. Kalpler Allah’ın zikri ile mutmain olur, öyle değil mi?

Kalbin bu şekildeki eylem bildiren (fiil olarak) türevleri 30 civarında âyette geçer. Kurân’da kalp düşüncelerin inkılâp ettiği merkez manasındadır. Kurân-ı Kerîm’de birçok yerde zikr kelimesi Kurân’ın adı olarak geçmektedir. (Bkz. Hicr:9, Nahl:44, Enbiyâ:50, Fussilet:41) Bununla birlikte zikr mastar olarak ‘anmak, hatırlamak’ manasına gelir. Allah’ın kurucu ilkeleri olan kevnî ve kavlî âyetleri birleştirip hatırda tutmak, gündem edinmek Allah’ın zikri ile hayatını şekillendirmektir. Allah’ın zikri o kadar nettir ki kişiyi yaptığı veya yapacağı her düşünce ve eylemde güven dolu bir tatmine ulaştırır. Doğru olduğuna inanarak, faydalı, sâlih ameller ortaya koymak için, imkânlarını, enerjisini, sağlığını, zamanını, malını-mülkünü hülasa rızık olarak ona ne verildi ise iyilik için infâk edenlerin yaşadığı tatmin ve huzur buna güzel bir örnektir. Karşılaşılan sıkıntıları aşmak içinde, Allah’ın kurucu ilkeleri olan kevnî ve kavlî âyetleri bir bütün olarak okumak için gündem edinmek (zikretmek), zikrin onaylamadığı eylem ve söylemden uzak durmak; kalp tatminini artıran, karamsarlıktan kurtaran, umut veren bir mutmainliktir. Zikrin sadece dil ile yapılan bir söylem ve tekrar olmadığının teyidi bir sonraki âyette ifade edilen sâlih amel vurgusudur. Özetle Allah’ın zikri olan fıtrata uygun emir, tavsiye ve yasaklar insanı insan yapmayı hedefler. İnsan yaratılış amacına uygun davranışları zikrettiğinde yani hatırlayıp onun gereğini yaptığında ancak kalbi tatmine ulaşabilir. Dürüst olduğunuzda, yalan söylemediğinizde kalbiniz tatmin olur. Aldatmadığınızda, çalmadığınızda, paylaştığınızda kalbininiz tatmin olur. Eğer bir açı doyurduğunuzda bir hayvana su verdiğinizde o kalbi tatmini yaşamıyorsanız kalbiniz çoktan ölmüş demektir. 

29- Ne mutlu inanan ve sâlih amel yapanlara! Sığınağın en güzeli onlara…

 “Ne mutlu!” diye tercüme ettiğimiz tûbâ kelimesi, sözlükte ‘cennet bahçesi, güzellik, hayır, şeref ve gıpta’ gibi olumlu anlamlarına gelmektedir. Dünyanın en güzel hissi, doğru olduğuna inandığınız, başkalarına ve kendinize faydalı olup toplumun sulhu ve selâmeti için yapılan sâlih amellerdir. Bir insanın hayatını kurtarmak, adâletin tecelli etmesine yardım etmek, bir açı doyurmak, insanların minnet ve şükranla gülümsemesini sağlayacak ameller ortaya koymak, bencillik, hırs, kibir ve buhranlardan huzur ve mutluluklara sığınmaktır. İşte sığınağın en güzeli de budur.

30- İşte böyle, onlardan önce de ümmetlerin gelip geçtiği bir ümmete, seni vahyimizi tilavet etmen için gönderdik. Ve onlar, Rahmân’ı örtüyorlar. De ki: “O benim Rabbimdir ve O’ndan başka ilâh yoktur. Ben O'na tevekkül ettim ve tevbem O'nadır.”

Ümmet ve ümem kullanımı, nebînin yaşadığı toplumun değer yargılarına, etrafında kümeleştikleri kurallar bütününe bir göndermedir. (Ayrıntılı bilgi için Bkz. Fâtır:24, Neml:83, Arâf:38–159–164–181) Bazı müfessirler âyette geçen ”fi” harf-i cerinin “bi”  anlamında olduğunu söylemişlerdir. Yani, seni bir ümmete gönderdik. Bazıları da “fi” harf-i cerinin asıl manasında (de, da, içinde) olduğunu söylemişlerdir. Yani, seni onların içinde olarak gönderdik. Onların bir ferdi olarak, aralarında yetişmiş bir kişi olarak gönderdik.
Tilâvetin içinde tebliğ etmek manası da vardır. Çünkü tebliğ, yani mesajı insanlara ulaştırabilmek için onu okumak, öğrenmek ve öğretmek gerekir. (Bkz. Fâtır:29, Neml:92, Arâf:175)
Âyette Allah’ı değil de Rahmân’ı örtmeleri önemli bir detaydır. Zîra müşrikler Allah ismini kabul etmektedirler. (Bkz.  Gerçek şu ki, onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı, Güneş'i ve Ay'ı yararınıza sunan kimdir?" diye sorsan, kesinlikle "Allah." diyecekler. Ankebût:61) Burada Allah’ın bir esması olan rahmet ve merhametin kaynağı manasındaki Rahmân sıfatı örtülmeye çalışılmaktadır. Zîra Rahmân ve Rahîm biraz daha anneci ve merhamet ile ilgili bir kavramdır. Müşriklerin ilâh algısı güç odaklı, merhametsiz katı bir erkektir. İnandıkları ilâhın Rahmân ve Rahîm olması onların tasavvuruna göre tanrıyı yumuşatarak âciz gösterdiği için nefretlerini arttıran bir hakaretti. Bunu nüzulde daha önce inmiş şu âyetten net olarak okumaktayız: “Ve onlara “Rahmân’a secde edin!” dendiği zaman, “Rahmân da neymiş? Senin bize emrettiğin şeye mi secde edeceğiz?” dediler. Ve onların nefreti arttı.” (Furkân:60) Âyetin son kelimesi metâb’dır ve “Tevbemi sunarım.” anlamına gelmektedir. Tevbe de “dönmek”, yani “Allah’a dönmek” demektir. Metâb ile inâbe arasında mana benzerliği vardır. “Yönelmek” manasına gelen 27. âyetin sonundaki enâbe kelimesi, bu âyetin sonundaki metâb ile “tevbe edip yönelmek” manalarını bize vermektedir. Şeyhülislam Ebussuud Efendi tefsirinde “Ve ileyhi metab” cümlesini “Benim tevbem O’nadır.” şeklinde yorumlamıştır.

31- Ve eğer Kurân’la dağlar yürütülse veya onunla yer yarılsa veya onunla ölüler konuşturulsa… Bilakis, emirlerin tamamı Allah’ındır. İnananlar hâlâ ümitlerini kesmediler mi? Allah dilemiş olsaydı insanların tümünü elbette hidâyete erdirirdi. Ve örtenlere, sanatla yaptıklarından dolayı isâbet eden veya diyârlarından daha yakına sokulan kâri’a Allah’ın vaadi gelinceye kadar devam eder. Muhakkak ki Allah miadında ihtilaf etmez.

Kâria kelimesi kök itibariyle “çok şiddetle vuran, şiddetle yüklenen şeyler, insanlara şok yaşatan ciddî felâketler” anlamında kullanılır. Bu manada Kurân’da kavimleri beklemedikleri anda yakalayan, şok eden âfete “kâria” denilir. Âyette geçen “kâri‘a” kelimesi başında belirlilik takısı olmadığı için herhangi bir belâ, çarpan, vuran âfet anlamındadır. Başında “elif-lâm” olan kullanımlarda ise kastedilen Hâkka:4 ve Kâri‘a:1-3’te olduğu gibi ‘son saat’in bir sıfatıdır. Miad; müsaade edilen zaman demektir. Burada gelen, çarpan belâ veya felâketin artık evlerinin yakınına kadar geldiğini ve kaçacak veya tedbir alacak zamanın ve fırsatın kalmadığını beyân etmektedir.
Âyette Kurân ile ne yapılamayacağı anlatılmıştır. Zîra muhatap sürekli peygamberden olağanüstülük ve mucizeler beklemektedir. (Bkz. “Ve örtenler derler ki: “Ona, Rabbinden bir âyet indirilse olmaz mıydı?” Rad:27). 27. âyette müşriklerin mucize talepleri dile getirilirken burada ise müminlerin müşriklere karşı gösterilmesi için mucize talepleri konu edinilmiştir. Zîra “İnananlar hâlâ ümitlerini kesmediler mi?” cümlesi, müşriklerin mucize ile iknâ edilip boykotun, sıkıntı ve baskıların sonlanması ümidine işâret eder. Bu yolla hidâyete ulaşmanın Allah’ın sünnetine aykırı olduğu şu cümle ile hatırlatılmıştır: “Allah dilemiş olsaydı insanların tümünü elbette hidâyete erdirirdi.” Elindeki kitabı okuyarak büyüler yapan veya tılsımlı sözler söyleyerek kerâmet ve mucize gösterdiğini iddia edenler ile resûllerin temel farkı burada ortaya konmuştur. Resûllerin iki temel görevi vardır: İlkin 28 ve 29. âyetlerde “Ne mutlu Allah’ın zikri ile mutmain olanlara!” şeklindeki müjde görevi ve burada olduğu gibi her türlü sarsıcı maddî ve manevî (kâri’a) belâ ve âfetlere karşı onları uyarma görevidir. İman gayba olduğu için resûllerden ve getirdikleri öğretiden bundan fazlasını beklemek hatadır. Zîra bu beklenti ve umut, gayba iman prensibine terstir.
Sana’û; “icat etmek, tasarlamak, özenle ve sanatla yapmak” anlamına gelmektedir. Rağıb’ın ifadesiyle ‘her sun’ fiildir, fakat her fiil sun’ ’ değildir. Fiil hayvan ve cansız varlıklara nispet edildiği halde sun’ onlara nispet edilmez. Bizdeki sanayi kelimesi de buradan gelmektedir. Bu fiil, sanat’la aynı kökten türetilmedir. Bu, sanat adına ortaya çıkarılan her şeyi kapsamına alır. Burada gelecek olan âfetten kaçmamalarının sebebi olarak ‘özenle ve sanatla yaptıkları’ gösterilmiştir. Bu kadar dünyevîleşip yaşadıkları şehre saplanmasalardı âfet âyetlerini yalanlamaz ve uyarılar ölçüsünde miadleri dolmadan, erkenden, yaşadıkları şehirden hicret edebilirlerdi. Bu âyetlerin hicret öncesi taşıdığı mana ve oluşturduğu bilince dikkat edilmelidir. Allah’ın arzı geniştir. Eğer bir bölgede zulüm evlerinizin yanına kadar hulûl etmiş ise savaşacak, mücadele edecek gücünüz de yok ise zaman varken mala, mülke saplanıp kalmadan oradan hicret etmek farzdır.

32- Ve and olsun ki, senden önceki resûllerle de alay edildi. Böylece Ben, örten kimselere mühlet verdim. Sonra onları yakaladım. Böylece benim ikâbım nasıl oldu?

İnananların ve resûlün neden mucize beklentisi içinde olduğunun bir başka gerekçesi de resûlün mucize gösterememesi sonucu alay konusu oluşudur. Enâm 35 ve 36’da resûlün baskılar sonucu mucize gösterme isteği detaylı olarak konu edilecektir. Orada resûle “Onların yüz çevirmesi sana zor geliyorsa yere bir tünel aç veya semâya merdiven daya da onlara bir âyet (mucize) getir eğer gücün yetiyorsa? Allah dileseydi, elbette hepsini hidâyet üzerinde toplardı. Artık sakın câhillerden olma! (Davete) ancak işitenler icâbet eder…(mucize isteyenler değil)” şeklinde bir zihnî inşa ve düzeltme yapılacaktır.
Arapçada “imlâ“, mühlet vermek, mühleti uzatmak”  demek olup  zıddı i’câl’dir.  “Meliyy”  de,  uzun zaman manasındadır. Burada önceki kavimlerin uyarıldığı, ancak bu uyarının üstünü örtükleri için âfetten kaçamadıkları bir ibret vesikası olarak hatırlatılmıştır.  

33- Artık herkesin kesbettikleri şeyler üzerinde kâim olan kimdir? Ve onlar, Allah'a ortaklar kıldılar. De ki: “Onları isimlendirin. Yoksa siz, O'na yeryüzünde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Veya sözün zâhir olanını mı?” Bilakis, örtenlere plânları süslü gözüktü ve yoldan saptırıldılar. Ve Allah, kimi dalâlette bırakırsa artık onun için bir hidâyet eden yoktur.

Kesbetmek burada insanın kendine bir fayda sağlayacağı veya menfaat elde edeceği zannı ile mal, para, savaş, bilgi, çevre vs. gibi kazanımlar için kendine zarar verecek bir yola girmesidir. (Bkz. K-s-b maddesi el-Müfredat) Buradaki zarar kesbettikleri üzerinde mutlak kâim olduğu zannıdır. Kâimun (gözetleyen) kelimesindeki “kıyâm” oturmanın zıddı olan bir kıyâm değildir. Buradaki kıyâm mahlûkatın işlerini kesintisiz görüp gözetmek, çekip çevirmek anlamındaki mutlak kıyâmdır. Nitekim Allah’ın bir ismi olan el-Kâim; eşsiz aktif özne, yönetmede sebat eden, işine kesintisiz riâyet eden demektir. Kulların kazanç için neleri fedâ ettiklerini, başkalarının hakkını kesbedip etmediklerini, bu biriktirmenin verdiği zararı âyetin devamı bize şöyle izah etmektedir: “Ve onlar, Allah'a ortaklar kıldılar.” İnsanlar kazandıkları üzerinde mutlak kâim olduklarını düşünürlerse artık onu paylaşmazlar. Bunu yapabilmek için gaybı taşlayarak bazı plânlar kurgulamış ve süslü inançlar uydurmuşlardır. Bu inançların temelinde bireyin nefsanî istekleri yatar. “Artık onları isimlendirin!” ifadesi ‘Şirkin oluşturduğu kast sistemini itiraf edin, bu inancın adını dürüst olarak ortaya koyun!’ teklifidir. “Sözün zâhir olanını mı söylüyorlar?” cümlesindeki “zâhirin mine’l-kavl” ifadesi konuları yüzeysel değerlendirme sonucu oluşan sığlığı anlatır. Derinlemesine bilgisi olmayanlar bilmedikleri konularda üstün körü değerlendirmeler yapıp geçiştirmeye çalışır. Yaratanın tekliği statüleri eşitlerken, aracı şirk inancında bir anda şahlar, vezirler ve piyonlar oluşur. Bir şah için vezir gözden çıkarılır veya bir vezir için onlarca piyonun kaybı göze alınır. Bu şirk bakışıdır. Ancak tevhitte efendi için kolayca harcanan ucuz hayatlar (piyonlar) yoktur. Her insan bizzat değerlidir. Kendini ve statüsünü toplumda olmadık şekilde yücelten, kendini ayrıcalıklı görüp diğer insanları kolayca harcanabilecek piyonlar gibi görenleri bekleyen son, devam eden âyette özetlenmiştir. 

34-Onlara dünya hayatının içinde azâp vardır ve âhiretin azâbı daha meşakkatlidir. Ve onlar için Allah’tan sakındıracak yoktur.

Vâkin kelimesi koruyup kollamak için sakındırmak manasına gelir. Takva da aynı köktendir. Koruyucu manasındaki muhafızdan farklıdır. Muhafız, gücü ve yetenekleri ile tehdidi durdurarak sizi koruyabilirken burada zarardan uzak tutma, gizleme yolu ile bir sakındırma beklentisi söz konusudur. Müşrikler de bilmektedir ki Allah’ın üzerinde ona denk bir güç yoktur. Bu yüzden ondan koruyacak, muhafaza edecek olan bir güç de olamaz. Buradaki sakındırma, şefaatçiler yoluyla veya sırât anlatımındaki müritleri saklamak, af edilmelerini sağlamak, arabuluculuk şeklindeki aracı putlara yüklenen sakındırma payesidir. Kulun kendini sakındırıcılar ve arabulucu şefaatçiler karşısında değersizleştirmesi, bir piyon hâline getirmesi, dünya hayatında azâp olarak kişiye yetecektir. “Ve onlar için Allah’tan sakındıracak yoktur.” İfadesi, Allah’ın -hâşâ- sakınılması gereken korkunç bir ilâh oluşu ile alâkalı değildir. Bu kullanım aracı/şefaatçi putların, evliyaların sakındırma, koruma ve saklama güçlerinin olduğu inancını reddetmek içindir.

35- Muttakîlere vaad olunan cennetin misâli: “Altından nehirler akar ve onun ürünleri ve gölgesi daimîdir” İşte bu, takvalıların geleceğidir ve örtenlerin geleceği ise ateştir.

İnsan, fıtratı gereği yeşili, doğayı sever ve bu tarz nezih ortamlarda huzur bulur. Şehirlerimizde temiz su kaynakları ile beslenen, gölgesinde insanların dinleneceği, bahçelerin varlığı ne kadar artarsa yaşam alanları o kadar kaliteli olacaktır. Betonlaşma şehirlerimizi yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennemlere çevirirken, eko sisteme katkı sağlayarak birçok canlının yaşamasına imkân veren tabiî alanların artması yaşamı cennet misâli kılacaktır.

36- Ve kendilerine kitap verilenler sana indirilenle ferahlanırlar. Ve onun bir kısmını inkâr eden hiziplere de ki: “Ben, sadece Allah’a kul olmakla ve O'na şirk koşmamakla emrolundum. Ben, O’na davet ederim ve sığınağım O’nadır.”

Ahzâb, hizbin çoğuludur. Hizb’in, asıl manası silaha, harp aletlerine ve özellikle insan topluluklarına denir. Bunun diğer topluluklardan farkı bir kimsenin has askerine ve belirli arkadaşına onun hizbi denmesidir. “Onlar şeytânın hizbidir.” âyeti de bu anlamdadır. Hizb, toprağı katı ve kalın olan yere dahi denilir. Aynı şekilde ahzâb Hz. Peygamber’e karşı savaşmak üzere toplanıp Medine’yi muhasaraya kalkışan, tek görüşü körü körüne savunan, radikal, militan, tekfirci ve nefretleri ile Hendek savaşına neden olan topluluklara da isim olmuştur. Kurân genelde hizipleşmeyi eleştirir.
Ûtu’l-kitab kavramı, 20 yerde zikredilir. Kendilerine kitap verilenler demektir. Ehlu’l-kitab ise Kurân-ı Kerim’de 31 yerde geçer. Bu ifade kitap ehli, kitapla haşır-neşir olup onu iyi bilenler anlamına gelir. Kitap ehli olanlar genelde bu bilgileri ile toplumda bir statü elde etmiş, ruhbânlar üretmişlerdir. Kurân’da putperest müşriklerden, Yahudi ve Hıristiyanları ayırmak için kullanılır. (Bkz. Ey Ehli Kitap! Allah’ın âyetlerini ne diye örtüyorsunuz, hâlbuki doğru olduklarına şahitsiniz? Ey Ehli Kitap! Gerçeği neden gerçek dışı gibi gösteriyor, bile bile gerçeği gizliyorsunuz? Âli İmrân:70-71) Rad:36’da kitap verilenlerin zıddı olarak kitabın bir kısmını örtenler manasında dolaylı olarak ehlikitaba işâret edilmiştir. Bunların şirki Medenî âyetlerde örneklendirilecektir. (Bkz. Ahbârlarını Allah’ın astında rabler edinmeleri… Tevbe:31)
Yefrahûn kelimesinin kökü feriha’dır. Kitap verilenler ferâhlarken kitabın ehli olanlar hiziplere ayrılmıştır. Burada iki bakış farkı vardır: İlki kitaba kendini teslim edenler, diğeri kitabı teslim alanlardır. Kitabı teslim alanlar, âyetleri kendisi gibi anlamayanları hemen ötekileştirir ve dışlar. Bunlar hiziplere ayrılmada çok mâhirdir. Birilerini dışlamak için her zaman ve zeminde kendilerine göre gerekçeleri vardır. Onlara göre kimileri ilkesizdir, kimileri âyetleri önemsemez, kimileri Arapça bilmez-gramer bilmez veya rivâyet bilmez, hadis, tefsir bilmez, usul erkân bilmez vs. Her zaman farklılığı zenginlik olarak değil, tefrika için görürler ve onu kullanıp parçalayan militanlar yetiştirirler. Aslında bölücü, parçalayıcı, nefret ettirici bakış şirk bakışıdır. Her zaman ilgiyi, daveti kendine veya kendi gibi konuşanlara, düşünenlere yaparlar. Tevhid ehli, daveti sadece Allah’a yapar, yani Rabbin ilkeleri ile kullarını buluşturur. İnsanların kurtuluşu ve sığınağı tekfircilerin sancağı altında değil, bu kurucu ilkelerin altında bir ve bütün olmaktır.

37- İşte böylece onu, apaçık hüküm olarak indirdik. Sana gelen ilimden sonra eğer onların hevâlarına tâbi olursan, elbette senin için Allah’tan bir velî ve sakındıran yoktur

Allah, mesajını herkesin kolayca anlayabileceği apaçık bir lisân ile indirmiştir. Maksat, mahza anlaşılmaktır. "Kuranen arabiyyen"(Bkz. Şuara:195, Zümer:28, Yusuf:2) ve "hukmen arabiyyen" ifadelerini biz Arap kelimesinin lügat manası ile çevirmeyi uygun görüyoruz. Zîra günümüzde Arap denince insanların zihnine sadece belli bir coğrafyada Arapça konuşan bir ırkın adı gelmektedir. Kurân’da ise bağlama göre değişmekle birlikte genellikle bir ırktan değil meramın sağlıklı aktarılmasından bahsedilir. Mesela “hükmen arabiyyen” ifadesine “Arapça hükümler” denmesi mantık dışıdır. Zîra hem nüzul ortamında hem 14 asırlık süreçte hem de günümüzde Kurân’ın Arapça olmadığını söyleyen, iddia eden yoktur. Aynı zamanda Arapça hükümler ile İngilizce, Fransızca, Türkçe, Farsça hükümler denmesi arasında hiçbir fark yoktur. Zîra hepsi konuşulan lisânlardan bahseder. Ancak “arabbiyyen” kelimesine kök manasını verdiğinizde artık orada mana yerel bir lisân veya ırkı kastetmekten çıkıp âlemlerin Rabbinin hitabına uygun evrensel bir mahiyet kazanacaktır. Peki, Arap kelimesinin manası nedir? Arap kelimesi göçebelerin hayatını ifade eden ‘erebhe’den gelir. Kelimenin “çöl, çölde yaşayan kimse, açıkta kalan’’ manasına geldiğini kabul edenler olmuştur. “Kara ülkesi” veya “step” anlamına gelen İbrânîce arabha isimlendirmesi de ‘’açıkta, göçebe, kırsal, bedevi’’ hayatından temellenir. Hucurât 14’teki Bedevîler “İman ettik.” dediler âyetindeki el-arabu, a’râbî’nin çoğuludur. Yani a’râb, bir köy veya kasabada ikâmet etmeyip badiyede, açıkta dolaşan bedevî göçebelere verilen isimdir. Arab ismi ise, köy veya kasabalarda yaşayanlar için kullanılır. Arap kelimesi ilk defa Asur Kralı III. Salmanasar’ın Suriye’de hüküm sürmekte olan küçük devletlerin isyanından ve bunların bozguna uğratılmasından bahseden kitabesinde geçmektedir. Bu kitabeler de M.Ö 853’ten M.Ö 6. yy kadar Asur ve Bâbil kitabelerinde Aribi, Arabu ve Urbi adlarıyla sık sık rastlanmaktadır. Acem, ‘arabiyyen’in tam zıddıdır. Acem kelimesi “dili iyi konuşmamak, anlatımda eksikliğin, pürüzün olması, açık seçik olmayan, derdini anlatmada acemi” demektir. Arabiyyen apaçık, acem(ce) ise açıklayamayan/kapalı demektir. Allah’tan gelen ilim kişiye ve topluma velîlik yapıp onları kötülüklerden sakındırırken, bencil istekler olan hevânın arzusu mucizeler ve kerâmetlerdir.

38- And olsun, senden önce de resûller gönderdik. Onlara da eşler ve zürriyet kıldık. Ve bir resûl, Allah’ın izni olmaksızın âyet getiremez. Her ecel için bir kitab vardır.

Önceki resûllerden bahsedilmesi ve yukarıdaki kitap verilenler kullanımını birleştirdiğimizde artık Mekke’nin son yıllarında Hz. Muhammed’in Yahudi ve Hıristiyan tüccarlar ile karşılaşmaya, onları da davet etmeye başladığını söyleyebiliriz. Rad 27’de Hz. Peygamberden müşrikler gebelerin karnındakini bilmesini istemekteydiler. Rad 31’de müminlerin mucize beklentisi konu edilmiş, burada ise muhtemelen resûl ve nebî soyunun ırk temelli olacağını savunan ehlikitaba bir cevap verilmiştir. Zîra onların inancına göre özellikle Yahudilerde resûller İbrâhîm soyundan gelmelidir. Bu talep doğrultusunda Hz. Peygambere de bir soy şeceresi üretilmiştir. Eğer resûl seçimi soy-sop ile yapılmış ise bunda seçilenlerin bir müdahalesi, emeği, çabası olmayacaktır. Soy ve ırk temelli her bakış, yorum sonuçları itibariyle yıkım, gözyaşı ve savaşlara sebep olmaktan başka bir şey getirmemiştir. Yahudi ırkçılığı olan antisemitizmin veya Nazi ırkçılığının temeli bir soyun diğer tüm soylardan, zürriyetlerden üstünlüğüne dayanır. Resûllere söyletilen şudur: De ki: “Ben sadece sizin gibi bir beşerim” (Bkz. Fussilet:6) Bu ilke, resûller üzerinden bile bir soy-sop, ırk ayrımına girilmemesi gerektiğini hatırlatıp tüm insanların köken birlikteliğine dikkatleri çekmektedir. 
Her ecelin yani vakti, sonu belirli olan zaman dilimlerinin bir kitabı vardır ifadesi, her dönemin kendine has, farklı kavrayış ve anlama şekilleri olmasından ötürüdür. Mesaj aynı olsa da zamanın rûhuna uygun anlatılmalı ve aktarılmalıdır. Her resûl kendi bulundukları zamanın, lisânın, kültürün algı seviyesine uygun olarak insanlığın ortak doğrularını apaçık (arabiyyen) anlatmaya çalışmıştır. Bu ve bir sonraki âyeti ehlikitabın “Diğer ilâhî mesajlar varken niçin yeni bir mesaja ve resûle ihtiyaç duyuldu?” sorusuna cevap olarak da okuyabiliriz. Cevap her dönemin bir kitabı olmasıdır.

39- Allah, dilediğini siler ve sabitler ve ümmülkitap, O'nun katındadır.

Mahv, yazının izini gidermek manasındadır. Nitekim bir kimse yazının izini giderdiğinde, onu sildiğinde denilir. Allah’ın dilediğini silmesi bir keyfiyet olarak anlaşılmamalıdır. Burada genel bir yasadan bahsedilir. Allah’ın indirdiği değişmez. Doğruların kadrini bilmeyerek hevâ ile onları kendi çıkarları için tahrif edenler zamanla kitaplarının aslından mahrum olurlar. Yani Allah onların hükümlerini bu yasa sebebiyle silmiş, belirsizleştirmiştir. Ama kurucu ilkeler olan kitabın âyetlerini yaşayanlar için yasa tersinden işlemiş ve âyetler sabit/kalıcı olmuştur. “Ümmü’l-kitâb” kavramı, Türkçe karşılığı ile anayasa demektir. Bu âyet, Allah’ın katında/nezdinde bu yasaların, değerler sisteminin değişmediğinin beyanıdır. Bu yüzden ‘Ümmülkitap, O'nun katındadır.’ ifadesi Allah’ın şeriatındaki değişmezliği vurgular. Ancak ‘Her ecelin bir kitabı vardır.’ ifadesi değişmez olanın tebliğ ve davet metotlarındaki değişebilirliğine işârettir. Zaten bir sonraki âyet o dönem insanının algısına uygun olarak kitabın tebliğinden bahsedecektir. Bu âyetlerin iç bağlamı 37. âyetteki ‘hükmen arabbiyen/apaçık hükümler’ ifadesinin örnekleri sadedindedir.  

40- Ve şâyet vaadin bir kısmını veya tamamını sana göstersek de sana düşen, sadece tebliğdir ve hesap, Bizim üzerimizedir.

(Buradaki teveffa için bkz. Araf:37). Allah’ın âhiret ile veya gaybî konular ile ilgili resûlüne vaad ettiklerinin bir kısmını gösterse bile, resûl gördüklerini karşıya anlatsa da, doğruluğuna yeminler etse de, imtihan perdesinin kendisi için kalktığını, artık imandan öte şehâdet âlemine geçtiğini söylese bile (süreci tamamlasa bile) resûlün yapacağı sadece ve sadece tebliğ etmek olacaktır. Resûllerin veya onun izinden giden muttakîlerin, insanların inançları ile alâkalı, tepeden bakıp parmak sallayıcı bir üslûpla, hesap sorucu, ceza kesici olmaları kesin bir dille yasaklanmıştır. Allah’ın elçileri insanların hür iradeleri ile yaptıkları seçimlere saygı duymakla yükümlü kılınmışlardır. Allah’ın elçilerinde dahi bu hak yok iken, rivâyet, sünnet, hadis, gramer, bilim veya başka gerekçelerle hesap soranlara ne demeli? Parmak sallayarak insanlara hesap sormak kendini el-Hasîb’in makamında görmektir. O nedenle başkalarının yanlışları üzerinden ötekileştirici, reddiyeci bir dil ile hedef gösteren bir söylemden kurtulmak öncelikli olmalıdır.

41- Yeryüzüne gelip onu etrafından nasıl eksilttiğimizi görmüyorlar mı? Ve Allah, hüküm verir. O'nun hükmünü bozacak kimse yoktur. Ve O, hesabı seri görendir.

Yeryüzüne gelip onun etrafından eksiltme, dünya misafirhanesinde insana tanınan imkânların zamanla tüketilmesidir. Ömür de imkânlar gibi, yavaş yavaş azalarak eksilir. Bu kullanım, ölüm yolcusu olan insanın Allah’ın bozulamaz yasasına mahkûm olduğunu hatırlatır. Dünyadaki ölüm ve arkasından sorulan seri hesap, resûllere neden sadece tebliğ görevi verildiğinin gerekçesidir. Bu meyanda bir sonraki âyette geçmiş nesillerden ve ölümsüz kalacakmışçasına kurguladıkları plânlardan bahsedilir.

42- Ve onlardan öncekiler plân kurmuşlardı. Oysa tüm plânlar, Allah’a aittir. Her nefsin ne kazandığını O, bilir. Ve örtenler yakında bu diyarın geleceğinin kimin olduğunu bilecektir.

Bu dünya diyarının geleceği, sahibi hiçbir zaman bir ülke, bir ırk veya insanlar olamayacaktır.

43- Ve örtenler derler ki: “Sen, resûl olarak gönderilmiş değilsin.” De ki: “Allah ve kitabın ilmi yanında olanlar, benimle sizin aranızda şehîd olarak kâfidir.”

Şehîd, kelimesi sözlükte hazır bulunmak, bilmek ve haberdar olmak gibi anlamlar taşıyan ‘ş-h-d’ kökünün türemiş şeklidir. Zîra bu şeklin şâhid şeklinde kullanıldığı yerler de vardır. Şehîdin şâhitten farkı, tanıklığını şâhitte olduğu gibi pasif değil bizzat içinde yaşayarak gerçekleşmiş aktif bir tanıklık olmasıdır. Ulûhiyeti niteleyen “Şehîd” ismi, “her şeyden haberdar olan, kendisinden hiçbir şey gizlenemeyen ve hiçbir şeyi unutmayan aktif bir tanıklık” manasında Allah’ın bir sıfatı olarak da Kurân’da kullanılır (Bkz. Burûc:9) Şehîd kelimesi, Kurân’da otuz beş kez geçer. Bunlardan on dokuzunda Allah’ı niteler. Allah’ı niteleyen “Şehîd” ismi, Kurân’da her zaman tekil olarak gelir. (Ayrıca şâhid için bkz. Saffat:150)

Rad sûresinden anladıklarımız şimdilik bunlardır. Bu zengin temsillere bizi şâhit kılan Allah’a hamd olsun! Duamız, Rabbimizin bizi şehîtlerle birlikte yazmasıdır.

 
Eklenme Tarihi : 4.06.2021 08:25:41
Okunma Sayısı : 468