وَاذْكُرُواْ نِعْمَتَ اللّهِ عَلَيْكُمْ وَمَا أَنزَلَ عَلَيْكُمْ مِّنَ الْكِتَابِ وَالْحِكْمَةِ يَعِظُكُم بِهِ وَاتَّقُواْ اللّهَ وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

Allah’ın üzerinizdeki nimetini ve size öğüt vermek için indirdiği kitabı ve (ondaki) hikmet'i düşünün. (Ki;) Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ve iyi biliniz ki, hiç şüphesiz Allah her şeyi bilendir. (Bakara:231)

Yunus Suresi

Yûnus Sûresi

Sûre adını 98. âyetindenalır.  Tefsir ve rivâyetlerde bu adla yer almıştır. Yûnus peygamberinadına ve onun verdiği mücadeleye dair bilgilere Sâffât sûresinin 139–148.âyetlerinde daha geniş yer verilmiştir. Burada ise onun adı sa­dece 98. âyettebir defa geçmektedir. Buna rağmen Sâffât sûresine değil bu sûre­ye “Yûnus”adının verilmesi çok ilginçtir. 98.âyete göre Yûnus peygamberin kavmi onudinlediği için âfetten kurtulmuştur. Bunun başka bir örneği olmadığı içinsûreye Yûnus ismi verildiği anlaşılmaktadır. Zîra tüm sûre isimleri beşerîdir.Sûrenin iniş dönemiyle ilgili elimizde kesin bir bilgi olmamakla berabermuhtevasından anlıyoruz ki sûrenin tamamı Mekke döneminin sonlarına doğruinmiştir.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

1-Elif, Lâm, Râ. İştebu, hakîm kitabın âyetleridir!

“Elif-Lâm-Râ” ailesinin birbölümü olan sûrede Elif ile tevhit; Lâm ile şirk ve Râ ile âfetler ve kavimlerinhelâkleri konu başlıkları işlenecektir. Zîra “Râ” şekli ile başlayan sûrelerdebu tema tevhit ve şirkin arkasından şöyle işlenmiştir: Rad sûresinde “Veonlardan önce benzerleri gelip geçmiş olduğu hâlde, senden güzellikten öncekötülüğü aceleyle istiyorlar.” (Rad:6), “O’dur ki size şimşeği korku veşiddetli beklenti ile gösterir.” (Rad:12) âyetlerinde doğa olaylarının ciddiyealınması gerektiği hatırlatılmıştır. Râ şekli ile başlayan İbrâhîm sûresi 9’da “Sizdenöncekilerin, Nûh kavminin, Âd ve Semûd ve onlardan sonra gelenlerin önemlihaberi size gelmedi mi?” Yûnus 13’te ise, doğal âfetlerden dolayı helâk olankavimlere değinilecek ve Yûnus kıssası ile kurtuluşun yolu öğretilecektir. Yûsufsûresinde ise tıpkı Yûnus sûresinde olduğu gibi bir kavmin kuraklık ve kıtlık âfetindenkurtulma serüveni anlatılır. Hicr sûresi 80-81’de bir âfetle yok olan Hicr ashâbındanbahsedilir. Hûd sûresi zaten Nûh, Âd, Semûd, Lût gibi helâk olan kavimlerisırası ile anlatmış, bunu sûrenin ana omurgası olarak ele almıştır. Sonuçolarak Elif-Lâm-Râ ailesi, birlikte değerlendirilmesi gereken, biri diğerinitamamlayan konusal bütünlüğe sahiptir. Bu sûreler, nüzulde de birbirine yakınzamanlarda nâzil olmuşlardır.

Kitap, iki şeyi birbirine dikmek anlamına gelen“ketb” mastarından türetilmiştir. Harfleri bir birine tutarak anlamlıkelimeler oluşturma sonucunda elde edilen metnin tümüne denir. “Kitab-ı Hakîm”olarak nitelenen kitap, inen tüm vahiy ailesini kapsaması yanında onlarındevamı olan Kurân’ı da kapsar. “Sağlamlaştırma”  anlamınagelen hakeme ke­limesi “hakîm” kalıbından alınınca, “sağlam, tutarlı”gibi anlamları ifade etmektedir. Dolayısıyla ifadeye “sağlam, tutarlı kitap”manası verilebilir. Bu sağlamlık ve tutarlılığın, hurufumukatta denilen kökşekillere isnat edilmesi, hurufumukattanın konularına göre metni ayıran yapılarınabir gönderme olabilir.

İlk âyetteki “İşte bu!”anlamındaki “tilke” işâret zamiri ile âyetin başlangıcındaki “Elif, Lâm, Râ” şekillerineişâret edilmiştir. Zîra kitabın hakîm olması, konularına hâkimiyeti de kapsayanbir metin düzenini gerektirir. Bu da onun anlaşılır olması, anlatılanları bölümbölüm tasnif etmesi ve her konu hakkında yeterince örnek vermesi ile doğrudanilgilidir.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

2-Onlardan birine, insanları uyarması ve inananları müjdelemesi içinvahyetmemiz insanlara acayip mi geldi? Muhakkak ki onlar için, Rabblerininkatında doğruluk kademesi vardır. Örtenler dediler ki: “Muhakkak ki bu, apaçıkbir sihirbazdır.”

Kadem kelimesi değişik formla­rı ile dilimizde kademeanlamında kullanılmaktadır. Ayağın topuktan aşa­ğı kısmına yani tabanına dakadem denmektedir. Ayrıca “yarışta en ön­degelene, kahramana” da verilen sıfatlardan biri de kadem sıfatıdır.Herhangi bir hizmette fazlalığı ifade ederken de “kıdem” tabirini kulla­nırız. Dereceile kıdem farklıdır. Derece yükselişi, kıdem ise aynı işte tecrübeyi ifadeeder.

Sıdk; yalanın tersi olan doğruluk anlamındadır. Âyet, resûlseçilme kriterinin ne olduğuna açıklık getiren bir bağlama sahiptir.Müşriklerin, içlerinden bir kişiye Allah’ın vahyetmesini yadırgamaları vevahyin neden kendilerine inmediği itirazlarına verilmiş gerekçeli bir cevaptır.Bu da, ilâhî mesajı iletecek er kişilerin mutlaka doğruluk ve dürüstlükteakranlarından çok ileride olmaları gerektiğidir.

Sâhir sözcüğünün kıraatindeki farklılığı, “bu” işâret zamiriile gösterilenin de farklı şekillerde anlaşılmasına yol açmıştır. İbn Kesir,Asım, Hamza, Halef, Kisaî ve Kûfeliler, sözcüğü “sahirün [sihirbazdır]”şeklinde kıraat etmişlerdir. Sözcüğün yaygın kıraati ise “sihrün [sihirdir]”şeklindedir. Bu durumda, “sihir” olan Kurân’dır. Bağlamda resûl ve onunözeliklerinden bahsedilmesinden dolayı sihirbaz manası öncelenmiştir. Kurân’daresûlün kim olduğu değil, ne getirdiği ile ilgilenilmesi gerektiği ifadeedilmektedir. Zîra sadâkat, getiren üzerinden gelene olmalıdır. Kimin seçileceği, arşa istiva eden Allah’ın bileceğibir iştir. Devam eden âyet buna dikkat çekecektir.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

3- Muhakkak ki sizin Rabbiniz Allah’tır. Semâları ve arzı altı gündeyarattı. Sonra arşa istiva etti. Emri düzenler. O’nun izni olmadıktan sonra bir şefâatçi yoktur. İşte bu Allah, sizinRabbinizdir. Artık O’na kul olun. Hâlâ tezekkür etmez misiniz?

Âyet beşer bir resûlün seçilmesisonucu müşriklerin itikatlarının temelini oluşturan insanüstü şefaatçi anlayışıda yıktığı için o konuya da değinilmiş, açıklık getirmiştir. Mekke müşrikleri, putların kendilerine şefâat edeceklerineinanıyorlardı. “Allah’a inanıyorsanız bu putlara niye tapıyorsunuz?” diyenlerekarşı, “Bunlar bizi Allah’a yaklaştıran araçlardır.” diyorlardı. (Bkz. Zümer:3)İşte âyet aslında bu konjonktürde müşriklere cevaben, Allah'ın kimseye resûl dedâhil böyle bir yetki/izin vermediğini ifade etmek için nâzil olmuştur.

Şefâat kelimesinin çoğulu şüfe’â'olarak gelir.  Bu kelimenin aslı şef kelimesidir. Bunun anlamı da bir şeyi benzeri olan şeye eklemek, yanyana getirmektir. Şef' kelimesinden türeyen şefâat, bir kimsenin kurtulma hakkı ve imkânı yok iken başka birini aracıkılarak yardım istemesidir ve bu bir nevi torpil veya kayrılma talebidir.Zîra hak eden hak ettiği yer veya ödül için başka birini araya sokup ondanyardım beklemez. Şefâat daha çok yüksek makamdan aşağı makama doğru bir kullanışıifade eder. Kast sistemi ile çalışan müşrik kafa Allah’ın katında bile tıpkıdünyadaki kayırıcıların olduğu gibi şefâatçilerin varlığına inanmaktadır. Kurânbu kolay yoldan ve birilerinin sırtından kurtulma bedavacılığını süreklieleştirir ve reddeder. Enâm 70’te konu özetlenerek kayrılma talebi (şefâatin)yanında bir de fidye denilen rüşvet de eklenerek hiçbirinin kabul edilmeyeceğinet bir şekilde beyân edilmiştir. Burada ise beşer resûlün Allah’ın katındakendilerine nasıl şefâat edeceği sorusuna, “zaten şefâatin hesap gününde olmadığı” şeklinde net bir cevapverilmiştir. Allah’ın şefâate iznisadece dünya ile alâkalıdır. Seçilen resûlün acayip karşılanması bağlamı,bizlere bu anlamı vermektedir. Resûl, vahyi insanlara ekleme-çıkarmayapmadan iletmiş, örnek model olarak göstermiştir. Böylece risâlet görevinihakkıyla yaparak kendi üzerinden Allah’ınşefâatini kullara dünyada ulaştırmıştır. Dünyada iken şefâat yani bir iştearacılık yapılır. Ancak “yevme izin/o günde”, artık dünyevî aracılar gibi birarabuluculuk olmayacağı, tüm şefâat âyetlerinde özellikle beyân edilir.Dünyadaki şefâat ise şöyle ifade edilir: “Her kim güzel bir şefâatte bulunursaona ondan bir nasîb olur, her kim de kötü bir şefâatte bulunursa ona da ondanbir pay olur.” (Nisâ:85)

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

4-Topluca ona döneceksiniz. Allah’ın vaadi haktır. Muhakkak ki O,benzersiz yaratmaya başlar. Ve sonra inanan ve sâlih amel yapanlara hakkaniyetile karşılığını vermek için ona iade olunur. Ve örtenlere inkârlarından dolayıhamîmden bir şarâp ve elîm bir azâp vardır.

Sözlükte bad‘, kesipayırmak, âşikâr olmak, açıklamaktır. Bu kökten türetilmiş ibdâ, Allah’a nisbet edildiğinde birörneği olmadan yaratmak demektir. Bu yoktan yaratan manasında el-Bedi’ esmasıile ifade edilmiştir. Burada yokluk; yaratılanın örneğinin, benzerininolmaması anlamındadır. Ancak bunu yoktan yaratma şeklinde anlamak, yokluğutarif etme zorluğu ile bizleri karşı karşıya bırakacaktır. Varlığı var edeninzorunlu varlığı, mutlak yokluk diye bir şeyin olamaması anlamına gelmektedir.

Kıst kelimesi genellikle adâlet diye açıklanmıştır. Kıstkelimesi tam olarak adâlet demek değildir. Çünkü adâlet zaten Arapçadır ve Kurân’dageçer (Bkz. Nahl:90) Adâlet, “bire birkarşılık, denge, denklik, eşitlik” demek iken;  kıst kelimesi “nasip, pay,hak edilmişliktir.” (Lisanul-Arab) Bu meyanda kıst için hakkaniyetlipay veya oransal adâlet diyebiliriz. Bu bağlamda cennet için, inanan ve sâlihamel yapanlara adâlet ile karşılığının verilmesi yetmez. Ancak yapılan ameller oranlanırsa…Mesela bire 10 (Kim bir iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katıvardır. Enâm:160) veya bire 700 gibi… (Bkz. Bakara:261) Ancak böyle yüksekoranlarla, yapılandan fazla bir ödül verilebilir. Şu unutulmamalıdır: Nebîlerde dâhil kimse yaptığı amelin, ibadetin sonucu cenneti hak edemez. Cennet ancakyapılanlara kıyasla yüksek bir oranla lütfedilir. Orantısal adâlet; yapılanlarayüksek oranlar belirlemek iken, inanan ve sâlih amel yapanların tamamınahakkaniyetli, eşit olarak aynı oranlar uygulamaktır.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

5- O ki güneşi bir ziyâ, ayı bir nûr kıldı. Ve senelerin adedini vehesabını bilmeniz için ona menziller takdir etti. Allah ne yarattı ise sadecehak ile yarattı. Bilen bir kavim için âyetleri detaylandırır.

Ziyâ kelimesi Kurân’da aydınlatan kaynak anlamında kullanılmıştır(Bkz. Kasas:71, Krş. Bakara:17) Dilde ışığın kaynağı için kullanılır. Kurân’dagüneşi tarif eden “ziyâ” kelimesi ışığı tarif ettiği gibi, aynı zamandayakıcılığı, ısıyı da tarif etmektedir. Ziyâ kelimesine verilen anlam; bizzat ısının ve ışığın kaynağıifadesidir. Kurân’da güneş için, meşaleye (Sirâc) ya da yanan bir lambaya(Vehhâc) benzetmeleri de yapılır. Bu kullanımlar güneşin yakıtını kendi içindenaldığını ifade içindir. Nûr ise maddî-mânevî,somut-soyut tüm ışıma süreçleri için kullanılır. (Müfredât; Lisân ve Mekayîs).Ayın durumunu belirleyen nûr, ısı ve ışığın kaynağı değil sadece aydınlık veren,yansıtan manalarına gelmektedir. Ay, güneş ve dünyanın birbirine nispetleaçısal durumu, konumu ve ışık etkisi hassas matematiksel hesaplamalar iletespit edilmiştir. Bu hesaplardaki en küçük sapma hayatı olumsuzetkileyecektir. Tabiat âyetlerini hak ile okuyan biri hassas ayarlara şahitolacak ve bu denli özenli yaratılan âlemin mutlaka bir amaca mebnî olduğunufark edecektir. İşte hak ile yaratma tam da budur. Peki, bilen bir kavim içinolan bu âyetler toplumu hangi sonuca ulaştırmalıdır?

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

6- Muhakkak ki gece ile gündüzün ihtilafında ve Allah’ın semâlarda vearzda yarattıklarında, takvalı bir kavim için elbette âyetler vardır.

İhtilaf sözlükte geride kalmak ve biri diğerinin yerine geçmekanlamındaki half kökünden türemiştir. İhtilâf, mastar ve isimolarak bir şeyin, diğer bir şeyin peşinden gelmesi, gidip gelmek, ayrı görüşesahip olmak, zıtlık, çekişmek, görüş ayrılığı gibi manalara da gelir. Nasıl kigeceden sonra gündüz gelir ise gece olan dünya yaşantısından sonra gündüz olan,her şeyin ayan beyân açıkta olduğu, imtihan perdesinin kalktığı âhiret degelecektir. Takvalı olan bir kavim bu döngüsellikten gerekli hisseleriçıkarabilen geceye aldanıp gündüzü unutmayandır.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

7- Muhakkak ki onlar, Bizimle karşılaşmayı ummazlar. Dünya hayatındanrazı olmuş ve onunla tatmin olmuşlardır ve onlar âyetlerimizden gâfilolanlardır.

Recâ kelimesi, “ummak,beklemek” anlamlarına gelmektedir. (Bkz. Furkân:21) Likâ kelimesi, sözlükte karşılaşmak ve buluşmak gibi anlamlaragelir. Elkâ ka­lıbı atmak, lekka; karşı karşıya getirmek manalarınagelmektedir.

İnsan sınırlı ve geçici dünya iletatmin olmayı, doyuma ulaşmayı hedeflerse hesabını veremeyeceği büyük hatalaryapabilir. Âyette “Bizim ilekarşılaşmayı ummazlar.” ifadesi karşılaşmayı beklemedikleri için hazırlıklıolmadıklarını, hesapsız, sahipsiz, savruk bir hayatı benimsediklerini,hayatlarını ve davranışlarını bu doğrultuda tükettiklerini gösterir. Gerek“radû” ve ge­rekse, “itmeennû” tabirleri dünyalıklar ile rızâ hâline ulaşmayıve sınırsız istekleri doyurmayı hedefleyenleri anlatır ki bu kanaatsizlik vesonucu mutsuz bir hayata muhatabını sürükler. Bu gerçeklere âyetler ve onlarakarşı gaflet/umursamazlık sonucu oluşan tabloya da ateş denilmektedir. Âyetsadece kitapta yazanlar değildir. Allah’ın yasalarına (sünnetine) gafletleyaklaşanların ibretlik akıbetleri de bizim için okunmayı bekleyen bire âyettir.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

8- İşte onların kespettiklerinden dolayı mevâları ateştir.

Kesb faydası ve zararı ile fâiline ait bir fiildir. Kurân’dagenelde olumsuz manadaki günah kazanmak, başkasının malını kespetmek gibianlamlarda kullanılır. Burada ise dünya hazları için başkalarının haklarını elegeçirmek, dünya için elini kirletmek manalarındadır.

Me’vâ kelimesi, dönülecek yer, mesken ve karargâh manasındadır.Kelime Kurân’da üç âyette cennet için, on küsur âyette de cehen­nem içinkullanılmıştır. Ancak genelde cennetin bir katmanının ismi olarak bilinir.Aslında me’vâ daha çok cehennemi niteleyen genel bir sıfattır. Ateşi kendinebarınak etmek, aslında dünya misafirhanesinde/barınağında bir imtihanda olduğunuunutmanın sonucudur. Dünya barınağını maalesef doymak bilmez isteklerimiz ileme’vâ cehennemine çevirmekteyiz. Peki, yapılması gereken nedir?

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

9- Muhakkak ki inanan ve sâlih amel yapanların Rabbleri, onlarıimânları ile hidâyete erdirir. Onlar, altlarından ırmaklar akan naîmcennetlerindedirler.

Cennâtu’n-na’îm ifadesi 13 âyette geçmektedir. Arapçada nimetkelimesinden daha kapsamlı bir muhtevaya sahip olan na’îm, insana maddîve manevî bütün mutluluk veren güzellikleri ifade etmektedir. Bunagöre cennâtu’n-na’îm; mutluluklarla, nimetlerle dolu cennetler manasınagelir. (Bkz. Kalem:34) Islâh edici sâlih ameller ile ellerindekileripaylaşanlar kanaatkâr/gözü-gönlü tok, bencillikten kurtulmuş, başkasınınelindekini değil kendi elindeki nimeti gören, en büyük nimetin insanlıkolduğuna inananlardır. Bu güzel insanların yaşadıkları yerler doğal olarak na’îmcennetlerine dönüşecektir. Peki, bu hâlin devamı için ne yapılmalıdır?

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

10- Orada onların davaları: “Allah’ım, Sen Subhân’sın.” Ve orada onlarıselâm ihyâ eder. Ve davalarının sonu, “El-hamdu lillahi Rabbi’l-‘âlemîn!”dir.

Da’vâ kelimesi iddia manasındadır. Buna göre âyet, “Cennetliklergerek dünyada gerek âhirette, Allah’ı her türlü eksiklik ve noksanlıktan tenzihedip O’nun ulûhiyetini kabul etme davasında, iddiasındadırlar.” manalarınagelmektedir. Kurân’da Bakara:171’de “du’âen” dua, çağrı manasında, Bakara186’da “da’vete” davet manasındadır. Burada ve Enbiya 15’te “da’vâhum” şeklindeifade edilmiştir. Enbiya 15 ‘e Elmalılı “Artık bütün davaları bu oldu, kaldı.”şeklinde meal vermiştir.

Tahiyye kelimesi hayat kelimesiyle aynı kökten olup hayatbulma manasındaki ihyâ ile meallendirilmiştir. Cenneti cennet yapancennetliklerdir. Onlar oraya hayat verir. Cennetlikleri de cennetlik yapan selâmdenilen barış, huzur ve esenliği hayatlarında ilk sırada tutmalarıdır. Derdini/davasınıanlatan birinin bunun sonunda “ve âḣiru da’vâhum eni-lhamdu lilallâhirabbi-l’âlemîn” diyerek âlemlerin Rabbi Allah’a hamd etmesi cennet ehlinin ahlâkıdır.Âyetteki sıralama şöyledir: Öncelikle tenzih ile tevhit, sonra tevhidinoluşturduğu sulh-selâmet, arkasından şirkin yaşatacağı zulüm ve adâletsizliktenkurtulma manasında Allah’a hamd... Allah hem subhân hem selâm hem de el-hamîdolandır. Kalplerini dünyalıklarla tatmin etmek yerine, senliği-benliği bir kenarabırakan cennet ehli salihâtın değerine inanır. Kula, nefse kul olmamak içinsadece Rabbine hamd eder ve tenzihi zihnilerinden düşürmez ise hayatı ihyâ edenselâma/İslam’a mazhar olurlar.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

11- Ve eğer Allah insanlara, hayrı acele istedikleri gibi şerri deaceleyle verseydi, elbette onların ecelleri kaza edilirdi. Nitekim Biz’ekavuşmayı ummayanlar tuğyan içinde bocalar.

Ta’cîl, bir işi belirlenmiş vaktinden önceye almakdemektir. Isti’cal ise aceleyapılmasını istemektir. Burada ecelin kaza edilmesi mühlet tanınmadaninsanların anında öldürülmesidir. Hiçbir insan şerri istemez. O zaman buradaanlatılan nedir? Bu ifade nüzûlde daha önce inen şu âyette de anlatılmıştır: “Ve çok aceleci olan insanın hayır içinduası, şerri davet oldu.” (İsrâ:11) Kurân temel bir kaide koymaktadır. Herzaman aceleye getirilen; hayırlı, iyi ve sağlıklı olmayabilir. Bu ilkenin engüzel örneği varacağı yere bir an önce ulaşmak için acele edip hız yapanlarınkazalara, ölümlere yani şerre sebep olmalarıdır. Geleceği bilmeyen insan, bazenhayra zahmetsizce, hızlı bir şekilde ulaşmak ister. Tüm canlılara takdiredilmiş ecelin varlığı, dünyevî lezzetlerin (hayrın) tamamından istifade etmekiçin insanların aceleci davranmalarına sebep olabilir. Bu hayra hemen sahipolma isteği İsrâ 11’e göre şerri davettir. Bir hayrın bile zamanında olmamasıonu şerre dönüştürebilir. Misalen yaz gelmeden açan bir çiçek nasıl ki baharaulaşamaz ise belirli bir olgunluktan önce gelen mal-mülk ve nimetler de insanınsapıtmasına ve azgınlaşmasına sebep olabilir. Buradaki hayır, ecel ile sonlananhayırdır ki dünyalık mal-mülk manasındadır. Hiçbir darlık görmemiş, istediğiher şeye beklemeden ulaşmış biri, azgınlık ve tuğyan içinde bocalayabilir.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

12- Ve insana bir zarar dokunduğunda, otururken, yatarken veyaayaktayken Biz’e dua etti. Fakat darlığını ondan kaldırınca ona dokunandarlıkta Biz’e dua etmemiş gibi devam etti. İşte böyle! Müsriflere yapmışoldukları şeyler süslendi.

Müsrif kelimesi “serefe” kökünden türemiştir. Bir değeri boşaharcamaya israf, bunu yapana müsrif denir. Merreyürüyüp gezinmek, devam etmek gibi anlamlara gelir. Zorlukları, sıkıntıları Rabbibulmada, O’na yakınlaşmaya bir vesile görmek, o zorluğu bir anda dert olmaktançıkarıp derman yaparken, bu derdin kalkması ile kişi Rabbinden uzak,dünyevîleşmiş hâline geri dönüyorsa derman imkânını israf etmiş olur.

Durr kelimesi sıkıntı, darlık, zarar gibi anlamlara gelmektedir.Sıkıntı ve darlık, maddî ve manevî sorunları ifade eder. Burada dokunma (messe)fiili­nin öznesi Allah değil darlıktır. Cümlenin kurgusundan anlıyoruz ki insan,seçimleri sonucu bazen sıkıntı ve zorlukları üzerine çekebilir. Dokunmakelimesinin seçilmesi de manidardır. Bu ifade, zorlukların kalıcı değil, gelip geçici bir mahiyete sa­hip olduğunuhatırlatmak içindir. Otururken, yatarken veya ayaktayken dua etmek, namazve niyazla yalvarmak anlamına gelebildiği gibi hayatın her anında bunun akıldançıkarılmaması, hayatın kendisinin bizatihi bir mücadele olduğu anlamına dagelir. Zaten beşeri insan eden; bir derdinin ve davasının olmasıdır (Bkz.Yunus:10). Öyle ki dertsiz insan da olmaz. Necâtî’nin dediği gibi “Cihanda âdemolan bî-gam olmaz/Anınçün bî-gam olan âdem olmaz.” Dünyada insan olan gamsızolmaz. Onun için gamsız olan insan olmaz. İnsan hamlıklarına karşı dermanıancak derdinde/davasında bulabilir. Davası insanlık olanın derdi dermanıolacaktır. Öyle bir derdiniz olsun ki onu bin dermana değişmeyin.

Bu noktada şunu sormak gerekir:Rabbi ile yakın bir iletişim kurmaya vesile olan darlık mı, yoksa o yokmuş gibibir yaşantıya kişiyi sürükleyen bolluk mu daha hayırlıdır? Ancak bu nimetgösterişli hayat tarzı, manadan uzak, zevk ve haz odaklı, sığ yaşam maalesefçoğu insana süslü gösterilip imrenilen bir yaşam tarzına dönüştürülmüştür. Sıkıntılarinsanı olgunlaştırıp güçlendirirken, konfor içten içte çürütür. Başımıza gelensıkıntılarda bardağın dolu tarafını görerek edinilen tecrübeyle bilinçdamıtmaya birkaç örnek verelim. İhanetten sadâkatin değerini öğreniyorsak, yalanlardürüstlüğün kıymetini fark ettiriyorsa, varlık içinde mutsuz olanlar sizekanaatteki mutluluğu, inancını kaybedenler size inançtaki umudu daha derinhissettiriyorsa şer olan hayra dönüşmüş, celâlin içindeki cemâl, bizi ikrâmlaramazhar kılmış demektir. Hayrı acele isteme, sıkıntılara tahammülsüzlüğünsonucudur. Geçici sıkıntıların olgunlaştıracağını, bizi yıkamayan her zorluğungüçlendireceğini unutmamak gerekir.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

13-And olsun, sizden önceki devirlerde yaşayanları zulmettikleri zamanhelâk ettik. Ve onlara resûlleri beyyineler ile geldi. Ve onlar inanmadılar.Mücrim kavmin karşılığı işte böyledir.

Beyyine, açık ve kesin delil demektir. Bu deliller başkasınıda aydınlatan, açıklığa kavuşturan mahiyettedir. Onun için, iddia sahibinindavasını açık sûrette ispat eden, sağ­lam delile de beyyine denir. (Bkz.Fâtır:25) Âyette geçen “lemmâ zalemû” ifadesi onların haksızlıkyapmayı, zulmü huy edindiklerini anlatmaktadır. Başkasının hakkını kendi hakkızannedenlerde zamanla manevî bir körlük gerçekleşir. Kendisini bekleyen tehlikelerekarşı oluşan bu basîretsizliğin temel nedeni; haklarını yediği, zulmettiğiinsanlardan, uyarıcı resûllerden kendilerini daha yüksekte konumlandırmasıdır.Aslında bu hayata kuş bakışı bakmak değil, basîret ve ferâseti yok eden birkibirdir. Kuş bakışı bakan gerçekten yukarıdadır ancak kibirlinin burnu Kafdağında olduğu için kendisini yukarıda zanneder bu yüzünden düştüğü çukurugöremez. Bu yaklaşım, elçileri/resûlleri sürekli kendisinden aşağıdagörmektedir. (Bkz. Sâlih’e dediler ki: “Sen, bizim gibi bir beşerden başka birşey değilsin.” Şuarâ:154 Nûh’a dediler ki: “Sana en rezil insanlar tâbioluyorken biz de mi sana inanalım?” Şuarâ:111, Hûd:27) Bundan dolayı oluşacakmaddi manevi âfetlere karşı ortaya konulan beyyineleri görememişlerdir. İşlenenher suç, dünyevî adâlet ve yargı olarak cezasını bulmasa da mücrimdeoluşturduğu manevî hasarları ile mutlaka karşılığını bulmaktadır.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

14-Sonra nasıl amel ettiğinize bakmamız için, onların ardından sizi,yeryüzünde halîfeler kıldık.

Halîfe kelimesi sonradan gelip birilerinin yerini alanlardemektir.  (Bkz. Fâtır:39, Arâf:69-74, Neml:62, Enâm:165) Görüleceğigibi bu âyetlerde yer alan halîfeler kelimesinin hepsi de, arkadan gelip öncekilerinyerini alanlar, nesiller manasındadır. Yani, hepsi de kelime anlamı ile kullanılmışolup hiçbiri, yeryüzünde hâşâ “Allah’ınhalîfesi, O’na vekâlet eden, O’nun adına hareket eden, onun bayraktarlığınıyapan” anlamında değildir. Ancak insanlar inançlarını, üstün olma-yönetmearacı hâline getirmek için Allah’ın halîfesi sloganı ile özelikle inanankitlelere tahakküm etmiş, bu saltanata Kurân’î bir kelimeyi alet etmişlerdir.Burada “…nasıl amel ettiğinize bakmamıziçin…” denilerek geleceği bilmeyen “meleyiâlaya”bir âtıf yapılmıştır.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

15-Ve onlara beyyine olan âyetlerimiz tilâvet edildiği zaman, Biz’imlekarşılaşmayı ummayanlar dediler ki: “Bundan okunacak başka bir şey getir veyaonu değiştir.” De ki: “Kendi kendime ilkâ ederek onu kesinlikle değiştiremem. Bensadece bana vahyolunana tâbi olurum. Rabbime âsi olursam, muhakkak ki azîmgünün azâbından korkarım.”

Burada iki farklı istekcevaplandırılmıştır. İlki “Bu kitabınyerine başka bir okuyuş, öğreti getir!” talebidir. Buna cevaben resûlehangi kitabın ilkâ edileceği konusunda bir seçim hakkının olmadığısöyletiliyor. İkinci talep ise var olan metinde tahrif yapılmasıdır. Buna dacevaben onu değiştiremeyeceği söyletiliyor. Kurân marife geldiği yerlerde isimolarak son vahye delâlet ederken burada son inen vahiy manasında değildir.Zaten müşrikler son inen vahiy olan Kurân’ı kabul etselerdi itirazlara gerekkalmazdı. Burada olduğu gibi nekira geldiği yerlerde bazen mastar manası taşırve bir araya getirilerek derlenip toparlanıp karşıya aktarılan okuyuş, hitapgibi manalara gelir. Böyle bir kullanım için (Bkz. Kıyâmet:17, Rahmân:2) Kurânbu âyette de isim değil vasıftır. (Krş. Burûc:21, Tâhâ:113, Rad:31) Ortayaaçıkça konan insanlığın ortak doğrularına itirazın sebebini âyet, birtakım ön yargılarolarak ifade etmiştir. Bu ön yargılardan biri kesinlikle yeniden dirilişinolmayacağı iddiasıdır. Bazen bir olayın olup olmaması hakkındaki küçücük birihtimal bile hayat kurtarırken gelecekle ilgili katî hükümlerin zararlarızamanla kendisini göstermektedir. Bu zararlardan biri kendi ahlâksızlıklarınıdeğiştirmek yerine insanı toparlayıcı, kurucu ilkeler olan Kurân’ı değiştirmetalebidir. Bu tutum basîretsizlik ve sabit fikirlilik sonucu oluşanilkesizliğin bir yansımasıdır. İlkesi olmayanlar ilkeli insanların tavizsizduruşunu anlayamaz ve bu tarz kaypaklık ve döneklikleri teklif edebilirler.

Nesh teorisi olan Kurân’daki bazı âyetlerin bazı âyetlerledeğiştirildiği, silindiği iddiasının doğruluğunu kabullenmek demek, aslındamüşriklerin Kurân’ın bazı âyetlerini değiştirme isteğinin dolaylı olarak kabuledildiği manasına gelmesi demektir. Rabbe âsi olmak onun vahyettiği fıtrîilkelere ters düşmektir. Bu hâl dünya ve âhirette azâmetli bir güne doğrumuhatabını sürükler.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

16-De ki: “Eğer Allah dileseydi, onu tilâvet edemezdim ve siz de idrakedemezdiniz. Hâlbuki bundan önce içinizde bir ömür sürdüm. Hâlâ akletmez misiniz?”

Âyetteki “Bundan önce içinizde bir ömür sürdüm.” ifadesinin açılımışöyledir:  Bana,  Muhammedu’l-Emin lakabını sizverdiniz. Değer verdiğiniz şeyleri, hiç düşünmeden bana emanet ettiniz. Haceru’l-Esved’ikoymada beni hakem seçtiniz. 40 yıldır, benim herhangi bir şiirle uğraştığımı,büyücülük yaptığımı gördünüz mü? Her şey bir gecede mi değişti? Allah dileseydionu tilâvet edemez ve bu yüzden sizin idrak kapasiteniz artmazdı denilmektedir.Zîra ne vahyin içeriği ne de iniş zamanı resûlün elindedir. Allah insanı yüksekbir algı ile donatmıştır. Günlük yaşamımızı sürdürebilmemiz için şu anki beyinkapasitemizden çok daha düşük bir potansiyel yetmekte iken ulvî-ilâhî ilkelerile muhatap olmak, soyut düşünme ile zihin kapasitesini tahmin edilemeyecekölçüde geliştirmiştir.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

17-O hâlde Allah’a karşı yalanla iftira edenden veya O’nun âyetleriniyalanlayandan daha zâlim kimdir? Muhakkak ki O, mücrimleri felâha erdirmez.

Burada Allah’ın Resûlü kendisiniörnek göstermektedir. “Eğer vahyolunan bu âyetler Allah’tan değilse ve onlarıben uydurup da Allah’a iftira ediyorsam, benden daha günahkâr, daha zâlim kimolabilir?” sorusunu zihinlere bırakmaktadır. Yine “Sizden daha zâlim kimdir?” sorusundanönce kendisi üzerinden mesajı vermektedir. İlkeleri esnetmek, yasaları manipüleetmek suçu karakter hâline getiren tiplerin hedefidir. Emin ve güven verenler,zaten buna ihtiyaç duymaz.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

18-Ve Allah’ın astında onlara fayda ve zarar vermeyen şeye kullukediyorlar. Ve “Bunlar, Allah’ın katında bizim şefâatçilerimiz.” diyorlar. Deki: “Yeryüzünde ve semâlarda bilmediği bir şeyi Allah’a mı haber veriyorsunuz?”O, Subhân’dır, onların ortak koştuğu şeylerden yücedir.

Çıkarcı müşrik kafası kendisinebir zarar dokunduğunda bu darlığı, emek isteyen dünyevî yol ve yöntemlerle gidermekyerine hemen şefâatçilerine yalvarıp yakarır. Bu hâl 12. âyette tarif edilmişti.Yapılan dua ve ibadetlerin tek amacı Allah’ın izni ile şefâatçilerinin şefâatinenail olmaktır. Dikkat edilirse müşrikler şefâate sonuna kadar inanır ve onukörü körüne savunurlardı. Kurân bu inancın aracı, kayırıcı düşüncesi ile hakedilmeyen mevkilere kolayca ve haksız yoldan yükselme hedefini müşriklerüzerinden örneklendirmiş ve her yerde kınamıştır. Kurân hesap gününde Allah’tanbaşka şefâatçinin olmadığını, şefâatin sadece Allah’a ait olduğunu Zümer 44, Secde:4,Bakara:48 gibi birçok âyette deklare eder. Amaç sünettullaha saygılı, emekodaklı, güçlü, âdil bir inanç tasavvuru inşa etmektir. Allah’ın katındabirtakım put, evliyâ veya resûllerin şefâat edeceği inancına karşı söylenmesigereken tek cevap “Benim Rabbim Subhân’dır!” olmalıdır. Subhân kavramı Allah’ın noksan sıfatlardan uzak oldu­ğunuifade etmektedir. Burada şefâatçi inancının Allah’a bir noksanlık atfetmekolduğu Subhân hatırlatması ile yapılır. Zîra Allah kullarını en iyi bilendir.Birilerinin “Senin kulun şöyle iyi, böyle ibadetler etti.” gibi Allah’a bilgivermesine, yalvarıp yakararak arabuluculuk yapmasına Allah’ın ihtiyacı ve iznikesinlikle yoktur. Sözde şefâatçinin Allah katındaki yüksek makamını vekredisini şefâate inanan kul için kullanması Allah’ı hâşâ kullarından bî-haber,şefâatçiler olmasa onlara bağış ve rahmetini tecelli edemeyecek âciz bir durumadüşürmektir. Bu nedenle şefâatin sadece Allah’a ait olduğuna imân ve onundışındaki mahlûkatın O’nun izni ile de olsa şefâat edebileceğine dair en ufakbir ihtimal şirke ve Subhan Rab tasavvuruna terstir. Allah’ın dışındakiherhangi bir şefâatçinin varlığına imân subhân/aşkın Rab tasavvuruyla örtüşmez.(Şefâat için ayrıca bkz. Yûnus:3, Zümer:44)

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

19-Ve insanlar, tek bir ümmetten başka değildi. Oysa ihtilâfa düştüler.Rabbinden bir kelime geçmiş olmasaydı, onların aralarında ihtilâfa düştüklerişey hakkında mutlaka hüküm verilirdi.

Allah’ın insanlara verdiği akılve fıtrat, onu şaşırtan baş­ka faktörler devreye girmediği sürece insanıAllah’ın varlık ve birliği sonucuna götürür. Bu bakımdan bütün insanlarpotansiyel olarak tevhidin oluşturduğu adâlete meyyal yaratılmıştır. Ancakaklın doğru işletilmesini engelleyen iç/enfûs ve dış/afâk faktörler, kültür,çevre, menfaatler, ego ve fücûrun etkisi ile insanlar tevhid inancı konusundaihtilaflı tutumlar ortaya koymuş, bunları din edinerek sahte bir meşrûiyetkazandırmışlardır. Böylece birbirlerine karşı hak-hukuk tanımayan, her türlüzulmü revâ gören çeşitli soy, grup ve ümmetlere ayrılmışlardır. (Krş. Bakara:213)

Ümmet kelimesi sözlükte, yol, din, nesil veya topluluk demektir. Ümmet kavram olarak, kendi iradeleriyle“ümm” denilen toplayıcı ilkeler-kurallar veya amaçlar etrafında kümelenmesonucunda aynı yerde, aynı zamanda, aynı toplayıcı ve bütünleştirici temelilkelere uyan topluluklardır. (Bkz. Fâtır:24) “Rabden bir kelimenin geçmesi”Allah’ın verdiği irâde ile oluşan seçme hakkıdır. Allah kullarına din dayatanbir zorba olmamayı en başta kendisine yazmış, ilke edinmiştir. (Bkz. Enâm:54,Kehf:29) Yıkıcı sonuçları olacak bu tarz konularda seçimi insanlara bırakmakörnek alınması gereken, hayatî öneme sahip ulvî bir ahlâktır. Hesap sorucuolmadan hilim ile beklemek resûlün de sünnetidir.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

20-Ve dediler ki: “Rabbinden ona bir âyet indirilse olmaz mıydı?” Artıkde ki: “Gayb, yalnız Allah’ındır. Artık bekleyin. Ben de sizinle beraberbekleyenlerdenim.”

Gayb, gizli kalmak, gizlenmek, görünmemek, gözden kaybolmak anlamında“ğâbe” fiilinden mastar veya gizlenen, hazırda olmayan şey manasında isim veyasıfat olarak kullanılır. (Bkz. Neml:65, Rad:9, Kalem:47)

Âyet kavramı burada “mucizevî bir alâmet, delil” anlamınagelmektedir. (Bkz. Tâhâ:22, Krş. Nâziât:20, Arâf:103, Rad:3, Sâffât:13, İsrâ:59)Dikkat edilirse şefâat inancına mensup olan kimseler kerâmet ve mucize gibiolağanüstülüklerin olmasını inançlarının merkezine almışlardır. Zîra mucizeiçin deneyim, gözlem, zaman, emek, deneme-yanılma, çaba gerekmez. Bir anda,bedavadan, Allah’ın mahlûkata koyduğu yasalar ters çevrilir ve mucizegerçekleşir. Kurân mucizenin o zaman insanları için gayb olduğundanbahsetmiştir. Zîra geçmişte mucize olarak düşünülen çoğu konu günümüzde deney,gözlem ve bilginin aktarılması ile şehâdet alanına çıkmıştır. Misal, tonlarcaağırlıktaki demirden bir uçağın uçması geçmiş insanlar için gaybî bir mucizeiken bu bilgilere ulaşılması ile mucizeler şâhit olduğumuz bir haîkatedönüşmüştür. Kim bilir Allah’ın katında keşfedilmeyi bekleyen ve insanlaraolağanüstü görülen daha ne mucizeler vardır. Allah’ın katında kayıp değil gaybolan âyetler sünettullaha uygun emeğimiz, samimi gayretlerimiz oranındainsanlığa inzal olacaktır.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

21-Ve onlara dokunan zorluktan sonra, insanlara bir rahmet tattırdığımızda,âyetlerimiz hakkında plânlarını yaparlar. De ki: “Allah, plânlamada dahaseridir.” Muhakkak ki resûllerimiz plânlarınızı yazıyor.

Mekr, beklenmedik bir durumla karşı karşıya getirecek gizli plândır.Zorluğun Allah tarafından gelmediği, fâilin Allah olmayışı ile özelliklevurgulanmıştır. Bu insanlar kendi hatalı tercihleri ile sıkıntılı bir sürecegirmişler ve sıkıntılar onlara dokunmuştur. Ancak sıkıntıdan kurtuluş Allah’aizafe edilerek kendilerine bir rahmet tattırıldığından bahsedilir. Zahmetten kurtuluprahmete kavuşmaları birinci kat rahmettir. İkinci kat rahmet ise resûlleringetirdiklerine tâbi olarak sâlih ameller yapmaları ve iyi birer insan olupçevrelerine faydalı işler yaptıklarında gerçekleşen kuşatıcı rahmettir. Bunu Hadîd28’den şöyle okuyoruz: "Ve O’nun Resûlü'ne imân edin ki, size rahmetindeniki kat versin." denilir. Burada birinci rahmet, insanların varlıkâleminde olmaları ve yaşamalarıdır. İkinci rahmet ise resûle imân ettiktensonra ulaşılacak rahmettir.  Arâf 156'da "Allah'ın rahmeti istisnasız her şeyikuşatmıştır." denilir. Demek ki Allah'ınrahmetine mazhar olmayan tek bir varlık bile yoktur. İşte kendilerinesunulan bu rahmet hatırlatılarak onları aslında borçlu çıkaran âyetlere karşıyapılan örtme girişimine Kurân, âyetlere karşı plânlar kurmak şeklinde nitelendirmiştir.Allah plânlamada nasıl daha seridir? Allah’ın indirdiği âyetler müşriklerinargümanlarına, entrikalarına ve plânlarına karşı cevaplar barındırır. Bu durumâyetlerle müşriklerin karşı tezlerini resûllerin çok seri bir şekildesavuşturmalarından anlaşılmaktadır. Her söylemin ve yapılan her eyleminkaydedilmesi burada melekler ile değil de resûller ile ifadesi ilginç birdetaydır. Resûl bir haberi değiştirmeden olduğu gibi aktarandır. Dünyadamaddeye yüklenen özelliklerden dolayı enerjive dalga boyları aslında hiç değişmeden korunur. Gökyüzü bu manada sesleri depolayan bir hafıza gibidir. Kitaba yazılanlarınsonraki nesillere ulaşması noktasında kitabı bilginin resûlü yaptığı gibiAllah’ın yarattığı maddede de yapılanları unutmayan bir mahiyet ve hafızavardır. Yeri ve zamanı geldiğinde tüm defterler açılacak, yapılanlar olduğugibi ortaya serilecektir. O yüzden melekler denilerek mana daraltılmamıştır.Yeri geldiğinde yer de, gök de, el de, ayak da yapılanları aktaran, şâhitlikeden birer resûle dönüşecektir. (Bkz. Yasin:65) “Bugün onların ağızlarınımühürleriz. Kazanmış oldukları şeyleri Bize, onların elleri anlatır, ayaklarışâhitlik eder.” Eller yapılan fiilleri, suçları olduğu gibi aktaran bir resûledönüşmüş iken, ayaklar da suç mahallinde bıraktığı izlerle hakîkatin ortayaçıkmasını sağlayan şâhitlerdir. Gökteki bilgilerin aktarılması şu âyetlerde deifade edilmiştir: “Güneş bürülüp dürüldüğünde… Ve yıldızlar solduğunda… Vedağlar yürütüldüğünde… Ve doğumu yakın develer terk edildiğinde… Ve vahşi hayvanlarbir araya toplandığında… Ve denizler tutuşturulduğunda… Nefislereşleştirildiğinde… Ve diri diri gömülen kız çocuğuna sorulduğunda… Hangi suçtandolayı öldürüldüğü… Sayfalar açıldığında… Ve gökyüzü sıyrılıp alındığında… Vecehennem tutuşturulduğunda… Ve cennetyaklaştırıldığında… Her nefis, neyi hazırladığını bilecek.” (Tekvir 1-14) Hernefis neyi kazandığını nasıl bilinecektir? Gökyüzünün sıyrılması ve sayfalarınaçılması ile. Söylenen her söz gök kubbede kalmaktadır. Sayfalar görsel, semâ dases olarak yapılan her sözü aktaran birer resûle dönüşecektir.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

22- Karada ve denizde sizi seyrüsefer yaptıran O’dur. Nihayet o yüklügemide ve hoş bir rüzgârla akıp giderken ferâhladılar. Ona fırtınalı bir rüzgârgeldi ve onları her taraftan dalgalar sardı. Onlar kuşatıldıklarını zannederekdini O’na mahsus kılarak ihlâsla Allah’ı çağırdılar. “Eğer bizi bundankurtarırsan, biz mutlaka şükredenlerden oluruz.”

Bu âyette “…dini O’na mahsuskılarak ihlâsla Allah’ı çağırdılar.” ifadesinden bu insanların normalde diniAllah’a hâlis kılmayanlar olduğu net olarak anlaşılmaktadır. Bunlarmüşriklerdir. Cafer es-Sadık “Yaratıcının ispatı hususunda bir delil isteyendenizciye verdiği örnek de bu minvaldedir. Denizciye başından geçen en korkunçdeniz kazasını sorar ve denizci geminin paramparça olduğu fırtınalı günüanlatır. Bunun üzerine Cafer es-Sadık: ‘Geminin kırık parçası üstünde iken kalbindebir yakarma, bir dua hissettin mi?’ diye sorunca da, o adam: ‘Evet’ cevabınıverdi. Bunun üzerine de: ‘Senin ilâhın, işte o esnada kendisine yalvarıpyakardığındır.’dedi.” (Râzî) Böyle zor durumda kimden medet istiyorsak aslındabizim ilâhımız odur. Zîra ölüm kalım anında tüm makam-mevki, maddîyat-gösteriş,iştah-şehvet, kültürel ve toplumsal kurallar hepsi bir anda önemini yitirir.Kulu Allah’tan uzaklaştıran unsurların bir anda ortadan kalkması ve kişinin ölümgerçekliğini iliklerine kadar yaşaması, dini ona hâlis kılarak Rabbini çağırmasınısağlamıştır. Bu ihlâsı sağlayan, bir ömür peşinde koştuğumuz, değer ve önemverdiğimiz çoğu konunun aklımıza bile gelmemesidir. Ölümün kuşattığını zannetmek bile insanda muazzam birdeğişime sebep olur. İnsan ne zaman öleceğini asla bilemeyeceği için zankelimesinin kullanılması tutarlılık adına önemlidir. Zîra  “Hiç kimse neredeöleceğini asla bilemez.” (Lokman:33) (Benzer ve daha genel bir kullanımiçin ayrıca bkz. Enâm:63)

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

23-Fakat onları kurtarınca, onlar yeryüzünde haksızlıkla sınırıaştılar. Ey insanlar! Muhakkak ki, nefisleriniz için sınırı aşmanızın karşılığı,dünya hayatının metâdır. Sonra dönüşünüz bizedir. O zaman yapmış olduklarınızısize haber vereceğiz.

Metâ’, kendisinden hemen lezzet alınan menfaattir. “Bi gayri elhakkî” haktan başkası ile demektir. Burada “bi” edatı azgınlığın, sınırı aşıpsaldırganlaşmanın hak ihlalleri ile olduğunu ifade etmektedir. Zîra her saldırı,taşkınlık ve azgınlık birer hak ihlalidir. Ancak meallerde “Haksız yere azdılar.”,“Taşkınlık ettiler.”, başka âyetlerde de “Haksız yere kibirlendiler-büyüklendiler.”yazar. Haklı yere kibirlenme, büyüklenme, azgınlık ve taşkınlık zatenolmayacağı için “Haksız yere azdılar.” hatalı bir çeviri olur. Bu çeviri tarzı,bir mantık hatasıdır. Doğrusu “bi” harficerinin birliktelik/ile manası gözönünde tutulduğunda “İnsanlara haksızlık, hak tanımazlık ile ve hukuksuzluğukullanarak sınırı aşıp saldırdılar.” anlamı öne çıkmaktadır. Böylece âyetteki “bağy” sosyaliçerikli bir anlam kazanmaktadır. Hakları ihlal ederek, kitabına uyduraraktaşkınlık yapmak toplu­mun düzenini bozmaktır. Bunu yapma sebepleri olarak da âyetdünya hayatının geçici çıkarını (metâsını) göstermektedir. Aslında dünyadakiistisnasız tüm suçların tek sebebi geçici dünya zevklerinden daha fazla tatmaisteğidir. Hırsızlık, yolsuzluk, zina, alkol, uyuşturucu, iftira, yalan-dolan,kibir, riyâ, cinâyet ve aldatmaların temelinde dünyevî, maddî, sığ ve bayağıistek, arzu ve hazlarla insanın hayvanî yanını tatmin etme isteği yatar. Peki,bu zaaftan kurtulmanın yolu nedir? Âyet bunu “Dönüş bizedir.” ilecevaplamıştır. Burada dönüş diye meallendirilen “merci” aslında nihaî kararınverileceği makam anlamındadır. Bunu, hayatî haber ile birleştirdiğimizde hak vehukukun boşluklarını kullanarak dünyevî rant devşirmemek için hesabı verilebilecekbir hayat sürmek gerektiği hatırlatılmıştır. Geçici konaklama vurgusu, dünyevîleşmeyi törpüleyip suç oranınıdüşürecek önemli bir noktadır.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

24-Dünya hayatının misâli sadece semâdan indirdiğimiz, böyleceyeryüzünde, insanların ve hayvanların yediği, arzın nebâtları ile karışan suyabenzer. Nihayet yeryüzü onun ışıltısıyla süslendiği ve onun sahibi, ona kâdirolduğunu zannettiği zaman emrimiz gece veya gündüz geldi ve böylece onu biçtik.Sanki dün hiç olmamış gibiydi. İşte böylece âyetleri tefekkür eden bir kavimiçin ayrı ayrı açıklıyoruz.

Zuhrufuhâ, “onun güzelleşmesi” demektir. Zuhruf, bir şeyin sonderece güzel ve parlak olmasıdır. Parlaklığından ve güzelliğinden do­layı oşeye “zuhruf” denilmiştir. Bu bakımdan altınada zuhruf denilmiştir.  Ar­zın süslenmesiyle, çayır ve çimenolan bölgelerde çıkan değişik şe­kil ve renklerdeki çiçeklerle bezenmesi vegüzelleşmesi kastedil­mektedir. Hasîdkelimesi, yeşillik ve cazibe sonrasında kupkuru kesilmek manasındadır. İbnAbbas “hasîd” kelimesine, “Orada sanki hiçbir şey yokmuş gibi…” manasınıverirken, Dahhâk, “biçilmiş, hasâd edilmiş” manasını vermiştir. Ebu Ubeyde, bukelimeye, “kökü kazınmış” manasını verirken, bazıları da, “koparılıpçıkarılmış” manasını vermişlerdir. (Râzî) Dünya hayatının geçiciliği müşâhedeedilen tabiat olayları üzerinden örneklendirilmiştir. Görüldüğü gibi, hiçbireşya bulunduğu hâl üzere kalmıyor. Her birinin belirlenip takdir edilmiş bireceli vardır. Her biri günü, saati gelince sü­resini tamamlamakta; bir hâldenbaşka bir hâle geçmektedir. Dünyanın rengine aldanarak başkalarının hak vehukukuna girmek saman için hazineler harcamak gibidir.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

25- Ve Allah, selâmyurduna davet eder ve dileyen kimseyi, sırâtımustakîme hidâyet eder.

Yurdumuzun selâm yani barışyurduna dönüşmesini istiyorsak yapılması gereken geçici dünya çıkarı içinbaşkalarının hak ve hukukuna girmemektir. Selâm yurduna çağırmak önemlidir. Buçağrı dünyanın geçiciliği üzerinden medyada, eğitim sisteminde ve sosyalalanlarda sürekli hatırlatılmalıdır. Maddîyatı, lüksü köpürtecek projeler değilkanaatteki mutluluğu insanlara aşılayan, hatırlatan eserlere yer verilmelidir. Zîrasınırsız istekleri, sınırlı kaynaklarile karşılama isteği, sürekli bir açlık ve kanaatsizlik hâli oluşturmakta,özendirilen hayatların standardına çıkmak için insanlar hırsla dünyakaynaklarını ve kendilerini tüketmektedir. Selâm yurdu sırâtımustakîm denilendeğerler sistemine müntesip, şahsiyetli bireylerin oluşturduğu cennet gibiyaşam alanlarıdır. Selâm yurdunda güzel davranışlar değer görecek ve farklı güzellikleridoğuracaktır.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

26- Güzel davrananlar için en güzeli ve ziyadesi vardır. Onlarınyüzlerini bir keder kaplamaz ve onlar bir zillete düşmezler. İşte onlar, cennetashâbıdır. Onlar orada hâlittir.

Âyette hem fiil formunda “ahsenû”hem de “el-hüsna” kelimeleri yan yana kullanılmıştır. Belirtmek gerekir ki ahsen daha çok dış görünüş vepotansiyeldeki güzellikler için kullanılır. (Bkz. Tin:4) Hüsna ise manevî veçok boyutlu güzelliklerin genel adıdır. (Bkz. Arâf:180 Allah’ın güzel isim vesıfatları) Burada yapılan hasenâtın potansiyel olarak nasıl daha fazla ve çokboyutlu güzellikler doğuracağı hatırlatılmıştır. İlkeli insanların oluşturduklarıtoplumlar maddî ve manevî güzel davranışlara sahne olur. Zaten sırâtımustakîminde gereği budur. Zillet; zelillik,horluk ve hakîrlik demektir. (Krş. Kalem:43) Ahsenitakvîm olarak yaratılaninsanın güzelliklere ihtiyacı vardır. Bu manevî açlık giderilmezse kişi maddîolanla, geçici dünya metâı ile bunu tatmine kalkar. İşte zillet ve keder bu yanlışistikâmet sonucu gerçekleşen bir sonuçtur. (Bkz.Kalpler, Allah’ın zikri ile mutmain olur, değil mi?” Rad:27) “Onlar orada hâlittir.” Hâlid zamanla hâlinbozulmamasıdır.  Güzellikler korunduğu oranda o toplumungidişatı devamlı ve istikrarlı olacaktır.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

27- Kötülükleri kesbeden kimselerin yaptıkları kötülüklerin karşılığı,onun misli kadardır. Ve onları bir zillet kaplar. Ve Allah’a karşı onlarıntutunacakları kimseleri yoktur. Onların yüzleri karanlık geceden bir parça gibikaplanır. İşte onlar, ateş ashâbıdır. Onlar orada hâlittir.

Seyyie (kötülük, çirkinlik)kelimesi, “hasene” kelimesinin karşıt anlamı olarak kullanılır. Rabbimizcezâ huku­kunun en önemli ilkesini burada koymakta ve dünyevî hukuk bakımın­dansuça denk bir cezânın verilmesinin önemini öğretmektedir. Bu âyetler ile Kurânmodern cezâ hukukunun temel ilkesini koymak­tadır: “Bir kötülüğünkarşılığı en fazla onun misli kadar olmalıdır.” (Bkz. Şûra:40) Bu durumNahl 126’da “Eğer cezâ verecekseniz size yapılanın misliyle cezalandırın.” diyerekdurma noktası belirlenmiştir. (Krş. Kassas:86, Mümin:40, Bakara:191-194, Nisâ:123)Kötülüğün maddî karşılığı misli ile verilmelidir, ancak kötülüklerin bir demanevî faturaları vardır. Kötülük ve çirkinlik kazanan birinin bu hâlimaneviyatına ve arkasından simâsına yansır. Bu ibretlik tiplere basîret ilebakan içlerindeki karanlığın yüzlerine de yansıdığını görecektir. Testininiçinde olan neyse dışına o sızar. Hâlin sürekliliği yapılan kötülüklerin devamıile doğrudan orantılıdır.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

28- Ve o gün hepsini mahşerde bir araya getireceğiz. Sonra şirkkoşanlara deriz ki: “Siz ve şirk koştuklarınız yerlerinize.” Böylece onlarayrıldılar. Ve onların ortak koştuğu der ki: “Siz sadece bize kulluketmiyordunuz.”

Mekânekum kelimesi “Yerinizde kalınız.” demektir. Bu ifade “Yerinizibilin, haddinizi bilin, oturun oturduğunuz yerde.” şeklinde bir ifadedir. Şürekâ’ kelimesi geneldeulûhiyette ortak oldukları zannedilen, gerçek veya hayalî varlık veya güçleriifade için kullanılır. Ancak bu şirkin sadece küçük bir yanını görmek olacaktır.Şirkin sebebi çıkar sonucu yapılan zulümdür. Burada aracıların, “Siz sadece bize kulluk etmiyordunuz.” sözü çok önemli birdetaydır. Bu nedenle şirki sadece ulûhiyette ortaklık olarak düşünmek sığ birbakış olur. Hatta ulûhiyetteki, ortaklık-şirk aslında son aşamasıdır. Kişi öncekendi çıkarını başkalarının hak ve hukukundan öncelikli görür, sonraedindiği-kesp ettiği haksız kazançtan dolayı hakkını yediği insanları hakîrgörüp onlara tepeden bakmaya başlar. Şirk zihniyeti kişinin kendisini ayrıcalıklıgörmesi ve onlardan üstünlüğüne inanması ile devam eder. Bu durum kendi nefsinetapmasına, hevâsını ilâh edinmesine kadar ilerleyen bir hastalıktır. (Bkz. “Hevâsını ilâh edinen kimseyi gördün mü?” Furkân:43) Hevâsını ilâh edinmek ve kendini bir şey sanmakartık sözün bittiği yerdir.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

29- Artık şehîd olarak bizim ve sizin aranızda Allah kâfidir. Biz,sizin ibâdetinizden gerçekten gâfildik.

Burada ibâdetlerden gaflet hâlindeolan kimdir? Cümlenin devam etmesinden dolayı müşriklerin yaptığı sözde ibâdetlerinAllah katında bir değer ifade etmediğine gaflet ile bir gönderme yapılmıştır.

Şehîd, kelimesi sözlükte hazır bulunmak, bilmek ve haberdarolmak gibi anlamlar taşıyan ‘ş-h-d’ kökündentüremiştir. Zîra bu şeklin şâhid şeklinde kullanıldığı yerler de vardır.Şehîdin şâhitten farkı, tanıklığını şâhitte olduğu gibi pasif değil bizzatiçinde yaşayarak gerçekleşmiş aktif bir tanıklık olmasıdır. Ulûhiyeti niteleyen“şehîd” ismi, “her şeyden haberdar olan, kendisinden hiçbir şey gizlenemeyen vehiçbir şeyi unutmayan aktif bir tanıklık” manasında Allah’ın bir sıfatıolarak da Kurân’da kullanılır. (Bkz. Burûc:9)

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

 

30- Her nefis, geçmişiyle yüzleşerek Allah’a döndü. Onların mevlâsı haktır.Ve iftira ettikleri onlardan uzaklaştı.

 

Teblû kelimesini bazı âlimler, meselâ Hamza ve Kisâî tetlû şeklindeokumuşlardır. Bu durumda kelimenin manası “duyurmakiçin tilavet etmek” olur. (Bkz. “Okukitabını! Bugün hesap görücü olarak sen sana yetersin.” İsrâ:14) Bu durumdaâyetin birinci bölümüne şöyle mana verilebilir. Her nefis orada geçmişteyaptıklarını okuyacak, takip edecek, böylece anlayıp bilecektir. Zaten Kelbî, teblû kelimesine“Bilir.” manasını vermiştir. (Krş. Hâkka:19–20) Teblû kelimesine“Kabul eder, teslim eder.” anlamı da veril­miştir. (Kurtubî) Teblû kelimesinin“Peşinden gider.” anlamına geldiğini söyleyenler de olmuştur. (Bkz. Hadîd:12)Tüm bu kullanımlar birleştirildiğinde hesap günü istisnasız her nefsinyaptıkları ile karşılaşacağı, bu yüzleşme sonucu ne ekilmiş ise onun biçileceğigibi bir manaya ulaşılmıştır.

Mevlâ kelimesi hem fâil hem de mefûl anlamında kullanılır. Nitekimİslâm hukukunda köle azat eden köle sahibine fâilanlamıyla mevlâ denildiği gibi, azat edilen köleye de mefûl anlamıylayine mevlâ denilir. Bu meyanda bizleri nefsin, şeytani duygu vedüşüncelerin elinden kurtarıp özgürleştiren Allah’u te’ala gerçek dostumuzdur. Ayrıcahayatı boyunca hak ve hukuka dair konulara dikkat eden birinin gerçek dostunun(Hak mevlâsının) hakîkat adına ortaya koydukları olacağı burada veciz birşekilde ifade edilmiştir. Rabbimizin el-Hak şeklinde bir esmâsı vardır. Manası,mutlak hakîkatin kaynağı demektir. Ancak buradaki hak kelimesi, hesap günüortaya çıkacak gerçekler/hakîkatler şeklinde anlaşılabilir. Zîra devam edenpasajın 33. âyetinde hak kelimesi, hak edilen karşılık anlamında şöylekullanılacaktır: “Böylece Rabbinin kelimesi fâsıklar üzerine hak oldu.” Buradabir iftira söz konusu olduğundan Allah’ınastında uyduruk inanç, ideoloji, görüş ve düşüncelerin tamamının insanınasıl dalâlet içinde bırakıp terk edeceği haber verilmiştir.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

31- De ki: “Semâdan ve arzdan sizi kim rızıklandırıyor? Veya işitmeninve görmenin meliki kimdir? Diriyi ölüden çıkaran ve ölüyü diriden çıkarankimdir? Ve işi düzenleyip idare eden kimdir?” Öyle ki “Allah” derler. O hâldede ki: “Takvalı olmayacak mısınız?”

Tükettiğimiz hayvansal veyabitkisel gıdalar daha önce hayat sahibi iken ölür ve onu tüketene hayat verir.Bu açıdan ölüden diri meydana gelmiş olur. Her dirinin de bir gün ölü olmasızorunluluktur. Tohum ve çekirdekteki ha­yat da bir bakıma ölüdür; ortam buluncadirilip yeşerir. Sonuç ola­rak canlılık sürekli bir dönüşüm hâlindedir. Önemliolan yeniden diriliş ile bunun bir kez daha olabileceğine imândır. İşitme vegörmenin bu minvalde yönlendirilmesi ve bunun el-Melik olana bırakılması soruformatında öğretiliyor. Sorulan dört sorunun tek cevabı “Allah’tır.” Müşrikler,Allah’a inanıyorlardı. Ancak aracı put inancı kulu kullara, nesnelere,ideolojilere, putçulara köle etmiştir. Bu kast sistemi ister istemez efendilerive ruhbanları besleyen fakat genel olarak insanları ezen bir çarka dönüşmüştür.Tek ilâh altında tüm kesimlerin eşitlenmesi; adâlet için zulmün önlenmesi veinsana yakışan vakarın tekrar elde edilmesi için çok hayatîdir. Rızkın Allah’abağlanması da rızık üzerinden kurulmuş tahakkümleri önlemeyi amaçlar. Zîrasermaye sahipleri rızık üzerinden, emâneti mülkiyet zannetme ve zannettirme ileyoksul halkın emeğini geçmişte olduğu gibi günümüzde de sömürmektedir. Yoksulzengine, işçi de patronuna rızkın sahibi gözü ile baktığı sürece maalesefkölelik bitmeyecektir. Rızkın tek sahibinin er-Rezzâk olan Allah olduğu bilinci,muhatabını kula kulluktan korur. Hakîkati işitme ve mahlûkatı okuma yetileri iledonatılan insanı maddî ve manevî olarak Allah rızıklandırır. Netice itibariyle Kurân’ınhedefi; beşeri, muttakî insan seviyesine çıkarmaktır.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

32- Öyleyse işte, O Allah sizin hak Rabbinizdir! O hâlde hakkınötesinde dalâletten başka ne vardır? Artık nasıl döndürülüyorsunuz?

Bu bağlamda dalâlet; gerçekler vehakîkat dururken kişinin kendisini bâtıl ile avutmasıdır. Hakîkatin getirdiğisorumluluklara yanaşmayanlar, sahte kutsallar ile kendilerini kandırır. İşte buhaktan haksızlığa, gerçekten sanala, hidâyetten dalâlete dönmektir. Bu tercihinbir de faturası olacaktır.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

33- Böylece Rabbinin kelimesi fâsıklar üzerine hak oldu, onlar kesininanmazlar.

Rabbin kelimesi kullanımı sözden,buyruktan farklıdır. Kelime; yaralamak,tesir etmek anlamına gelen “kelm” kökünden türetilmiş bir isimdir.Burada Rabbin değişmez ve önceden yazılmış/belirlenmiş yasalarına delâletetmektedir. Fısk; yoldan çıkma,doğru yoldan sapma, iyilik ve güzellikten çıkma, günaha batma, kötülüğe iyicedalma anlamlarına gelir. Fâsık, yozlaşarak fıtratından ve yaratılış amacındanuzaklaşana denir. “Hak oldu.” ifadesibu sonucu kendi hatalı tercihleri ile hak ettiklerine işâret eder. İnsanların emeğinibâtıl yollarla kesbedenlerin düştükleri fısk, onları geri dönüşü olmayan biryola sokmaktadır. Bu Allah’ın değişmez kelimesi ve yazgısıdır.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

34- De ki: “Sizin şirk koştuklarınızdan örneksiz yaratıp sonra onu iadeedecek kimdir?” De ki: “Örneksiz, yaratıp sonra onu iade edecek Allah’tır. Öyleysenasıl çevriliyorsunuz?”

Yerden ve gökten rızıklanarak birnevi topraktan yaratılan insanın tekrar toprağa iade edilmesinden bahsedilir. Buâyetlerde yine soru-cevap yönteminin kullanılması istenmektedir. Bu yöntemin,muhatabın hassas olduğu noktalarda kullanılması, muhatabı düşündürmesiaçısından son derece etkili bir yöntemdir. Zîra doğrudan suçlama, kişiyi size karşıkapatacak ve sorgulamaya vesile olacak iletişimi bitirecektir. Bedee fiil kalıbında alınınca “bir şeyi diğerini yapmadan önce yapmak,takdim etmek, yaratmak, icat etmek, meydana getirmektir.” (Bkz. Burûc:13,Rûm:11, Neml:64, Secde:7) Halk kav­ramı da bir ham maddeden“yaratma” demektedir. İkisi biraraya gelince mevcût ham maddeden örneksiz, yeni bir varlık yaratma anlamınıvermektedir. Burada insanların uydurduğu, ilâhlık yakıştırdıkları ile kâinatıvar eden arasında eserleri üzerinden, soru formatında bir kıyas yapılmasıistenmektedir. Şâhit olduğumuz âlemlerdeki mahlûkat, değişim ve dönüşümiçindedir. Her şey bir hâlden başka bir hâle yolculuk etmektedir. Bu döngüselhayatta insanoğlu yok olup gideceğine nasıl kendisini ikna edebiliyor? Bugerçeklere nasıl da yüz çevirebiliyor?

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

35- De ki: “Sizin şirk koştuklarınızdan hakka hidâyet edecek kimse varmı?” De ki: “Allah, hak için hidâyet eder. Öyleyse hakka hidâyet eden mi tâbiolunmaya daha çok hak sahibidir, yoksa hidâyete erdirilmedikçe kendisi hidâyetemuhtaç kimse mi? Artık size ne oluyor, nasıl hüküm veriyorsunuz?”

Bazı inançların ilâh tasavvurundaonların tanrıları hata yapabilir, hırslanabilir veya öfkeyle hatalı işleryapabilirler. Antik Yunan tanrıları buna tipik bir örnektir. Kurân çok net birhüküm ortaya koyar. Hidâyete muhtaç bir ilâh tasavvuru mu inanmaya layıktır,yoksa hidâyette olup insanları da iyiliğe, doğruya, güzele yönlendiren miinanmaya daha layıktır? Aslında burada bir ölçü daha konmaktadır. İnancınızsizi insanlara hayırlı, dünyaya faydalı birer şahsiyet kılmıyorsa o inanç ve oinancın tanrı tasavvurunu oluşturan gaybî zanlar mutlaka sorgulanmalıdır.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

36- Ve onların çoğu zandan başkasına tâbi olmaz. Şüphesiz ki zan, hakkaihtiyaç duymaz. Muhakkak ki Allah, onların yaptıklarını bilendir.

Zannın hakka ihtiyaç duymamasımeali “yuğni” kelimesinin kök manasıile alâkalıdır. Zîra kelime “ğ-n-y” kökündendir. Bu kök muhtaçlığın önüne geçenkazanç demektir. Bu yüzden ihtiyacı olmayana, zengine “ğâni” denmektedir. Mustağni de olumlu-olumsuz kullanılan ve buihtiyaçsızlık hâlini ifade için aynı kökten bir kelimedir. Burada hakîkatlereihtiyaç duyulmadığı “la yuğni” ileifade edilmiştir. Eğer zan hakîkatten besleniyorsa Kurân buna hayırlı zandemektedir (Bkz. Nûr:12) Ayrıca Kurân, bazı zanların günah olduğundan bahseder.(Bkz. Hucûrat:12) İşte bu “ismun” olan yani büyük günahlardan biri olan zanhakîkate dayanmayan zandır/kanaattir. Kurân Allah’ı bilgiyle anarken uydurulmuşbir tanrı tasavvurunu hakka ihtiyaç duymayan zanna isnat etmektedir. Geçmişteve günümüzde hak ve hakîkat ile işi olmayanlar kendilerini ve başkalarınıkandırabilmek için ellerinden geldiği kadar gerçeklerden uzak durarak fikir ve görüşlerbeyân etmeye çalışırlar. İnsan, genelde gerçekler işine gelmediğinde veya menfaatineters düştüğünde bunu yapar. Ancak Kurân nebî ve müminler hoşlanmasa dagerçekleri dile getirmekten geri durmaz. (Bkz. “Allah, haktan hayâ duyma.” Ahzâp:53veya “Hoşunuza gitmese de savaş üzerinize yazıldı.” Bakara:216)

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

37- Ve bu Kurân,Allah’ın astından bir iftira değildir. Ve lâkin onların elleri arasındakinitasdik eder ve kitabı tafsil eder. Onda muğlaklık yoktur, o âlemlerinRabbindendir.

Kurân Allah’ın astında yazılıpAllah’a birçok iftiralar içeren bir metin değildir. Bu cümlenin böyle gelmesikendisini Allah’ın astında, Allah ile kullar arasında konumlandıran ve “BuAllah’tandır!” diyerek kendi elleri ile yazdıkları sözde dinî metinlere birgönderme yapmaktadır. (Bkz. Elleriyle kitabı yazıp sonra onu azbir bedel karşılığında satmak için, "Bu, Allah katındandır!"diyenlere yazıklar olsun! Bakara:79)Ölçü bellidir. Din diye okunanların tamamı İncil, Tevrat, rivâyet, hadis, vs.hepsi Kurân’ın tasdik ettiği oranda meşrudur, yoksa hakîkat ile alâkası olmayanzanlardır. (Kitabın Mûsâddık ve Müheymin oluşu ile alâkalı Bkz. Maide:48) Bu âyetteki“kitap” kelimesi sadece önce inen vahiyler iken, elleri arasındaki ifadesi isehadis, rivâyet, tefsir veya siyer gibi diğer metinleri de kapsamalıdır. Yoksaâyette lüzumsuz bir tekrar bulunduğu ihtimali­ gündeme gelecektir. Bu yüzdenmuhataplar sadece önceki indirilen kitapları değil tüm dinî metinleri Kurân’aarz etmelidir. Ayrıca bu sadece Kurân’ın vasfı değil aynı kaynaktan neşetetmelerinden dolayı önceki ümmetlere indirilen tüm kitapların vasfıdır. EğerKurân hâşâ bir beşer sözü olsa idi içinde muğlâklık ve tutarsızlıklar mutlakabulunurdu. (Bkz. Nisâ:82) Ayrıca beşer sözü olsa, başka kitaplardakini tasdikedip onları da hakîkate ortak etmek yerine, her şeyi kendisine mal ederekonları reddetmeye meyyal olurdu.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

38- Yoksa iftira atıyor mu diyorlar? De ki: “Eğer sâdıksanız onun mislibir sûre getirin ve Allah’ın astında gücünüzün yettiği kimseleri de çağırın!”

Sûre kelimesi ilk kez Hûd 13.âyetinde dile getirilmiştir. Sûre kelimesinin sözlük anlamı; şehrin sûr’u demektir. Şehrin sûru, şehrinetrafını kuşattığı gibi sûre de “Kurân’ınmanalarını bir araya getiren, sınırları belli bölümlere” denilmektedir. Lisanu’l-Arab’agöre de sûre, birbirinden ayrılmış menzile demektedir. Kelimenin sözlük türevlerive Kurân’da kullanılan bağlamlarına bakıldığında Kurân’î bölüm ve âyetlerdenoluşan tam ve müstakil grupları ifade ettiği anlaşılmaktadır. Kelime, vahyininmeye başladığı dönemde de anlam ve kullanım olarak bu manayı taşımaktadır.Kurân’ın sûreler adı verilen bölümlere ayrılması aynı şekilde bu anlamın sonucu­dur.Kurân metnini birbirinden ayıran tek işâret, kesik harfler denilen hurûfumukattalardır.Burada muhataplardan iki hurûfumukatta arasındaki bölüme benzer ebatta birmetin getirmeleri istenmektedir. Mislini getirmelerini isteyen âyetler nüzulsırasına göre şöyledir: Tûr:34’te onun misli bir “hadis” getirseler denilir. Sonra İsrâ:88’de “Kurân’ın bir benzerini” getiremezler, denilir. Hûd 13’te “Eğer,sâdıklardansanız onun misli on sûregetirin.” Meydan okumasından sonra Yûnus:38’de “Onun misli bir sûre getirin!” Yıllar sonra da Bakara:23’te “Onun misli bir sûre getirin!” şeklinde farklımuhataplara bu meydan okumayı devam ettirir. Şunu herkes sorabilir: Ne var ki bunda?Bir metin yazıp neden getirmediler? Bunun şartları yukarıdan itibarensayılmıştır. Önceki vahiylere âtıflar yaparak köklü bir kaynağa kendisini isnatetmelidir. İçinde tutarsızlık, anlaşılmayı engelleyen muğlâklık, gösterişli birdil ve ağdalı bir hitâbet olmamalıdır. İnsanları haksızlıklara iten nefsânî-keyfîhüküm ve zanlar barındırmamalıdır. Tabiat âyetleri, psikolojik âyetler vesosyolojik hadiselerle de tam bir uyum sergilemelidir. Müşrikler bunu denemiş;  ancak arkasını getirememiş olabilir. Zîrazaman içinde farklı aralıklarla ve kitleleri peşinden sürükleyecek bir söylemintutarlı ve bu denli başarılı olması beklenmezdi.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

39-Ve bilakis onlara tevîl gelmedikçe ilimleri ile kavrayamadıklarınıyalanladılar. Bunun gibi ondan öncekiler de yalanladılar. Artık bak, zâlimlerinakıbeti nasıl oldu.

Burada dikkat edilirse Kurângeçmemektedir. “Ondan öncekiler de yalanladılar.” cümlesi gösterilen tepkininkadîm bir hastalık olduğunu ifade eder. Âyetin ilk kısmındaki ilimleri ilekavrayamamaları sonucu yalanlamanın sadece Kurân için değil genel bir sorunolduğu ifade edilmiştir. Zîra “Kişi, bilmediğinin düşmanıdır.” Te’vil kelimesinin dildekullanılan en yaygın anlamı “açıklama veyorum” demektir. Kurân’da ise daha çok “nihaianlamının açıklanması, netice ve Kurân’ın varabileceği son nokta” kastedilmektedir.Buradaki tevil Kurân’ın yorumu değil vaad ettikleri gerçeklerin yeri ve zamanıgeldiğinde ortaya çıkıp çıkmamasıdır. Kurân görerek (aynelyakîn) değil, bilinçli(ilmelyakîn) bir imân istemektedir. (Bkz. Tekâsur:5) Kurân; zâlimlerin,zorbaların, hırsızların, ahlâksız ve bencillerin sevmediği bir kitaptır. Zîra Kurân’ınemirleri, ahlâkını düzeltmek ve iyiye yönelme emeğini gösteremeyenlertarafından her zaman ve zeminde yalanlama kolaycılığı ile geçiştirilmiştir.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

40- Ve onlardan, ona inanan ve inanmayan kimseler vardır. Senin Rabbin müfsitleriiyi bilir.

Bu âyette iki kez geçen “bi-hi” ifadesi,onunla yani resûle vahiy ile inanıp inanmamayı ifade eder. Zaten öncekiâyetlerde vahye yapılan ithamlardan bahsedilmektedir. Bir de “yu’minûn” fiiligeniş zamandır. Bu da vahiyle resûlün doğru söyleyip söylemediğine imânın şimdive gelecek zamanlarda sürekli olacağını haber vermektedir. Taberî ve İbni Kesîr,âyeti kesin olarak gelecek zaman anlamıyla tefsir ederken, Zemahşerî ve Râzîgibi diğer bazı müfessirler geniş ya da şimdiki zamanı tercih etmişlerdir. Nebîleraramızda yaşamamaktadır. Zaten onlara imân değil, resûllere imân söz konusudur.(Bkz. Nisâ:136) Resûle imânın olabilmesi için resûlün getirdiği mesajındoğruluğu veya tutarsızlığı sorgulanmalıdır. Böylece tahkiki bir imânakavuşulabilir.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

Müfsid, fesât çıkaran demektir. Kurân’da fesat kelimesi genelolarak Allah’ın belli bir ölçüye göre yaratıp öylece sürmesini dilediği fıtrîve evrensel düzenin herhangi bir şekilde bozulmasını, bir biçimde kargaşayasürüklenmesini ifade eder. (Bkz. Neml:14, Sâd:28, Arâf:142) Kurân, fıtrî veevrensel ilkeleri vaaz ettiği için ona inanmayanların sadece bu fıtrî düzenibozmak isteyenler olabileceği burada hatırlatılmıştır. Kurân’a göre, varlık vedünyadaki dengeyi bozarak fesât çıkarma, müfsit insanın yapabileceği birkötülüktür. (Bkz. Rum:41)

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

41-Ve eğer seni yalanlarlarsa artık de ki: Benim yaptığım bana ve sizinyaptığınız sizedir. Siz benim yaptığım şeyden berisiniz ve ben de sizinyaptığınız şeyden beriyim.

Burada konu sadece teolojik bir inancıyalanlama değildir. Kurân’ın vaaz ettiği ilkeler doğrultusunda hayata yansıyandavranışlara bir düşmanlık söz konusudur. Kurân, Kâfirûn 6. âyette “Sizindininiz size, benim dinim banadır.” diyerek inanç ve düşünce özgürlüğü ilkesinivaaz ettikten sonra burada hak ve özgürlükleri bir üst aşamaya yükseltmektedir.Bu üst seviye, özgürlüklerin sadece düşünce ve inanç bazında kalmamasıgerektiği, amelde de istenileni yapabilme hürriyetidir. Peki, bu istenilenidüşünme ve onu hayata geçirme başkalarının hak ve hukukuna girip anarşidoğurmaz mı? Doğurur; ancak âyet bunun da önüne “Senin düşüncen ve amelin sanaaittir, benimki bana!” diyerek özgürlüklerin başkalarının özgürlük alanlarınakadar geçerli olduğunu ifade etmiştir. Zîra her tür özgürlük başkalarınınözgürlüğünün başladığı yere kadardır. Şimdi de konu başkasının alanına girerekyapılan tebliğ ve davete getirilecek, o alanda da Kurân’î bir açılımyapılacaktır.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

42-Ve onlardan seni dinleyen kimseler var. Oysa akletmeyen sağırlarasen mi dinleteceksin?

Allah maddî anlamda kulaklarıişittiği hâlde, ön yargıları ve bencilliği yüzünden muhatabın derdini-davasınıanlamak ve öğrenmek niyetiyle dinlemeyenleri sağır olarak nitelemektedir.Eğitimde de bu Kurân’î düsturlar göz önünde bulundurulmalıdır. Zîra insanlarsadece severek istediklerinde etkili bir şekilde anlatılanı alırlar. Eğitimde,davette, tebliğde, talim ve terbiyede her zaman gönüllülük vazgeçilmez ilk şartolmalıdır. Bir kişiyi bir dine, görüşe, fikre ve bunun yansıması olandavranışlara-amellere zorlamak Kurân’ın belirlediği düşünce ve davranışözgürlüklerine aykırıdır. Bu durum fıtrî olmadığı için çoğu zaman istenensonucu vermeyen hatalı bir yoldur.  

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

43- Ve onlardan sana nazar edenler var. Ancak onlar basîretsiz iseâmâları sen mi hidâyete erdireceksin?

Bu iki âyet, Türkçedeki “işitmek-dinlemek, bakmak-görmek”farkına dikkat çekiyor. Her işiten dinlemez, her bakan görmez. Bakmak,görmenin; işitmek de dinleyip anlamanın garantisi değildir. Ancak isteyeninistediğini dinleyip-izlediği bir ortamda, din sadece Allah rızası için, O’nahas yapılıyor demektir. Oysa baskılar sadece münafık üretecektir. Başkavideoları izleme ve ahlâksız yayınları dinleme imkânı olmasına rağmen Allah’ınkelâmına kulak kabartan ve bu tarz içeriklere ilgi duyanların ecir, kazanç veistifadeleri çok daha bereketli olacaktır. Allah, kendi dosdoğru yolu olan sırâtımüstakîminibile insanlara dayatmamıştır. Zîra her tür düşünsel ve ameli dayatma zulümdür.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

44-Muhakkak ki Allah, insanlara hiçbir şekilde zulmetmez. Lâkininsanlar, kendi nefislerine zulmederler.

Önceki âyetlerle bağlantıkurduğumuzda, Allah’ın emir ve yasakları konusunda bağnaz bir savunma, tebliğve davete karşı ön yargılı bir düşmanlık yaparlarsa insanların sadece kendikendilerine zulmedecekleri ve çevrelerine zarar verecekleri sonucuna ulaşırız. Allah’ınemir ve yasakları kendi çıkarı için değildir. El- Ğâni olan Allah’ın bunlara zatenihtiyacı yoktur. Emir, tavsiye veya yasaklardan fayda görecek sadeceinsanlardır. Onun için, Allah’a isyanın; dine ve Kurân’a saldıranların zararısadece yapanadır. Sonuç olarak herkes ektiğini biçer, yaptığını çeker, ettiğinibulur.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

45- Ve o gün sanki gündüz bir saatlik tanışmadan başka kalmamışlar gibionları haşrederiz. Muhakkak ki, Allah’la karşılaşmayı yalanlayan ve hidâyeteermeyenler hüsrândadır.

Bu âyet iki şekildeanlaşılabilir: İlki, kalınan bir saatlik sürenin dünya hayatıyla birlikte kabirdekiuzun sürenin dünya hayatındaki bir saatlik süre kadar algılanmasıdır. İkincisiise bu insanların, aktif oldukları dünya hayatında bir saatlik bile elletutulur, gözle görülür bir amel ortaya koyamamalarıdır. Dirilmeyi uzak görüpinkâr edenler ve dünyayı dolu dolu yaşadığını iddia edenlerde de sonuç her ikidurumda hüsrândır. Hüsrânın içindeki hayal kırıklığı ve iflas bu kişilerin hiçamellerinin olmadığını değil çok çalıştıklarını; ancak bunun insanlığa, hayra,iyiliğe yansımadığını ifade etmek içindir. Zîra Allah ile karşılaşmayı yalanlayarakyapılan her amel dünyevî beklentilere dayanır. Buradaki “yeteârefû” tanımak, bilmek demektir. Kabirden dirilenlerin neyi,kiminle yaptıklarının bilincinde olacaklarını ifade eder. Ayrıca yapılankötülüklerdeki yardımlaşma ve sürü güdüsüne de bir âtıf olabilir.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

46- Ve eğer sana, onlara vaat ettiğimizin bir kısmını göstersek veyatamamını getirsek de yine onların mercii bizedir. Kaldı ki onların yaptığışeylere de Allah şehîttir.

Âyette­ki “Sana göstersek...”ifadesindeki “sana” ifadesi, Hz. Peygamber’e hitap­tır ama Hz. Peygamber’densonra bu âyete muhatap olan herkese bunun uyarılar barındırdığıunutulmamalıdır. İnanan biri cehennemi görse ve tekrar dirilip insanlara orayıanlatsa bile sabit fikirli, ön yargılı insanların zerre kadar inanmayacağıburada ifade edilmiştir. Amaç, insanları zorlamanın -ne adına ve ne kadar hakîkatolduğunu bilsek de- doğru olmadığını vurgulamaktır. Burada imânın gayba olmasıgerektiği ilkesi de tekraren hatırlatılmıştır. Tüm nebîler de dâhil olmak üzerecenneti, cehennemi şimdiye kadar “aynelyakîn” olarak gören yoktur. Bizlersadece “ilmelyakîn” olarak bilmek ile mükellefiz. (Bkz. Tekâsür Sûresi) Hz.Peygamber’in cehennemi gördüğüne dair tüm rivâyetler, bu tarz âyetler ışığındaanlaşılmalıdır. Nebî’nin böyle bir isteğinin olduğu da burada ifade edilmiştir.Zîra her insan gibi onlar da imtihandadır ve gayba imânla mükelleftir.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

47- Ve her ümmet için bir resûl vardır. Artık onların resûlleri geldiğizaman aralarında hakkaniyetle karar verilir ve onlara zulmedilmez.

Bazı müfessirler buradakianlatımı, resûllerin hesap gününde uyardığı ümmetlerinin karşısına gelip onlariçin lehte veya aleyhte şâhitlik edeceğine dair yorumlar yapılmıştır. Belirliliktakısı ile gelmeyen resûl, elçi manasındadır. Bir kişi eğer insanlara “ümm” denilenkurucu, ilâhî ve fıtrî ilkeleri hatırlatıyor ve insanların bu fıtrî ilkeleretrafında bir araya gelmesini sağlıyorsa o kişi veya kişiler âyetleriyaşantıları ile koruyan ve tebliğ eden-ulaştıran elçilerdir. Bir kişinin Allah’ın resûlü olması ilegelen vahyin resûlü olması arasında farklar vardır. Bu farklardan birinübüvvettir. Nebîlik ve nübüvvet bu manada bitmiş olsa da nebîlerin getirdiği mesaj üzerinden resûllük ve risâlet görevi devametmektedir. Allah bu görevi muttakîkullarına bir ödev olarak yüklemiştir. Bu birinci resul ümmetine hesapgününü hatırlatanlar iken ikinci çoğul gelen resuller ise ölüm melekleridir.(Bkz. Sizden birinize ölüm gelince, onu resûllerimiz tamamlar. Onlar (bunuyaparken) kusur etmezler. En’am:61) Burada da onlara zulmedilmeden kıst ilehükümlerinin hesap gününde verileceğinden bahsedilmiştir. Bu günün olupolmadığına dair soru şöyledir,

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

48-Ve derler ki:“Eğer, sâdıksanız bu vaat ne zaman?”

Müşriklerin bu sorusu gerçektenöğrenmeye yönelik samimi bir soru değil, inkâr ve istihzaya yönelik birsorudur. Zîra hiçbir suçlu ve zâlim, adâlet karşısına çıkmayı istemez.Elçilerin görevi hesap sorup ceza kesmek değil; sadece iyiliği, doğruyu vehakkaniyeti hatırlatmaktır.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

49- De ki: “Allah’ın dilediği dışında, nefsime bir fayda veya zararvermeye mâlik değilim. Her ümmet için bir ecel vardır. Ecelleri geldiği zamanartık bir saat ertelenemez ve öne alınamaz.”

“Her ümmet için bir ecel vardır.”ifadesi ile tüm iktidar ve toplumlara mevcut güçlerine güvenmemeleri, her şeygibi onun da emanet ve geçici olduğu mesajı verilmiştir. Ümmetler de insanlargibidir; doğar, büyür ve gelişir, sonra ölür ve dağılır. Allah resûlü başınagelecekler ile ilgili tam bir bilgiye sahip değilken, bizler ne kadar hayata,başımıza gelenlere hâkimiz?  Önemli olanvuku bulanlar değil, bizim onlara karşı verdiğimiz tepki ve aldığımıztedbirlerdir.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

50- De ki: “O’nun azâbının evde veya dışarda gelişini gördünüz mü?Mücrimlerin acele istediği nedir?”

Beyâten kelimesi, “beyt-ev” anlamından mülhemdir. İnsanlargenelde geceleri evde istirahat ettikleri için buna gece anlamı da verilmiştir.Ancak burada “leyl” manası değil, korunaklıevlerdeki o pasif ve tedbirsiz hâl anlaşılabilir. Nehâr ise akış ve hareketinolduğu saatler için kullanılır. Bu hareketlilikten dolayı gündüze de nehâr denilmiştir.Burada da insanı yine oyalayan ve ölümü unutturan hayatın hızlı akışı anlamı baskıngörülmektedir. (Bu cevabın bir benzeri için Bkz. Tûr:13-16) 

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

51- Vuku bulduktan sonra mı ona inanacaksınız? Ve onu acele isteyenleroldunuz.

Alkol, uyuşturucu, zina, intihar,gasp veya cinâyet gibi şeylerin kötülüğünü veya bunların zararlı olupolmadığını anlamak için tecrübe etmek gerekmez. Hatta bazı şeyler vukubulduğunda artık geri dönüşü olmayan bir yola girilmiş olur. Hesap gününüdüşünen ve onun hakîkatine inanmış biri hayatın lezzetlerini sonuna kadartatmak için acele ile dünyanın peşinden koşmaz. Zîra dünyayı kovalayan, onuelde etmek için her tür kötülüğü göze alacak ve karşısına çıkan haklarıçiğnemekten geri durmayacaktır. Bunun Kurâncası zulümdür. Zâlimlerin sonuşöyledir:

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

52- Sonra zulmedenlere denildi ki: “Hâlit azâbı tadın! Kespettiklerinizdenbaşkası ile mi karşılaşacaktınız?”

Zulüm, “z-l-m” kökündentüremiştir. Karanlıklar anlamındaki zulümât da aynı köktendir. Nasıl kikaranlık, ışığın yokluğu ise zulüm de insanlık, nûr, hidâyet, hayır ve iyiliğinyokluğudur. Bunlar, olması gereken aslî unsurlardır. Bunları yerinden etmekzulümdür. Aslî olan tevhittir, onu yerinden etmek zulüm olduğu için şirk azîmbir zulümdür (Bkz. Lokmân:13) Bilincin ters dönmesi sonucunda, insan hakîkatiters algılayacaktır. Hakîkati ters algılayan insana geçici olan kalıcı, kalıcıolan ise geçici gibi görünür. İnsan cennet için yaratılmıştır. Bu anlamdüşünüldüğünde İnsanın kendisine ve çevresine yapacağı en büyük zulüm, yaşadığıdünyayı cehenneme çevirip kendisini cennetten etmek olmuştur. Aslında zulmün enbüyük zararı yine yapana olmaktadır. Zîra “Onlara bizzulmetmedik, onlar kendilerine zulmettiler.” (Zuhrûf:76)

Âyetin sonunda yer alan “Kespettiklerinizdenbaşkası ile mi karşılaşacaktınız?” sorusu aslında dünyayı nasıl cehennemeçevirdiğimizin cevabıdır. (Mütref yaşamın sonuçları ile alâkalı bkz. İsrâ:16)Zulmü önlemenin yolu olarak burada Kurân hesap günü hatırlatması yapmaktadır.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

53-Ve senden o haber hak mıdır diye sorarlar? De ki: “Evet! Ve benimRabbim! Muhakkak O haktır ve sizler âciz bırakacak değilsiniz.

El- Hak olan Rabbin vaadi dekesinlikle hak ve gerçektir. Burada hak kullanılması, yapılan zulümlerinyapanların yanlarına kalmadığı ve hak ettikleri karşılığı alacakları “o gün” manasını da kapsadığıunutulmamalıdır. El-Hak olan Allah herkese hak ettiğini verendir. Hak aslamağlûp edilemez ve âciz bırakılamaz. Zafer hakîkatindir, mağlûp eden de, âcizbırakan da hak olandır.  “De ki: Hak geldi, bâtıl zâil oldu. Muhakkak kibâtıl geçicidir.” (İsrâ:81) İnsanın kendisi ile ilgili en hakîkî gerçek, âcizoluşudur. Bunu itiraf eden başkasının hakkına girip başkasına zulmedemez.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

54- Ve zulmeden her nefis, yeryüzünde neyi varsa mutlaka onu fedaederdi. Ve azâbı gördüklerinde nedâmetlerini gizlediler. Ve onların arasındahakkaniyetle karar verilir ve onlara zulmedilmez.

Eserra fiili “gizlemek, sırhaline getirmek” anla­mına gelmekte, açığa vurmanın tam tersi anlamınıtaşımaktadır. Pişman­lıklarını gizlemenin anlamı, içten içe, kalplerindenhissederek pişmanlığı yaşamalarıdır. Pişmanlık zaten içte yaşanır. Buradapişmanlığın içte yaşanması ağlamak, parmak ısırmak gibi dışa yansıtılmamasıdır.Bunun nedeni dünyalıklara verilen aşırı değerin orada da devam etmesi olabilirveya mahçûp olmanın, haksız çıkmanın utancını yaşamaları da olabilir. Butiplerin en değer verdiği şey dünyalıklar olduğu için onu rüşvet olarakvermeleri ile her kapının kendilerine açılacağı ön yargısı bunlarda bir imânhâline gelmiştir. Bu ahlâksızlığın yansımalarını âhirette de görmekteyiz. Adâlet; içinde eşitiliği/sevva ve kıstı(pay-hisse)da barındıran ve üst çatıyı oluşturan bir denge hâlidir. Herkesi eşit görerek(sevva) ve herkese hak ettiği payıvererek(kıst) dengeyi(adâlet) sağlamaktır. Adâlet, herkese karşı dengeli davranmak;  kıst, kötüyü asla hakettiğinden fazlasıyla cezalandırmamak, payı ve hissesi ölçüsünde iyiye dekötüye de hakkaniyetli davranmaktır. Bu yüzden kıst ile verilen kararlardazulmün zerresine bile rastlanmaz.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

55- Muhakkak ki göklerde ve yerde olanlar, Allah’ındır. Öyle değil mi?Allah’ın vaadi hak değil mi? Ve lâkin onların çoğu bilmezler.

Burada cevapları içinde olan ikisoru sorulmuştur. İlki müşriklerin de kabul ettiği “gökleri ve yeri kimin yarattığıve bunların sahibinin kim olduğu” sorusudur. Bkz. “Onlara gökleri ve yerikim yarattı? diye sorsan, muhakkak ki Allah’tır diyeceklerdir.” (Zuhrûf:9)İkincisi ise her şeyi yaratanın bir kez daha farklı âlemler yaratabileceğimantıksal çıkarımına dayanır. Bilme konusunda verilen emirden anlıyoruz ki,ilâhî eğitimin bir de öğretim, yani bilgilendirme boyutu vardır. Cehâlet bütünkötülüklerin anasıdır. Emâneti mülkiyet bilmek, hesabını veremeyeceği bir hayatsürmek cehâlet göstergesidir. Cehâlet ne bildiğini ve ne olduğunu bilmemehâlidir. Kendi âcizliğini bilmeyen câhiliye dönemini yaşamaktadır. İşte insanınen tehlikeli dönemi bu dönemdir. Maneviyatın öldürdüğü bu dönemde dirilmeimkânı yine el-Muhyî olan Allah tarafından sunulacaktır.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

56- O, diriltir ve öldürür. Ve O’na döndürüleceksiniz.

Burada önce “dirilme/yuhyî”,  sonra “öldürme/yumît”gelmiştir. Normalde öldüren ve âhirette tekrar dirilten şeklinde olmalıdır.Demek ki burada maddî ölüm veya dirilmeden ziyâde dönüşün Allah’a olduğubilinci ile dimağların dirilmesi ve sonra bu manevî diri olan insanların maddîolarak ölüp rabblerine kavuşmaları konu edilmiştir. Zîra hem önceki âyet hem dedevam eden âyetlerde bu manevî dirilişi sağlayan vaazlara, âyetlere birergönderme ile pasaj devam etmektedir. (Bkz. “Ölü iken dirilttiğimiz; ona, insanlar arasında, onunla yürüyeceği bir nûrverdiğimiz bir kimse; zulümât içinde kalıp bir türlü çıkamayan kimse gibi olurmu?” Enâm:122)

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

 57- Eyinsanlar! Size, Rabbinizden bir vaaz ve sadırlarda olana şifâ ve inananlarahidâyet ve rahmet gelmiştir.

Âyet “Ey insanlar!” diyerek başlar.Bu Kurân’ın bütün insanlığı kucaklayan, onlar için evrensel kural ve ilkeler barındıran,insanlığı dirilten bir öğreti olduğunun beyânıdır. Bu ifade sadece vahyin inişortamında yaşayan insanları değil, kıyâmete ka­dar gelecek nesilleri hedeflediğinigösterir. Bu ifadelerden dolayı Kurân’ı bütün insanlığa şâmil okumak ve anlamakgerekmektedir. Sûrenin birinci âyetinde Kurân’ın hikmet dolu özelli­ğine işâretedilmiş, 37. âyetinde Kurân’ın kendinden önceki kitapları doğruladığı, el-kitapolan ilâhî tüm öğretileri açıklayarak muğlâklıkları ortadan kaldırdığı, 38.âyette de benzerinin getirilemeyeceği şeklindeki özellikleri sıralanmıştı. Buradada Kurân’ın evrenselliğine bir âtıfta bulunulmuştur.

Sadır, Kurân’da organ veya vücudun bir kısmı olan göğüsanlamında kullanılmaz. Sadır ve sudûr ile daha çok iç aydınlanma, ferahlama, içhuzur kastedilmiştir. (Bkz. İnşirâh:1) İlâhî ilkelerin sudûr denilen iç âlem vedaha çok insanın duygu ve düşüncelerine şifâ oluşu “sadırlarda olana şifâ” ifadesi ile belirtilmiştir. Kurân zihinleriiknâ eder, sıkıntı ve bunalımları gidererek gönülleri tatmin eder, insanlarınahlâkî seviyelerini yükseltir, böylece toplumun dirlik ve düzenini, huzur vesükûnunu da sağlamış olur. Bunun şartı da Kurân’ın rahmet temelli okunması veyaşanmasıdır. Kurân’ın hidâyet ve rahmet özelliklerinin ortaya çıkması için de öncelikleona inanmak gerekmektedir. Kurân’ın vaaz ettiği kurucu ilkelere inanmaköncelikle muhatabın kendi zihnine, iç âlemine aydınlık, ferâhlama ve şifâolacak, sonra bu sağlıklı bakış insanlığa merhametli ameller ile yansıyacaktır.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

58- De ki: “Artık, Allah’ın fazlı ve rahmetiyle ferâhlasınlar. O,onların topladıkları şeylerden daha hayırlıdır.”

Fadl kelimesi, lütûf ve ihsanda bulunma anlamına gelir. (Krş.Fâtır:32, Kasas:73, İsrâ:70) Bu kelimenin temel anlamı  normalin üstündeki artıştır ve bu artışınoluşturduğu çeşitliliktir. Bu anlamda herhangi bir zorlama olmadan verilen veçeşitliliği arttıran zenginliğe, bağışa da fadl denir. (Bkz. Nisâ:32,Cuma:4). Burada, dünyalıklar olan maddî imkânlar ve güç ile manevî ve insanîdeğerler kıyaslanmıştır. Rahmet olan Kurân’la insanlığımızın artması vezenginleşmesi Allah’ın fazlıdır. Sonuç sudûrdaki ferâhlamanın insanın hayatınayansıması veya dünyevîleşme adına yığmanın, paylaşmamanın insanlığıöldürmesidir.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

59-De ki: “Allah’ın size rızık olarak neyi indirdiğini görmüyormusunuz?” Oysa onlardan harâm ve helâl kılıyorsunuz. De ki: “Allah mı size izinverdi, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?”

Harâm kelimesi sözlükte, yasaklama, mahrûm etme, dokunulmaz kılmaanlamlarına gelir. Helâl ise sözlükte,harâm durumu ve yeri terk etme, yapılmasında herhangi bir sakınca olmayan, serbestbırakılmış iş/amel ve rızıklar için kullanılır. Bu âyeti helâl-harâm belirlemehakkı olarak inançsal düşünebileceğimiz gibi helâl ve harâmın lügat anlamı iledaha evrensel olarak da düşünebiliriz. Zaten inançsal bazda harâm ve helâller meselesi,sadece o dinin müntesiplerini bağlar. Ancak burada daha genel bir ilkedenbahsediliyor olabilir. Kaldı ki bu âyette indirilen rızıkların harâm ve helâlkılınması söz konusudur. Meselâ üzüm, hurma, arpa vs. insana helâl iken onlarıfermente edip damıtmak ile elde edilen alkolün içilmesi helâli bir anda harâmhâline getirir. Ancak insanların çoğu maalesef bu harâmı da helâl kılaraktüketmektedir. Yağan rahmet yağmurları ile yetişen tütünü sarıp yakmak sûretiile oluşan katranı ve zararlı gazları temiz akciğerlere çekmek Allah’ın doğaldezenfektan olarak indirdiği rızkı zehre çevirmektir. Ağrı kesici özelliği olanve ameliyatlardan önce kullanılan afyonu ve diğer bitkileri sırf keyif içinbirer uyuşturucu hâline getirmek helâli harâm kılmaktır. Bu manada kötülükleriAllah’ın yarattığını söylemek, şerri ona izafe etmek “Allah’a iftira etmek”şeklinde ifade edilmiştir. Böylece oluşan kötülüğü, şerri de Allah’ın kudretiveya kader adı altında yine Allah’a fatura edenlerin, kötülüğü Allah’ınyarattığını iddia edenlerin sizce diriliş günündeki hâlleri nasıl olacaktır?

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

60- Ve yalanı Allah’a iftira edenlerin kıyâm günü ile ilgili zannınedir? Muhakkakki Allah, insanlara karşı elbette fazl sahibidir. Ve lâkin onların çoğuşükretmezler.

Allah’ın fazlı/fadlı; indirdiğisağlıklı ve helâl olanlar iken, bunları farklı işlemlerden geçirerek harâmkategorisine sokmak şükür değil nankörlüktür. Fadl/fazl kelimesinilütûf, nimet, bağış anlamında düşünürsek, şükretmeye ni­metin kıymetini bilmek,karşılığını yerine getirmek, onu yaradılış amacına uygun kullanmak anlamınagelir. Dünyadaki tüm kötülükler Allah’ın insanlara verdiği ikrâmların veimkânların hatalı kullanılması sonucu oluşur. Bu meyanda helâller harâmlaştırılmazsakötülük diye bir şey kalmayacaktır. Ticaret ve alışveriş helâldir; ancakyolsuzluk, hırsızlık ve haksız kazanç, riba harâmdır. (Bkz. Bakara:275)Evlenmek helâldir; ancak zina harâmdır. (Bkz. İsrâ:32) Konuşmak, muhabbet etmek,sohbet etmek helâldir; ancak gıybet, iftira ve yalan haramdır. (Bkz.Hucurât:12) Görüldüğü gibi helâl olan imkânları kötü yolda kullanmak hem helâliharâm kılacak hem de verilen nimet ve imkânlara nankörlük etmek olacaktır.Sözün özü, verilen nimeti yerli yerince kullanmak helâl ve sonucu şükür iken,yerinden etmek harâmdır ve sonucu nankörlük ve zulümdür.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

61- Ve bir iş üzere olmanız, bir şeyleri bir araya getirip tilâvetetmeniz ve yaptığınız bir amel yoktur ki, ona daldığınız zaman sizin üzerinizeşehîtler olmayalım. Yeryüzünde ve semâda zerre ağırlığınca bir şey Rabbindengizli kalmaz. Ve ondan daha büyüğü ve daha küçüğü yoktur ki, kitabımübîndeolmasın.

Âyetteki tilâvete konu olan “min-kur’ânin”ifadesine “Kurân’ın bir kısmından” manasının verilmesi bizce doğru olmaz. Zîraburada bahsedilen tip Allah’ın her an onların yaptıklarına tanık olduğuinancından ziyâde uzak tanrı inancında, yeniden dirilişi de uzak gören müşrikbir tiptir. Bu yüzden Kurân’ı tilâvet ettiğinde şeklinde meal vermek bizce bağlamauymaz. Zaten “kurân” kelimesi marife değil nekira gelmiştir. (Benzer birkullanım için Bkz. Kıyâmet:17)

Şe’n kelimesi hâl anlamına gelmektedir. Bu kelime Rahmân 29’da “Allah,her an bir iştedir.” şeklinde Allah için de kullanılmıştır. Yani her anyaratmada, her an kâinatta tasarrufta bulunmaktadır. Bu kelimenin öz manasında“eylemin iyi” olması vardır. Çünkü Kurân’da amel kelimesi kullanılınca hemenpeşinden sâlih kelimesi kullanılmaktadır. Ama eş-şe’n kelimesi kullanılınca sâlih kelimesi kullanılmadan dao amelin iyi olduğu anlaşılır. Ayrıca şe’n kelimesi kesintisiz olaneylemleri de ifade etmektedir. Amel başlar ve biter ama şe’n denen eylem Allahiçin kullanıldığında her an devam etmekte ve yenilenmektedir. Âyette yeralan “minhu” zamiri şe’n kelimesine veya okunanlaragitmektedir. O zaman yaptığın, bulunduğun iş hakkında bir yerlerden bulupokuduğunuz anlamı çık­maktadır. Yani yaptığı işi tilâvet ettiğine bağlamıştır.O zaman takip edilen düşünceler, ideolojiler veya inançlardan okunanlarareferans bulma, böylece amelleri şekillendirmeden bahsedilmiş olur. İfâda kelimesi dalmak, kendini işevermek anlamına gelir. Buradaki kitabımübîn imtihan dünyasının kuralları veyaptığımız tüm amellerin çerçevesini belirleyen kâinat yasalarıdır. Zerreye eskiler “Güneş ışığındagörülen toz parçacıklarıdır.” demişler. O zamanlar “zerre” kelimesindendüşünebildikleri en küçük nesne bunlardı. İbni Abbas’tan rivayet edilmiştir ki,elini toprağa sokup kaldırmış, sonra üflemiş ve “İşte bunlardan her biri, bir zerre.”demiştir. Bugün Araplar atomu “zerre” kelimesi ile ifade etmiştir. Allahzerreden küreye yaratılan her ne varsa ona önceden birtakım kanunlar koymuştur.Bunlar yaradılış kanunlarıdır ve bu kaideler insanoğlundan gizlenmemiştir.Gaybın değil şehâdetin konusu olan bu kayıtlı sabitelerin -emek verip okumayaçalışanlar için- Rahmân’dan bir lütûf olarak sunulması, kitabımübîn/apaçıkkitap tamlaması ile anlatılmıştır. Ancak insan her helâlde olduğu gibi tabiatınbilgisini edinme serbestliğini/helâlini onu ifsat etmek için kullanmış ve onu dakötülüğün, harâmın, israfın nesnesi hâline getirmiştir. Kitabımübîn olanyaratılış kanunlarına aykırı davranıp mahlûkata düşman ondan Allah’a dostolabilir mi?

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

62- Muhakkak ki Allah’ın evliyâsına, korku yoktur. Öyle değil mi? Ve onlar,mahzûn da olmazlar!

Elâ istifham edatıdır. Konuyu soru formatına dönüştürüp muhatabındikkatini çekmeyi, böylece vermek istediği mesajı öğretmeyi hedefler. MuhatabınAllah’a inandığını unutmayalım! Gökleri ve yeri yaratan bir kâdirimutlaka dostolabilmek, tüm korkulardan beri olmayla sonuçlanan mantıksal bir çıkarımıyanında getirecektir. Muhatabında da Allah’ın evliyâsı olma hedefinin olduğu busorudan anlaşılmaktadır. Dostkelimesi dilimize Farsçadan girmiştir. Aslı “dust” ve çoğulu da “dostân” olan“dost” kelimesinin anlamı “Birinin iyiliğini isteyen, onu içten seven, iyigörüşülen kimse, en yakın arkadaş, gönüldaş” demektir. Anlam olarak birbirindenfarklı olmaları sebebiyle, “dost” kelimesi ile Arapçadaki “velî” kelimesininaynı anlamda kullanılması süphân Allah tasavvuruna aykırı, hatalı çağrışımlarasebep olabilir. Râzî’nin yorumuna göre, korku gelecekle, hüzün de geçmişle alâkalıdır.Bu bilgiler ışığında “Evliyâullâh” kelimesinin esas anlamı “Allah’a yakınolanlar” demektir. “Allah’a yakın olanlar” ise, Rabbimizin ifadesiyle “muttakî/sakınanmüminler/inananlardır. (Bkz. Bir sonraki âyet ve Enfâl:34) Halil ve velikelimelerinin ikisine de dost demek kökleri farklı kelimelerin manalarınındaralmasına sebep olacaktır. Peki Allah bizden uzak mı ki, ona yakınlık veyauzaklıktan bahsedelim? Hâşâ Allah bizleri bir bodyguard gibi korumaz. Zatenburadaki yakınlık veya uzaklık fiziksel de değildir. Evliyâullâh, Allah’ın emirve yasakları olan âyetlere yakınlık ve uzaklıkla alâkalıdır. İlkeler bütünüolan sırâtımüstakîme uyup uymama konusundaki yakınlıktır. Allah’ınyönlendirmelerine kendisini yakın hissedenler yani evliyâullâh; zina, alkol,fuhuş, kumar, hırsızlık, azgınlık, cedelleşme, gıybet, iftira, yalan vealdatmadan uzak olduğu için onlara korku yoktur. Sâlih amel, iyilik, dürüstlük,merhamet, doğruluk, erdem ve paylaşmaya yakın oldukları için onlara korkuyoktur. Zîra onlar iyiliğe inanır ve kötülüklerden sakınırlar.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

63- Onlar ki inandılar ve sakınırlardı.

Muttakî müminler, iyiliğin veerdemin yanında olmuş ve bu yüzden sürekli kötülüklerden kendilerinisakındırmışlardır. Evliyâullâh; iyiliğe(el-ber), merhamete(er-Rahmân veer-Rahîm), hakîkate(el-Hak), barışa ve selâmete (es-Selam’a) yakın olanlardır.Şeytânî ve nefsanî duygu ve düşüncelerden kendilerini sakındıranlardır.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

64- Onlara, dünya hayatında ve âhirette müjde vardır. Allah’ınkelimeleri değişmez. İşte bu, muazzam bir bolluktur.

Allah’ın evliyâsı; sefîl, mutsuz,huzursuz, yoksul ve muhtaç bir hayat sürmez. Zîra bu âyette dünya hayatındavurgusu; mutluluk, bolluk ve berekete sadece öldükten sonra kavuşmayacaklarınımüjdelemektedir.

Fevzu, “f-y-d” kökünden gelir. Manası suyun taşması, yayılmasıdır.Buradan mülhemle bolluk, bereket, cömertlik, verimlilik, içteki huzur vemutluluğun dışa taşması gibi yan anlamlarda da kullanılmıştır. Azîm; muazzam,büyük, etkileyici güç ve ulu gibi anlamlara gelir. Bu nedenle “fevzul azîm”, “muazzambolluktur, feyiz” şeklinde çevrilmiştir. Allah’ın kelimeleri, Allah’ın bütünbir varlık için özelde ise insanlık için koyduğu ve kitabımübînde bir arayagetirdiği, ayrıca eşyaya ve mahlûkata yazdığı tekil yasa ve sabitelerdir.

Râzî’nin de belirttiği gibi müjdekelimesi “insanın yü­zünü güldürecek şekilde sevindiren haber” anlamınageldiğine göre insanı bu şe­kilde mutlu edecek olan Allah’ın fıtrîemirlerine/kelimelerine yakın olmak onları dünyada yaşayarak yakınlığı ispatetmektir. Sonuç; (fevzulazîmdir) muazzam berekettir, bolluktur.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

65- Onların lafları seni üzmesin. Muhakkak ki bütün izzet, Allah’ındır.O; işitendir, bilendir.

Genelde “sözleri” olarakçevrilen kavluhum kelimesini Ömer Nasuhi Bilmen “lakırdıları”, Elmalılıise “lafları” şeklinde çevirmiştir. Zîra pasajda Allah’ın ilkeleri, yasalarıanlamında kelimetullah kullanılmışken onların lafları anlamındaki “kavluhum”kullanılmıştır. Allah’ın etkili kelimeleri olan gerçekler/ilkeler, kurgusallaflarla, fikir ve düşüncelerle asla zedelenmez. Allah’ın nûru ağız ile sönmez,söndürülemez. Burada müşriklerin iyiliğe karşı kötülüğü, ışığa karşı karanlığı,hayra karşı şerri savundukları; ortaya attıkları argümanların iyiliğe, hayra venûra imân etmiş Hz. Peygamber’i hüzünlendirdiği haber verilmiştir.

İzzet kavramı, bulunduğu yere göre, “üstün kudret, onur,yücelik, şeref” manalarına gelmektedir. “Bütün izzet Allah’ındır.” cümlesiAllah Resûlü Hz. Muhammed’in izzet ve şerefine de bu haysiyet yoksullarının diluzattığını göstermektedir. Zîra ilkesizler çok rahat başkasının izzetine,haysiyetine dil uzatabilir, hakareti hakkı zannedebilir. Haysiyet cellâtlığıbir insanın düşünme, arkasından inanma ve en son yaşam hakkını elinden almayakadar götüren aşamaların ilk basamağıdır. Zîra sözlü aşağılama, fizikî zarara, ardındancanına kastetmeye kadar götüren, insanı insanlıktan çıkaran bir hâle sürükler.Haddizatında çoğu kavga, hakaretle başlar.

Hüzünlenmek, üzülmek konuyu aklîdeğil duygusal değerlendirildiğini gösteren önemli bir detaydır. Konu duygusalzemine indiğinde orada aklıselim kaybedilir. Bu hâl etkiye yüksek dozajlı tepkilerlepatlak verebilir. Hz. Nebî’ye verilen tavsiye, mücadelesini ilkeler düzeyindesürdürmesi ve konuyu kişiselleştirip kontrolü elinden kaybetmemesi gerektiği istikâmetindeolmuştur. 

Es Semi’; hiçbir şart ve kayda bağlı olmaksızın ister gizlensinister açıkça söylensin, gizliyi, fısıltıyı bile işiten anlamına gelir. Kısaca,işiten, işitme kuvvetine sahip olan ve işitme gücünü verendir. Es-Semi’ ismiâyeti kerimelerde tek başına bulunmayıp Sebe:50, Duhân:6, Hucurât:1, İsrâ:1.âyetlerinde görüldüğü gibi daha çok Karîb, Basîr veAlîm isimleriyle birlikte getirilmiştir. Bu da işitme ve görmenin birihtiyaçtan dolayı değil bilmenin gerekçesi olarak sunulduğunu anlatan mecazi birkullanım olduğu sonucuna bizleri ulaştırır. Amaç Allah’ın nasıl duyduğu,işittiği değil; gören ve işiten yani haberdâr olan bir Rab tasavvuru inşâetmektir. Sürekli gören ve işiten bir Rab tasavvuru haysiyet cellâtlığınaşifâdır. Bizi gören ve duyan kâdirimutlakın varlığı ağzımızdan veyakalemimizden çıkanları daha çok tartmamızı, mutedil davranmamızı sağlayan çokönemli bir hatırlatmadır. Semi ve Basîr esmalarına imân eden bir mümin hakaretiasla hakkı göremez.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

66- Semâlarda ve yeryüzünde olan kimseler de muhakkak ki Allah’ındır.Öyle değil mi? Allah’ın astında şirk koştuklarına dua edenler neye tâbioluyorlar? Ancak zanna tâbi olurlar ve onlar ancak kabukla uğraşıyorlar.

Men kelimesi, akıllı ve canlı varlıkları ifade etmektedir. Herinsanın Allah’a ait olması, hakaret ve aşağılama yapılmasına ikinci bir engeldir.Yaratılanı yaratandan ötürü sevmek, yaratılana saygı göstermek böyle birbilincin eseridir. İzzet ve şerefine dil uzattığımız kişilerin bir sahibininolduğuna imân etmek, onlar üzerinde istediğimiz tasarrufu yapamayacağımızıgösterir. Dünya savaşlarında milyonlarca insanı katledenler, yaratılan insanlarüzerinde mutlak hâkim olduklarını düşünenler değil miydi? Bu yüzden yaptıklarısadece savaş suçu değil insanlık suçu olarak tarihe geçmiştir.

İlme dayanmayan zan sübjektiftirve sadece boş ve bazen de kırıcı laflar üretirken kelime hakîkattir ve ancakaklıselim ile görülür.

Yahrusûn fiili, “bir şeyi takdir etmek, bir şey hakkında zanve tahminde bulunmak”, nehirle beraber kullanılınca “nehrin ağzını kapamak,engel koymak” gibi manalara gelmektedir. Kelimenin kökü “h-r-s”dir. Bunun temelanlamı ise meyvenin kabuğu veyakorunağıdır. (Bkz. Müfredat) Kurân’da beş âyette geçen bu kelime üçündezandan hemen sonra gelmekte, birinde bilgiden sonra, diğerinde deharrâs kalıbında geçmek­te ve ”harrâs olan düzenbazların katledilmetehlikesi hatırlatılmaktadır.” (Bkz. Zâriyât:10) Dışla yani özden ziyâdekabukla uğraşan yobazlar manasındaki kelime maalesef Kurân’da birçok âyette geçen“ke-ze-be” kalıbından yekzibûn; yalancı, kezzebû; yalanlayan, kâzibîn;yalancılar gibi zaten kullanılmış ve farklı kökteki kezibe; yalan anlamında Kurân’da282 yerde böyle meallendirilmiştir. Ancak burada kelime farklı manada olmalıdır.Bu yüzden “yahrusûn” ifadesi kabukla uğraşıp öze ulaşamayanlar şeklindeanlaşılmıştır. Âyetlerde zandan sonra gelmesi, zan ve tahminlerin genelde zâhire/kabuğabakılarak yapılmasına bir âtıftır. Öze ulaşan zandan ziyâde artık o konuya hâkimolan, bilendir.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

67- Sizin için, içinde sükûn bulun diye geceyi ve görmeniz için gündüzükılan O’dur. Muhakkak ki bunda, işiten bir kavim için elbette âyetler vardır.

Dünya’nın yuvarlak ve kutuplardanbasık, 23 derece meyilli yaratıl­ması, kendi ekseni etrafında ekvatordadakikada 27 km. Güneş’in etrafında saatte 110.000 km. hızla dönmesiyle gece vegündüz, aynı zamanda mevsimler meydana gelmektedir. Bunu âyet “ceale” kelimesiyle,“…sonradan kıldı.” ile izah etmiş ve gece ile gündüzdeki imkân ve nimetleredikkat çekmiştir. Aslında insanoğlunun çevresi görünen (mubsir) ve görünmeyen(leyl) nimetlerle doludur. Modern yaşam alanları olan şehirlerde, geceler yapayışıklarla aydınlatılıp gece hayatı denilen bir hayat uydurulmuştur. Bu fıtrataaykırıdır. Zîra bedenin sükûnet ihtiyacı da vardır. Dengesiz yaşam belirli birsüre sonra stres, mutsuzluk ve depresyona sebep olmaktadır. Âyetin soncümlesinde vahye kulak verenler için bu âyetlerde ibret alınacak alâmetlerolduğu bildirilmiştir. (Bkz. Neml:86, İbrâhîm:32-33)

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

68- “Allah velet edindi” dediler. O, Süphân’dır. O, Ğanî’dir. Semâlardave arzda olanlar O’nundur. Yanınızda buna dair bir sultân olsaydı Allah’a karşıbilmediğiniz bir şeyi söyler miydiniz?

Bu inanç şeklinin Araplara, Yahudive Hıristiyan kültüründen geldiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Tevbe 30’daYahudilerin Üzeyir’i, Hıristiyanların da Mesih İsa’yı Allah’ın oğlu diye kabulettikleri ifade edilmektedir. Arap müşrik­ler de onların etkisi altında kalarak,kız çocuklarını Allah’a evlât isnât ediyorlardı (Krş. Meryem:89-90, Sâffât:149).Peki, insan bunu neden uydurma ihtiyacı duymuştur? Amaç aslında inançlar üzerindenaracı kayırıcılarla ruhbân sınıfı oluşturup oradan rant devşirmektir. Bunun dünyametâı için yapıldığını bize 70. âyet haber verecektir. Doğmayan, doğurtmayan ilâhtasavvuru bir anda herkesi onun huzurunda yaratılışsal bir hiyerarşidenkurtarıp eşit konuma getirecektir. İşte tevhidin hedeflediği adâlet de budur.Allah’ı bu tür nesep-zürriyet ilişkilerinden uzak bilmek “süphân”, onun bunazaten ihtiyacının olmadığına imân ise “ğanî” esmalarına imânı tarif etmektedir.Kendisi muhtaç, hatalar yapabilen ve kişinin kendisi gibi olan bir tanrıtasavvurunun varacağı son nokta “benim neyim eksik” kıyasıdır. Bu sapma kişininkendisini ilâhlaştırmasına kadar devam edecektir. O yüzden “süphân” ve “Ğanî”Allah inancı, acziyetin şuuru ile mütevâzı bir hayatın anahtarıdır. İnsankendisini dev aynasında gördüğü sürece felâha eremeyecektir.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

69- De ki: “Muhakkak ki yalanı Allah’a iftira eden kimseler felâhaeremezler.”

Kendi yalanını Allah’a isnat kişinin aklını ilâhlaştırdığınıgösterir. Bu hem insanın kendisine yaptığı zulüm hem hakîkate küfür hem deRabbine attığı büyük bir iftiradır. Bunun tek sebebi ilâhlık maskesi ile dünyalıklardandaha fazla pay almaktır.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

70- Dünyalıklar, birmetâdır. Sonra onların mercii bizedir. Sonra da küfürleri sebebiyle onlaraşiddetli azâp tattıracağız.

Sebepsiz yere ceza verilmez.İnsan ektiğini biçer. “Küfürlerisebebiyle…” ifadesinden de anlıyoruz ki insan kendi kendini cezalandırmaktadır.Geçici dünya metâından daha fazla pay almak için Allah’a bile iftira atmaktançekinmeyenler, bunun dünyada ve âhirette acı faturasını ödeyecekleriniunutmamalıdır.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

71- Ve onlara Nûh’un önemli haberini tilâvet et. Bir vakit kavmineşöyle demişti: “Ey kavmim! Benim makâmımı, Allah’ın âyetlerini zikretmemibüyütüyorsanız, artık ben Allah’a tevekkül ettim. O hâlde siz ve ortaklarınız, biraraya gelin! Sonra emriniz içinizde kalmasın, bana da mühlet vermeyin!”

Nebe kelimesi faydası büyük haber demektir. Bu ifade, önemli veciddî şeyler için kullanılan bir ifadedir. (Bkz. Necm:36, Fâtır:14, Nebe:2,Sâd:67, İbrâhîm:9)

Makâm kelimesi tıpkı ikâmet kelimesi gibi mastardır. NitekimArapçada, “O, onların arasında durdu.” denilir. Mîm harfinin ötresiile oluşan mükâm kelimesi ise, ismimekân olarak, “durulacak yer” manasınagelir. Râzî’nin yorumu âyetteki “makâm” lafzı ile Hz. Nûh’un kavmi arasındauzun zaman bulunması kastedilmiştir. Mekâmî kelimesine “Benimkonumum; resûllük makamım, toplandığınız yer­de kalkıp sizi uyarmam, konuşmayapmam, öğüt vermem…” gibi manaları da kapsamaktadır. Buradaki şürekâ’ kelimesi dava arkadaşı,yoldaş, ortak manasına gelmektedir. Burada şirk, ortak paydasında buluşanlarmanasındadır. Sözün, haberin değerini; sözü söyleyenin statüsü, makâm ve mevkiibelirlemez. Ancak aracı kayırıcı şirk tasavvurunda sözün değil, sözü söyleyenintoplum içindeki statüsü, makâmı ve mevkii, mal-mülk yığma oranı her zamanbelirleyici olmuştur. Ğummeh kelimesiiçte kalan gam, kaygı ve dert anlamına gelir. Zîra kelimenin aslı, bir şeyi gizlemektir. Bu anlamdangüneşin ışığını örttüğü için buluta “ğamâm” denmiştir. (Bkz. “Bulutlaİsrâîloğullarının gölgelenmesi” Bakara:57) Ğımemeh bu manada devenin burun ve gözleri üzerine bağlananbeze denmiştir. Kaygı, tasa ve derdin ifade edilmeyip insanın içinde kalmasıanlamını buradan kazanmıştır. Hz. Nûh “Bana mühlet vermeyin!” derken “Özgürce,sözünüzü söyleyin!” çağrısını tam bir öz güvenle yapmaktadır. Amaç, seçimlerin kendiirâdeleri ile hiçbir baskı olmadan yapılmasıdır. Ancak karşı taraf baskıcı,yasakçı ve dayatmacıdır. Bu âyetlerde, çok kısa ve veciz bir şekilde Nûhpeygamber ile kavmi arasında cereyan eden olaylara değinilip bir hatırlatmayapılmıştır. Tam bu noktada Hz. Nûh’un haberinin hatırlatılması bağlam ile alâkasınıortaya koymaktadır. Şirk tasavvuru geçici olan dünya metâını kalıcı elde etmeüzerinden karşısındakini kâle alır veya almaz. Ona zarar verdiği ölçüde yanidiş geçirebildiklerine tahakkümden geri durmaz. Yapılan iyilikleri bile birçıkar için yapıldığı zannına kapılır. Zîrakendileri menfaatlerinin olmadığı bir konuda kılını kıpırdatmaz. İşte bu yamukşirk tasavvuru ele veren cevap şöyledir:

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

72-Oysa sizden bir ücret istemedim ki yüz çeviresiniz. Benim ücretimyalnız Allah’a aittir. Ve ben Müslümanlardan olmakla emrolundum.

Müslim kelimesi, “teslim olmak, Müslüman olmak, kurtulmak, selâmolmak” anlamına gelen İslâm kelimesinin fâil (özne) ismidir. Hz. Nûh gemiyapmakta ve ona binip selâmete çıkmakla emrolunmuş ve bu emre önce kendisiteslim olmuştur. Yani Hz Nûh çıkara dayanmayan bir kurtuluş çağrısı yapıpkendisi de selâmete teslim olan bir nebîdir. Barışa, sahiliselâmete, sulhaçağırmak için en başta kişinin bir barış insanı olması gerekmekte, insanlarınhayatını kurtarabilmek için özverili bir mücadele ortaya koyması gerekmektedir.Bu keyfî bir seçim değil yapılması gereken ilâhî bir emir, hayatî bir görev vesorumluluktur.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

73- Fakat onu yalanladılar. Artık Biz, onu ve gemide olanlarıkurtardık. Ve onları, halîfeler kıldık ve âyetlerimizi yalanlayan kimseleri,boğduk. Artık bak, uyarılanların akıbeti nasıl oldu?

Halâif kelimesi halîfe kelimesinin çoğulu olup “arkadan gelenler”demektir. Âyet, Hz. Nûh ve gemidekilerin nesillerinin devam ettiğini anlatmaktadır.Allah’ın tufan âyeti ile savaşmayan, onun yasalarına saygılı olanların yaniselâmete teslim olanların hayatları ve nesilleri yaşamaya devam etmişken; âfetâyetlerini yalanlayarak önemsemeyenlerin arkası kesilmiştir. (Bkz. “Böylece onuve onunla beraber olanları katımızdan bir rahmet ile kurtardık ve âyetlerimiziyalanlayan ve inanmayan kimselerin arkasını kestik.” Arâf:72)

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

74- Sonra onun arkasından kavminde resûller dirilttik. Böylece onlarabeyyinelerle geldiler. Fakat peşinen yalanlamalarından dolayı mümin olamadılar.Haddi aşanların kalplerini işte böyle damgalarız.

Mümin; iyiliğe, sulha ve onları yapmanın doğruluğuna ikna olan,İslam’ın değerine inananlar iken, Müslim bu değerlere teslim olup hayatını bunagöre yaşayanların adıdır.

Tab’ kelimesi damgalamak, damga basmak demek olup yaratılışta şekilvermek anlamına da gelir. Tabiî, tabiîlik, tabiat kelimeleri ve damgalamak,damga basmak kelimelerinin tamamı tab kelimesinden türetilmiştir.Yine matbuat (basın) ve matbaa (basımevi) kelimeleride tab’ kelimesinden türetilmiştir. Peşin hükümlülük aslında insanınkendisini bir kalıba koyması demektir. Dünya görüşünü kalıplaştıranlar gelişipartamazlar. Hele bu ön yargı insanda bir tabiat hâline gelirse onun kalbi yaniaklı ve iç dünyası sanki üzerine damga basılmış gibi tek tipleşir, ilerleyemezve gelişemez. Tab’ (damgalama) kelimesi hatm (mühürleme)kelimesinden daha geniş bir anlam ifade etmesine rağmen maalesef birbirlerininyerine kullanılarak meal verilmiştir. Aslında hatm/mühür onun açılamayacağınıifade ederken damgalama bu mühürden öncesini anlatan bir süreci ifade eder.Kalbi damgalı olanlar kimseyi dinlemez, hiçbir şeye kulak vermez, zanlarıdışında doğru kabul etmezler. Bu hâl kibrin bir sonucudur. Önceden şirkkültürünün ve ataların belirlenmiş olduğu şablonları aşıp kendilerinikeşfedenler ancak Nûh’un gemisine binebilmişlerdir.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

75- Sonra onların arkasından Mûsâ ve Hârûn’u âyetlerimizle Firavun veonun melelerine gönderdik. Fakat onlar kibirlendiler. Ve mücrim bir kavim oldular.

Mele, “dolmak” anlamına gelen mil’ kelimesinden türemiş olupkelimenin esas anlamı, dolu olan (depo)  demektir. Görüldüğü gibi Hz. Nûh’undönemindeki ataların külü ile kalbini dolduranların durumu Hz. Mûsâ ve Hz. Hârûn’undöneminde de değişmeden devam etmiştir. Hakîkat karşısında kibir ile örülen önyargı duvarları ve kalıplar muhataplarını suça da sürüklemiştir. Zîra âyet, suçlubir kavim olduklarını haber vermiştir. Sınırsız yaratılmamış olan âciz insanınsınırlara ihtiyacı vardır. Bu sınırları ya bâtılla, şeytânî duygu vedüşüncelerle, hevâ ile belirleyecek ya da hakîkati, takvayı, iyiliği,paylaşmayı ve selâmeti ilke edinerek belirleyecektir.  Sınır, insana kılavuzluk ederken kalıp,isteseniz de aşamayacağınız fikri duvarlardır

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

76- Böylece onlarakatımızdan hak geldiği zaman: “Muhakkak ki bu, apaçık bir sihirdir.” dediler.

Kurân, câhiliyle toplumu üyesi olanmüşriklerin, vahye ve peygamberi alışılmadık, duyulmadık şeyler söyleyen birigibi lanse etme girişimlerini bu kez Hz. Mûsâ ve Mısırlılar üzerindenörneklendirmiştir. Hz. Muhammed’in getirdiğine de sihir demişlerdir. (Bkz. “Sonundadedi ki: 'Bu, yalnızca aktarılan bir sihirdir!' Müddessir:24) Âyette “Katımızdanhak geldi.” şeklinde cümleye başladığı için gelenin hak ve özgürlüklerikapsayan daha genel bir kullanım olduğunu anlatmaktadır. Zaten amaç İsrâîloğullarınınzulümden kurtarıp hak ettikleri özgürlüğe kavuşturmaktı.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

77- Mûsâ dedi ki: “Size hak geldiği zaman onun hakkında mıkonuşuyorsunuz? Sihir midir bu? Ve sihir yapanlar felâha ermez.”

Hz. Mûsâ’nın “Sihir midir bu?”çıkışı söylenenlerin birer retorik ve yapılanların birer göz boyama olmadığınınbeyanıdır. Olmadık yalanlarla insanları sadece kısa bir süre oyalayabilirsiniz.Burada felâha eremeyenler; yaşamadıklarını söyleyenler, eğrinin doğru, doğrununda eğri algılanmasına sebep olanlardır.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

78- Dediler ki: “Babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyden bizi çevirmekiçin ve yeryüzünde kibriyâ sizin olsun diye mi bize geldiniz? Ve biz sizikinize güvenmiyoruz.”

 

 

Firavun’un ve melelerinin atalardinini savunmaları; koyu gelenekselci olmaları, şirk geleneğinin ve kurulandüzenin devam etmesini istemelerindendir.

Lefete kelimesi bir şeyi büküp çe­virmek; iltefete kalıbındanalındığında, bir şeye doğru yüzünü çevirmek, meylettirmek manalarınagelmektedir. el-Left mastarı da “bir şeyden vazgeçmek” demektir.Burada Hz. Mûsâ ve Hârûn’a, “Atalarımızın üzerinde bu­lunduğu inançlardan biziçevirmek için mi geldiniz?” cümlesi karşıdakini anlamak ve tanımak için değil,tanımlama zihniyetini deşifre etmektedir. “Bu ata düşmanı, bu gelenek düşmanı,şunlar peygamber düşmanı, bunlar hadis inkârcısı” vs. sayın gitsin. Bu tarz bircümle, dikkat ederseniz Kurân’da hiçbir resûlün dilinden aktarılmaz. Resûlleringerçek sünneti, hak bildiklerini karşıdakini karalamadan, onu bir gruba, bir kesimedâhil edip etiketleme ile uğraşmadan ortaya koymaktır. Burada Hz. Mûsâ ve Hârûnata-baba düşmanı gibi lanse edilmektedir. Sebep, aslında kendi menfaatperestlikleridir.Hz. Mûsâ aynasında bunu görmektedirler.

Kibriyâ’ kavramı iktidarın, siyasetin getirdiği “büyüklük” anlamıifade etmektedir. Siyasi erki elinde bulundurmak, bunda hak sahibi olanlar,önde gelenler arasında yer almak manasındadır. Yönetimi ele geçirip muhaliflerisürgün etme manasını melelerin şu sözlerinden de anlıyoruz: “Dediler ki: “YaMûsâ! Sen bizi, sihrin ile yurdumuzdan çıkarmak için mi geldin?” (Tâhâ:57) İnsanayakışan kimsenin boyunduruğunda olmadığı bir hayat sürmektir. Köleleştirilenİsrâîloğulları sırtından ele geçirilmiş saltanata karşı insanların hak veözgürlüklerine dair ortaya konan her cümle iktidar ve saltanat düşkünlüğüolarak lanse edilmiştir. Âyetin sonundaki “mü’minîn” kelimesi, “güvenmek”anlamına da alınabilir ve “Biz size güvenmiyoruz.” şeklinde de tercümeedilebilir. Mümin, güvenen ve güven veren ise imânını kaybeden insanlar neinsanlara güvenir ne de güven verebilir. Mü’minûn sûresinin başında müminkelimesi şöyle tefsir edilir: “Müminler felaha ermiştir. Ve onlar, iffetlerinikoruyanlardır. Ve onlar, emânetlerine ve ahdlerine riayet edenlerdir.” (Mü’minûn:1-5-8)Görüldüğü gibi mümin, sadece akideanlamındaki inançtan daha geniş manada güvenmek ve güven vermekle ilgili birmanayı da kapsamaktadır. Hz. Yakub’a Yûsuf’un kanlı gömleği ve uydurma birsenaryoyla gelen evlatların babalarına kurdukları cümle şöyledir: “Ve mâ entebi mu’minin lenâ/Sen bize mümin değilsin.” (Yûsuf:17) Biz sana ne anlatsak dasen bize güvenmezsin demişlerdir. Bu da Kurân’da mümin kelimesinin sadeceıstılahî anlamda değil lügat anlamında da kullanıldığını gösteren başka birörnektir.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

79- Ve Firavun dediki: “Bütün âlim sihirbazları bana getirin!”

Firavun bu fikri İsrâîloğullarındanolan bilgili danışmanlarından almıştır. Onu Şuarâ 36‘dan şöyle okuyoruz: ‘’Onuve kardeşini alıkoy. Ve şehirlere toplayıcılargönder!” dediler. (Ayrıca bkz. “Sana bütün âlim sihirbazları getirsinler.” Arâf:112) “Bana getirin”ve “toplayıcılar” detayları âlim sihirbazların bu işte irâdelerinin olmadığınıgöstermektedir. Yûnus sûresinde Kurân atlamalı bir usulle bu detaylı olaya anahatları ile değinmektedir. Âlim,Arapçadaki bilmek anlamında olan “a-l-m” kökünden türetilmiştir. İlim sahibi,bilgili demektir, çoğulu ulemâ’dır. Hidâyet bilgili insanlara nasip olacaktır.Zîra “Kullarından ancak bilenler Allah’akarşı haşyet duyar.” (Fâtır:28) Allah’a hakkıyla saygı duymak, doğru bilgiile elde edilen çok önemli bir değerdir.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

80- Böylece sihirbazlar geldiği zaman Mûsâ onlara: “Siz atacağınızşeyleri atın!” dedi.

Âlim sihirbazlar Hz. Mûsâ’nıngetirdiğine benzer bir teknoloji üretmek zorunda bırakılmış ve resûllerinkarşısına çıkarılmışlardır. (Bu olayın detayları için bkz. Arâf:115 ve Şuarâ:43.)

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

81- Onlar attıkları zaman Mûsâ dedi ki: “Sizin getirdiğiniz şey sihiriledir. Muhakkak ki Allah, onu bâtıl kılacaktır.” Muhakkak ki Allah, müfsitlerinamelini ıslâh etmez.

Müfsid, ifsâd eden demektir. İfsâd “f-s-d” kökündendir. Manasıister az ister çok olsun bir şeyin itidalden çıkması ve bozulmasıdır. (Müfredat)Müfsitlerin yaptığı amellerin ıslâh edici, düzeltici, onarıcı olamayacağıburada haber verilmiştir. Hz. Mûsâ gerçek ile imitasyonun farkını “Sizingetirdiğiniz göz yanıltmasıdır.” “Gerçekmiş gibi yapan bir taklittir.”mealindeki sözlerle anlatmaktadır. Hz. Mûsâ, ipe ve gizli el çabukluklarınaihtiyaç duymayarak onların aslında sıradan malzeme ve düzenek olduğunugöstermektedir. Günümüze verdiği mesaj aslında üretilen her tür bilgi veteknolojinin ıslâhı hedeflemesi gerektiğidir. Yoksa ıslâha, sulha-barışa değilifsâda hizmet edecektir.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

82- Ve mücrimler kerih görse de Allah hakkı kelimeleri ilegerçekleştirecektir.

Burada “hadis” veya “kavl-söz”değil de “kelime” kullanılması, Hz. Mûsâ’nıngetirdiği asanın, ona vahyedilenlerin Allah’ın yasalarına/sünnetine uygunluğunugöstermektedir. Yasaları alt üst ederek zaten hak savunulamaz. Bu müsabakanınadâletine de aykırıdır. Karşı taraf sihirle, kandırmalarla, göz boyamayla hileyapıp bel altından vursa da Allah hakkı gerçekleştirmek için yasalarınıdeğiştirmeye ihtiyaç duymaz. Mücrim suçu karakter hâline getirenler demektir.Suçlular Allah’ın belirlediği ilkeleri (kelimeleri) sevmedikleri için onlarıkötü göstermeye gayret ederler. Allah’ın hür yarattığı insan hiçbir gerekçe ileköleleştirilemez. Bu kelime-ilke, insanların haklarını gasp eden mücrimlerinkerih görüp gösterdiği insanlığın ortak kelimelerinden sadece biridir.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

83-Artık Firavun ve melelerinin baskısından korktukları için onunkavminden Mûsâ’ya, zürriyetinden başkası inanmadı. Ve muhakkak ki Firavun,yeryüzünde âli idi ve gerçekten o müsriflerdendi.

Firavun’un “âli” oluşu,insanların üzerindeki konumunu ifade eder. “Ala” ve “âli” kullanımlarının farkı“âli”deki üstünlüğün kıyasa daha yakın oluşudur. Mütealdaki üstünlük kıyasınolmadığı bir aşkınlıktır. Firavun, iktidar nimetini diktatörlüğü yüzünden isrâfetmiş bir müsriftir. İsrâf edilen imkân ne kadar fazla ise müsrifliğin derecesio oranda artacaktır. “Onun kavminden” ifadesindeki zamir Firavun’a gidebileceğigibi Hz. Mûsâ’ya da gidebilir. Birinci anlam İbn Abbas’a, ikinci anlam iseöğrencisi Mücâhid’e atfedilir (Taberî).

Yeftinehüm ifadesi, tehditlerle insanları baskı altına almakdemektir. Zîra fitne, metali cürufundan ayırmak için yüksek ısı ve basıncamaruz bırakmaktır. Hz. Mûsâ ve Hârûn’a imân edenlerin onları yakînen tanıyanlarolduğu “zürriyet” ile ifade edilmiştir. Bu âyetten de anlıyoruz ki en iyitebliğ insanlara güzel model olmaktan geçer. Eğer insanlar sizdeki olumludeğişimi hissederlerse şeytânî duygu ve düşüncelerin baskısına karşıörnekliğinizi bir kalkan gibi kullanabileceklerdir.

İnançlar yönetim üzerindendayatılırsa orada Firavunlaşma başlamış demektir.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

84- Ve Mûsâ dedi ki: “Ey kavmim! Eğer siz, Allah’a inananMüslümanlardansanız, artık O’na tevekkül edin.”

Bu âyette imân, teslimiyet vesonunda oluşan tevekkül bir arada ve belirli bir sırayla gelmiştir. Güvene,sulha ve ıslâha teslim olanların tevekkülünü Allah kabul eder.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

85- Bunun üzerine dediler ki: “Biz Allah’a tevekkül ettik. Rabbimiz,bizi zâlim kavmin baskısına maruz kılma!”

Fitne kelimesi burada “zâlimlerefitne olmak” tabiri içinde kullanılmıştır. Zâlimin zulmü altında ezilerek baskıunsuru hâline gelmemek için insan var gücü ile mücadele etmelidir. Allah’atevekkülde ilk sırada olan bu hedef devam eden âyetlerde detaylandırılacaktır.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

86- Ve bizi, senin rahmetinle kâfirler kavminden kurtar!

Allah’a tevekkül etmenin hiçbirşey yapmadan miskin miskin oturmak olmadığı izah edilmektedir. Yapılmasıgereken rahmeti talep edip tehditler ile yapılan korkutmalardan etkilenmedenmerhameti hedeflemektir. Şimdi Allah’a tevekküllün sadece bireysel bir eylemolmadığı ifade edilecektir.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

87- Ve Mûsâ ve kardeşine vahyettik: “Kavminizin Mısır’da yerleşmesiiçin evler yapın ve evlerinizi kıble kılın ve salâtı ikâme edin ve müminleri müjdele!”

Kıble, insanın her­hangi bir tarafa yönelmesi ve dönmesi hâlidir.Türkçe yön de­mektir. Örfen namazda dönülen mekâna isim olmuştur. Emirlermecmuası olan namazda ortak bir istikâmete yönelmenin sembolik manasına bu âyettedeğinilmiştir. Zulme karşı yapılan kıyâmdaki dava birlikteliği, omuz omuzaverilerek yönelinen ortak kıbleyi belirlemektedir. “Evler yapın!” emirimücadelenin yıllarca süreceğini önceden haber vermektedir. Zaten yıllarayayılan ve sistemin her yerine sızmış köle düzeni bir anda değiştirilemez.Öncelikle insanların tasavvurlarının bu minvalde inşâ olması gerekir. Kıblegâhevler veya evleri kıble kılmak istikâmet birlikteliğine bir âtıf olabilir.Allah Resûlü bu Kurân’î ilkeyi Mekke’de Darûlerkam’da “Erkam’ın evinde”uygulamıştı. Dârülislâm diye de bilinen bu ev, ilk Müslümanlardan Erkam b.Ebü’l-Erkam el-Mahzûmî’ye aitti. Mekkeli müşriklerin giderek artan zulüm vebaskıları yüzünden Hz. Peygamber Mescid-i Harâm içinde Safâ tepesinineteklerinde bulunan bu evi kendine ikametgâh olarak seçti. Burada bir yandanashâb-ı kirâma dinî bilgiler öğretirken bir yandan da gerçeği arayan insanlarıİslâm’a davet ediyor, onlara Kurân-ı Kerîm okuyor ve onlarla birlikte namazkılıyordu. Aynı dertten muzdarip kişilerin sosyal alanlarda oda açıp istişarelerdebulunması bu fıtrî ihtiyacın güncel yansımalarıdır. Cumalar da cem olmaihtiyacını karşılamaktadır. Dertlerin, sorunların insanları birleştiren,yakınlaştıran bir yanı da vardır. Dünyanın en kutlu birliktelikleri zulmü, ifsâdı,savaşı, köleliği, yoksulluğu bitirmek hedefi ile bir araya gelen ve biz olmayıöğreten birlikteliklerdir.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

88- Ve Mûsâ dedi ki: “Rabbimiz, muhakkak ki Sen, Firavun ve melelerinedünya hayatında ziynet ve mallar verdin. Rabbimiz! Senin yolundan onlarısaptırdığı için onların mallarını yok ederek kalplerini güçlendir! Zîra elîmazâbı görünceye kadar inanmazlar.”

Birçok müfessir Hz. Mûsâ’nınburadaki sözlerini anlamlandırmak için soru edatı takdir etmiştir. Hatta Hz. Mûsâ’nınbir sitemi ve bedduası olarak bu ayeti meallendirmiştir. Ancak burada ne birsoru vardır ne de bir beddua. Bizce kıble edilen beytlerin amacı ve misyonu bu âyetlerdebelirlenmiştir. Hz. Mûsâ, öncelikle etrafındakiler için bir tespittebulunmaktadır. Emânet olarak verilen dünya hayatının süsü/ziyneti Firavun ailesiniAllah’ın yolundan saptırmıştır. Bu hakîkati görmeleri için mallarını kaybetmeleriile hakîkat karşısında kalplerinin şiddetinin/gücünün artacağı beyânedilmiştir. Aslında bu beyânla Hz. Mûsâbeddua değil anlayana dua etmektedir. Hz. Mûsâ’nın duasında, önceliklihedef İsrâîloğullarıdır. Zîra onlar hâlâ ziynet ve mallar ile ortaya çıkan Firavun’ungöz kamaştırıcı, şaşalı hayatına özenmektedir. Bu müsrif hayatın hakîkatianlamada nasıl birer engele dönüşebileceği Hz. Mûsâ’nın duası ve daveti ileöğretilmiştir.  (İsrâîloğullarının Hz. Mûsâ’danistekleri konusunda bkz. Bakara:61) Kalplerini “sık ve daralt” şeklindemeallendirilen “uşdud” kelimesinin kullanıldığı diğer âyetlere bakıldığında kelimenin“sık-daralt-katılaştır-kilitle-mühürle” değil de “güçlendir” manasındakullanıldığı görülmektedir. Mesela Tâhâ 31’de Hz. Mûsâ “Uşdud bihi ezri”diyerek kardeşi Hârûn’la “Gücümü arttır!” şeklinde bir duada aynı kelime kullanılmıştır. 

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

89- Dedi ki: “İkinizin davetine icâbet edilmiştir. Artık istikâmetteolun ve bilmeyen kimselerin yoluna tâbi olmayın.”

Firavun ve adamlarının sudaboğulmaları uzun yıllar sonra olacağından, bu ifade Mısır’da kıblegâh evlereyapılan, müminlerin müjdelendiği, fıtrata uygun davete icâbet şeklindeanlaşılmalıdır. Kaldı ki bu âyette Bakara:171’deki “du’aen” gelmemiş, “da’vetu-kuma”“ikisinin davetine” şeklinde bir ifade gelmiştir. Allah’ın vahyetmesi sonucuyapılan evlerde, Firavun’un zulmüne karşı gerçekleşen direniş kısa zamanda yankıbulmuştur. Allah İsrâîloğullarının bu istikâmette olmalarını ve bilmeyenlerinyoluna tâbi olmadıkları sürece düşmanlarından kurtulacaklarını müjdelemektedir.Sonuç bir sonraki âyette şöyle özetlenecektir:

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

90- Ve biz, İsrâîloğullarını denizden geçirdik. Böylece Firavun ve onunordusu, hadsizce ve düşmanca onları takip ettiler. Boğulacağını idrak ettiğizaman dedi ki: “İsrâîloğullarının inandığından başka ilâh olmadığına ben de imânettim. Ve ben, Müslümanlardanım.”

Kurân’da 41 kez geçen “benîisrâîl/benûisrâîl” tamlaması “İsrâîloğulları”demektir. İsrâîl, “isrâ” ve tanrısallık manasındaki “il” ekinden oluşmuştur. Esrâ fiilininmastarı olan isrâ kelimesi Kurân’da bir sûreye de isim olmuştur. İsrâkelimesinin manası gece yürüyüşüdür. Kurân’da Hz. Mûsâ’nın gece yürüyüşümanasında bu kelime şöyle kullanılmıştır: “Ve Mûsâ’ya vahyettik: Kullarım ilegece yola çık (en esri bi’ibâdî). Muhakkak ki siz, takip edileceksiniz.” (Şuarâ:52)Aynı ifade Tâhâ:77’de de kullanılmıştır. Ayrıca Kurân’da Enfal:67’de “esrâ”kelimesi esîr anlamında kullanılmıştır. Bu kadar ortak kullanımdan “benîisrâîl”inesâret hayatı çeken kulların oğullarını ifade eden bir sıfat olduğu çıkarımıyapılabilir. Firavun’un esîr ettiği neslin oğulları, bu esâretin içinde doğmuşve seçmedikleri bir hayata zorlanmıştır. Zaten Hz. Mûsâ’nın talebi de bu esâretinbitmesi yönünde olmuştur. İsrâîloğulları ifadesinin Hz. Nûh, İbrâhîm, Yakuphatta Yûsuf dönemlerinde hiç kullanılmaması, Firavun’un esâret hayatı yaşattığı kullar manasında bir lakap olabileceği yorumunugüçlendirmektedir. İsrâîloğulları yani esîrlerin çocuklarıbahr denilenbaraj gölünden” geçmiştir. Bunu içine sindiremeyen, kibri yüzünden gözünükan bürümüş olan Firavun ve orduları onların peşinden gidip onları cezalandırmaktanbaşka bir şey düşünmemektedir. (Hz. Mûsâ’nın denizi yarması ve Allah’ın esîrolmuş kullarının oğulları ile alâkalı daha ayrıntılı bir izah için bkz. Tâhâ:77)

Bağy, “haddi aşmak, ileri gitmek, tasallut etmek, zul­metmek” manalarınagelmektedir. Âyette, Firavun ve askerlerinin, İsrâîloğullarının peşinedüşmelerindeki niyeti (bağy) olduğu, bunun da bir düşmanlığın (adv) sonucuoluştuğu tespit edilmektedir. (Bkz. Yûnus:23) Firavun’un ölüm anındaki beyânı“imân-ı yeis (ümitsizlik yüzünden) ve imânı- beis(muhtaçlık yüzünden)” denilen“zoraki imân” kategorisindedir. Bir sonraki âyette açıklanacaktır. Kitab-ıMukaddes bu olayı zikretmez. Fakat Talmud O’nun boğulurken şöyle dediğiniaçıkça zikreder: “Ey Rabb! Tanrılar arasında sen gibi olan kim?”

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

91- Şimdi mi? Ve sen, daha önce âsî olmuştun. Ve sen, müfsitlerdendin.

Bu âyetten anlıyoruz ki, canboğaza gelince(beis), yaşama ümidi kalmayınca(yeis) yapılan imân geçerli değildir.Yüce Allah, “Şimdi mi imân ediyorsun?” sorusuyla onun imânını kabul etmediğinivurgulamıştır. Aynı duruma başka âyetler de delil olmaktadır. (Bkz. Mümin:85,Enâm:158). İmân sadece dil ile ikrar edilen ve kalp ile tasdik edilen teolojikbir kabullenme olsa idi Firavun’un sözleri kabul edilirdi. İmân hayatın içindeyaşam ile ispatlanarak gelişen ve kemâle doğru yol alan çok zamanlı ve aşamalıbir süreçtir. Kaldı ki imân sabit bir hâl de değildir, artıp azalabilir. (Bkz. “Onlarınimânı artsın diye” Müddessir:31) Bu süreçte imânı azaltıp yok eden iki unsurdanbahsedilmiştir. İlki sulh ve selâmete, insanların köleleştirilemeyeceğigerçeğine isyân ve bu âsîliğin sonucu oluşan ifsâttır. Müfsit birinde imânaranmaz. İstediği kadar dili ile ikrar, kalp ile tasdik etsin! Bir insanınamelinde isyân ve ifsât varsa o imân Firavun imânıdır. Allah bu ibretlik durumutüm tiranlara, zâlimlere ve firavunlaşanlara âyet kılmıştır.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

92- Böylece haleflerine âyet olman için bugün seni bedeninlekurtaracağız. Ve insanların çoğu, elbette âyetlerimizden gâfildir.

Nil nehrinin kıyısındaki KrallarVadisi’nde bütün firavunların cesetleri mumyalanmış bir şekilde saklıbulunuyordu. Bu mumyaların keşfedilmesi ancak 19. yüzyılda mümkün olmuştur.Kurân’ın bu mumyalardan “beden”diyerek bahsetmesi çok önemli bir detaydır. Zîra Kurân’da ceset kelimesikullanılır. (Bkz. “Mûsâ’nın kavmi, ondan sonra takılarından ses çıkaran birbuzağı cesedini edindi.” Arâf:148) Burada cesedin değil de bedenininkurtarılması onun bir cesede dönüşüp çürümediği anlamında kullanılmıştır. Budetay bedenin korunduğunu da gösterir.Eğer bedenin iç organları çıkarılmazsa ve Allah’ın sünnetine uygun tedbirleralınmaz ise beden çürümeye başlayacaktır. Çürümeyi engellemeleri ilâhlıkiddiasındaki Firavun’u ibretlik bir delile/alâmete/âyete çevirmiştir. Ancak genelde cesedi çürümeyen kişiler olumluinsanlarmış gibi bir algı vardır. Bedenin çürümesi olması gereken, hayırlı vedoğal olandır. Çürümeyi engellemeye çalışmak âhiretin olmadığı bir dünyadaebedîleşme çabası ve Firavun zihniyetidir.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

93- Ve and olsun ki İsrâîloğullarını doğru bir yere yerleştirdik. Veonları temiz olanlardan rızıklandırdık. Artık onlara ilim gelinceye kadarihtilâfa düşmediler. Muhakkak ki senin Rabbin, kıyâm günü, ihtilâfa düşmüşoldukları şeyde, onların aralarında karar verir.

Mübevve’e kavramı güven içinde ikâmet edilen yer anlamınagelir. Mübevve’e sıdk ifadeside en güvenilir ve doğru yerleşim yeri anlamındadır. Bu âyetteki ilmin Tevratolduğunu söyleyen müfessirler olmuştur. Ne ilginçtir ki ilâhî emirler olanilmin gelmesi ihtilafları bitirmemiş, arttırmıştır. Bir önceki âyette Firavungibi zorba bir zâlimin mumyalanmış, âciz bedeni okunması gereken bir âyetoluşundan bahsedildikten sonra burada ilmin ihtilafları artıran mahiyetinedeğinilmiştir. Asıl soru şudur: “İhtilafiyi midir, kötü müdür?” Âyete baktığımızda Allah’ın ihtilaf ettiklerikonularda onları cezalandıracağından, cehenneme atacağından değil, doğrusunuöğreteceğinden, son kararı vereceğinden bahsedilmektedir. İhtilaf aslındainsana verilen farklı düşünme kapasiteleri sonucu oluşan muhtelif görüşlerdir.Tek tip olan topluluklar genelde ilimden mahrûm, belirli bir düşünme ve bilgikapasitesinin altındaki kitleler iken, bilgili toplumlarda çeşitliliğingetirdiği zenginlik kendini gösterir. Bu zenginlikten istifade etmenin tek yolukati hüküm koyucu makamında kişilerin kendilerini görmemesi, ihtilafların son hükmünüAllah’a bırakması gerekliliğidir. (İhtilaf için bkz. “Ve O’nun âyetlerindendirki, gökleri ve yeri yaratmıştır. Ve lisânlarınız ve renkleriniz ihtilâflıdır.Muhakkak ki bunda, bilenler için mutlaka âyetler vardır. Rûm:22) Önemli olanihtilafların cedelleşme sonucu tefrikaya ve fırkalara dönüşme aracıyapılmamasıdır. İhtilaftaki rahmeteulaşmak, tefrikadaki mahrûmiyetten bizi kurtaracaktır. Bu minvalde AllahResûlü Hz. Muhammed “Ümmetimin ihtilafı rahmettir!” buyurmuştur. Allah’tanhakkı ile haşyet duyan ulemanın ihtilaf ahlâkı ile konuları müzakere etmesiilmin şükrüdür. Emek verilmeden bir bilgiye ulaşmak, ilmi özümsemeden ihtilaflıkonulara girmek çoğu zaman cedelleşme ve tefrika ile sonuçlanır. Bilgeler, ilmin şükrünü ihtilaf ahlâkıile müzakere ederek gösterirken; bilgiçler,ihtilafları fırsat bilip enaniyetle karşısındakine üstün gelmeye çalışır.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

94- Bundan sonra eğer sana indirdiğimiz şey hakkında ikilem içindeysen,artık senden önce kitabı okuyan kimselere sor. And olsun ki sana Rabbinden hakgeldi. Öyleyse sakın belirsizliğe düşenlerden olma.

Mümterîn kelimesi, imtira kökündengelmektedir ve belirsizliğin oluşturduğu tereddüt anlamındadır. Âyetlerdekihitap öncelikle Hz. Peygamber’edir. Zîra konu Hz. Yûnus’a ve onun sonradan imâneden kavmine getirilecektir. Peki, kavimleri anlıyoruz da peygamberler bileikilem içinde olabilir mi? Aslında imânın gaybe olması ve en ağır imtihanı, enbaşta bize örnek olması için seçilen resûllerin vermesi, bu âyet-i kerimeyiKurân bütünlüğünde müstesna bir yere oturtmaktadır. Kurân önce elçisini iknaetmektedir. Hz. Yûnus örneği nübüvvetin ilk yıllarında anlatılmış bir örnektir.(Bkz. Artık Rabbinin hükmüne sabret! Balığın sahibi gibi olma! Hani o, hüzünleiçin için yakarmıştı. Rabbinden ona bir nimet ulaşmasaydı, kınanmış olarak çorakbir sahile atılacaktı. Kalem:48-49) Burada da boykot döneminde Yûnus örnekliğinintekrar hatırlatılması, Hz. Peygamber’in yaşadığı baskıyı bize göstermektedir. Buo kadar önemlidir ki tasavvurdaki en ufak ikilem muhatabını bir andakaranlıklar içinde bir tevbe sürecine sürükleyebilir. Bunun yanı sıra “Mümin,Kurân’ın anlattıklarını kimseye sormadan kayıtsız şartsız kabul eden kişidir.”inancını bu âyet alt üst etmektedir. El- kitap olan ve inen tüm vahiylerdennasiptâr olmuş kimselerle veya kâinat kitabını okuyanlarla istişareler yapmak,fikir alış verişinde bulunmak Kurân’î bir emirdir. Zîra akıllı insan aklınıkullanır, daha akıllı insansa başkalarının aklını da kullanandır. İkilemlerinbitmesinin yolu araştırmaktır. Burada bağlam Firavun ve onun bedeninin birşekilde korunduğudur. Bu bilgi Allah Resûlü’nün yaşadığı dönem için çok uç vedetay bir bilgi olabilir. Ancak Kurân anlattıklarının hakîkat olduğunu tam biröz güvenle savunmaktadır.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

95-Ve sakın Allah’ın âyetlerini yalanlayankimselerden olma! O takdirde hüsrâna uğrayanlardan olursun.

Kurân, araştırmadan yalanlamanınhüsrâna sebep olacağından bahseder. Zîra ikilemde kalarak belirsizliklere düşenbiri, ne sağlıklı bir şekilde hakîkate inanır ne de onu yalanlayabilir. (Bkz. “Helâkolan bir delil üzere helâk olsun, yaşayan da bir delil üzere olsun!” Enfâl:42) Allahtarafından peygamber olarak seçilen birinin bile, bu öğütle işâret edilen günâhadüşme ihtimali olmasa âyetin bu tarz bir hitapta bulunmasına ihtiyaç olmazdı.Eğer âyetin hedefi Allah Resûlü değil de diğer insanlar ise hitabın “Onlara de ki:Sakın Allah’ın âyetlerini yalanlamasınlar!” şeklinde gelmesi gerekirdi. Butehlike Arâf 175’te örneklendirilmiştir. Orada anlatılan kıssaya göre, birkimseye âyetler verilmiş ancak o kimse âyetlerden sıyrılmış ve dünyayameyletmiştir. Hz. Âdem ve Yûnus da Rabbin hükmüne sabretmemiş, kararlı bir azîmgösterememişlerdir. Ancak hatada ısrar etmeyerek kurtulabilmişlerdir. Maalesefbazı kişiler veya kavimler âyetleri önemsemeyerek yalanlamış, maddî ve manevîbu tercihin acı faturasını ödemişlerdir. Zîra Rabbin bu konudaki ilkesi/kelimesi kim olursa olsunobjektiftir ve değişmemiştir.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

96- Muhakkak ki onlar, Rabbinin kelimesinin üzerlerine olmasını hakettiler. Onlar, inanmazlar.

Kelime “söz” denilen kavl’dan daha farklı bir anlam taşır. Kelime; Allah’ın tekil yasa, hüküm, kural ve önceden yazılmış, belirlenmişilkeleridir. (Krş. Yûnus:33-64-82) “ Rabbinin kelimesi” ifadesi Allah’ın bukonudaki hük­mü ile belirlediği ilkesidir. Bunların tamamını ve istikrarını dasünettullah kavramı ifade eder. Buradaki değişmez ilke; doğruluğu açık olduğu hâlde,gelen alâmet/işâret yani âyetleri araştırmadan, ön yargılarla yalanlayanları bekleyenpsikolojik veya sosyolojik değişmez sonuçlardır.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

97- Ve eğer onlara bütün âyetler gelse bile… Nihâyet elîm azâbıgördüler.

Buradaki uyarı, ilâhî yasanınkimseye ayrıcalık tanınmadan işletileceğinden emin olunmasını teyit eden birvurguya sahiptir. Tabiî ki hatadan, ölmeden önce dönmek yine bizim elimizdedir.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

98-Artık bir kasaba olsaydı da keşke inansaydı. Böylece imânı, onafayda verseydi. Yalnız Yûnus’un kavmi inanınca dünya hayatındaki aşağılayıcıazâbı görünür kıldık. Ve onları bir süre metâlandırdık.

Lev edatı, tek başına temenni ve teşvik ifade eder.  ile birlikte geçmiş zamanfiilinin başında geldiğinde ise temenni anlamı genişleyerek “yazıklanma” ve“hayıflanma” anlamını da içerir. Burada hedef ön yargıları yüzünden kendileribekleyen elem verici dünya ve âhiret azâbına kayıtsız kalanlardır. Hz YûnusKurân’da dört kere ismiyle, iki kere de vasfıyla toplam altı yerde anılmaktadır.İsmen Sâffât:139, Yûnus:98, Enâm:86, Nisâ:163 geçerken, Zü’n-nun vasfıylaEnbiya:87, Sahibu’l-hut ile de Kalem 48’de bahsedilmiştir. (Hz. Yûnus’unkıssanın detayları için Bkz. Sâffât:139-148)

Keşefnâ “Onu keşfettik.” demektir. Kelime “k-ş-f” kökünden gelir. Manası gizli olanı ortaya çıkarıp görünürkılmaktır. Kelimeyi tefsir eden âyet Kaf:22’dir. “And olsun ki sen bundan gaflet içindeydin. İşte senin perdeni açtık (keşfiniaçtık). Artık bugün senin görüşünkeskindir.” (Kaf:22) Görüldüğügibi “keşf” bir şeyin kaldırılması, yok edilmesi, def ve bertaraf edilmesideğil, ondaki fayda veya zararın görünür hâle gelmesi, önündeki engelinaçılması demektir. Maalesef meallerin hemen hemen tamamında kelimeye azâbı/felâketikaldırmak, def etmek, yok etmek gibi manalar verilmiş ve Allah’ın yasalarınıbir anda kaldırması, değiştirmesi veya yok etmesi anlamı belirginleşmiştir. Budurum hem Kurân’ın iç bütünlüğünde çelişkilere yol açar hem de şahit olduğumuz hayatave mevcut vakıaya uygun düşmemektedir. Azâbın kaldırılması için gelen elçilerlemücadele eden Hz. İbrâhîm’e verilen cevap aslında azâbın işleyiş sünnetini anlamadareferans noktasıdır. “Ey İbrâhîm, bundan vazgeç! Çünkü senin Rabbininemri gelmiştir. Ve muhakkak ki onlara(Lût’un kavmine), geriçevrilemez bir azâp gelecek.” (Hûd:76) Azâba karşı yapılması gerekenonun geleceğine dair yapılan uyarıları ciddiye alıp tedbirler üretmektir. Hz.Nûh’un kavminin tamamı inansa da tufan kopacak ancak üretilen tedbir ile kimseölmeyecekti. Hz. Yûnus’un kavmi âyetleri yani fizyolojik, jeolojik veyasosyolojik alâmetleri yalanlamadıkları ve Hz. Yûnus ile gelene inandıkları içinkendilerini bekleyen tehlikeyi görmüş/anlamış yani keşfetmiş ve buna karşıtedbirler üreterek dünya hayatında bir süre daha metâlanmışlardır. Görüldüğügibi ölüm kalım meselelerinde bile Kurân tercihin muhataplarda olduğunu beyâneder. Afâk ve enfûstaki âyetleri keşfeden, kitabın âyetlerini hüsnü zan, ıslahatve maslahat amaçlı okuyan sâlih insanlar, dünya ve âhirette bufarkındalıklarından fayda görürken, nefsânî istekler ile hakkı bile bile örtbasedip inkâr edenler bu tercihlerinin zararını çekeceklerdir.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

99- Ve şâyet senin Rabbin dileseydi, yeryüzünde olan kimselerin hepsitopluca elbette inanırdı. O hâlde sen insanları, inanıncaya kadar zorlayacakmısın?

“Küllühüm” kelimesi her şeyiihata etmesidir, “cemî’an” kelimesi ise imân üzerinde bir ara­ya gelmiş,toplanmış demektir. Bu ikisinin birlikte gelmesi, istisnasız herkes anlamınıverir ki bu irâdenin olduğu bir dünyada ancak zorla/cebirle gerçekleştirilir. Âyettekiilke insan irâdesine, inanç ve düşünce özgürlüğüne vurgu yapan çok temel birilkedir. Eğer Allah dileseydi insanların irâdelerini hiçe sayar ve onları zorlaimân ettirirdi. Ancak Allah bunu kesinlikle dilememiştir. İstese onları birerrobot gibi yaratırdı. İnsanlar da yüklenen programın, talimatların dışınaçıkamazdı. Ama Allah’ın muradı yarattığı insanın kendi irâdesi ile gelişmesi veilerlemesidir. Aslında âlemlerin Rabbi olan, terbiye ve ıslâh eden Allah, Rabbesmâsının gereği olarak insana üst bir varlık olabilme potansiyeli vermiş ve bumümtaz konuma çıkmasını irâdesine ve emeğinebağlamıştır. İrâde, emek ve gayretinolmadığı bir konum değerli görülmemiştir. Allah Resûlü’ne verilen tavsiye, insanlarıinanca zorlamak yerine onların akıllarını doğru kullanmaları konusundaolmuştur. Zîra aklını doğru kullanabilen dayatma ve zorlamaya ihtiyaç duymaz. Kurân;kendi irâdesi, aklı ve emeği ileulaşılan güzelliklere cennet, verilen potansiyele ihanet etme sonucu düşülenduruma da rics demektedir.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

100- Ve Allah’ın izni olmaksızın, bir nefsin bile inanması mümkünolmazdı. Ve kokuşmuşluk akletmeyen kimselerin üzerinedir.

Allah’ın izni insana en başta irâde,düşünme, akletme potansiyeli vererek yaratmasıdır. Bu sayede insanın imânetmesine de izin verilmiştir. Bu izin, akletme potansiyelinde yaratılmamış olandiğer canlılara verilmemiştir. Kurân hep aklı kullanmayı emreder ve kullanılmayanaklı akıl saymaz. (Bkz. Yâsîn:62 Krş. Furkân:44, Meryem:28, Arâf:169, Rad:4,Mülk:10, Sâffât:138, Kasas:60, Yûnus:16–100) Kurân’da sıkça vurgulanan “aklınkullanılması” Allah’ı anlamanın ve insanca yaşamanın temelini oluşturmaktadır.İnsanın davranışlarını belirleme, denetleme ve yargılaması ya da hayrı şerden,doğruyu yanlıştan, hakkı bâtıldan ayırması ancak akılla mümkündür. Vahiy ilehayatın şekillenmesi aklın kullanılmasına bağlıdır. Kurân’da birçok yerde “Eyakıl sahipleri!” şeklindeki ilâhî hitap, akıl sahibi olmanın, dolayısıyla aklıkullanmanın önemine bir işârettir. İnsan ne sadece akılla kendini bulabilir nede sadece vahiy ile yetinebilir. Allah’ın istediği, vahiyle aklın uzlaşarakişletilmesidir. Aklın gerektiği gibi kullanılmaması durumundaise insanların insanlıktan çıkıp toplumda birlik ve huzurun bozulacağınadikkat çekilmiştir. Burada kullanılmayan akıl; akılsızlık, zekânın geri olmasıveya akıl hastalığı değildir. Burada aklın sulh ve selâmet istikâmetindekullanılmamasına akletmemek denilmektedir. Zulmü, ifsâdı, yanlışı görüp bunudüzeltmeyen toplumlarda da bu akıl tutulması hâli bir virüs gibi yayılır. İnsanlar;haksızı-haklı, eğriyi-doğru ve suçu da mubah görmeye başlamışsa orada toplum yozlaşmışve kokuşmuştur. Rics, Kurân’da sekizkez geçmektedir. Kelime temiz ve temizliğin karşıtı olan kirlilik ve kir demektir. Her türlü rahatsızlık veren kir, pislik “rics” ile ifade edilir.Kelimenin ilk/kök anlamı, rahatsız eden şiddetli gök gürültüsü, deve sesidir.Sonraları, insana rahatsızlık veren ve bunlara sebep olan her şey manasındakullanılmıştır. (Bkz. Arâf:71)

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

101- De ki: “Semâlarda ve yeryüzünde ne olduğuna bakın! İnanmayan birkavm, âyetlere ve uyarılara ihtiyaç duymaz.”

Göklerin ve yerin düzeni, uyumuaslında aklın doğru kullanılması için keşfi bekleyen birer âyet olaraksunulmuştur. İnanmayan bir kavim âyetlerve uyarılar ile karşılaşır ve bunu kâinat kitabı ile aklını doğru kullanarakokursa âyetler onlara kesinlikle fayda sağlar. Ancak meallerde -bu anlam çıksada- âyetler ve uyarıların faydasağlamayacağı, yararının dokunmayacağı veya bir şey kazandırmayacağı gibinegatif bir mana maalesef verilir. Burada “ve ma tuğni” ifadesindeki tuğnikelimesi “ğ-n-y” kökündendir. Bu kök Kurân’da aratıldığında ihtiyaçsızlık vemüstağni olma manasında ğâni kelimesiyle ifade edilmektedir. Bu sebepleinanmayan bir kavme fayda sağlamaz değil, inanmayan bir kavmin ön yargıları veşartlanmışlıkları ile âyetlere ve uyarılara ihtiyaç duymadıkları, kibirleriyüzünden hakîkati keşfe sebep olacak alâmetlere müstağni bir tutum ortayakoyduklarını ifade ettiği kanaatindeyiz. Aklı vahyin kılavuzluğundakullanmayanlar duygu ve düşüncelerini bir anda mutlaklaştırıp afâk ve enfûstakiaçık alâmetlerden yüz çevirebilir. İnsanlık tarihi bunun örnekleri ile doludur.Şimdi buna bir âtıf yapılacaktır.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

102- Yoksa onlardan önce geçmiş olan günlerin mislinden başkasını mıbekliyorlar? De ki: “Artık bekleyin, muhakkak ki ben de sizinle beraberbekleyenlerdenim.”

Araplar hem kötü zamanlara, hemde güzel nimetle dolu süreçlere “eyyâm” (günler) adını verirler. (Krş.İbrahim:5) Buradaki eyyâm, âfetlerin geleceğini önceden haber alan ancak buhabere ve uyarılara müstağni bir tavır takınan helâk olmuş kavimlere ve helâkgünlerine bir göndermedir. Allah Resûlü’ne “Ben de sizin ile birlikte beklemekteyim.” dedirtilmesi insanlaradin dayatmaması gerektiğine dair ikinci uyarıdır. Aynı zamanda bu teklif müşriklerinbaskılarını da durdurmayı veya hafifletmeyi hedeflemektedir.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

103- Sonra Biz, resûllerimizi ve inanan kimseleri işte böylekurtarırız. Müminleri kurtarmamız üzerimize haktır.

Bu âyette hak kelimesi,görev, borç, ilke veya yasa anlamına gelmektedir. Yani Allah kelimelerine,sünnetine saygılı olanların, sebeplere sığınanların, bir sürprizlekarşılaşmayacaklarını burada vaad ederek, ilkeli ve sırâtımüstakîmde bir Rabb tasavvuruinşâ etmektedir. El-Hak olan Allah sonsuz güven veren el-Mümin’dir ve vaadindenasla dönmeyen es-Sâdık olandır.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

104- De ki: “Ey insanlar! Eğer dinimden ikilem içindeyseniz ben, sizinAllah’ın astında kulluk ettiklerinize kulluk etmem. Ve lâkin sizi tastamamkılan Allah’a kulluk ederim. Ve ben, müminlerden olmakla emrolundum.”

“Ellezîne ta‘budûne” ibaresindekiilgi zamiri, burada kastedilenlerin özellikle insanlar gibi kendilerine kullukedilen bilinçli varlıklar olduğuna delâlet eder. Kâfirûn sûresindeki “mâta‘budûn” ifadesi ise tapınılan nesneleri de kapsayan daha genel birkullanımdır. Allah Resûlü’ne, ne İsrâîloğulları gibi bir kulun boyunduruğunagireceği ne de din adına herhangi bir ruhbânın veya azizin dediklerine kayıtsızşartsız itaat edeceği söylettirilmiştir. Bu kula kul olmayan duruşu ile kendidinini tarif ederek neyin mümini olduğunu açıklamıştır. Âyetteki “yeteveffa”kelimesine mevt/ölüm veya vefat gibi bir mana vererek “Sizi öldüren/vefatettiren Allah’a kulluk ederim.” manasındaki meallerin âyeti anlamsızlaştırdığıkanaatindeyiz. Zîra bu cevap ikilemleri gideren, şirk ile bağlantılı muğlâklıklarıkaldıran veya dini tanımlayan bir cevap değildir. Mevt sürecin sonu iken buradaki“teveffa” maddî-manevî süreçlere bakan bir kullanımdır. Kurân’da geçen “teveffâ”kelimesinin kökü “v-f-y [vefa]”dir. “V-f-y“ kelimesi “tastamam verme, eksiltmeden yerine getirme, söze bağlı kalma” demektir.“Müminleri kurtarmamız üzerimize haktır” ifadesi burada açıklanmıştır. Allah’uTeâlâ kulluğu, şirki, aracılığı göstererek hem sözünü eksiltmeden yerinegetirmiş hem kılavuzluğunu tastamam yaparak din konusundaki ikilemleri ve muğlâklıklarıbitirip dinini ikmâl, kullarına verdiği nimeti de tamamlamıştır. (Nimetintamamlanması ile doğru kulluğun tastamam yapılması arasındaki bağlantı için bkz.“Bugün dininizi ikmâl ettim, size verdiğim nimetimi tamamladım.” Mâide:3 Ayrıcateveffa için bkz. Arâf:37)

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

105- Ve hanîf olarak yüzünü dine ikâme et. Ve sakın müşriklerden olma!

Buradaki “vech” kelimesi “yüz”anlamına gelmekle beraber, insanın bütün benliğini, dikkat ve ilgisini hanîfolarak dine odaklaması manasındadır. “Ekîm vecheke” ifadesi “hedefinbelirlenmesi ile yola devam et” demektir. Hanf, meyletmektir.Ayaklarının birinde eğiklik olan kişiye “ahnef” ismi verilir. Hanîf,“hanef” mastarından bir sıfattır. “Hanef” ise dalâletten istikâmete,çarpıklıktan doğruluğa meyildir. Nitekim doğruluktan eğriliğe, haktan haksızlığameyletmeye “cim” ile “cenef” denir. Hanîf kavramının asıl manası,“eğriliği bırakıp doğrusuna giden” demektir. Muvahhit Allah’ı birleyen, birbilen iken, hanîf her tür bozukluğu, ahlâksızlığı, çirkinliği, eğriliği birkenara bırakıp doğruya meyletmektir. Bu bilgiler ışığında kelimeyitevhitteki“la”nın hanîfe, “illallah”ın ise muvahhide karşılık geldiğini söyleyebiliriz. Menfaatveya bunların elden gitmesi korkusuyla kula, nefse, dünyalıklara kulluğubenimseyen müşriklik dinini yani insanı borçlu çıkaran yaşam tarzını terk edip(hanîf olarak) yüzünü tevhidin oluşturduğu adâlete çevirmek, bu uğurda gereklikıyâmı/duruşu yapmak emredilir. Müşriklere karşı hanîf bir duruş sergileyen Hz.İbrâhîm’in milletinden olmanın gereği de budur. (Bkz. Rûm:30)

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

106- Allah’ın astından sana fayda ve zarar veremeyen şeylere dua etme.Eğer öyle yaparsan, o zaman sen mutlaka zâlimlerden olursun.

Allah’ın astında kendisinikonumlandıran kişilerin, ruhbânların, azizlerin yarar ve zarar üzerinden cansız varlıkları totemleştirerek yaptıklarıaldatmalar, devşirdikleri menfaatler birer zulüm aracı hâline geldiği âyettehaber verilmektedir. Çarpıklıkları bırakıp hanîf olarak dinde kıyâm etmek butür zulümlere maruz kalmaktan da mümini koruyacaktır.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

107- Ve eğer Allah, sana bir zarar dokundurursa, artık onu, O’ndanbaşka görünür kılacak yoktur. Ve eğer sana bir hayır irâde ederse o takdirdeO’nun fazlını geri çevirecek kimse yoktur. O’nu kullarından dilediği kimseyeisâbet ettirir. Ve O; Ğafûr’dur, Rahîm’dir. 

Allah’ın zarar dokundurmasıbağlam ile birlikte düşünülmelidir. Zîra bir önceki âyette Allah’ın hayırdilediği bir kula sanki onun astında olduğunu iddia edenler tarafından o hayrınveya şerrin ortadan kaldırılacağı yönünde güçleri varmış gibi bir algıyı yıkmakiçin bu örnek verilmektedir. Âyetin sonunun Ğafûr ve Rahîm esmâsı ile bitmesi,zararın farzı misal olduğunu teyit etmektedir. Zîra Allah’ın bir şeye gücününyetmesi onu mutlaka yapacağı anlamına da gelmez. Eğer Rabbin dileseydiyeryüzünde olan kimselerin hepsi inanırdı (Yûnus:99) veya “Rabbin dileseydiyeryüzünde gezen bir canlı bırakmazdı”(Fâtır:45) mealindeki âyetler bunaörnektir. Buradaki kıyas en başta zarar ve yarar üzerinden kurulduğu içinbağlam bu şekilde ilerlemektedir. Kaldı ki yaşadığımız olumsuzlukların uzunvadede hayra dönüşebileceği hakîkati de asla unutulmamalıdır. Eğer sıkıntıkendi nefsimizden değil de Allah’tansa o dünyanın en güzel, en mübareksıkıntısıdır. Merhametin tecellisi mağfiretteki koruma olarak kullarayansımaktadır. Allah’ın hayrı isâbet ettirmesi hâşâ kesinlikle rastgele, şansicabı değildir. Hayrı kullarından dilediği kimseye isâbet ettirmesinin şartı dabir sonraki âyette ifade edilecektir. (Allah’ın gelecek olan zararları yinekulun yararına âyetleri ile görünür kılması “keşefna” ile ifade edilmiştir.Ayrıca Bkz. Yûnus:98)

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

108- De ki: “Ey insanlar, Rabbinizden size hak gelmiştir! Kim hidâyeteerdiyse, muhakkak ki kendi nefsi için hidâyete erer. Ve kim dalâlete düşerseartık kendi aleyhine dalâlettedir. Ve ben, sizin üzerinize vekil değilim.”

Ğafûr ve Rahîm olan Allah’u Teâlâ;afâk ve enfûs âyetleri ile eğri ve doğruyu, herkesin hidâyeti için gösterdiğive tercihi insanlara bıraktığı net bir şekilde ifade edilmiştir. Bu ve bunungibi âyetlerin tamamı din ve vicdan hürriyetinin teminatı olarak Kurân’ın tamamınayayılmıştır. Sûrede şirkin dayatmacı unsuruna dikkat çekilerek oluşturduğuzulümlere kıssalar üzerinden değinilmiştir.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

109- Ve sana vahyolunana tâbi ol! Ve Allah, hükmedinceye kadar sabret!Ve O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.

Bir önceki âyette seçme özgürlüğü,burada ise özgürlüğün temini için yapılması gereken ifade edilmiştir. O dahükmü hâkimlerin hâkimi olan Allah’a bırakmaktır. Bu sabrı artıran yasa,dayatmacı bir tebliğden de insanı kurtaran yegâne şifâdır.

 

 

 

 

 


 
Eklenme Tarihi : 24.12.2021 08:31:14
Okunma Sayısı : 204