زُيِّنَ لِلَّذِينَ كَفَرُواْ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَيَسْخَرُونَ مِنَ الَّذِينَ آمَنُواْ وَالَّذِينَ اتَّقَواْ فَوْقَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَاللّهُ يَرْزُقُ مَن يَشَاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ

212- (Hakikati) İnkâr edenlere dünya hayatı süslendirildi. (Onlar) inananlarla (bu dünyada) alay ederler. Oysa (ilahi azaptan) korunup, sakınan (o inanalar) kıyamet gününde onlardan (makamca çok) üstündürler. Allah, dilediğine hesapsız rızık verir. (Bakara:212)

ŞUARÂ SÛRESİ

Şuarâ Sûresi

1-Tâ, Sîn, Mîm.

--------------------------------------------

2-Bu, Kitabımübîn’in âyetleridir.

Mübîn, geçişli ve geçişsiz olduğu için hem açık/açıklanmış hem de açıklayıcı anlamına gelmektedir. “Tâ-sîn-mîm” harflerinden sonra “Bu, Kitabımübîn’in âyetleridir.” denilerek hurufumukatta harflerinin hem Kurân’ın âyeti olduğu hem de bu harflerin, tasnif edici, açıklayıcı/mübîn fonksiyonuna işaret edilmiştir. Bu harflerin, sûrede Hz. Mûsâ üzerinden risâlet ve tevhid mücadelesinin anlatılacağını önceden ifade eden kategorizasyon harfleri olduğunu düşünmekteyiz. Zira “tâ”Hz. Mûsâ’nın mücadelesi ile alâkalı iken “sîn”Hz. Muhammed’e risâletin öğretildiği başlık, “mîm” ise yaratılış ile kavuşulan nimetler ana başlığıdır diyebiliriz. (Allahualem.) (Bkz. Tâhâ:1, Yâsîn:1)

 

--------------------------------------------

3- Onlar mümin olmuyorlar diye sen kendini tüketeceksin.

Bâhiun,  “öldürmek, helâk etmek ve tükenmek”manasını ifade eden “b-h-a” kökünden gelmektedir. “Bâhi”, sözlükte canlıyı boyun kemiğindeki ak iliğine varıncaya kadar boğazlayan kimse demektir.Kemiğe kadar zayıflamak aslında imkânların tükenmesidir. Kelimenin ‘’helâk edeceksin’’ şeklinde meallendirilmemesinin sebebi helâkin zaten Arapça bir kelime olması ve Kurân’da bazı kavimlerin doğal âfetlerle yok olması bağlamında kullanılmasıdır. “Bu sebeple Semûd bir taşkınla helâk (uhlikû) edildi.” (Hakka:5)Şuarâ 3. âyette resûlün tebliğdeki kıymetli zamanını ve az olan imkânlarını daha ekonomik kullanması ile alâkalı bir bilgilendirme, uyarı ve yönlendirme yapılmaktadır. Bir öğretmen düşünelim: Sınıfta kalanları cezalandırıyor, sınıf başkanı da öğrencilerin sınıfta kalmaması için kendini paralıyor, bildiklerini onlara öğretiyor. Bu örnekte sizce sınıfı geçen öğrenciler kime minnet duyup şükreder?İşte bozuk şefaat anlayışı bu yanlış anlayış sebebiyle meallere yansımaktadır.

--------------------------------------------

4- Eğer dileseydik gökten onlara bir âyet indirirdik. Böylece onların boyunları zilletle eğilirdi.

­Âyette Arapça olan mucize kelimesi geçmemesine rağmen meallere çoğunlukla âyet yerine Gökten bir mucize indirirdik.” şeklinde yansımıştır.Elçinin sözlerine inanmayan hatta sözleriyle küstahça alay edip onu aşağılayan yalancıların inanması için olağanüstü mucizeler sergilemekten Allah münezzehtir.Dileyen inanır, dileyen inanmaz. Allah’ın hiç kimsenin inanmasına ihtiyacı yoktur. Gökten inen âyetten kasıt bizce mucize değil sûrenin tamamına yayılan helâk olan kavimler bağlamında azaptır.5. âyetteki Rahmân vurgusu buna binaendir. Merhameti sonsuz olan Allah,kullarının zilletle boyun bükerek inanmasını murat etmiş olsaydı, onlara bir bela yağdırır ve kullar, köleler gibi korkudan hemen boyun bükerdi. Ancak Allah gönüllü kul olmayı, gönülsüz köle olmaktan üstün tutmuştur.

“Ve eğer Allah, insanları zulümleri (yalanlamaları/hakaretleri vs.) sebebiyle sorgulayıp (derhal)cezalandırsaydı, yeryüzünün üzerinde yürüyen canlılardan bir canlı bırakmazdı.Ve fakat onları, belirli bir zamana kadar tehir eder.” (Nahl:16- Fatır:45)

İslam’a göre imânın manevî değeri, zorlamanın değil, özgür irade ve serbest seçimin ürünü olmasından ileri gelmektedir. Eğer bir peygamber Allah’ın elçisi olduğunu mucizeyle gösterip kanıtlıyorsa orada gayba imândan söz edilemez. Sadece gelen kişinin Allah’ın elçisi olduğuna şahitlik edilir. Bu durum da imtihanı bitirirdi. Zira doğru seçenek, artık ayan beyan görülmektedir. Dolayısıyla buradaki kabul değerli değildir. Bu olsa olsa imtihanda öğretmen eliyle zorunlu kopya çekmek gibidir. Allah zorlama yöntemini dilemiş olsaydı, imtihanın amacı ortadan kalkmış olurdu. İşte bu yüzden ilâhî irade, insanların inanmaları için onlara karşı durulamaz maddî bir âyet, bela,korkutma, musibet indirmemiş, onlara elçisi aracılığı ile hitap etmiştir. Bu hitap sınırlı bir hitaptır, zira imtihan perdesi olmalıdır ki seçimin değeri olsun. Bir üsteki âyetle bağlantısı, elçisinin tercihlerini imândan yana yapmayanlar için bu sınırlı imkânları tüketmemesi gerektiğidir. Zaten 7. yılda inen bu âyetlerle artık imkânları tükenen müminlerin bir kısmı Habeş seferine çıkmış, kalanlar için de ilerleyen zamanlarda yavaş yavaş hicretten başka bir çâre kalmayacaktır.

--------------------------------------------

5- Ve Rahmân’dan yeni bir zikir gelmez ki, ondan yüz çevirmiş olmasınlar.

Allah merhametin kaynağıdır. Ne resûlü ne de yaratılan başka bir insan Allah’tan daha merhametli olamaz. Bu nedenle ‘’İnanmıyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin.’’ şeklindeki meal hatalıdır. Zira peygamberi Allah’tan bile merhametli göstermiştir. Sanki Allah gökten bir mucize indirmeyerek onların imân etmesine engel olmuşken, onun elçisi imân etmeleri için kendisini kahruperişan edip bir arabulucu gibi davranmaktadır. Bu bakış açısı sorunludur. İlk sorun, gökten inecek bir şey olsa bu onların gönlünü hoş eden mucize değil bela olacaktır. İkinci sorun,elçinin kendini helâk etmesi değil imkânlarını tüketmesidir. Allah sadece elçisi ile hayatî önemdeki hatırlatmalarını bildirir. Artık seçim, zikre muhatap olanlarındır.

--------------------------------------------

6- Böylece onlar yalanladılar.Fakat alay etmiş oldukları şeyin haberleri onlara yakında gelecek.

Nebe,  hayatî önemi olan haber demektir. Âyette alay edilen,aşağılanan haber; yeniden diriliş gerçeğidir. İlmelyakîn olarak bilinmemesi sonucunda hayatta iken veya öldükten sonra yaptıkları hatanın haberi bir şekilde kendilerine ulaşacağı önceden taahhüt edilmektedir. Kurân yeniden diriliş şuurunu ve doğru âyet tasavvurunu tabiat kitabından örneklerle inşa edip haber vermektedir.

--------------------------------------------

7- Peki onlar yeryüzüne bakmazlar mı? Orada kerîm çiftlerin hepsinden, nicelerini yetiştirdik.

Âyette Rabbimiz, bitkiler için kerîm sıfatını kullanmıştır. Kerîm kelimesi, kendi türünde ve konusunda beğenilen, gözü doyuracak kadar güzel ve övülen her şey için kullanılan bir sıfattır. Kerîm; ikram eden, faydası olan ve kendiliğinden çoğalıp üreyen tüm bitkiler demektir.

--------------------------------------------

8-Muhakkak ki bunda elbette bir âyet vardır. Ve onların çoğu inanmadılar.

Rabbimiz âyetlerini gökten bir azap, ikna edici bir mucize gibi indirerek, kullarına boyun eğdirip onları aciz bırakmak yerine, nezaketle lütfederek ikramlarda bulunmuştur ve bu ikramlara âyet demiştir. Allah’ı görmek, onu anlamak isteyen, yaratılan âleme bakmalıdır. Âyet olarak, tabiat ve insan kitabı ile vahiy yeterlidir. Vahyin yetmesi ile alâkalı bir bağlamda Rabbimiz şöyle buyurur: “Kendilerine okuduğun bu kitabı sana indirmiş olmamız onlara âyet olarak yetmedi mi? Çünkü bunda, inanacak bir toplum için kesinlikle rahmet ve zikir vardır.” (Ankebut:51)

--------------------------------------------

9- Ve muhakkak ki senin Rabbin, elbette Azîz’dir, Rahîm’dir.

Azîz ismi, Kurân’da tek başına değil, ulûhiyeti niteleyen diğer isimlerin bir kısmıyla birlikte yer alır. Burada ise “Azîz-Rahîm”şeklinde kullanılmıştır. Azîz, izzet demek iken zıddı zelildir. Burada şu soruya cevap verilir: Allah neden azîzdir? Zira o fiillerinde sürekli merhametli/Rahîm’dir. Azîz olan Allah’ın gökten bir âyet/bela indirmemesinin ve tabiatı zengin ve muazzam güzellikte lütfetmesinin yegâne sebebi yine onun merhametindendir. Âyette neden senin Rabbin denilmiştir? Başka bir yaratan mı var hâşâ? Amaç bu esmaların muhatabında da tecelli etmesini sağlamaktır. Bir insan izzetli, şerefli ve kıymetli olmak istiyorsa, özündeki merhameti fiilleri ve amelleri ile hayata yansıtmalıdır. Etrafına zarar verip acımasız davranan merhametsiz tipler, izzet ve değerlerini kaybederler. Bir insanın değeri merhameti oranındadır. Allah’ın,izzet ve şerefini kaybeden mazlûmlara uzattığı rahmet eline, tarihten bir örnek verilerek sûre devam edecektir.

--------------------------------------------

10- Ve bir zamanlar Rabbin, Mûsâ’ya zâlimler kavmine gitmesi için nidâ etmişti.

Rahîm olan Allah’ın seslenişi zulmü bitirmek içindir. İzzet ve haysiyetin baş düşmanı kula kulluktur. Allah’ın ilk seslenişi imân değil takvadır.

--------------------------------------------

11- Firavun’un kavmi, takva sahibi olmuyor mu?

Takva, kötülükleri bırakıp onlardan sakınarak, kötülüklerin, suçların insana ve çevreye verdiği zararın önüne geçecek sorumluluk bilincidir.Firavun’un kavmi derken kötülüklerin kaynağı olan Firavun ve kurmayları kastedilir. Kavim kelimesinin kullanılması bu zulümlerin kalabalık bir askeri güç ile gerçekleştirilmesinden dolayıdır. Dikkat edilirse ‘’Hâlâ imân etmeyecekler mi?’’ gibi bir imân teklifi ile başlamadı. Zira imân, bir başlangıç değil bir sonuçtur. 

--------------------------------------------

12- Dedi ki: “Rabbim, şüphesiz ben onların beni yalanlamalarından korkuyorum.”

Yalanlanma korkusunun sonuçları bir sonraki âyette Hz. Mûsâ tarafından şöyle ifade edilmiştir:

--------------------------------------------

13- Ve sadrım daralıyor ve dilim dönmüyor. Bunun için Hârûn’u gönder.

Hz. Mûsâ’nın bu talebi, geçmişi yüzünden duyduğu, görevi hakkıyla yerine getirememe korkusudur. Hz. Hârûn’un göreve daha layık olduğunu düşünmesinin kendisi dışındaki sebebi “lisan olarak daha fasîh” (Kasas:34) olması, ayrıca Hz. Mûsâ’nın en az on yıldır Mısır’dan uzak kalmasıdır. Hz. Mûsâ’nın yalanlanma korkusunun asıl sebebinin kötü sicili olduğunu bir sonraki âyetten öğreniyoruz.

--------------------------------------------

14- Ve onlara göre ben, eski bir suçluyum. Bu yüzden beni öldürmelerinden korkuyorum.

Zenb,  kuyruk anlamına gelen ‘zeneb’ kelimesinden türemiştir. İnsanın peşini bırakmayan günah, suç ve kabahat manasındadır. Çoğulu ‘zünûb’dur. Bu fiili işleyen kimseye müznib denir.Akıbeti kötü olan her söz ve fiil, ‘zenb’dir. Hz. Mûsâ’nın, kazayla bir Mısırlı’yı öldürmesindeki vicdan azabı ve kendisine suçsuz yere kısas yapılmasından korktuğu dile getirilmektedir. Mısır’ı terk edip Medyen’e kaçma sebebi de budur. Ancak Rabbi, onun cinâyete karışmış elini temizlemiş ve onun kaygısını gidermiştir. Yedibeyzâ/kusursuz,temiz el; Hz. Mûsâ’nın masum olduğunun âyeti/işâreti/alâmetidir. 

--------------------------------------------

15- “Hayır, haydi âyetlerimizle ikiniz gidin! Muhakkak ki Biz, sizinle beraberiz, işitenleriz.”dedi.

‘’…âyetlerimizle ikiniz gidin!’’ifadesinden maksat, Hz. Mûsâ’ya verilen âsa teknolojisi, yedibeyzâ/temiz el, Hz. Mûsâ ve Hârûn’un hitap ederken kullanacağı sözlü âyetlerdir. Allah’ın desteği Tâhâ sûresinde şöyle anlatılmıştı: “Dedi ki: Korkmayın! Muhakkak ki Ben, sizinle beraberim, işitirim ve görürüm.”  (Tâhâ:46)

--------------------------------------------

16- Artık, Firavun’a gidin ve böylece ona: “Muhakkak ki biz, âlemlerin Rabbinin resûlleriyiz.” deyin.

İlk cümlenin, ‘’Biz elçileriz.’’olarak söylenmesi tedbir amaçlıdır. Zira elçiye zeval olmaz.

--------------------------------------------

17- İsrailoğulları’nı bizimle beraber gönder!

Elçiler ve onun izinden giden müminler öncelikle takvaya çağırmalı, sonra da takvalı olmanın gereğini yerine getirmelerini talep etmelidirler. Resûllerin izinden gidenler, temiz bir sicil ve bilgi ile suç ve zulümle mücadele edip insanları özgürleştirmelidir. Bu mukaddes görevi yapanların kimseye diyet borcu da olmamalıdır.

--------------------------------------------

18- “Sen çocukken, biz senin rabbin olmadık mı? Ve ömrünün birçok yılında içimizde kalmadın mı?” dedi.

Demek ki Hz. Mûsâ’nın çocukluğundaki Firavun, o Mısır’a geri döndüğünde hâlâ tahtta idi. Ancak tefsirlerin bir kısmında Hz. Mûsâ’yı yetiştiren Firavun’un öldüğü, yerine gelen Firavun’un suda boğulduğu yazar. Bu bakışın bir benzerini Hz. Yusuf’u seven Züleyha anlatımında da görmekteyiz. Peygamberlerden birini seven, ona emek verip yetiştirenlerin cehenneme gitmeyeceği ön kabulü ile âyetler okunup boşluklar doldurulur. Züleyha’ya tevbe ettirilir ve Züleyha Müslüman olur, böylece Hz. Yusuf’la evlendirilir. Ancak bu zanları Kurân desteklemez. Hatta tam tersini anlatır. Hz. İbrâhîm’i seven, yetiştiren öz babası cehennemliktir.Burada da Hz. Mûsâ’nın sarayda iyi bir eğitim almasını ve bolluk içinde yetişmesini sağlayan Firavun cehennemliktir. 

--------------------------------------------

19- Ve sen, yapacağın işi yaptın. Ve sen, kâfirlerdensin.

Âyette Firavun’un Hz. Mûsâ’yı kâfirlikle suçlaması yukarıdaki rabblik manasında olduğu gibi din ve inanç ile alâkalı değildir. Buradaki kâfir, Firavun’un besleyip büyütmesine karşı nimeti örtme, yok sayıp nankörlük etme manasındadır.Firavun, Hz. Mûsâ’yı sadece nankörlükle itham etmekle kalmayıp bir de cinâyet işlemekle suçladığı görülmektedir. Hakîkat karşısında söyleyecek sözü olmayanlar,hemen belden aşağı vurmaya başlar. Bu kolaycılık, muhatabın geçmişteki hatalarını bilmeyi gerektirir ki Kurân buna tecessüs demektedir. Bu ahlaksız Firavun tavrını günümüzde sosyal medyada ve siyasette sıklıkla görmekteyiz.

--------------------------------------------

20- Onu yaptığım zaman ben, dalâlette olanlardandım.” dedi

Dalâlet, çölde yolu kaybetmek manasından gelir. Dâllîn, kök anlamıyla “kaybetme, yitme,yitirme” demektir. Dilde ed-dalâl; kasıtlı-kasıtsız,küçük-büyük olmak üzere sapmanın her türünü ifade edecek şekilde genişlemiştir. Hz. Mûsâ arayış içinde olan bir gençlik geçirmiştir. İnsan neyin yitiği olduğunun şuurunda olursa, o oranda onu bulma imkânına kavuşacaktır. Kendini sığaya çeken, başkaları tarafından sığaya çekilmemelidir. Öz eleştirisini yapan birini geçmişi ile vurmak Firavunvârî bir karaktersizliktir. Hz. Mûsâ şöyle devam eder:

--------------------------------------------

21- Sizden korktuğum zaman kaçtım. Fakat Rabbim, bana hüküm bağışladı ve beni gönderilen elçilerden kıldı.

Hükm,  atın istenilen istikamette ilerlemesi için ona gem vurmaktır. Kelime bu kök anlamdan, doğru yargıda bulunmak, hükmetmek, karar vermek, idare etmek manalarında da kullanılmıştır. Hakem, bir konuda uzman kişidir. Hüküm ve hikmet aynı kökten olsa da farklı bir nüansa sahiptir. Hikmet, doğru hüküm vermek için gelişmiş tasavvur ve yetenektir. Bu yetenek Hz. Lokman bağlamında şöyle ifade edilmiştir: “Ve and olsun ki Lokman’a, Allah’a şükretsin diye hikmet verdik.” (Lokman:12). Burada cinâyetin kaza cinâyeti olduğu ve Hz. Mûsâ’nın aklandığına dair hükmü Allah bir lütuf olarak bağışlamış ve onu mürsellerden/gönderilmiş elçilerden kılmıştır. Bu cevap cinâyete verilmiş bir cevap iken şimdi başa kakılan nimetlerle alâkalı bir cevap verilecektir.

--------------------------------------------

22- Ve benim başıma kaktığın bu nimet, İsrailoğulları’nı köle yapmandandır.

Firavun İsrailoğulları’na karşı zulüm yapmamış olsaydı, bebek Mûsâ’nın Firavun’un barındırmasına ihtiyacı olur muydu? Zor ve hilelerle elde ettiği saltanatın kaynağı İsrailoğulları’nın malları ve çok az karşılıkla sarf ettikleri emekleridir. Emeğinin karşılığını verse bile hiçbir efendi, patron veya işveren çalıştırdığı adamların emeklerine karşı onlara verdiği maaşı başlarına kakamaz. Bu mantıksız söylemin kendi lehine ilerlemediğini fark eden Firavun hemen konuyu değiştirir.

--------------------------------------------

23- Firavun dedi ki:“Âlemlerin Rabbi de nedir?”

Âyette “mâ” soru edatı kullanılarak cansız varlık olarak âlemlerin Rabbi ifade edilmiştir. Aslında bu soru öğrenmek için değil de konuyu saptırmak için acele ile sorulmuştur. Bu sorunun ardından “Tâ” hurufumukattası ile başlayan Tâhâ 49’da tekrarlanan soruya bakmak gerekir. O da “men” soru edatı ile sorularak “Öyleyse Rabbiniz kim, ya Mûsa?” şeklindedir. Her iki âyette de Allah’ın ‘’ne ve kim’’ olduğu üzerinden bir sorgulama yapılmaktadır. 

--------------------------------------------

24- Dedi ki: “Eğer kesin bilen olsaydınız O göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir.”

Mûkîn, şüphesiz ve kat'i olarak bilen demektir. Bu âyetteki Rabb kullanımı yine Firavun’un iddia ettiği sahiplik manasındadır. Yani yaratılan her şeyin -buna Firavun’un kendisi de dâhil olmak üzere- bir sahibi, efendisi olduğu şuuru tesis edilmektedir.

--------------------------------------------

25- Etrafındakilere dedi ki:“İşitmiyor musunuz?”

O ortamda bulunup Hz. Mûsâ’nın söylediklerine itiraz etmeden dinleyenler için de bir uyarı barındırarak Firavun çıkışmaktadır. Zira söylem zayıf olunca kamuoyunu yanına alma isteği artar.

--------------------------------------------

26- Dedi ki: “Sizin ve sizden evvelki atalarınızın da Rabbidir.”

Hz. Mûsâ cesaretle Firavun’un üstüne üstüne gitmektedir. Belki de bu cesareti, uzun yıllar Firavun’un yanında kalması ve onun zaaflarının farkında olmasından kaynaklanıyor. Bu cevap Tâhâ 51-52’deki Firavun’un sorusuna binaendir: “Öyleyse önceki nesillerin durumu nedir?”Dedi ki: “Onun ilmi, Rabbimin yanında bir kitaptadır. Benim Rabbim yanılmaz ve unutmaz.” Firavun’un bu diyaloga cevabı şöyledir:

--------------------------------------------

27- “Muhakkak ki size gönderilmiş olan resûlünüz, gerçekten mecnûn dedi.

Firavun’un kibri, Resûl’ün kendine de geldiğini fark etmeyecek kadar onu kör etmiştir. Mecnûn; cinlerle irtibatı olduğu için abuk sabuk konuşan delilere söylenen bir aşağılamadır. Aslında firavunlar, tiranlar, diktatörler; kral çıplak diyemeyenler yüzünden her tür akılsızlık, delilik ve çılgınlığı matah bir şeymiş gibi yapabilmektedir.

--------------------------------------------

28- “Eğer akletmiş olsanız,şarkın ve garbın ve ikisi arasındakilerin de Rabbi olduğunu anlardınız.” dedi.

Akl; bağ, düğüm kelimelerinden gelmektedir. Bu manada akletmek, toplanan verileri birbirine bağlayıp sağlıklı hükümler çıkarmaktır. Bu kelime, Kurân’da 49 kez ve geçtiği her yerde fiil hâlinde geçer. Aklı devamlı olarak fiil/eylem halinde kullanan Kurân, akletmenin, yani aklı doğru kullanmanın önemine dikkat çekmektedirler. Sonuç olarak insanın zekâsını doğru yönde kullanmak için parçaları bir araya getirmesine Kurân akletmek der.

Zulmü, yalanı, sahtekârlığı kabul edenler, layık oldukları şekilde yönetilirler. “Böylece (Firavun) kavmini,kendini küçümsemesini sağladı (alıklaştırdı, aptallaştırdı). Bu yüzden (kavmi)ona itaat etti. Muhakkak ki onlar fâsık bir kavim oldular. (Zuhruf:54) Düzgün bir muhakeme ve akletme yeteneğinde olanlar, hiçbir ideolojiyi, sistemi, insanı beşerüstü düşünüp ona kendini vakfedecek kadar hayran olamaz. İmam, üstat, dini önder, siyasi lider, ses sanatçıları veya oyunculara duyulan hayranlık sonucu onları idolleştirme hastalığı, akletmemenin oluşturduğu boşluğu duyguların doldurmasındandır. Magazin programlarında ünlülerin attığı her adımı haber yapma, aslında onları çok üstün, izleyiciyi alçak ve aşağı görme, aşağılık kompleksinin bir tezahürüdür. Bize mega star, ulu önder, kâinat imamı vs. gibi unvanlarla tanıtılıp kutsallaştırma çabasına akleden bir şahsiyetin dur demesi ve onların da birer beşer olduğunu, hatalarının olabileceğini mutlaka ifade etmesi gereklidir.

--------------------------------------------

29- Dedi ki: “Eğer benden başka bir ilâh edinirsen, gerçekten seni zindana atılanlardan kılarım.”

İlâh kelimesi “dünyevî işlerde, yasal ve siyasal alanda istediğini yapma hakkını kendinde gören kişi veya otorite” mânasına gelir. Eski Mısır’da, Firavun’a/krala kendi yetki alanı içinde bir tanrı gözüyle bakılır; ona yönelik bir meydan okuma da kurulu düzene, hâkim sisteme bir başkaldırı olarak kabul edilirdi. Sistem sağlıklı eleştiri ile daha da güçlenip keyfi tasarruf ve sübjektiflikten kurtulacağına,eksikleri için ayna tutanları tecrit ve hapsetmekle tehdit etmektedir. Yöneticiyi eleştirmek size rızık, barınma, güvenlik, kısacası yaşamanız için gerekli herşeyi vereni eleştirmek manasına geliyordu ki, bu da yöneticiyi er-Rezzâk konumunda görmenin bir tezahürü idi. Maalesef bu hastalık; akletmeyen, ilkel kabileci toplumlarda hiç değişmeden günümüze kadar ulaşmıştır. ‘Olmasaydın olmazdık.’ söylemi veya ‘göklerin, yerin onun yüzü suyu hürmetine ayakta durduğu’ zannı, tüm mükemmelliklerin liderde, sporcuda, sanatçıda görme söylemlerinin tamamı bunun bir yansımasıdır.

--------------------------------------------

30- Dedi ki: “Sana apaçık bir şey getirsem de mi?”

Mübîn, apaçık olan,gerçekçi, lafta kalmayan somut âyetler demektir. Bu manadan dolayı 32. âyetteki mübîn bağlama uygun meallendirilmiştir.

--------------------------------------------

31- “Öyleyse sen, sâdıklardan isen, onu getir.” dedi.

Sâdıklardan olmak, sözünün eri olmak manasındadır. Müminin en temel özelliği sözüne sâdık olmasıdır.

--------------------------------------------

32- Bunun üzerine Mûsâ asâsını attı. O zaman o, gerçekçi bir yılan oldu.

Mübîn, özünde açık ve açıklayıcı demektir. Gerçekçi bir yılan denmesinin asıl sebebi, dışardan bakıldığında gerçek bir yılandan farksız algılanmasıdır. Bu nedenle ‘gerçekçi bir yılan oldu’ şeklinde meallendirilmiştir. Hz. Mûsâ’nın asâ teknolojisinin tıpkı bir yılan gibi hareket ettiği, izleyenler tarafından apaçık olarak gözlemlenmektedir.

Asâ yerine ve duruma göre “hayye”,“su’bân” ve “cân” kelimeleri ile ifade edilmiştir. “Su’bân” yılanların büyüğü; “cân”da incesi ve kıvrak olan küçüğüdür. Firavun’la karşılaştığında büyük yılan su’bân kullanılmıştır. (Şuarâ:32) Buna karşılık Hz. Mûsâ Allah ile konuştuğunda kıvrak, küçük yılan manasındaki “cân” kullanılmıştır. “Ve asânıat!" Bunun üzerine onun yılan gibi hareket ettiğini görünce, (ke ennehâcânnun) arkasına bakmadan geri dönüp kaçtı. (Neml:10) Tâhâ 20’de bir kertenkele gibi koşmasından, Neml 10’da Hz. Mûsâ’nın koşarken hareketsiz, düz sopanın birden kıvrılmasından, Şuarâ 32’de ise büyük, gerçekçi ve korkutucu oluşundan bağlama uygun olarak bahsedilmektedir. Bu değişiklikler, algıdaki farklılıklardan oluşmaktadır. Sihirbazların sahte gösterisi yanında Hz. Mûsâ’nın getirdiği ve zamanın ilerisindeki bilgi, teknik çok daha sahih ve etkileyici algılanmıştır.

--------------------------------------------

33- Ve elini çıkardı. İşte o zaman ona bakanlar için o, tertemizdi.

Biyz, “yumurta, beyaz,yumurta rengi” demektir. Bu kelimenin beyzâe kalıbı, “aşırı beyazlığı, parlaklığı” ifade eder. Yedibeyzâ; arınma, temizlik ve tevbeyi temsil ediyordu. Temiz, beyaz el ifadesinin gerçek ve mecaz manası vardır. Gerçek manası; asânın hareketini sihirbazlar gibi iplerle, el çabukluğu veya perde arkasından yapmadığını kanıtlarcasına elini saklamamış, açığa çıkarmıştır.Mecaz manası ise, işlediği kaza cinâyetinden aklanmasıdır. Sonuç olarak yedibeyza, elinde ne başkasının kanının ne de hilenin, kandırmanın olmadığının beyanı, âyeti, alâmetidir.

--------------------------------------------

34- Etrafındaki mollalara dedi ki: “Muhakkak ki bu, gerçekten alîm bir sihirbazdır.”

Firavun tüm yardımcılarına ve etrafındakilere okuduğumuz üsteki cümleyi kurduktan sonra özellikle İsrailoğulları’ndan oluşan yardımcılarına dönüp onlara şunu söylüyor:

--------------------------------------------

35- Sizi sihri ile yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Artık ne dersiniz?

Zira Hz. Mûsâ’nın İsrailoğulları’nın kendisi ile gönderilmesinden başka bir talebi yoktur. (Bkz. Şuarâ:17) Eğer Firavun bu isteği kabul etseydi, İsrailoğulları’ndan olan danışmanlarını da Hz. Mûsâ ile göndermesi gündeme gelecekti. Firavun üst düzey mollaları çözüm üretmeleri için makamdan mahrumiyetle korkutuyor. Bir yönetimin veya rejimin baskı ve saltanat rejimimi yoksa liyakat ve adalet rejimi mi olup olmadığını hakikat ve adalet taleplerine verdiği tepkiden anlayabilirsiniz. Eğer halkın bu çağrılarını güvenlik tehdidi, makamı kaybetme endişesi olarak algılanıyorsa oradaki yönetim firavunlaşmaya başlamıştır. Haklı istekleri püskürtmenin yolualgı operasyonudur. Artık firavunlaşan yönetim işin ehlileri ile algı operasyonlarına başlayacaktır.

--------------------------------------------

36- ‘’Onu ve kardeşini alıkoy.Ve şehirlere toplayıcılar gönder!” dediler.

‘’Çağırıcılar gönder!’’ ifadesi yerine ‘’Toplayıcılar gönder!’’ ifadesinin kullanılması önemli bir inceliği vurgulamaktadır. Bu vurgu, alîm(usta) sihirbazların gönüllü olarak bu işi yapmadıklarının ilk delilidir. Sihir, doğruyu eğri, eğriyi doğru algılamayı sağlayan göz boyama sanatıdır. Diğer adı illüzyondur ve illüzyon büyüden farklıdır. İllüzyonistlerin yaptığı, sihrin en masumudur. Zira izleyici bunun bir el çabukluğu ve kurmaca olduğu ön kabulü ile gösteriyi izler. Ancak algı operasyonlarında eğrinin doğru olarak lanse edilmesinde halkın böyle bir ön kabulü ve bilgisi yoktur. Medya bu zaafı yeri geldiğinde sonuna kadar kullanarak haklıyı haksız, haksızı haklı gösterebilir. Zâlim iktidarlar ve saltanat düşkünü krallar halkı bu sanal masallarla avutur ve sindirir. Hiçbir yazar, şair, vaiz ve medya yöneticisi rant ve güç için halkı kandırıp algı yönetimine soyunmamalıdır. Bu kısa vadeli menfaat, yönetimi firavunlaştırır.

--------------------------------------------

37- Alîm sihirbazların hepsini sana getirsinler.

Alîm sihirbaz denmesinin sebebi o dönemim bilimini kullanarak insanların anlamlandıramadığı şeyler yapan, işinin ehli, bilgili kişiler manasında olabilir. Eğer Hz. Mûsa İsrailoğulları’nı alıp çıkarsa bu haber Mısır’da yayılacak ve Firavun emeklerini sömürerek köleleştirdiği tebâsını kaybedecektir ki, bu da Firavun’un iktidarını zayıflatarak saltanatını kaybetmesiyle sonuçlanacaktır. Bunu engellemek için Firavun ve kurmayları bir müsabaka hazırlarlar.

--------------------------------------------

38- Böylece sihirbazlar, bilinen bir günün belli bir vaktinde bir araya getirildiler.
Âyette geçen, “malûm gün” ifadesiyle kastedilen “bayram (zinet) günü” duha vaktidir. (Bkz.Tâhâ 58–59) Yapılan plâna göre; Hz. Mûsâ ve Hz. Hârûn ile ülkenin sihirbazları arasındaki müsabakayı büyük bir kalabalığın seyretmesini sağlamak gerekiyordu. Bu yüzden bu alana halk da zorla toplatılmıştır. Zorla toplatılmanın delili bir sonraki âyettir.

--------------------------------------------

39- Ve insanlara denildi ki:“Siz içtima için toplandınız mı?”

Muctemiûne, toplananlar, içtima edilenler demek iken içtima, topluluğun vücuda getirilmesi, bir amaç için bir araya getirilmesi demektir. İsrailoğulları’ndan olan mollalar halka içtima yapmaktadır. Asıl niyet, gösteriyi herkesin izlemesi ile Hz. Mûsâ ve Hz. Hârûn’un elindeki etkileyici güç ve söylemin henüz büyümeden halkın nazarından düşürülüp tesirinin kırılmasıdır. Halk içtimacı mollalara şu cevabı verir:

--------------------------------------------

40- Eğer onlar gâlip gelirlerse o zaman biz, sihirbazlara tâbi oluruz.

Ne yazık ki köleleştirilen halk,haklının değil güçlünün yanında yer almayı bir zorunluluk olarak içselleştirmiştir. Zira hak ve hakîkatin yanında olabilmek cesaret ve güç ister. Halkın Firavun’dan ziyade sihirbazlara tâbi olması ve onları bir kahraman gibi görmemesi için mollalar bir çözüm üretecektir.

--------------------------------------------

41- Sihirbazlar, Firavun’a getirildiği zaman: “Eğer biz gâlip gelirsek, gerçekten bize bir ücret var mı?”dediler.

Âyetteki “lemma cae” geldiği zaman şeklinde meallendirilmiştir. Ancak Zümer 33’te olduğu gibi burada getirilme manasındadır. 38. âyette sihirbazların gelmesi için çağırıcılar,tellallar değil toplayıcılar gönderilmiştir. Aynı zamanda 37. âyette ‘alîm sihirbazların hepsini sana getirsinler’ ifadesi kullanılmıştır. Bu nedenle bu âyette ‘sihirbazlar geldiler değil, getirildiler’ şeklinde olmalıdır. Bu kelime neden bu kadar önemlidir?Zira gelmek veya getirilmek arasındaki küçük fark sihirbazların ölümüne imânını açıklayan farktır.

--------------------------------------------

42- “Evet, muhakkak ki siz o zaman, yakınlardan olacaksınız.” dedi.

Burada konuşan Firavun da olabilir, Firavun’un yakın danışmanları olan mollalardan biri de olabilir. Biz,mollalardan biri olduğu kanaatindeyiz. Zira bu plân baştan beri onlar tarafından ortaya atılıp işletilmektedir. Âyette yakın olanlar/mukarrabîn ile yönetim, iktidar, güç ve servete yakın olan elit tabaka kastedilmiş olsa gerektir.

--------------------------------------------

43- Mûsâ onlara: “Atacağınız şeyi atın!” dedi.

Hz. Mûsâ önceliği karşı tarafa vermiştir. Zira karşının argümanları anlaşılmadan, onların zaaf ve hastalıkları bilinmeden çözümler üretilemez. Tebliğ ve davette sedîd/doğru, doğrultan söz ve davranış çok değerlidir. (Bkz. Nisa 9-Ahzap:70). Karşınızdakinin boşluğunu,neye ihtiyacı olduğunu, eğriliğin ve yanlışlığın neden kaynaklandığını ancak böyle anlayabiliriz. Her zaman kendine öz güveni olan ve yıkmaktan ziyade yapmak için çabalayanlar saldıranlar değil bekleyenler olmuştur.

--------------------------------------------

44- Böylece iplerini ve asâlarını attılar. Ve “Firavun’un izzeti ile muhakkak ki gâlip gelenler elbette bizleriz.” dediler.

İzzet; şan, şeref ve itibar demektir. Sihirbazların başarısının Firavun’dan bilinmesi gerekiyordu. Zira 40. âyette toplanan halk “Eğer onlar gâlip gelirlerse o zaman biz, sihirbazlara tâbi oluruz.” dedikleri için başarı sihirbazlardan değil Firavun’un izzetinden bilinmelidir. Bu sebeple sihirbazların böyle bir başlangıç cümlesi ile gösteriye başlamaları mollaların bulduğu çözüm olarak anlaşılmaktadır.

--------------------------------------------

45- Böylece Mûsâ asâsını attı.İşte o zaman, o onların kurguladıkları şeyleri silip süpürdü.

Âyette geçen “ye’fikûn” kelimesi“ifk” kökünden gelir. Arapçada ifk, bir şeyi olduğu durumdan çevirip başka türlü göstermektir. İftiraya, “ifk” adının verilmesi de bundan ileri gelir.Zira yalan da hakîkatin ters yüz edilmiş şeklidir. Bu kökten gelen me’fûk,asıl yönünden çevrilen şeydir. Burada sihirbazların doğruyu eğri göstermek için kurdukları numaralar manasındadır. Telkaf; yutmak, silmek, süpürmek manasındadır. Maddî olarak sihirbazların sopalarını, iplerini yutmak değil,onlar üzerinde üstün gelmek, onları yenmek manasındaki üstünlüğü ifade için kullanılan mecazî bir kelimedir. Hz. Musa ipe ve gizli el çabukluklarına ihtiyaç duymayarak onların aslında sıradan malzeme ve düzenek olduğunu göstermesidir. “Sizin getirdiğiniz şey sihirdir. Muhakkak ki Allah, onu bâtıl(boş, değersiz) kılacaktır.” (Yunus:81) Ve onların yapmış oldukları şeyler bâtıl oldu… (Araf: 118) Yani hak sûretindeki maskeleri düştü.

--------------------------------------------

46- Böylece sihirbazlar ileri atılarak secde ettiler.

Ulkıye; koymak, tepeden bırakmak, terk etmek, öne atmak, atılmak manasındadır. Âyette secdeye kapanma (harrûsücceden) manasından ziyade öne çıkma, atılma ile bir şey gösterme, ilan etme düşüncesi vardır. Buradaki secde Hz. Mûsâ’nın üstünlüğünü kabul etme manasındadır. Yoksa kıbleye dönüp namazdaki secde değildir. Meleklerin Hz. Âdem’e secdesi gibi düşünülmelidir.

--------------------------------------------

47- Dediler ki: “Âlemlerin Rabbine îmân ettik.”

Ölümüne imân bir süreçle oluşur. Bu süreçte ilerleyen alîm sihirbazlar artık kâmil bir imâna ulaşmak için yapılması gereken son engeli de aşmış, içlerindeki inancı ilan ederek imân mertebesine çıkarmışlardır. Allah makbul imânı şöyle tanımlar: “İnsanlar, "amenna (imânettik)" demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı sandılar? (Ankebut:2)Bu âyete göre makbul imân, imtihanlarla sınanmış, hakkı verilmiş ve bir süreç sonunda elde edilen imândır. Sihirbazların pasif imânlarını ilan etmeleri ve yaptıklarında gönüllü olmadıklarının delilini yine “tâ” hurufumukattası ile başlayan Tâhâ 72-73’den şöyle okumaktayız: “Dediler ki: “Bize gelen beyyineler karşısında seni asla tercih etmeyiz ve O bizim içimizdekini ortaya çıkardı.Bu durumda sen, yapacağını yap. Muhakkak ki sen, ancak bu dünya hayatında yaparsın. Muhakkak ki biz, hatalarımızdan ve ona karşı sihirden bize zorla yaptırdığın şeylerden dolayı bizi mağfiret etsin diye Rabbimize imân ettik.Ve Allah, daha hayırlıdır ve daha bâkidir.”

--------------------------------------------

48- Mûsâ ve Hârûn’un Rabbine.

(Bu ve Tâhâ 70. âyetteki Hz. Hârûn ve Hz. Mûsâ sıralamasının farklı kullanımı ile alâkalı bkz. Tâhâ:70)

--------------------------------------------

49- “Ben size izin vermeden önce, siz O’na imân ettiniz ha! Muhakkak ki O, size sihri öğreten büyüğünüz.Artık yakında elbette bileceksiniz. Ellerinizi ve ayaklarınızı mutlaka çaprazlama kestireceğim. Ve sizi topluca mutlaka astıracağım.” dedi.

Firavun hiçbir delil ve bilgiye sahip olmadan sihirbazları Hz. Mûsâ’nın işbirlikçileri olarak lanse etmektedir.Bu suçlamanın benzeri günümüzde de sıklıkla kullanılır. Bir delile dayanmadan insanları birilerinin adamı veya bir proje olarak suçlamak firavunlaşan bir kafanın tezahürüdür. Firavunlaşmak; dinde, ilimde ve iktidarda tek söz hakkının kendinde olduğuna inanmaktır. Firavun’un el ve ayakları çapraz olarak kesip hurma ağacına asarak uyguladığı cezâ, aslında toplumu sindirmek için yapılan ve ölümün işkence ve kan kaybı ile saatler sonra geldiği ibretiâlem bir ceza idi. Alîm sihirbazlar yıllarca bu tehditlerle sindirilmiş, ancak Hz. Mûsâ ve Hârûn’un zulüm karşısındaki fıtrî duruşları ve açık sözleri/beyyineleri, âlim sihirbazların içlerinde korkularla gölgelenen imânın üzerindeki örtüleri yarıp ortaya çıkarmıştır. Hz. Mûsâ ve Hârûn gibi imânın gereğini yapmaya başlayarak içlerindeki inancı imân mertebesine yükseltmişlerdir.

--------------------------------------------

50- Dediler ki: “Önemli değil.Muhakkak ki biz, Rabbimize döneceğiz.’’

Bu âyetteki dönüş aynı zamanda bir dönüşümü de ifade eder. İnancın imâna dönüşmesinin insana kazandırdığı en önemli karakter satın alınamayacak bir şahsiyete dönüşmektir.

--------------------------------------------

51- Muhakkak ki biz, müminlerin öncüleri olduk diye Rabbimizin, hatalarımızı mağfiret etmesini umuyoruz.

Evvel, ilk manasında olduğu gibi öncü, örneklik teşkil eden, imânı önde ilan eden manasındadır. Mümin olduğunu dil ile ikrar edip kalp ile tasdik etmek bile mağfireti garantilemez. Affedilmek için bir umut beslemek, öncü müminlerin özelliklerinden biridir. 

--------------------------------------------

52- Ve Mûsâ’ya vahyettik: “Kullarım ile gece yola çık. Muhakkak ki siz, takip edileceksiniz.”

Gece yolculuk etmeye, “isrâ” denilir. İsrail de Allah ile birlikte yürüyen dönemin müminlerini ifade eden cins bir isimdir. Zamanla özel bir kavmin ve inancın ismi olarak sahiplenilmiştir. Allah, Hz. Mûsâ’ya takip edileceklerinin bilgisini önceden vermiştir. Sihirbazlarla yapılan müsabakadan sonraki olaylar burada kesilmiş ve 52. âyetten itibaren kıssanın Hz. Mûsâ’ya verilen yeni görev ile ilgili olan bölümüne geçilmiştir. Hz. Mûsâ ve Hârûn sihirbazlarla yaptığı mücadeleden sonra 4-5 yıl daha Mısır’da kalmışlardı. Bu arada olan bitenlerin bir kısmı A’râf, Yûnus, Mümin ve Zuhruf sûresinde anlatılacaktır.Peygamberler tarihinde hicretin yerine ve lüzumuna işarette bulunularak Mekke’de sıkışıp kalan müminlere toplu bir hicret yapmaları gerektiği alternatifi sunulmuştur. Hz. Muhammed tıpkı Hz. Mûsâ’yı takip eden Firavun ve askerleri gibi kendisinin de takip edileceğini bu kıssadan görmüş ve taktiksel olarak tersy öndeki Sevr mağarasına yönelmiştir.

--------------------------------------------

53- Böylece Firavun, şehirlere toplayıcılar gönderdi.

Buradaki toplayıcılar 36. âyette ifade edilen sihirbazları toplayanlardır ve başka bir görev almışlardır. “Onu ve kardeşini alıkoy. Ve şehirlere toplayıcılar gönder!” (Şuarâ:36) Bu sefer toplayıcılar şehirlerde yani Firavun’a bağlı vilâyetlerde sihirbazlara tâbi olan İsrailoğulları’nı derdest edip Firavun’un huzurunda toplamak için görevlendirilmiştir.Bu az sayıdaki grup insan toplatılıp soykırım yapılacaktı. “Bunun üzerine Firavun o yerden onların kökünü kazımak istedi. Biz de onu ve beraberindekileri hep birden boğduk.” (İsra:103)

--------------------------------------------

54- Ve muhakkak ki bunlar,gerçekten az bir gruptur.

Buradaki “şirzimetü’n ğalîlûn” terkibi “birlikte hareket edecekleri müttefikleri olmayan küçük ve izole bir grup” anlamına gelir. Bu terkip, Kutsal Kitab’ın iddiasının aksine Mısır’ı Hz. Mûsâ ile birlikte terk eden İsrailoğulları’nın sayıca az olduklarını belirtir. Buna rağmen müfessirler, Kutsal Kitab’ın etkisinde kalarak Mısır’ı terk ettiklerinde İsrailliler’in büyük bir grup olduğunu, hatta onların sayılarının altı yüz yetmiş bini bulduğunu ileri sürmüşlerdir. Hz. Yûsuf ile Mısır’a gelen ve 7 asır içinde köleleşen İsrailoğulları Hz. Mûsâ ile tekrar Mısır’ı terk etmek zorunda kalmışlardır. Bu ve sonraki âyetlerde Firavun çevresindekilere İsrailoğulları’nı neden gözden çıkardığını anlatmaya devam edecektir.

--------------------------------------------

55- Ve muhakkak ki onlar,gerçekten bize çok öfkeleniyorlar.

Bu az ama öz toplum, Firavun’u vazgeçilmeyen bir efendi gibi görmemeye başlamış ve zulümlerinden dolayı ona karşı tepkilerini belli etmişlerdir. Mallarının üstünde egemenlik iddiasına karşı çıkmışlardır. Bu durum, Firavun ve çevresindekileri bitmez bir kin ve öfkeyle onlara karşı bilemektedir.

--------------------------------------------

56- Ve muhakkak ki biz,gerçekten hazırlıklı bir cemiyetiz.

İsrailoğulları’nın yokluğunun kendilerini pek de etkilemeyeceği ifade edilmiştir.

--------------------------------------------

57- Bu yüzden biz, onları bahçelerden ve pınarlardan çıkardık.

Bu âyet grubu, bir parantez içi ifade olup Firavun ve toplumunun henüz tam bir cemiyet olmadığı, servetlerinin İsrailoğulları’nın bilgileri ve emeklerinin ürünü olduğuna dikkat çekmektedir. Servetin ve nimetin kaynağı22. âyette Hz. Mûsâ’nın dilinden şöyle ifade edilmişti: “Ve benim başıma kaktığın bu nimet, İsrailoğulları’nı köle yapmandandır.” (Şuarâ:22)

--------------------------------------------

58- Ve hazinelerden ve kerîm makamlardan.

--------------------------------------------

59- İşte böylece, onlara İsrailoğulları’nı vâris kıldık.

Burada yer alan ve “Onlara İsrailoğulları’nı mirasçı kıldık.” anlamına gelen âyet, bazı müfessirler tarafından “Allah, İsrailoğulları’nı Firavun ve halkının Mısır’da terk ettiği bahçelere, hazinelere ve güzel makamlara mirasçı kıldı.” şeklinde yorumlanmıştır. Ancak bu yorum tarihi gerçeklere ve Kurân’ın diğer anlatımlarına pek uygun düşmemektedir. Çünkü Firavun’un boğulmasından sonra, İsrailoğulları Mısır’a dönmemişlerdir. O zaman bu âyette, İsrailoğulları’nın Mısır’daki sefâlet günlerinden sonraki süreçte Filistin’de kavuştukları bolluk ve ikbal günlerine işaret edilmiştir. Çünkü onlar Firavunve halkının sahip oldukları mülk, servet ve benzeri nimetlere Mısır’da değil,Filistin’de vâris olmuşlardır. Bu yaklaşımı Kurân’daki bazı âyetler dedesteklemektedir. “Ve zayıf bırakılmış kavmi, arzın bereketlendirdiğimiz doğusuna ve batısına vâris kıldık. Ve İsrailoğulları’na sabırlarından dolayı Rabbinizin güzel sözü tamamlandı. Firavun’un ve onun kavminin yapmış olduklarını ve kurdukları çardakları (köşkleri, makamları) harap ettik. Ve İsrailoğulları’nı denizden geçirdik... (Âli İmran:137-138) Süreç nasıl başlamıştır? Onu da 60. âyetten itibaren okumaktayız.

--------------------------------------------

60- Böylece gün doğarken,onların peşinde düştüler.

Buradaki “müşrikîn” kelimesi,“gün doğumu” anlamına gelebileceği gibi “doğuya doğru” mânasına da gelir. Eğer anılan kelimenin burada “gün doğumu” anlamına geldiği kabul edilirse âyet,“Firavun ve adamları gün doğarken onları takibe koyuldular.” şeklinde tercüme edilebilir. Bu durumda âyet, İsrailliler’in geceleyin kaçtıklarını, Firavun’la ordusunun da onları yakalamak için aynı gün, gün doğarken hemen yola çıktıkları şeklinde anlaşılmamalıdır. Zira Firavun’un şehirlere toplayıcılar göndermesi ve bunların eli boş dönmesi ile bu takibin başlaması gereklidir. Konjonktürle düşündüğümüzde takip, günler sonra gerçekleşecektir.

--------------------------------------------

61- İki topluluk birbirini gördüğü zaman, Mûsâ’nın ashâbı dedi ki: “Gerçekten bize yetiştiler.”

--------------------------------------------

62- “Hayır, muhakkak ki Rabbim benimle beraberdir. O, bana doğru yolu göstermiştir.” dedi.

--------------------------------------------

63- “Böylece Mûsa’ya: “Asânı denize vur.” diye vahyettik. Bu yüzden deniz infilâk etti. Böylece her fırka dik bir duvar oldu.”

Bu olayın gerçekleşme mekanizması için bakınız Tâhâ:78

--------------------------------------------

64- Ve diğerlerini oraya yaklaştırdık.

--------------------------------------------

65- Ve Mûsâ ve onunla beraber olanların hepsini kurtardık.

--------------------------------------------

66- Sonra diğerlerini boğduk.

--------------------------------------------

67- Muhakkak ki bunda elbette bir âyet vardır. Ve onların çoğu inanmadılar.

Âyetteki “zâlike” lâfzı bu kıssaya işarettir. Zira Firavun ve Mûsâ kıssasında alınacak ibret ve dersler vardır. Âyetin sonunda, zaman içinde olup bitmiş bu tür hadiselerin insanlara bir ibret olarak sunulduğu, ancak çoğu insanın bunlardan gereken dersi alıpdoğru sonuç çıkaramadığı vurgulanır. Kurân’a yayılan Mûsâ kıssasında aldığımız dersler/âyetler özetle şunlardır: Hiçbir iktidarın, sermaye ve güç sahibinin Allah’ın hür olarak yarattığı kullarını kendine köle edinemeyeceğidir. Başta hizmet sektörü olmak üzere bütün sektörlerde çalışanların, patronlarını veya müşterilerini kendilerinden üstün efendiler gibi görmesindeki zillet ve sonuçları anlatılmıştır. Aşırı övülen ve yüceltilen yöneticilerin, dini liderlerin, makam ve servet sahiplerinin zamanla nasıl firavunlaşabileceğine işâret edilmiştir. Zâlimin zulmüne karşı stratejik ve zamana yayılan hamlelerle mazlûmun korunmasına dair örnekler sunulmuştur. Ayrıca Hz. Muhammed’e hicret yolu işaret edilmiş, Mekkelimüşrik kodaman ve firavunlaşanlara da akıbetleri konusunda bir uyarı yapılmıştır.

--------------------------------------------

68- Ve muhakkak ki senin Rabbin, elbette Azîz’dir Rahîm’dir.

Allah Azîz ve Rahîmdir. Kullar da izzetlerini kaybetmemek için diğer kullara merhametli olmalıdır. Firavun’un merhametsizliği onun zillet içinde bir ölümle imkânlarını, dünya ve âhiretini kaybetmesine sebep olmuştur.

--------------------------------------------

69- Ve onlara İbrâhîm’in haberini tilâvet et!

Sûrenin 10. âyeti ‘’Mûsâ’nın haberini onlara oku!’’ şeklinde başlamazken burada Hz. İbrâhîm’in kıssası farklı başlamıştır. Hz. Mûsâ kıssasında doğrudan Hz. Muhammed inşa edilirken burada ağırlıklı olarak muhataplara bakan bir örneklendirme anlatılacaktır. Mekkeli müşrikler, kendilerini Hz. İbrâhîm’e isnat etmelerine karşın (Bkz. Âli İmran:67) kıssada onlara doğru bir Hz. İbrâhîm örnekliği anlatılacaktır. Hz. İbrâhîm’den bu sûrede 69. âyetten 87. âyete kadar bir anlatım yapılacaktır. Ancak İbrâhîm peygamberin hayat hikâyesinin tamamı anlatılmamaktadır. En-nebe kelimesi;sıradan, her gün duyduğumuz, karşılaştığımız bir haberden öte insanın öncelediklerini ve ertelediklerini etkileyen hayatî haber demektir.

--------------------------------------------

70- Babasına ve onun kavmine:“Taptığınız şey nedir?” demişti.

Hz. İbrâhîm’in kavmi Keldânîler;güneş, ay, yıldız ve bunların yerdeki sembolü olan putlara tapıyorlardı. Bu toplumun gökyüzündeki en büyük tanrıları güneş, yeryüzündeki en büyük tanrıları ise onun temsilcisi olan Baal adındaki put idi. Saffat 125 Ba’l putundan şöyle bahseder: “Bırakıp da o ahsenülhâlikîni bir ba'le mi yalvarıyorsunuz?” Âyette güneşin, ekinlerini büyütme özelliğinden dolayı hayat verip yaratan olduğu zannı konu edilmiştir.

--------------------------------------------

71- Dediler ki; biz putlara kulluk ediyoruz. Bu yüzden devamlı onlara sevgiyle bağlıyız.

Âkifîn; bir şeye saygıyla yönelip ona bağlanmak anlamına gelen “u’kuf”kökünden gelir. İ’tikaf, Allah’a yaklaşmak amacıyla mescide kapanmaktır. (Rağıb) Demek ki kulluk sonlanırsa sevgiyle kendilerini vakfetmekten vazgeçecekler. Kulluğun da sebebi dünyevî ihtiyaçları idi. Âbid ve âkif arasındaki fark için (Bkz. Taha:91) Sevgiyle bağlanılan putları aşağılamak,onlara zarar verip onları kırmak tam ters bir duygusal tepki oluşturup tebliğ ve daveti bitiren olumsuz bir adım olacaktır.

--------------------------------------------

72- Dedi ki: “Dua ettiğiniz zaman sizi işitiyorlar mı?”

Dua etmelerinin sebebi dünyevî istek, çıkar ve âcizlikleridir. Dünyadaki yasaların nasıl çalıştığını bilmemenin oluşturduğu sebep ve sonuç ilişkisini kuramayanlar, taşlardan putlardan medet ummaya başlayacaktır. Tabiat yasalarının öğretilmesi ve sebep-sonuç ilişkilerinin kurulabilmesi ile isteklerin doğru yerlerde aranması putları işlevsiz kılacaktır. Yapılması gereken, putlardan istenenler içinde yapılabilecek olanları yapmak, izah edilebildiği kadar izah etmek ve yardımın putlardan değil Allah’ın varlığa yerleştirdiği sünneti/yasaları çerçevesinde olduğunu anlatabilmektir. Mantıksal yaklaşım, yardımın putlardan gelmeyeceği şuurunu sağlayabilir.

--------------------------------------------

73- Yahut size fayda veya zarar verebiliyorlar mı?

İlk önce dua, yani yardım istenen putun size muhatap olma gücü sonra fayda sağlama, en son cezalandırma kudretleri sorgulanmaktadır. Putlaşan türbe ve yatırların yardım edebileceğine inanmayanların çarpılacağı söylemi, fizikî bir zarar verebilecek güçleri olduğuna inanmanın bir tezahürüdür.

--------------------------------------------

 74- Dediler ki: ‘’Yok, babalarımızı böyle yapıyor bulduk.”

Görüldüğü gibi putperestler; put ve idollerine kendilerini o kadar sevgiyle bağlamıştır ki onların bu sevgiye layık olup olmadıklarını hiçbir zaman sorgulamamışlardır. Mantıksal sorgulama yapmalarını isteyen genç İbrâhîm’in bakışını kabul etmeyip kendilerinin atalardan referansları olduğuna dair bir itiraz ileri sürmektedirler. Bunun en temel sebebi tahkik değil taklit ehli olmalarındandır. İlerleyen âyetlerde Nûh kıssasına değinilmesi, Hz. İbrâhîm’den önceki ataların tekrar nasıl dini tahrif ettiklerini izah içindir. Taklit ehli, toplumun din anlayışının zaman içinde bozulacağı ihtimalini hiç düşünmez. Âyetler şu soruyu da zihne bırakır: ‘’Acaba İslam dininin algılanışı da Kurân’dan sonra 14 asır içinde eklemeler çıkarmalarla bozulmuş olabilir mi?’’ Cevap, biz atalarımızdan böyle gördük, ben ecdadıma uyarım. ‘’Siz bu kadar ata, âlim ve cumhurdan iyi mi bileceksiniz?’’ şeklinde ise tarih tekerrür etmektedir.

--------------------------------------------

75- Dedi ki: “Öyleyse taptığınız şeylerin ne olduğunu gördünüz mü?”

--------------------------------------------

76- Sizin ve geçmişteki babalarınızın.

Eraeyte ifadesi “Elem tera” ifadesinden farklıdır. “Eraeyte” gözle görmek anlamına geldiği gibi aynı zamanda düşünmek,anlamak anlamlarına da gelmektedir. Şirk ile mücadelede insanların idolleştirdiği, putlaştırdığı şahısların kabirleri ve içinde yatanların âcizliği üzerinden bir tebliğ yapılmalıdır. Ölen ve sembolleşen isimlerin ilâhlaştırılması, putlaştırılması hastalığına çâre onları aşağılamak değil dünya hayatına zerre kadar öldükten sonra etkilerinin olmayacağı hakîkatini aklî ve mantıkî delilleri ile anlatmaktır.

--------------------------------------------

77- Artık muhakkak ki âlemlerin Rabbi dışındakiler, benim düşmandır.

Dikkat edilirse bundan sonra okuyacağımız Hz. Nûh veya bu kıssadan önce okuduğumuz Hz. Mûsâ gibi genç İbrâhîm çevresindekilere Allah’ın bir elçisi olduğunu, vahiy aldığını ifade etmemektedir. Buradan ve İbrâhîm kıssasının anlatıldığı diğer âyetlerden anlaşıldığı kadarıyla Hz. İbrâhîm’in kendi gözlem ve kıyaslamaları sonucu âlemlerin Rabbinin put veya gök cisimleri olamayacağını anlamasını ve bunu sorgulama metodu ile çevresindekilere anlatma sürecini okumaktayız.

--------------------------------------------

78- Beni yaratan da hidâyete erdiren de O’dur.

Hayat imtihanlarını hakkıyla geçen Hz. İbrâhîm insanlara imam olmayı hak etmiştir. “Bir zamanlar Rabbi İbrâhîm'i birtakım kelimelerle sınamış, onları tam olarak yerine getirince, “Ben seni insanlara önder yapacağım.” demişti. “Zürriyetimden de.” demişti “Benim ahdim zalimleri kapsamaz.” demişti. (Bakara:124) Genç İbrâhîm sonradan resûl, imam,önder seçilip Kenan diyarına ve çevre diyarlara Allah’ın elçisi olarak Hz. Lût ile beraber gönderilmiştir. Resûl seçilmeden önce Hz. İbrâhîm’e düzgün düşünebilme yeteneğinin verildiği şöyle ifade edilir: “Ve and olsun ki daha önce İbrâhîm’e rüştünü verdik.” (Enbiya:51) Âyette dikkat ederseniz ''Biz ona vahyettik, resûl olarak seçip kavmine gönderdik.” denmiyor. Genç İbrâhîm’in rüşte ererek reşît/olgun biri olduğu vurgulanıyor. Buradaki rüşt, aklederek ile yakıcı cehennem azabından kurtulmak, kâinat kitabını doğru okuyarak yaratana ulaşmaktır.Nitekim Mülk sûresi 10. âyet bize bu hakîkati şöyle anlatır: “Ve eğer biz işitmiş veya akıl etmiş olsaydık, alevli ateş halkı arasında olmazdık.”dediler.” İşitmek vahiyle muhatap olmaktır akletmek ise vahyin olmadığı,ulaşmadığı kulların kâinat kitabını okuyarak da cehennemden kurtulabileceklerinin beyanıdır. “Bizim ilâhlarımıza bunu kim yaptı? Muhakkak ki o, gerçekten zâlimlerdendir.” dediler. “Ona (kendisine), İbrâhîm denen gencin, onları zikrettiğini (putları diline doladığını) işittik.” dediler. (Enbiya:59)Âyette dikkat edilirse kendisine Allah’ın elçisi diyen, vahiy aldığını iddia eden gibi bir niteleme yapılmayıp genç İbrâhîm denmesi onun aklî kıyas ve mantıkî gözlemle hidâyete erdiğinin onlarca delillinden sadece bir tanesidir. Şimdi genç İbrâhîm’in çevresindekileri kendi argümanları ile ikna etme mücadelesini okumaya devam etmekteyiz. 

--------------------------------------------

79- Ve beni yediren ve içiren O’dur.

--------------------------------------------

80- Ve hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur.

Tüm hayırlar, nimetler Allah’a isnatla kullanılır. Hastalık, şer ve belânın Rabbe nispet edilmemesinin nedeni insanın sağlığını koruyucu kurallara riâyet etmediği zaman kendi hastalığına kendisinin sebebiyet vermiş olmasıdır. Bu yüzden de Hz. İbrâhîm hastalığı kendine nispet etmiş; şifayı, hayrı, sağlığı Allah’a isnat etmiştir. Tabiî ki Allah’ın tabiata yerleştirdiği şifayı kul aramalı ve bulmalıdır. Bu hakîkat de bize Hz. Eyüp kıssası ile anlatılacaktır.

--------------------------------------------

81- Ve beni öldürecek, sonra beni diriltecek olan O’dur.

Ölümün Allah’a isnat ile kullanılması yeniden ölümsüz bir bedenle dirilmek için olmazsa olmaz nimet boyutundandır.

--------------------------------------------

82- Ve dîn günü, benim hatalarımı mağfiret etmesini umduğum da O’dur.

Dîn, ‘deyn’ den gelir ve borç anlamındadır. Dîn günü insana emanet edilen akıl, beden sağlığı ve nimetlerden hesaba çekileceğimiz gündür. Akıllı mümin, mağfireti umut edendir. Kurtulmuşluk ve garantilemiş bir tavırla kendi gibi düşünen ve inanları cennetlik görme aklın değil akılsızlığın bir tezahürüdür.

--------------------------------------------

83- Rabbim bana hüküm bağışla ve beni sâlihlere dâhil et.

Bu âyette henüz genç İbrâhîm’in mürsellerden yani gönderilen resûllerden seçilmediğinin bir başka delilidir. Zira 21. âyette Hz. Mûsâ muhataplarına şunları söylemişti: “Fakat Rabbim, bana hüküm bağışladı.Ve beni, mürsellerden kıldı.” Görüldüğü gibi burada henüz genç İbrâhîm’e hüküm bağışlanmamış, resûller arasına dâhil edilmemiştir. Genç İbrâhîm’in ıslâh eden iyi kullar arasına dâhil olma isteği ve duası peygamberlik gibi yüksek bir mertebenin kendisine verileceğini ummadığını da göstermektedir.

--------------------------------------------

84- Ve beni, sonrakiler için sadâkatin dili kıl

“Lisâne-sıdk” terkibi, lâfzen doğru bir dil, sadâkatin sözcüsü, temsilcisi mecazen de “iyi bir anı ve güzel bir nâm” anlamına gelir. Genç İbrâhîm sâlihler arasına dâhil olmak için sadâkatin,dürüstlüğün sadece bilinmesinin değil başkalarına da ifade edilmesi gerekliliğinin şuurunda olduğunu görmekteyiz. Şu an düşünce özgürlüğü geçmişe göre çok daha yüksek bir seviyede olmasına rağmen bazen kendi hâlinde yaşamak, hakîkati söylemekten daha kolay olabilir. Sâlih bir insan olsanız, sürekli başkalarının iyiliği için çalışsanız, “el emin” olsanız pek de düşmanınız olmaz. Ancak ne zaman zâlimin zulmünü onların yüzlerine olduğu gibi dürüstçe söylerseniz, işte o zaman zorluklar, düşmanlıklar ve mücadele başlayacaktır.

--------------------------------------------

85- Ve beni, nimetlenmiş cennetlerinin vârislerinden kıl.

Her durumda hak ve hakîkati ıslâh edici bir niyetle ifade etmek âhiret hedefli bir vizyonla mümkündür. Derdi dünya olanlar dünyevî çıkarına ters düşen konularda doğru olanı söylemekten geri duracaklardır.

--------------------------------------------

86-Ve babama mağfiret et! Muhakkak ki o dalâlette kalanlardan oldu.

Hz. İbrâhîm, nüzûlde daha önce inen Meryem:47’de “Senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim.” şeklinde babasına bir söz vermiş ve burada sözünü yerine getirmiştir. Bu iki âyeti Tevbe:114 şöyle özetler:“İbrâhîm’in babası hakkındaki istiğfarı da sırf ona vermiş olduğu bir sözden dolayı idi, böyle iken onun için Allah düşmanı olduğu kendisine belli olunca ondan uzaklaştı, İbrâhîm çok evvah, çok halîm idi.” (Tevbe:114) Genç İbrâhîm’in duası kabul olunmamıştır. Peygamber, oğlunuz veya babanız dahi olsa kendi tercihiniz ve emeğiniz olmadan sizin için yapılacak dualar, hidâyet talepleri kabul olmayacaktır. Bu hakîkati şöyle okumaktayız: “Bir nebînin ve inananların,müşrikler için, cehennem ehli oldukları onlara açıkça belli olduktan sonra yakınları bile olsalar onlar için mağfiret dileyemezler. (Tevbe 113) Neden?Zira bu dünyada veya âhirette, kayırma, iltimas etme veya yakını olduğu için torpil yapmak adâletsizliktir. Bu tarz kayırmalarla, torpille bir kişinin emeği olmadan ona hakkı olmayanı sağlamak haram kılınmıştır. Maalesef hesap gününe inanan müminlerde torpil isteme son derece normal karşılanmaktadır. Halk domuz eti yemekten korktuğu kadar torpil ve kayırma sonucu başkalarının hakkını yemekten korkmaz hâle gelmiştir.

--------------------------------------------

87- Ve dirilme günü beni rezil rüsva etme.

Ba’s, ölülerin diril­mesi demektir. Nahzâ, “rezil olmak” demektir. Nahzâ’nın türetildiği hızy kökü, insan onurunun bir dış müdahaleyle ya da bir iç muhasebeyle kırılışını ifade eder. Bu duadan genç İbrâhîm’in babası için kayırma, iltimas, torpil talebinden dolayı mahcûp olabileceğinin şuurunda olduğunu anlamaktayız. Günümüz gençlerinin gelecekle alâkalı istek ve hayalleri genelde şöyle şekillenir: Lüks ve konfor içinde yaşamak, tatillere çıkmak için çok para kazanmak, dış görünüşü güzel bir partner bulmak vs. Bu sığ istek ve hayaller, aile, çevre, sosyal medya, basın-yayınile sürekli empoze edilirken genç İbrâhîm’in 83. âyetten itibaren istekleri şunlardır: Hüküm ve hikmet sahibi olmak. Sâlihlere katılmak (insanlara ve çevresine faydalı işler yapanlardan olmak). Lisan-ı sıdk olmak. (Islahı, sadece amelleri ile değil sözleri ile de yaymak, doğruluğun dürüstlüğün sözcüsü olmak).Bunları yaparak cennete vâris olmak. Ailesinin ve çevresindekilerinin kurtulması/mağfireti için çabalamak ve bunları sadece Allah’ın huzurunda mahcûp olmamak için yapmak. Genç İbrâhîm’in sözleri burada sonlanmaktadır. Şimdi sûre Allah’ın,örnek kıssa ile bağlantılı değişmeyen genel ilkeleri ile devam edecektir.

--------------------------------------------

88- Oğulların ve malın fayda vermediği gün…

Bu genel kaide oğlun yani genç İbrâhîm’in hidâyeti hak etmeyen babasına faydasının dokunamayacağını ifade için bağlama uygun seçilmiştir. Akrabaların, sosyal çevrenin, malın, mülkün faydasının olmadığı bir günde Allah’a sunulacak olan tek şey dünyada yapılan iyilikler ile temizlenmiş, arınmış ve olgunlaşarak cennette lâyık bir seviyeye ulaşmış insanlığımız ve karakterimiz olacaktır.

--------------------------------------------

89- Allah’a selîm kalple gelenler hariç.

Selîm kalp deyimsel bir ifadedir.“Kalbiselîm” terkibi genç İbrâhîm bağlamında kâinat kitabını, insanı ve imtihanı doğru okuyan, böylece hikmet sahibi olup çevresine yardım eden, ıslah edici söylem ve eylemlerle marufu yayan, şüphe ve tereddütten arınmış, küfür,nifak, kıskançlık, düşmanlık gibi manevî hastalık taşımayan, bidatlerden uzak, madde saltanatının esiri olmayan, nimetin şuuru ile Allah’a hamd eden ve şükrün hakkını veren bir kalp ve niyetle, emek mahsulü bir tasavvur ve karakterle Allah’ın huzuruna çıkmaktır. Rabbimiz bu tarz insanlara muttakî demektedir.

--------------------------------------------

90- Ve cennet, muttakîlere yaklaştırıldı.

Uzlifet, ezlefe’nin meçhûlüdür. Mahiyetini bildiğimiz maddî yaklaştırılma olmadığı meçhûl siga ile anlatılır. Vizyon ve misyonu yukarda sayılanlar gibi olan biri için cennet bu dünyadan başlayarak yakınlaşacaktır.

--------------------------------------------

91- Ve cehennem sorumsuz akılsızlara bâriz olur.

Ğavîn,  el-ğayyu kökünden türetilmiştir. Ğayy, rüştün zıddıdır. (Bkz. “ruşdu minel ğayy” Bakara:256) Selîm kalbin zıddı, aklın istikâmetini veya yolun doğrusunu yitirmek mânasını ifade etmektedir.  Yine bu kelime dolaylı manada azgınlık, sapma, şaşırma şeklinde açıklanmıştır. Bağlama baktığımızda sorumluluk bilinci ve selîm bir akıl/kalb ile hareket eden muttakînin tam zıddı olarak kullanıldığı için bu şekilde meallendirilmiştir.

--------------------------------------------

92- Ve onlara: “Taptığınız şeyler nerede?” denildi.

İnsanın mal ve mülke, makam ve mevkiye,şan ve şöhrete aşırı ehemmiyet vermesi, madde önünde manasını yitirerek onu değersizleştirir. Kulluğun değeri kulluk edilen makamın değeri ile doğru orantılıdır.

--------------------------------------------

93- Allah’ın astında size yardım ediyorlar mı veya kendilerine yardımları dokunuyor mu?

Tapılan putların, ilâhlaştırılan sembollerin fayda ve zararı üzerinden Kurân tüm inançları, buna dünya ve âhiret saadeti sunan İslam da dahil, pragmatik/faydacı bir bakışla değerlendirmemiz gerektiğini bizlere öğretir. Eğer inancımız bize ve çevremizdekilere zarar veriyor, bizi kötülüklerden korumuyorsa bilinmelidir ki o inanç ilâhî değil beşerîdir. Âyetin verdiği bu mesaj, bidat ve hurafelerde bizlere bir vizyon vermektedir. Tabiî ki burada sözü edilen fayda ile dünyevî menfaat birbirine karıştırılmamalıdır. Emek odaklı değil de kısa yoldan servet, saltanat, konfor ve lükse ayarlı, bencil ve sorumsuz tiplerde zamanla kolaycı bir dindarlık anlayışı gelişir. Bu hastalıklı bakış, dirilme gününde de kısa yoldan cennete gitmenin hayali ile Allah’ın astında şefaatçiler, kurtarıcılar edinir. Hz. İbrâhîm ve babası üzerinden verilen derste herkese kendi yaptığının karşılığı varken,Allah’ın berisinde/astında yüksek makamda göründüğü için zamanla putlaşan zatlara yakınlığın, duanın, tazimin faydası yoktur.

--------------------------------------------

94- Artık onlar ve sorumsuz akılsızlar onun içine yüzüstü atılırlar.

Kubkibû,  tekrar tekrar yüz üstü atılmayı, yuvarlanmayı, üst üste yığmayı, istif etmeyi ifade eder. Hayatı ve âhireti cehenneme çeviren sorumsuzların müstahak olduğu aşağılama resmedilmiştir.

--------------------------------------------

95- Ve iblisin ordularının hepsi.

Cûnûd, “cünd”kelimesinin çoğuludur. Asker, bir adamın yardımcıları, alay ve ordu manalarına gelir. Ordu kullanımı, ilâhlaştırdıkları otoriteleri sürü güdüsü ve körü körüne savunmalarından dolayı yerinde ve güzel bir benzetmedir. Bu kullanım Yasin:74-75’de şöyledir: “Ve yardım olunacaklarını ümit ederek, Allah’ın astında ilâhlar edindiler. Onlara yardım etmeye muktedir değildirler. Ve kendileri, onlar için,hazır kıta askerlerdir.”

İblis, anlamı yönünden hayırsız olan, zarara uğrayıp iflas eden manalarına gelmektedir. İblis kelimesi Kurân-ı Kerim’de 11 yerde geçer. Şeytan kötülüğün sıfatı iken, İblis kötülüğün sembolü ve özel ismidir. (Bkz.Tâhâ:116)

--------------------------------------------

96- Onlar orada hasım olarak dediler ki:

Demek ki dünyada onları hazır kıta asker gibi savunanlar orada hasım olacaklardır. Önemli olan bu sorgulamanın dünyada olmasıdır.

--------------------------------------------

97- Allah’a yemin olsun ki,biz mutlaka apaçık bir dalâlet içindeydik.

İlâhî zannederek beslenilen sevgi ve muhabbetin aslında dalâletin ta kendisi olduğu âhirette anlaşılacak ve itiraf edilecektir. Bazı dindarların inançları arttıkça sapmalarının artmasının sebebi de budur. Bu şuur âhirette hiçbir işe yaramazken dünyada hayatî bir fırsattır. İtiraflar devam etmektedir.

--------------------------------------------

98- Âlemlerin Rabbi ile sizi bir tutuyorduk.

Müşrikler bile Allah’ı en üst ve tek otorite kabul eder. (Bkz. Ankebut:61) Ancak Allah’ın etki ve yetki alanına dair aracı ve arabulucular üretirler. Sonraki âyetlerde bu aracılık şefaatçilik olarak örneklendirilecektir. Allah’ın cehenneme attığını, şefaatçilerin kurtaracağı veya cennette Allah’ın bizatihi takdir ettiği dereceyi şefaatçilerin arttıracağı inancı, sözde farklı olsa da özde Allah ile şefaatçileri bir tutmaktır.

--------------------------------------------

99- Ve bizi mücrimlerden başkası dalâlette bırakmadı.

O gün Allah’tan başkasını dost ve şefaatçi bilmek (Secde:4), şefaat yetkisini Allah’ın dışındakilere (Zümer:44) vererek kayırılma beklentisinde olmak hem şirk hem de suçtur. Suç boyutu bu zihniyetin dünyadaki tezahürü ile kendini gösterir. Torpil ve adam kayırma suçu,başkalarının hakkını yemek üzerinden çalıştığı için adâletsizliktir. Eğer bir yarış yoksa, başkasının hakkı yenmeyecekse, zaten orada torpile, adam kayırmaya da ihtiyaç kalmayacaktır. Torpil yaptıran veya yapan, sırf akrabası, hemşehrisi,tanıdığı vs. olduğu için adam kayıran, daha ehil olanları mağdur eden herkes kanun önünde de suçlu olarak yargılanmalıdır.

--------------------------------------------

100- Artık bizim için şefaatçi yoktur.

Neden şefaatçi yoktur? Çünkü biz âlemlerin Rabbi ile şefaatçileri bir tuttuk. (Bkz. Şuarâ:98) Dünyada dümenlerini torpille, kayırmayla ve iltimasla yürütenler, bu adâletsizliğin benzerinin şefaatle âhirette de yapılacağını zannederler. Ancak kendilerine ayrıcalık ve öncelik tanınmayacağını anlayacaklardır. Şefaat ile alâkalı ayrıntılı bir tahlil için bkz. Müddessir:48

--------------------------------------------

101- Ve sâdık bir dost da…

Hamîm; sıcak, yakın, samimi dost demektir. Kayırmak, torpil yapmak, sâdık, sıcak, samimi bir dostun değil düşmanın yapacağı bir kötülüktür ve suçtur. Suça alet olmamak için herkes çevresindekileri normalleşen bu ahlâksızlıktan kurtararak, fiilî tevbesini yapmalıdır. Zira âhirete gittikten sonra ikinci bir şansımız olmayacaktır.

--------------------------------------------

102- Bizim için keşke bir kere daha olsaydı, bu sayede biz inananlardan olurduk.

Demek ki dünyada birbirlerine dostluk yemini edenler, şefaat, sıcak ve samimi bir karşılık bekleyenler, hasım olup âhirette birbirini satacaklardır. Karşılaşılan kötü sonuçtan dolayı her zaman yaptıkları gibi yine suçu başkalarına atmaya çalışacaklardır. Bu tipin her yanlışta bir günah keçisi edinme ahlâksızlığı orada da kendini göstermektedir.

--------------------------------------------

103- Muhakkak ki bunda elbette bir âyet vardır. Ve onların çoğu inanmadılar.

Buradaki âyeti yani ibret ve dersi özetlersek, insanın Allah’tan başka dost, kurtarıcı ve şefaatçi edinmesi,(Bkz. “Sizin O'ndan başka bir dostunuz ve şefaatçiniz yoktur.” Secde:4) emek ve gayret odaklı, dünya ve âhiret algısından kişiyi uzaklaştırmaktadır. Bu sapma,dünyevî işlerde de hak yeme üzere bir hayat yaşayıp çevresini cehenneme çevirmeyle sonuçlanmaktadır. Gençlerin sâlih amel odaklı, idealist, adâlet ve sadâkatin sözcülüğünü hikmetle yapmak gibi vizyonlarının olmasının sonrası için çok daha hayırlı olacağı, genç İbrâhîm ve yaşadıkları üzerinden örneklendirilmiştir.

--------------------------------------------

104- Ve muhakkak ki senin Rabbin, elbette Azîz’dir, Rahîm’dir.

İlâhî, vicdanî, insanî yasa ve kurallara aykırı bir biçimde haksız olarak adam kayırma, başkalarının hakkını çiğneyerek birine arka çıkma, menfaat sağlama, hakkı yenenlere merhametsizliktir. Bu sistem insanları zillete düşürür.

--------------------------------------------

105- Nûh’un kavmi, resûllerini yalanladı.

Hz. İbrâhîm ataları üzerinden eleştirilince Kurân konuyu Hz. Nûh’a getirmiştir. 120. âyete kadar Hz. Nûh’un mücadelesi ele alınacaktır. Bundan önce nüzûlde Necm:52, Meryem:58, Hakka:11, Furkan:37ve Yâsîn:41’de Hz. Nûh’a değinilmiştir. “Ve Nûh’un kavmi, resûlleri yalanladığı zaman onları boğduk. Ve onları, insanlar için âyet kıldık. Ve zâlimler için elîm azap hazırladık.” (Furkan:37) Ve onların zürriyetlerini dolu gemide taşımamız onlar için bir âyettir. (Yasin:41) Bu âyetlerden ve ehlikitabın anlatımlarından dolayı ilk muhatap, Hz. Nûh’un kavminin nasıl helâk edildiğini ve inananların nasıl kurtulduğunu bilmektedir. Kurân-ı Kerîm’de Hz. Nûh’tan ve kıssasından tam 43 yerde bahsedilmekte ve uzun süren mücadelesinin önemli ve ibretli safhaları anlatılarak müminlere yönlendirici birçok mesaj verilmektedir. Elçi olarak Nûh’un kavmine bir tek Nûh peygamber gelmiş zannedilir; ancak âyette çoğul olarak “gönderilmişler” ifadesinin kullanılmış olması dikkat çekicidir. Bize göre bu ifade, o kavme birçok elçinin geldiği veo kavmin bu elçilerin hepsini yalanladığı anlamındadır. Zira Nûh’un kavmi,kökleşmiş bir put ve şefaatçi anlayışına sahiptir. 5 put bir nesilde oluşturulacak bir inanç değil, tevhidî inancın asırlar süren tahrifiyle oluşmuş bir sapmadır. “Ve sakın ilâhlarınızı bırakmayın! Ne Veddi, ne Suvâı, ne de Yeğûs’ü ve Ye'ûk’u ve Nesr’i dediler.” (Nûh:23)

--------------------------------------------

106- Onların kardeşi Nûh onlara: “Takva sahibi olmuyor musunuz?” demişti.

Hz. Nûh, kavminin içinden çıkmış,onlarla aynı sorunları yaşamış ve aynı lisanı konuşmaktadır. Bu ortak paydalar,ilkel kavmiyetçi toplumlar için önemlidir. Zira dışarıdan gelen teklifler düşmanca ve kuşkuyla karşılanabilir.

--------------------------------------------

107- Muhakkak ki ben, sizin için emin bir resûlüm.

Müminlerin, güvenilir olması çok önemlidir ve bu nitelik tebliğde özellikle öne çıkmaktadır. İnsanlara din anlatan, tebliğ sorumluluğunda kendini hisseden herkes doğruluk ve dürüstlüğe iki kat daha fazla önem vermelidir. Resûl’ün kendi kavmi içinden çıkması, emin ve güvenilir biri olduğunu ispat etmesi için de elzemdir.

--------------------------------------------

108- Öyleyse Allah’a karşı takva sahibi olun ve bana tâbi olun!

Hz. Mûsâ ve Hz. İbrâhîm’de imândan önce takvalı olunması gerektiği ortak olarak zikredilmektedir. Ancak burada Hz. Nûh “Bana tâbi olun, beni izleyin!” gibi kavminden farklı bir talepte bulunmaktadır. Bunun sebebi kavmin tamamını bekleyen âfettir. Bu talep kavmi tarafından “Bize kral, yönetici olmak istiyor.” şeklinde algılanmış olmalı kibir sonraki âyette Hz. Nûh niyetini açıkça ortaya koyma ihtiyacı duymuştur.

--------------------------------------------

109- Ve ona karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim sadece âlemlerin Rabbine aittir.

Liderlik hırsı, mal-mülk özlemi,itibar beklentisi gibi konular insanları başkalarına güven duyma konusunda tereddütte bırakır. Hatta çoğunluk, herhangi bir menfaat karşılığı olmaksızın iyilikte bulunanları şüpheyle karşılar. Çevresindekileri maddî ve manevî âfetlerden kurtarmayı kendine ilke edinen birinin bundan bir gelir beklentisi olmamalıdır.Zira bazı görevler gönüllülük ve fedakârlık ister. Hasbî değil de hesabî olmak,vicdanlar üzerinde olumsuz bir etki bırakarak durumdan menfaat devşirme olarak algılanır ve bu durum da davaya faydadan çok zarar getirir.

--------------------------------------------

110- Öyleyse Allah’a karşı takva sahibi olun ve bana tâbi olun!

Felâketin büyüklüğünden dolayı güven tazeleyip talep tekrarlanmaktadır.

--------------------------------------------

111- Dediler ki: “Sana en rezil insanlar tâbi oluyorken biz de mi sana inanalım?”

Rezâlet; değersizlik, aşağılık anlamındadır. Kibirli tip; başkalarını,dünyadan payları az olduğu için düşük ve bayağı, basit ve aşağılık kimseler olarak niteleme eğilimindedir. Hz. Nûh’un karakterine, kişiliğine laf söyleyemeyenler bu sefer ona tâbi olanların statüsü üzerinden içlerindeki iblis kompleksini açığa vurmuşlardır. Dünyalıklara aşırı gömülenlere: “Bana uyun! Bu şehri terk edelim.” dediğinizde malı mülkü olmayanlar kadar pek de özgür davranamazlar. Ölüm de tıpkı bunun gibidir. Vakti geldiğinde ceketi alıp gitmek gibi kolsuz gömlek olan kefenle terkidiyar etmeyi bilmek gerekir.

--------------------------------------------

112- Onların yapmış oldukları şey hakkında benim ilmim yoktur, dedi.

Hz. Nûh’u, çevresindekilerin geçmiş ve statüleri ilgilendirmemektedir. Zaten bir insanı geçmişteki ayıp ve kusurları ile aşağılamaya Kurân tecessüs der ve bunu haram kılar. İlâhî mesaj karşısında mevki, servet ve şöhret sahibi olanla olmayan eşittir. İnsanlara din anlatan ve onları maddî ve manevî âfetlerden, felâketlerden kurtarmak isteyenler kesinlikle din ve inançtan para kazanmayan ve insanları hesaba çekmeyen bir üslûba sahip olmalıdır. Tebliğ etmeli ve hesap sormayı Allah’a bırakmalıdır.Bu ahlâkı Hz. Nûh şöyle ifade eder:

--------------------------------------------

113- Onların hesabı, sadece Rabbime aittir, keşke bu şuurda olsanız.

Şu’ûr kelimesinden maksat açık duygu ile hissetmektir, dalgınlığın zıddıdır. İdrakin ilk basamağı, fikrin ilk varış derecesi, ilk doğuş hâline şuûr denir. Aynı kökten olan şiâr; işâret,sembol anlamına gelir. Şiâr, şuûru uyandırmak içindir. Semboller, dış görünüşlerinden çok daha büyük anlam ve değer taşır. Şâir kelimesi, hem muhatabında bir his ve düşünce uyandırmasına hem de şâirin ince zekâsı ve duyarlı bilgisine âtıfla kullanılır.

Sonuç olarak Allah’ı hesap sorucu(el-Hasîb) olarak görmek, tek intikam alıcı (el-Müntekim) olarak bilmek aslında dünyadaki tüm savaş, düşmanlık, kavga ve ötekileştirmeleri bitiren muazzam bir bakıştır. Hz. Nûh’un dediği gibi keşke bu şuurda olsak!

--------------------------------------------

114- Ve ben inananları kovacak değilim.

Tard, “küçümseyerek birini yerinden edip uzaklaştırmak, ötekileştirmek”anlamına gelir. Bu ifade Hz. Muhammed’in etrafındaki yoksul, köle ve azatlı kölelere küstahça bir kibirle bakan Mekke müşriklerinin seçkinci tavrını da reddetmektedir. Elitist, sınıfsal kast sistemi; şirk kafasının tezahürüdür. Bu zihniyette köle ile efendinin omuz omuza bir arada oturması mümkün değildir.

--------------------------------------------

115- Ben sadece apaçık bir nezirim.

Nezîr, “uyarıcı” mânasına gelir. Uyarmak ise,bir şeyin sonundaki tehlikeye dikkat çekerek muhatabı o tehlikeden sakındırmaktır. Muhatabın bilgiye dayalı bir korku ile tedbir üretmesi içindir. Âyetteki illa (sadece) ifadesi, yalnız resûlleri değil onun izinden gidenleri de kapsamaktadır. Gerçek mümin sadece insanların iyiliği için,toplumların maddî-manevî, sağlıklı bir şekilde imtihan süresini tamamlamalarını sağlayan bir uyarıcı olmalıdır. Mümin; insanları sözleri veya gücüyle kendinden uzaklaştıran, kovan, ötekileştiren, hesap sorucu biri olamaz.

--------------------------------------------

116- Dediler ki: “Ey Nûh! Eğersen, vazgeçmezsen, mutlaka recm edilenlerden olacaksın.”

Recm, taşlamak demektir. Taşlayarak öldürme, ilkel bir belayı def etme yolu idi. Gelecek olan tufanın varlığına inanmadıkları gibi felâket tellalı olarak gördükleri Hz.Nûh’un bir an önce susturulması gerektiğini düşünüyorlardı. Zira alttan alta Hz. Nûh’un bahsettiği büyük tufanın olacağına dair ihtimali de göz ardı edemiyorlardı. ‘’Dediler: Ya Nûh! Bizimle çekişmiştin, hatta bizimle çekişmende çok ileri gittin. Eğer sen sâdıklardansan, o takdirde bize vaad ettiğin şeyi getir.”(Hûd:32)Bu âyetten de anlaşılacağı gibi Hz. Nûh’un tufanla alâkalı uyarıları kavmi tarafından bir tehdit olarak algılanmaktadır.

--------------------------------------------

117-Dedi ki: “Rabbim! Muhakkak ki kavmim beni yalanladı.”

Kavminin Hz. Nûh’u yalanlaması tufan ile alâkalıdır. Hz. Nûh, gelecek olan tufana karşı kavmini uyarmıştır.Bunu şu âyetten okumaktayız: “Muhakkak ki Biz, Nûh’u kendi kavmine: “Onlara,elîm azap gelmeden önce uyarsın.” diye gönderdik.” (Nûh:1) Buradaki elîm azabın hesap gününden ziyade onları dünyada amansız olarak yakalayan tufan azabı olduğunu da şuradan öğrenmekteyiz: “Eğer sen sâdıklardansan, o takdirde bize vaad ettiğin şeyi getir.” Nûh şöyle dedi: “Onu size ancak eğer dilerse Allah getirir. Ve siz, (Allah’ı) âciz bırakacak değilsiniz.” (Hûd:32-33) Kavminde bulunanların helâk olmayacağı inancı aslında Hz. Nûh’un gayptan haber getiren Allah’ın bir elçisi olduğu gerçeğini de kabul etmediklerini göstermektedir.Birinin Allah’ın elçisi olup olmadığına imân tamamen insanların tercih ve hür seçimlerine bırakılmıştır. Hiçbir zaman resûle imân etmeyenler öldürülmemiştir.Bu sebeple tufan sonucu ölümlerin sebebi dinle, imânla alâkalı değildir. Zira dinde zorlama ve tehdit kesinlikle olamaz. (Bkz. Bakara:256) Zorlama ve tehditle yapılan dinî kabul olmadığı gibi sadece münafıklığı arttırır. Gerçek imân, bir ön kabul değil hak edilmiş bir süreçten sonra kazanılan bir değerdir.

--------------------------------------------

 118- Artık benimle onların arasını nasıl ayırt edeceksen et de beni ve beraberimdeki inananları kurtar!

Fetih “açma, yol gösterme,hüküm verme, gâlibiyet ve zafere ulaştırma” anlamlarına gelir. Hz. Nûh“Vahyimizle ve Bizim gözetimimizde gemiyi inşa et!” (Hûd:37) emri gereği gemiyi inşaya başlar; ancak bu aşamada alay ve aşağılamalara maruz kalmaktadır. “Ve ogemiyi yaparken, kavminin ileri gelenleri ona her uğradıklarında onunla alay ettiler. (Nûh şöyle) dedi: “Eğer bizimle alay ediyorsanız sonra da muhakkak ki;biz, sizin alay ettiğiniz gibi sizinle alay edeceğiz.” (Hûd:38) Bu konjonktürde gemiyi tamamlayan Hz. Nûh bir an önce haklı çıkmak için Allah’a dua etmektedir.Zira tufanın ne zaman kopacağı gaybî bilgisini henüz kendisi de bilmemektedir.“Sonunda, Rabbine dua etti: Muhakkak ki ben, mağlûp olanım. Öyleyse intikamal.’’ (Kamer:10) Hz. Nûh’un tükenmişliği ve çaresizliği hem bu duadan hem de okuduğumuz Şuarâ 118’den anlaşılmaktadır.

--------------------------------------------

119- Böylece onu ve onunla beraber olanları, dolu bir gemi içinde kurtardık.

Fulk, gemi anlamına gelir. Meşhûn, doldurulmuş anlamına gelmektedir. Gemiye alınanlar şöyle ifade edilir: “O zaman yükle içine her birinden ikişer çift ve haklarında söz geçmiş olanlar hariç, aileni ve imân edenleri onun içine yükle dedik. Az kişiden başka, onunla beraber inanan olmadı. (Hûd:40) Tufanın kopacağına inanan çok az kişidir.

Mezopotamya Ovası’nda şehirler vardı. Bunlardan en önemlilerinden biri Ur şehridir. Bu bölgede ayrıca Uruk,Kiş ve Şuruppak şehirleri de yer alıyordu. Hz. Nûh’un bu bölgeye resûl olarak gittiği düşünülmektedir.  Bu bölge deniz seviyesinden alçak, çukurda olan bir bölgedir. Bu şehirlerde yapılan kazılar, şehirlerin MÖ 5000'li yıllar civarında bir sele maruz kaldıklarını göstermektedir. Ur bölgesinde de kazı yapan ilk kişi, British Müzesi’nden Leonard Woolley'dir.  Woolley'in 1922'den 1934 yılına kadar süren kazı çalışmaları Bağdat ile Basra Körfezi arasındaki çölün ortalarında gerçekleşmiştir.  Woolley kazılarından elde ettiği sonuçları şöyle aktarır: Kazı yapılan bölgede, derine inildikçe çok önemli bir buluntu ortaya çıkarılmıştı. Bu, Ur şehrinin krallar mezarlığıydı...Woolley kazıya devam ederek çamurun içinden çanak çömlek çıkarmaya başladı."Ve sonra birdenbire her şey durdu." Woolley böyle yazıyordu."Artık ne çanak, ne çömlek, ne kül vardı, yalnız suyun getirdiği temiz çamur."  Woolley kazıya tekrar devam etti. Çamur iyice temizlenince altında kalmış bir medeniyet ortaya çıktı. Bu durum, bölgede dünyada az görülmüş büyük bir su baskınının meydana geldiğini gösteriyordu. Ayrıca mikroskobik analiz, temiz kilden kalın bir katmanın, eski Sümer uygarlığını yok edecek kadar büyük bir tufan tarafından buraya yığmış olduğunu ortaya koyuyordu. Hz. Nûh’un kavmi kadîm bir kavimdi. Saha çalışmalarından, taşkının oldukça geniş bir sahaya yayıldığı anlaşılıyordu. Yaklaşık 640 kilometre uzunluğunda, 160 kilometre eninde bir alanı kaplayan 2,5 metre kalınlıkta bir tortul tabaka, bu da milyarlarca ton malzeme demekti. Bu veriler, tufanın dünyanın tamamında gerçekleşen küresel bir âfet değil, sadece Ur şehrinin bulunduğu bölgede gerçekleştiğini gösteriyor. Hz. Nûh’un gemisine İsrailiyât kaynaklı dünyadaki tüm hayvanlardan birer çiftle doldurduğu iddiası da gerçeğe aykırıdır. Burada alınan çiftler tufan sırasında ve sonrasında gemidekilerin iaşesini karşılayacak kadar olan gıda, tohum, evcil kümes ve diğer enam türü hayvanlardır.

--------------------------------------------

120- Sonra, kalanları boğduk.

Fâilin Allah olması; yasaları ve tabiat kurallarını önceden Allah’ın belirlemesindendir. Eğer Nûh’un kavmi birden fazla gemi inşa edip kurtulsalardı yine onları kurtaran fâil Allah olacaktı. Dikkat edilirse Hz. İbrâhîm, Hz. Yakup, Hz. Mûsâ ve Hârûn, Hz. Eyyub,Hz. Zekeriya, Hz. İsa ve Hz. Muhammed gibi birçok resûl kavimlerini böyle doğal bir âfetle hiç uyarmamıştır. Bu resûller de alay edilip eziyet çekmesine rağmen kavimlerini maddî hiçbir felâket, tufan, farklı doğal bir âfet ve helâkle uyarmamıştır. Bunun tek sebebi, sayılan resûllerin yaşadıkları coğrafyaların maddî âfetlere karşı nispeten daha korunaklı olması ve doğru yerlerde şehirleşmelerinin bir sonucudur. Yoksa günah, şirk, puta tapma bakımından, Hz. Nûh’un kavmi ile Hz. İbrâhîm’i ateşe atmak isteyen; putlara, gök cisimlerine tapan Nemrut’un kavminin hiçbir farkı yoktur. İlkinin boğulması ve diğerinin yaşamına devam etmesinin sebebi ne dünyevî suç ve kabahatler ne de uhrevî günahlardır. Tek sebep; âfet âyetlerini doğru okuyamama, okuyup tebliğ edenleri de yalanlamalarıdır.

--------------------------------------------

121- Muhakkak ki bunda elbette bir âyet vardır. Ve onların çoğu inanmadılar.

Bu kıssalarda maddî-manevî helâk ve âfetlerden kurtulmanın yolları bir âyet, ibret ve ders olarak anlatılmasına rağmen maalesef insanların çoğu bu ibret ve işâretlere kayıtsız kalıp inanmamaktadır. Allah, kullarını günah üzere ölmesin diye onları bağışlamak için resûlü ile önceden takdir edilmiş tufana karşı uyarır. Zira o bağışlamak için merhamet edendir. Bu merhamet Hz. Nûh’un diline de yansımıştır: “Sizin günahlarınızı mağfiret etsin ve sizi belirlenmiş bir zamana kadar ecelinizi tehir etsin diye (ömür versin)! Muhakkak ki Allah’ın eceli gelince tehir edilmez.Keşke siz bilseydiniz. (Nûh:4) “Bunun üzerine, semânın kapılarını gürül gürül akan suya açtık. Ve yeryüzünü pınarlar hâlinde fışkırttık. Böylece sular, takdir edilmiş olan emir üzerine birleşti.” (Kamer:11-12) Allah tufan, deprem ve fırtınaların varlığını dünyayı yaratırken takdir etmiş ve bir yasaya bağlamıştır. Şartlar olgunlaştığında bu yasa mutlaka işleyecektir. Hz. Nûh’un yaşadığı bölgede herkes Hz. Nûh’a inansa da tufan kopacaktır. Önceden takdir edilenin, sonradan konjonktürel değişimi aşkın Allah tasavvuruna ve güvenilir elçi söylemine aykırı bir durum oluşturacaktır.

--------------------------------------------

122- Ve muhakkak ki senin Rabbin, elbette Azîz’dir, Rahîm’dir.

Allah kullarının günah üzere helâk olup zelîl olmasını istemediğinden onları önceden elçileri ile uyararak merhametini göstermiştir. İnsanların tercihlerinden dolayı zillete düşmeleri Allah’ın izzetine ve rahmetine halel getirmez. El-Hayr olan Allah’tan şer sadır olmaz. Sırf Hz. Nûh’a inanmadılar diye onları toplu helâk etmesinin,henüz imtihanda bile olmayan bebek ve çocukların boğulmasının Allah’ın kâfirlerden aldığı intikam olarak okunması, Allah’ın Halîm oluşunu reddetmektir. Zira Allah kullarını cezalandırmak için acele etmez. Cezalandırmak için fırsatı kaçırma ihtimali olan âciz varlıklar, intikam peşinde koşup acele eder. Dönüş Allah’a olduğundan dileyen imân eder, dileyen inkâr eder. Mücrîmlerin cezasını Allah sâlihlerin eliyle verir. (Bkz. Bakara:251). Mazlûmların hak ve hukukunu da âdil kullarıyla tesis eder. (Bkz. Nahl:90) Açların karnını da Allah yine merhametli, cömert, sâlih kullarıyla doyurur. (Bkz. Ali İmran:133) Allah’ın yasası bellidir: Maddî-manevî âfet âyetlerini görmezlikten gelenler, sonuçlarına katlanmak zorundadır. “Nûh, Âd ve Semûd kavimlerinin ve onlardan sonraki kavimlerin durumu gibi. Ve Allah, kulları için zulüm dilemez.” (Mümin:31)

--------------------------------------------

123- Âd kavmi, resûllerini yalanladı.

Âd, Ahkaf adıyla bilinen ve Umman ile Hadramevt arasında yer alan geniş çöl bölgesinde yaşamış; büyük nüfus ve iktidarıyla tanınmış bir kavimdir. Fecr Sûresi 7. âyette geçen ve“direkler, sütunlar sahibi” anlamına gelen “Zâtü’l-imâd” terkibi, hem Âd kavminin çok güçlü kimseler olduğuna, hem de onların oturduğu İrem kentinin o dönemde emsallerinin üstünde, benzersiz güzelliğe ulaştığını bizlere göstermektedir. Tabiî ki böyle bir medeniyet kısa sürede oluşmamış, birçok resûlün oraya gitmesi ile zamana yayılan bir süreçle inşa edilmiştir. Hz. Hûd’ûn önceki resûllerden farkı, kendi resûllük döneminde bu kavmi bekleyen doğal âfet, elîm azaptır. Bu kavim azap ve âfetlere karşı da kendilerini koruyan ilâhlar olduğuna inanmaktaydı. Hz. Hûd’un kavmin put ve ilâhlarına rağmen bölgede günler boyu sürecek olan fırtınadan bahsetmesi kavminin kökleşmiş inanç sistemini de boşa çıkarmaktaydı. “Dediler ki: “Tek bir Allah’a kul olmamız için ve babalarımızın ibadet ettiği şeyleri terk etmemiz için mi bize geldin? Eğersen sâdıklardan isen bize vaad ettiğin azabı artık getir.” (Araf:70) 

--------------------------------------------

124- Onların kardeşi Hûd onlara: “Takva sahibi olmuyor musunuz?” demişti.

Takva maddî-manevî âfet ve felâketlerden,kötü akıbetten sakınma bilinci olduğundan Hz. Hûd kavmini yaklaşan felâkete karşı uyarmaya başlamıştır. Kavmi inanmayınca süresini bilmediği âfet ile alâkalı şu cümleyi kurmuştur:“Artık bekleyin! Muhakkak ki, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.” (Araf:72)

--------------------------------------------

125- Muhakkak ki ben, sizin için emîn bir resûlüm.

Gelecekle alâkalı bilgilerin sıhhati o bilgiyi getirenin geçmişi ile doğru orantılıdır. Emîn olmak, güven vermek, müminin olmazsa olmazıdır. İmân iddiasında bulunan biri çevresine güven vermiyorsa Allah onun imânını kabul etmemiştir.

--------------------------------------------

126- Öyleyse Allah’a karşı takva sahibi olun ve bana tâbi olun.

124. âyette gelen felâketten sakınma bilinci aşılanırken burada kendi ilâh ve putlarının bu âfeti deffedemeyeceği bilinci ile Allah’ın hudutlarına karşı bir sakınma tesis edilmiştir. 124. âyetteki ilk takva çağrısı maddî, bu âyetteki ikinci takva çağrısı manevî helâklerden korumak içindir. Hz. Hûd kavminden kendisini izlemelerini, kendisine tâbi olmalarını istemiştir. Tâbi olunan imam, kanaat önderi, hoca ve âlimler insanların tâbiyeti ile bir menfaat ve rant elde etmeyi umarsa, onları güder ve sürüleştirir. Bu tehlikeye karşı genel ve vazgeçilmez ilke aşağıdaki âyettir.

--------------------------------------------

127- Ve ona karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim sadece âlemlerin Rabbine aittir.

İnsanları deprem, âfet ve hastalıklardan koruyup kollamak için yapılan projeler birilerinin rant çarkına dönüştürülmemelidir. Zira paranın, menfaatin, çıkarın karıştığı alanlarda güven hâli ve emîn olunma oranı azalmaktadır. Gönüllü yapılması gereken tüm ulvî faaliyetlerden bir menfaat beklemek, ücret karşılığı yapmak hem yapılan hizmetin ruhuna aykırıdır hem de uhrevî ecre zarar vermektedir.

--------------------------------------------

128- Bütün yüksek tepelere, alâmet bina ederek abesle mi iştigal ediyorsunuz?

Buradaki âyet; işâret, alâmet anlamındaki anıtlar, uzaktan bakıldığında bile fark edilen yapılar manasındadır. Bu yapılar Rî’ denen arazinin yükseldiği tepelere yapılmaktaydı. Ta’besûn, abesle iştigal ediyorsunuz demektir. Abes, kişinin kendi işini önemsiz ve gereksizleştirmesi, akla ve gerçeğe aykırı bir şekille onu yapmaya çalışmasıdır. Uygun bir amacı olmayan şeye de abes denir. Hz. Hûd kavminin düşünmesini ve sorgulamasını sağlamaya yönelik bir ifade kullanmıştır. Hz. Hûd’un öncelikli amacı kavminin tutkuyla bağlandığı, uzaktan bakıldığında bile göze çarpan gösteriş ve şaşaadan oluşan şehirlerinden onları kısa bir süre de olsa uzaklaştırabilmektir. Zira bu yapıtların hepsi kısa bir süre sonra âfetle yerle yeksan olacaktır.

--------------------------------------------

129- Ve ebedî kalacağınızı umarak, sağlam yapıtlar ediniyorsunuz.

İnsanoğlu, ölmez-gitmez eserler bırakmak eğilimindedir. Dünyada hiç kimse ölerek, unutulup gitmek istemez. (Bkz.Meryem:23) Hatta muttakî Müslümanların fonksiyonel ve sağlam yapıt ve eserler yapması gerekmektedir. Hz. Hûd’un burada eleştirdiği ölmez eserler, binalar,yapılar edinmek değildir.  Kendilerini bekleyen maddî felâkete yönelik bir tedbir üretmek yerine sanki hiçbir şey olmayacakmış gibi Hz. Hûd’un uyarılarını kulak ardı ederek o bölgede şehirleşmeye devam etmeleridir.

--------------------------------------------

130- Ve yakaladığınız zaman cebirle yakalıyorsunuz.

Cebbâr, cebirden mübalağalı ismifâildir. Yani çok cebredici, istediğini yapmaya mecbur bırakan,boyun büktüren demektir. Cebbar, başkaları üzerine musallat olan zorba mânasında da kullanılmıştır. Başkasını zorla kontrol altına alana da cebbar denir. Bu kendi yaşıtına, akranına üstünlük tasladığındandır. Eğer bir hurma ağacı yaşıtlarından büyük olursa “nahletuncebberah” denir. 

Batş; zor ve kuvvetle, şiddetli bir şekilde yakalamak ve alıkoymak demektir. Bu âyetin,geleneksel öç alıcı ve helâk mantığıyla bakıldığında sağlıklı anlaşılamayacağı kanaatindeyiz. Zira Âd kavminin yaptıkları zorbalıktan dolayı helâk edildikleri çıkarımı ile âyetler okunmaktadır. Sinekten yağ çıkarırcasına kavmin yaptığı suçlar üzerinden helâka bir meşrûiyet kazandırma amacı geçmişteki diğer resûl ve sâlih kulların başına gelenler ile örtüşmemektedir. İlâhî müdahalenin bu şekilde gerçekleşeceği zannı mehdi, mesih, kurtarıcı veya ebabil beklentisi gibi bir tasavvura dönüşerek Müslümanları pasifleştirmiştir. Okuduğumuz bu bağlamda,kavmi bekleyen felâkete karşı o bölgeyi terk etmek isteyenlere uygulanan cebirle alıkoyma söz konusudur. Allah en doğrusunu bilir.

--------------------------------------------

131- Öyleyse Allah’a karşıt akva sahibi olun ve bana tâbi olun.

Rahîm ve Rahmân olan Allah’ın çağrısına uymak hayatî bir önem taşımaktadır. İmânın oluşmasını sağlayan takvalı duruş; din, dil, ırk ayrımı yapmadan insanları zorla alıkoymaya engeldir. Bu nedenle Hz. Hûd zorbaları, takvalı/sorumlu davranmaya davet etmektedir. Tıpkı İsrailoğulları’nı zorla tutan Firavun’un takvaya davet edilmesi gibi. (Bkz.Şuarâ:11)

--------------------------------------------

132- Ve bildiğiniz şeylere karşı size yardım edene takvalı olun.

Emedde, ‘’Destekledi, iyilikte bulundu.’’ demektir. Bu yardımın nimet boyutu sonraki âyetlerde şöyle ifade edilir:

--------------------------------------------

133- Size hayvanlar ve oğullarla yardım etti.

--------------------------------------------

134- Ve bahçelerle ve pınarlarla…

--------------------------------------------

135- Muhakkak ki ben, azîm günün azabının sizin üzerinize olmasından korkarım.

Görüldüğü gibi bağlam dünya ile alâkalıdır. Bu âyetten sonrası da dünyada yaşananlar olmasına rağmen azîm günün azabı ifadesi bir günlük ve anlık olmayan cehennem azabına götürülmektedir.

--------------------------------------------

136- “Sen, bize vaaz etsen de vaaz etmesen de bizim için birdir.” dediler.

Hz. Hûd’un dikkate alınmayıp şehirleşmeye devam edildiği ifade edilmektedir. Resûlün izinden gidenler,yaşadıkları toplumların maddî-manevî felâhı için onları uyarmakla mükelleftir.

--------------------------------------------

137-Bu ancak evvelkilerin geleneğinden başka bir şey değildir.

Huluk kelimesi, farklı unsurları kullanarak yeni bir argüman ortaya atma manasında geçmişin uydurmaları şeklinde anlaşılmıştır. Ancak bu anlaşılma,huluk kelimesinin “halk” şeklinde de okunuşu ile olmaktadır. Kelime önceki nesillerin ahlâkı, uygulama ve gelenekleri manasındadır. Bu ifade, Hz. Hûd’un o bölgeyi bekleyen âfete karşı şehirleşme eleştirisine, kavmin verdiği bir savunma cevabıdır.

--------------------------------------------

138- Ve biz azaplandırılacak değiliz.

İtirazın temelinde, dönmekte olan çıkar çarklarının devam etmesi vardır.

--------------------------------------------

139- Böylece onu yalanladılar.Artık onları helâk ettik. Muhakkak ki bunda elbette bir âyet vardır. Ve onların çoğu inanmadılar.

Hz. Hûd yalanlanmasaydı, kavim oradan Hûd ile birlikte çıkıp âfetten kurtulacaktı. ‘’Ve emrimiz geldiği zaman, Bizden bir rahmet ile Hûd’u ve inananları oradan kurtardık. Ve onları galiz bir azaptan da kurtardık. (Hûd:58) İkinci olarak sayılan galiz, çok daha şiddetli ve ağır azap manasındaki cehennem azabıdır. Taberî, Zemahşerî ve Râzî âyeti‘’Onları helâk eden rüzgârlar, âhiret azabının yanında hafif kalır.’’ şeklinde açıklamışlardır.

--------------------------------------------

140- Ve muhakkak ki senin Rabbin, elbette Azîz’dir, Rahîm’dir.

Hz.Hûd’a kavmi inansaydı Allah’ın merhameti ile o bölgeyi terk edip zelil bir şekilde ölmeyeceklerdi. Kurân’da daima arkalı önlü anlatılan Âd ve Semûd kavimlerinden şimdi de Semûd ve Hz. Sâlih’in mücadelesinden örnekler sunulacaktır.

--------------------------------------------

141-Semûd resûllerini yalanladı.

Semûd kıssası nüzûl sürecinde ilk olarak Fecr 9’da gelmiştir. Sonra Necm 51, Şems11, Burûc 18, Kâf 12, Furkân 38, Hâkka 5. âyetlerde geçmiştir. Semûd; “az su” anlamına gelir. Semûd kavmi yıl içerisinde yağan az miktardaki yağmur suyunu kayalarda açılan sarnıçlarda toplayıp tasarruflu kullanarak görkemli bir medeniyet kurdular. Su,zamanla bu medeniyetin olmazsa olmazı hâline gelmiştir. Bu kavim, Hicaz ile Suriye arasında Vadi’l- Kura’da yaşamış eski bir Arap kabilesidir. Bugün kuzey Arabistan’da bu mekân Medaini Sâlih olarak anılır. Günümüze ulaşan harabeler,dağlarda yontulmuş evler, buranın eski bir medeniyet yeri olduğunu göstermektedir. Sosyal ve psikolojik yasa gereği saflaşma ve arınma, en değer verilenle imtihan edilerek gerçekleşir. ''İşte onların… çökmüş olan evleri! Muhakkak ki bilen kavim için bunda, mutlaka bir âyet vardır.''(Neml:52)Semûd kavmi hem iradeli hem de iradesiz resûllerini yalanlamıştır. Zira bölgede gerçekleşen volkanik hareketliliği, patlayacak olan yanardağın günler öncesinden verdiği işaretleri görmezlikten gelmek, iradesiz elçilerin getirdiği âfet âyetlerini yalanlamaktır.

--------------------------------------------

142- Kardeşleri Sâlih onlara demişti ki: “Siz takvalı olmayacak mısınız?”

Bu âyetteki takva/sakınma bilinci, onları bekleyen felâket ile alâkalı olmalıdır. Zira 144. âyette Allah’a karşı takvalı olunmasını Hz. Sâlih özellikle isteyecektir. Bu sebeple içlerinden çıkan Hz. Sâlih öncelikle dikkat çekicidir ki kavmini Allah’a karşı takvalı olma (Fettekullâhe) manasında dine, inanca değil tabiat âyetlerine karşı kendini sorumlu hissetme, tedbirli olma, sosyal hayatta başka insanların hakkını gözetme ve enson Allah’a karşı takvaya çağırmaktadır. Önce maddî belalardan sakınıp sağ salim yaşama, sonra inançlar mevzu bahis edilecektir. Zira ölü bir kavimden tevhit veya kulluk beklenemez.

--------------------------------------------

143-Muhakkak ki ben, sizin için emîn bir resûlüm.

Hz. Sâlih geçmişi bilinen biri idi. “Ya Sâlih, sen bundan önce aramızda, hakkında ümit beslenen bir kimse olmuştun!” dediler… (Hûd:62) Daha önce insanları kandırıp aldatmamış birinin felâketi haber vermesi, ciddiye alınması gereken önemli ve hayatî bir haberdir.

--------------------------------------------

144- Öyleyse Allah’a karşı takva sahibi olun ve bana tâbi olun!

Emîn ve güvenilir sıfatlarından sonra bu vasfın “fe” bağlacı ile Allah’a bağlanması, insanların Allah ile aldatılabileceğine bir âtıf olabilir. Allah’ın vahyi ile gelecekle alâkalı bilgiler verdiğini iddia eden birinin geçmişi çok önemlidir. Hiç yalan söylememiş birine kayıtsız kalmak sadece habere değil o haberin kaynağına da kayıtsız kalmaktır ki, bu durum muhatabın dünyasını mahvettiği gibi âhiretini de berbat eden bir tercihtir.

--------------------------------------------

145- Ve ona karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim sadece âlemlerin Rabbine aittir.

Dünyanın en değerli ve paha biçilemeyen bilgisi gelecekle alâkalı bilgidir. Geleceği gören bugüne hâkim olur. Resûller etrafındakilere bu paha biçilmez bilgiyi ücretsiz vermektedir. Eğer bu rahmanî ve uhrevî görevden menfaat umulursa o bir meta gibi satılmaya başlanır. Ve esasen satılandan mahrum kalınır. Dini satan dinden, peygamberi satan peygamberden, Kurân’ı satan, Kurân’dan mahrum kalacaktır.

--------------------------------------------

146- Siz, burada güvende bırakılacak mısınız?

Soru, gelecek olan felâket ile alâkalı ve aslında içinde cevabı da olan bir tehdidi barındırıyor. O cevap da “Siz burada, bu şehirde güvende değilsiniz.” şeklindedir.

--------------------------------------------

147- Cennetlerde ve kuyularda…

Cennet; has bahçe, yoğun bitki örtüsü ile örtülmüş zemini kaplı demektir. Bu bahçe “uyûn” denen kuyularla beslenmektedir. Uyûn kelimesi “ayn” kelimesinin çoğuludur. Ayn; kaynak,göz, su, kuyu, casus anlamlarına gelir. Suyun kaynağı, kuyulardır. Âyeti; pınar, sürekli akan çeşme şeklinde meallendirmek mantık hatasıdır. Sürekli akan yer altı suyu ile oluşan bir pınarın olmaması devenin sulanma sırasını daha manalı, anlaşılır kılmaktadır. Zaten bölgede yapılan arkeolojik kazılarda, yağmur sularının kanallar aracılığı ile 30 m derinliğinde, 15 m çapındaki 80 küsur devasa kuyuya aktarıldığı tespit edilmiştir. Semûd’da her hane veya ailenin kendilerine has kuyuları yani su depoladıkları alanları vardı. Bu bağlamda devam eden âyetlerdeki sulama sırası daha anlaşılır olmaktadır. “(Hz. Sâlih): “İşte bu dişi deve. Su içme hakkı onun. Malûm (belirli) gün(ler)de de su içme hakkı sizin.” dedi. Ve ona kötülükle dokunmayın. O zaman azîm günün azabı sizi yakalar.” (Şuarâ:155-156) Suyunu bir deveyle paylaşabilenler, şehri terk etme imkânı ve iradesini bulabilenler olacaktır. Hz. Sâlih’in bu taliminin amacı Semûd’u bekleyen azîm günün azabından öncelikli olarak kavmini kurtarmaktır. Hz. Sâlih şehirden onları uzaklaştırmaya çalışırken aynı zamanda onların kurduğu ve oradan kopamama sebeplerini şehrin tasviriyle sıralamaya devam etmektedir.

--------------------------------------------

148- Ve ekinler, çiçekleri açılmış hurmalıklar…

Bu ifade ürünlerin hasad zamanında bol olacağına işaret olup o bölgeyi terk etmemeleri için başka bir unsur olarak Hz. Sâlih tarafından tespit edilmiştir.

--------------------------------------------

149- Ve dağlardan maharetle evler oyuyorsunuz.

Semûdlular ölülerini kayalara oydukları evlerin oda duvarlarında, özel bir harçla sıvadıkları gizli ceplere yerleştirirlerdi. Bu harç ölünün kokusunun kendilerine ulaşmasını önler ve cesedin çürümesini geciktirirdi. Böylece ölen atalarının ruhaniyetinin kendilerini bela, musibet ve âfetlerden koruyacağını zannediyorlardı. Hz. Nûh’un kavminin yer ve gökten gelebilecek felâketler için putlar edinmesi gibi burada da coğrafî şartların yanında inançsal/akidevî problemler de vardı. Semûd eğer o bölgeyi terk etmezse, gelecek âfetten onları ne ustalıkla oyarak yaptıkları sağlam evler ne de atalarının ruhaniyeti koruyabilecektir.

--------------------------------------------

150- Öyleyse Allah’a karşı takvalı olun ve bana tâbi olun!

‘’Allah’a karşı takvalı olun!’’denmesinden dolayı kayalara oydukları evlerin onları inançsal/akidevî bir yanlışa da sürüklediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Evlerini bir nevi türbeye çeviren Semûdlulara verilen ders, âfetten kurtulmak için ölülere değil dirilere tâbi olmaları gerektiğidir.

--------------------------------------------

151- Ve müsriflerin emrine tâbi olmayın!

Sadece ölüden medet beklemek değil zorbalara tâbi olmak da, dirileri ve yaşatan mesajı israf etmektir. Müsrifler,şehrin kaymağını yiyen çetelerdi. “Ve şehirde dokuz kişilik bir grup vardı ki,yeryüzünde fesat çıkarıyorlar ve ıslâh etmiyorlardı.” (Neml:48) İsraf ‘serefe’ kökünden türemiştir.Kelime anlamı, herhangi bir değeri boşa harcamaktır. Ayrıca, ihtiyaçtan fazla tüketmek, gereksiz yere harcama yapmak, savurganlık yapmak gibi anlamlara dagelir. Bu âyette müsrif, gelen resûlü ve hayatî önemi olan gaybî bilgiyi ve kurtulma imkânını ellerinin tersi ile iterek israf edenler manasındadır. İsrafın temelinde imkânların artmasıyla haddi aşmak yatar.

--------------------------------------------

152- Onlar yeryüzünde fesât çıkarırlar ve ıslâh etmezler.

Hz. Sâlih’in kavmini uyarırken“israf ve ifsâd” terimlerini kullanmış olması oldukça dikkat çekicidir. Kurân’da fesât kelimesi genel olarak Allah’ın belli bir ölçüye göre yaratıp sürmesini dilediği, fıtrî ve evrensel düzenin herhangi bir şekilde bozulmasıdır.Her israf ifsâdı arttırır.

Âfetler yeryüzü için tabiî,faydalı, fıtrî oluşumlardır. Bunları engellemek yerine tedbir almak gerekir. Tabiî olana müdahale, hassas dengeyi bozacağından tabiatı da ifsâd eder. Birörnek üzerinden açıklayalım: “Ve Âd ise, esen azgın bir fırtına ile helâk edildi. Onu art arda, 7 gece 8 gün onların üzerine musallat etti. Böylece o kavmi orada, içi boş hurma ağacı kütükleri gibi yerlere serilmiş görürsün.”(Hakka:6-7) Âd kavmi 7 gün 8 gece süren kategori 5 şiddetinde “sarsaran” kasırgasıyla helak olurken, Semûd kavmi bir yanardağ patlaması ile helâk olmuştur. Büyük volkanik patlamalarda gökyüzünde volkanik yıldırımlar da meydana gelmektedir. Gerçekten bu çok dehşet verici bir manzaradır. Uzun yıllar yanardağlar patlamayınca atmosferdeki sülfat oranı düşmekte, bu da fırtınaların şiddetini artırmaktadır. Buradan çıkan sonuç,aslında bizim felâket olarak gördüğümüz her şeyin hassas bir denge içinde oluştuğudur.Birini engellemeye çalışmak diğerlerine sebep olmaktadır. Tarihte fırtınaları durdurmak için farklı yöntemler uygulanmıştır. Fırtınanın merkezine uçaklardan buz küpleri atarak fırtına merkezini dağıtmak, hortumun içine nükleer bomba göndermek, suyun üzerinde ince bir yağ tabakası oluşturup fırtına ile suyun ısı alışverişini engellemek, ultrasonik ses dalgaları oluşturan insansız jetleri fırtınanın merkezine göndermek vs. bunlardan birkaçıdır. Ancak bunların tamamının başka felâketlere sebep olacağı anlaşılınca âfeti durdurma girişimlerinden vazgeçilmiştir. Yapılması gereken doğal sürece müdahale etmeden âfetten sakınarak geçmesini beklemektir “Ve inanan ve sakınanları kurtardık.” (Neml:53) Hz. Sâlih’e inanıp sakınanlar kurtulacaktır. Semûd kavmi doğal bir âfete maruz kalmıştır. Arâf 78'de sarsıntı, Kamer 31'de patlama sesi, Hakka 5’te bir taşkınla (lavların taşmasıyla) Hûd 67'de kaçma imkânı bulamamak, Zâriyât 45'te ayağa kalkmaya muktedir olamamak gibi yardımın da ulaşmadığı bir akıbetten bahsedilir. Bu âyetleri birleştirince şöyle bir tablo çıkıyor: Bölgedeki kükürt ve sülfür taşların oranı, aktif fay hatları ve volkanik yanardağlar, Semûd’un akıbetinin büyük bir patlama sonucu, binlerce derecelik lavlar ve zehirli gazlarla olduğunu anlatıyor. Bölgede hâlâ aktif yanardağlar bulunmaktadır.Jeolojik kazılarda toprak katmanları arasında kükürt ve sülfür tabakası MÖ 2000-2500 yılları arasında yaşanan volkanik aktiviteyi göstermektedir.

--------------------------------------------

153- ‘’Sen, sadece büyülenmişsin!”dediler.

Hz. Sâlih’in kurtuluş çağrısının anormal olarak değerlendirilmesi için sözü söyleyenin sağlıklı düşünemediği iddiası ortaya atılmıştır. Hz. Sâlih’e sihirbaz dememelerinin sebebi sihirbazlar gibi olağanüstü bir şeyler göstermeyip sadece sözleriyle onları ikna etmeye çalışmasından olabilir. Zira bir sonraki âyet şöyledir:

--------------------------------------------

154- Sen, bizim gibi bir beşerden başka bir şey değilsin. Eğer sen, sâdıklardan isen bize bir âyet getir.

Hz. Sâlih onları elîm bir azap ile uyarmış, onlar da buna inanmayarak bir âyet, delil, işaret, mucize istemişlerdir. Ve şöyle dediler: “Ya Sâlih, şâyet sen gönderilen resûllerden isen bize vaad ettiğin şeyi getir.” (Arâf:77) Arâf 77 ve okuduğumuz Şuarâ 154. âyetlerini birlikte değerlendirdiğimizde bekledikleri âyetin, işaretin; vaad edilen azap olduğu, onu uzaktan bile olsa bir kez görmek istedikleri anlaşılmaktadır. Hz.Sâlih ise helâki değil, kurtuluş yolu olarak yabani dişi deveyi göstererek yapmıştır.

--------------------------------------------

155- “İşte bu dişi deve. Su içme hakkı onun, malûm günde de su içme hakkı sizin.” dedi.

Aynı pasaj Arâf sûresinde özet olarak şöyle anlatılır: “Semûd’a, onların kardeşi Sâlih şöyle dedi: “Ey kavmim! Allah’a kul olun. Sizin için O’ndan başka ilâh yoktur. Rabbinizden size bir beyyine gelmiştir. Bu Allah’ın dişi devesidir (nâkatullâh). Sizin için bir âyettir. Artık onu, Allah’ın arzında bırakın yesin, ona kötülükle dokunmayın, yoksa sizielîm bir azap yakalar.” (Arâf:73) Nâkatullâh ifadesi tıpkı Allah’ın evi(Beytüllah), Allah’ın arzı gibi insanlığın ortak malıdır. Allah’ın devesi ifadesi, bu devenin kimseye ait olmadığını, yabanî ve sahipsiz bir deve olduğunu gösterir. Arâf sûresi pasaja şöyle devam eder: “Sonra dişi deveyi kestiler ve Rabblerinin emrine isyan ettiler. Ve şöyle dediler: “Ya Sâlih, şâyetsen gönderilen resûllerden isen bize vaad ettiğin şeyi getir.” (Arâf:77). “Buna rağmen onu kestiler. Bunun üzerine (Sâlih şöyle) dedi: “Yurdunuzda üç gün daha faydalanın. Bu yalanlanması olmayan bir vaattir.” (Hûd:65) “Bunun üzerine onları şiddetli bir sarsıntı aldı (yakaladı) ve kendi yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar.” (Arâf:78) “Muhakkak ki Biz, onların üzerine tek bir sayha (korkunç ses dalgası) gönderdik.Böylece onlar, ufalanmış kuru ot gibi oldular.” (Kamer:31) Tabiatın çıkardığı en yüksek ses bu sestir. 27 Ağustos 1883’de Endonezya’da, Java ve Sumatra’nın ortasında bulunan Krakatau adasından bir volkan öyle bir güçle patladı ki ada parçalandı, duman sütunu atmosferde 27 km yayıldı. Bu gözlemden,volkandan çıkan maddenin saatte 2575 km -ya da saniyede yaklaşık 800 metre-hızla püskürdüğü hesaplanmıştır. Bu, ses hızının iki katından fazladır. Patlama olduğunda yerel saat sabah 10.02 idi. 2092 km uzaklıktaki Andaman ve Nikobar adalarından “silahlar patlıyormuş gibi sıra dışı sesler”, 3218 km uzaklıktaki Yeni Gine ve Batı Avustralya’dan “kuzey-batı yönünden gelen havan toplarını andıran bir dizi yüksek ses” ve hatta 4828 km ötede Hint Okyanusu’nda Mauritius yakınındaki Rodrigues adasından “doğu yönünden, ağır silahlar kükrüyormuşçasına sesler” şeklinde duyuldu. Toplamda yerkürenin on üçte birini kaplayan 50 farklı coğrafî bölgenin insanları tarafından duyuldu.Bu patlamanın çıkardığı ultrasonik ses, etrafındakileri yıkıcı ve öldürücü şiddetteydi. “O zaman ayağa kalkmaya muktedir olamadılar. Ve onlar ‘yardım edilenler’ olmadılar.” (Zâriyât:45) Bu tarz tabiî olaylar, yeryüzünün önceden belirlenmiş yasaları çerçevesinde gerçekleşir. Bu olayların gerçekleşmesi, yerin üstünde insanların ne tür günahlar işledikleri veya neye inandıklarıyla alâkalı değildir. Önceden bir tabiat yasası ve takdir söz konusudur. “Vaktâ ki emrimiz geldi, Sâlih’i ve mahiyetindeki ona güvenenleri tarafımızdan bir rahmet ile kurtardık, hem de o günün zilletinden, çünkü Rabbin Kavî’dir, Azîz’dir.” (Hûd:66)

Âyetteki dişi deve detayı da ilginçtir. Nâkah, dişi deve demektir. Ancak Araplar her dişi deveye değil, sadece 5 yaşına basan dişi develere “nâkah” derlerdi. Beş yaşına girmiş dişi deve, eti, sütü ve gücü itibariyle göçebe ve hayvancılıkla geçinenler için çok önemli bir ekonomik değeri ifade etmektedir. Deve çölün gemisidir. Semûd kavmi taştan oydukları şehirleri ile kendi kendine yeten kapalı bir topluluk kurmuş, zamanla göçebelikten yerleşik hayata geçmişler ve yerleşik hayatı benimsemişlerdir. Bölgeyi terk edip en yakın su kaynağına ulaşmak içinuzun ve çetin çöl yolculuğunu göze alamamaktadırlar. Hz. Sâlih felâketten kurtulmak için onlara kimseye ait olmayan yabanî çöl develerinden herhangi birini göstermiştir. Deve bir âyettir. Neyin âyeti? Kurtuluş âyeti, işareti ve bileti. Hz. Sâlih onun beslenip sulanarak ehlileşeceğini ve diğer yabanî develerin de ehlileşmesini sağlayacağını öğretmeye çalışmıştır. Çünkü o dönemde henüz dünya genelinde develer ve atların ehlileşeceği ve binek hayvan olarak kullanılacağı bilinmemektedir. Kavmini bu elîm azaptan develerle kaçarak kurtaracağını ilk defa Hz. Sâlih onlara öğretmeye çalışmıştır. Hayvanlar için evcilleştirilme sırasının genellikle şöyle olduğu düşünülmektedir: Köpek muhtemelen ilk evcilleştirilen hayvanlardandı.İkinci grupta evcilleştirilenler ise vahşi hâlleri, insanlar gibi mevsimsel göçler sürdüren göçebe hayvanlardı. Koyun, keçi, ren geyiği gibi. Üçüncü grup;tarımla birlikte gelen yerleşik hayat ile evcilleştirilmiş sığır, manda gibi hayvanlardı. Dördüncü grup, ulaşım aracı olarak evcilleştirilenlerdi. Eşek, yaban eşeği, deve, at vs. At ve deve insan kullanımına en son giren hayvanlar olmuştur. Tarihte ilk defa deveyi Güney Arabistan, Socotra ve Afrikalı toplumlar, süt veren bir hayvan ve servet unsuru olarak yetiştirmişlerdir. Kuzey Afrika’da deve, diğer bölgelerden farklı olarak, tarla sürme ve arabaları çekmede de kullanılmakla birlikte, ilk dönemlerde develer yük hayvanı olarak çok az kullanılmışlar, binek hayvanı olarak ise hiç kullanılmamışlardır. Develerin binek hayvanı olarak kullanılması yeni ve kullanışlı eyerlerin imalatıyla daha sonra mümkün olabilmiştir. Arkeolojik verilere göre iki hörgüçlü deve ilk defa, günümüzde İran ile Türkmenistan sınırını oluşturan Horasan bölgesinde evcilleştirilmiştir. Buralarda bu tür develerin varlığı M.Ö.2000-2500 yıllarına kadar gitmektedir. Görüldüğü gibi devenin ilk defa evcilleştirilmesi Semûd kavmi ve sonrasına kadar uzanmaktadır. İnsanlığa ufuk bilgiler resûller eliyle ulaşmış, ancak insanların çoğu bunları kabul etmedikleri için medeniyet daha geç dönemlere sarkmıştır.

--------------------------------------------

156- Ve ona kötülükle dokunmayın. Böylece azîm günün azabı sizi yakalar.

Azametli âfet gününden kaçmak için sunulan nimeti ona kötülük yaparak işlevsiz hâle getirmek, aslında kendi ayağına kurşun sıkmak gibi bir ahmaklıktır.

--------------------------------------------

157- Böylece onu kestiler bu yüzden de pişman oldular.

“Fe akarûha” onu kestiler veya Hûd:65’te “Fe akarûnnâkate” böylece deveyi kestiler ifadesindeki akr, köküne inmek, canına kıymak, kesmek anlamlarına geliyor. Akara fiilinin türediği akr,ukr köklerinin esas anlamı “kadının hamile kalmaması için önlem alması, doğum kontrolü” demektir. Hz. Zekeriya’nın hanımı için Meryem sûresinde kullandığı ‘’Benim hanımım âkir oldu (hayızdan kesildi).’’ ifadesi de buradan gelmektedir. Bağlamlarda kelimenin “bir şeyin doğasını değiştirmek, orijinalliğini bozmak, işlevsiz kılmak’’ gibi anlamlara geldiği anlaşılmaktadır. Nitekim ‘akr’ kelimesi bu anlam ekseninde “yaralamak” mânasında kullanılır olmuştur. Zira yaralama da doğallığı, orijinalliği, asıl işlevi bozmaktır. Akr kelimesi daha sonraları genel anlamda “yaralama” anlamını kaybederek özellikle deve, at, koyun gibi hayvanların ayaklarının(inciklerinin, diz ile topuk arasındaki tendonlarının) kesilmesi anlamında kullanılmaya başlanmıştır.

Araplar deve, at, sığır gibi hayvanları keserken önce kılıçla hayvanın inciklerinden kesip sonra da yere yıkılan hayvanı boğazladıklarından, bu sözcük de hayvan kesim işinin birinci aşamasını anlatmak için kullanılır olmuştur. (Lisanül-Arab)

Felâketten kaçmalarını sağlayan hayvanı işlevsiz hâle getirdikleri için felâket anında yaşadıkları derin pişmanlık işlediğimiz âyette ifade edilmektedir. Bir deveyi besleyip sulayarak evcilleştirip kendilerine alıştırıp bir sürüye sahip olsalardı yaya kalmayacak ve uzun çöl yolculuklarına çıkabileceklerdi. “O zaman ayağa kalkmaya (kaçmaya)muktedir olamadılar. Ve onlar yardım da bulamadılar.” (Zâriyât:45) “Ve(deveye) zulmeden kimseleri bir sayha (çok kuvvetli korkunç ses) aldı. Böylece kendi yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar (yaya kaldılar)” Hûd:67 “En şakîsi harekete geçtiğinde… Bunun üzerine Allah’ın elçisi onlara dedi ki: “Şu Allah’ın dişi devesidir ve bırakın o suyunu içsin. “Böylece onu yalanlayarak (devenin bacaklarını) kestiler.”  (Şems:12-14) 

--------------------------------------------

158- Böylece onları azap yakaladı. Muhakkak ki bunda mutlaka bir âyet vardır. Ve onların çoğu inanmadılar.

Hz. Sâlih’in bu görüşü toplumda karşılık bulup sahte put ve ilâhlar yavaş yavaş terk edilmeye başlayınca şehrin kaymağını yiyen 9’lu çete (Neml:48) önce Hz. Sâlih ve ailesi için bir suikast düzenlemiş, (Neml:50) bunu başaramayınca hınçlarını sefer için yabanî sürüleri bölgeye getirecek olan damızlık deveden çıkarmışlardır. (Şems:12) Onu,özellikle ayak bileği ve bacaklarını hedefleyerek kesip sakatlamaları devenin bu vasfına engel olmak içindir. Âd kavmi helâkten kaçmak isteyenleri cebirle orada alıkoymak istemişti. (Şuarâ:130) Semûdlular da bu tarz hilelerle bunu yapmak istemişlerdir. Ancak kendi kaçış ve kurtuluş biletlerini de yok ettiklerinin farkında bile değillerdi. “Ve tuzak kurdular. Ve Biz de onlar farkına varmadan tuzaklarını/planlarını boşa çıkardık.” Bundan sonra onların kurduğu tuzakların nasıl olduğuna bak ki,onları ve onların kavminin tamamını nasıl yok etti.” (Neml:50-51)

Bu kıssadaki ibret: Allah’ın kâinata koyduğu yasalarla savaşmamak gerekir. Tufan, deprem ve âfetleri durdurmanın bir yolu yoktur. Yapılması gereken bu âfetlere karşı tedbirler üretmektir. Depremler, fay hatları üzerinde kurulmuş büyük-küçük bütün şehirlerin en önemli gündemi olmalıdır. Fay hatları ve aktif yanardağların yakınlarına şehirleşme ve göçün önüne geçilmelidir. Tabiat olaylarından kurtuluş için evliyaya ve şeyhlere bel bağlanmamalı, ölülerden medet umulmamalıdır. Semûd kıssasındaki âyeti (ibret ve dersi) şu yaşanmışlık özetlemektedir: ‘’Hz. Ömer, Şam’a doğru yola çıkmıştı. Hz. Ömer’e gideceği yerde veba hastalığı baş gösterdiği bilgisi başkomutanı Ebu Ubeyde b. Cerrah tarafından verildi. Bunun üzerine Hz. Ömer herkese seslenerek “Ben sabahleyin dönüş hazırlığına başlıyorum, siz de hayvanlarınıza binmiş olun.” dedi. Ebu Ubeyde b. Cerrah: “Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun?” diye sordu. Hz. Ömer: “Evet, Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine kaçıyoruz.” dedi.

--------------------------------------------

159- Ve muhakkak ki senin Rabbin, elbette Azîz’dir, Rahîm’dir.

Rabbimiz insanlara merhameti gereği her zaman çıkış yolları göstermiştir. İnsanı insan yapan izzet ve şerefi yine bu yönlendirme, verdiği akıl ve irade ile gerçekleştirmiştir. Aklını hurafe, bâtıl inançlarla örtenler, sahte koruyucu ve ilâhlar edinenler, Allah’ın sebeplerine değil bâtıla sarılacaklardır. Allah’ın sünnetinde/yasasında değişme olmadığından böyle yapan merhametten mahrum kalacaktır. “O zaman (Sâlih) onlardan yüz çevirdi (döndü) ve şöyle dedi:“Ey kavmim! And olsun ki Rabbimin risâletini sizlere tebliğ ettim! Ve size nasihat ettim. Fakat siz nasihat edenleri sevmiyorsunuz.” (Arâf:79)

160- Lût’un kavmi resûllerini yalanladı.

‘’Mursel’’ kelimesi irsâl kökünden türemiş olup “gönderilmişler” anlamındadır.Yine irsâl kökünden türemiş olan ‘’ersele’’ fiili,öznesi Allah olmak üzere “peygamber gönderdi/gönderir, bulut gönderdi/gönderir, rüzgâr gönderdi/gönderir” biçimlerinde Kurân’da birçok kez yer almıştır. Bu kök anlamı nedeniyle el-murselîn kelimesi tefsirlerde“bulutlar, rüzgârlar ve peygamberler” olarak değerlendirilmiştir. Bu manada “mursel”; gönderilen her âyet, alâmet ve işareti de kapsar. Lût’un kavmi gönderilen âyetleri, âfet öncesi işaretleri ve bu haberi getirenlerin tamamını yalanlamıştır.

Hz. Sâlih ve Hûd, kendi kavimlerine isnatla kullanılmazken (Semûd/Âd kavmi) neredeyse birbirinin ardılı olarak yaşamış Hz. Lût ve Nûh neden kendi kavimlerine isnatla kullanılmıştır? Bu ince detayın sebebi şu olabilir: Hz. Nûh ve Lût tek bir şehre değil havza şehirlerden oluşan bir bölgeye resûl olarak gönderilmiştir. Kurân, bu detayı atlamamış ve kavimleri giden resûlün ismiyle anmıştır. En ufak detayın bile gözardı edilmemesi kitabın beşerüstü oluşuna işarettir. Hz. Lût’un havza şehirlere gönderilmelerinin Kurân’î delilleri şöyledir: “Onlardan öncekilerin, Nûh, Âd veSemûd kavimlerinin ve İbrâhîm kavminin, Medyen halkının ve alt üst olan şehirlerin haberi gelmedi mi? (Tevbe:70) Bu âyete dikkat edildiğinde alt üst olan şehirden değil şehirlerden bahsedilir. Bu şehirlerin Hz. Lût’un gönderildiği havza şehirler olduğunun delili ise Lût kıssasını anlatan şu âyettir: “Böylece onun (Lût kavminin) üstünü altına getirdik. Onların üzerine siccîlden taşlar yağdırdık.”(Hicr:74) Ayrıca “Artık emrimiz geldiği zaman onu (o bölgeyi) alt üst ettik.Onların üzerine, istif edilmiş siccîlden taşlar yağdırdık.” (Hûd:82)

Lût kavmi ile alâkalı kısa bilgi notu: Lût kavmi MÖ. 1900 yıllarına kadar varlığını sürdürmüş bir kavimdir.Kavmin yaşadığı yerin ise bugün Kızıldeniz'in kuzeyinde Ürdün-İsrail sınırında Lût Gölü yakınlarında olduğu arkeolojik incelemelerle belirlenmiştir. Bu kavim 5 havza şehirden oluşmaktadır. Sodom ve Gomora, Eski Ahit'in Tekvin Kitabı'nda sözü edilen havza şehirlerdendi. “Abram, Kenan diyarında oturdu ve Lût, havza şehirlerinde oturdu. Ve Sodom'a doğru çadır kurardı.Ve Sodom halkı kötü ve Rabb'e karşı çok günahkârdı.”(Tekvin: 12-13) Lût Gölü'nün güneydoğusundaki el-Lisan yarımadasının güneyinde sığ suların altında kaldıkları tahmin edilmektedir. Kitabı Mukaddes'te adı geçen diğer şehirlerin isimleri Admah, Tseboim ve Tsoar’dı. Arkeolojik bulgular bölgenin Orta Tunç Çağı’nda (MÖ. 2000 ve daha eski zamanlarda)ekilebilir olduğunu ve bölgede tarım yapmaya yeterli tatlı su kaynaklarının da bulunduğunu göstermektedir. Genç İbrâhîm’in sorgulamalarından etkilenen ilk kişi olan Hz. Lût, yetiştiği Sodom ve Gomora'nın yer aldığı Siddim Vadisi (LûtGölü) tarafına geri gönderilmiştir. Kurân’da ve Kitabı Mukaddes'te sözü edilen bölgedeki felâketin; bölgenin jeolojik yapısını bütünüyle değiştiren deprem sırasında kükürt ve ateşin etkisiyle yer altındaki petrol ve doğalgaz kaynaklarının patlayarak yanmasından kaynaklandığı sanılmaktadır. Sodom kentinin adı, denizin güneybatı ucundaki Sodom dağından geliyordu. Bubölge aynı zamanda ticaret kervanlarının uğradığı bir bölge idi. “Ve muhakkak kio gerçekten, yol üzerinde mukîmdir.” (Hicr:76) Lût Gölü deniz seviyesinden 390 metre aşağıdadır. Lût Gölü’nün Lisan adı verilen ucunun bir fay hattı ile ikiye ayrıldığı, karanın uzantısı olan parçanın yaklaşık 40 metre çöktüğü, fayhattının kuzey tarafının derinliğinin ise yüzlerce metreyi bulduğu belirlenmiştir. Helâk olan kavmin çöken bu sığ tabaka üzerinde yaşadığı düşünülmektedir. Şehirlerin bulunduğu havza, derin yarıklarla çatlayıp bölgeiçe çökmüş ve yaşam alanı yok olmuştur. Kurân’da Lût kıssasını anlatan yaklaşık 85 âyet vardır. Bunlarda Lût kelimesi 27 defa geçiyor. Bu kıssa ile ilgili 16 farklı sûrede bilgiler verilmiştir. Kıssa tüm âyetlerle bütüncül değerlendirilmelidir. Zira Şuarâ sûresi kıssayı atlamalı bir tarzda aktaracaktır.  

--------------------------------------------

161- Onların kardeşi Lût onlara: “Siz takvalı olmayacak mısınız?” demişti.

“Ehâhum” kelimesi ile Hz. Lût’un köken itibariyle Lût kavmiyle bir bağının olduğu anlaşılmaktadır. Bu ifadenin yukarıdaki âyetlerde Hz.Hûd ve Sâlih için kullanımıyla burada Hz. Lût için kullanımı arasında anlam bakımından hiçbir farkı yoktur. Ancak müfessirler, Hz. Lût’un Lût kavmiyle köken itibariyle bir bağının olmadığını ileri sürerek Hz. İbrâhîm’in bulunduğu şehirden bu bölgeye gelen bir yabancı olduğunu ifade etmişlerdir. Biz bu kanaatte değiliz. Zira muhtemeldir ki Hz. Yûnus gibi kavmini terk edip sonra resûl olarak kavmini elîm felâkete karşı uyarmak için geri dönen Hz. Lût böylece gönderilenlerden/resûllerden olmuştur.  “Böylece Lût, O’na (İbrâhîm’e) inandı ve dedi ki: "Muhakkak ki ben, Rabbime hicret edecek olanım. Muhakkak ki O; Azîz’dir, Hakîm’dir. (Ankebût:26) Hz. İbrâhîm ileHz. Lût’un akrabalığına dair Kurân’da net bir ifade yoktur. Bu nedenle farklı coğrafyaların insanları olmaları daha yüksek bir ihtimaldir. Muhacir hayatı yaşayan Hz. Lût, artık çözümün kaçmak olmadığını anlamıştır. Rabbe yapılaniçsel hicreti başaran Hz. Lût, aktif iyi olup diğer resûller gibi kavmini takvaya çağırmıştır. Gerçek muhâcir, hatalarını arkasında bırakıp sıratımüstakîm üzere olan Rabbe, hicret edendir.

--------------------------------------------

162- Muhakkak ki ben, sizin için emîn bir resûlüm.

Hz. Lût’un geçmişi kavmi tarafından bilinmeseydi bu emîn olma sıfatı havada kalan bir iddia olacaktı.

--------------------------------------------

163- Öyleyse Allah’a karşı takvalı olun ve bana tâbi olun!

İlk takva sakınma iken, bu ikinci takva kullanımı Allah’ın elçisi olma bağlamında gelen elçi ve habere uymanın önemine binaendir.

--------------------------------------------

164- Ve ona karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim sadece âlemlerin Rabbine aittir.

İnsan, toplum ve canlıların hayatını kurtarmak, ticari bir rant haline dönüşmemelidir. Hz. Lût’un kavminin ilk sakınma emri olan maddî felâketin yaklaştığı haberine aldırmamasının en önemli sebebi, ahlâkî bir helâkin içinde olmalarıdır.

--------------------------------------------

165- Siz âlemlerden erkeklere mi gidiyorsunuz?

“Ez-zukran”kelimesi erkekler demektir. “El-âlemîn”kelimesinden maksat, insan topluluklarıdır. “Ve Lût kavmine şöyle demişti:“Sizden önce geçmiş olan âlemlerden (hiç) birinin yapmadığı fuhşu mu getiriyorsunuz?”
Gerçekten siz, kadınlardan başka erkeklere de geliyorsunuz. Hayır, siz müsrif bir kavimsiniz. (Araf:80-81) Müsrif; maddî ve manevî değerleri, fıtratı israfeden, haddi aşan bir kavim anlamındadır. İslam tarihi boyunca homoseksüelliğin cezası üzerinde ihtilâflar yaşanmıştır. ‘’Uçurumdan atalım. Diri diri gömelim.Taşlayarak öldürelim. Zinadaki gibi yüz sopa vuralım.’’ cinsinden değişik cezalar öngörenler olmuştur. Kurân’da zinanın cezası erkek ve kadın için 100 celdedir (Bkz. Nur:2) Ancak Nisâ 15 ve 16’da kadın kadına ve erkek erkeğe sapık ilişkinin cezası ayrıca ifade edilmiştir: “Kadın kadına hayâsızca davranışlarda bulunanlara/lezbiyenlik yapanlara gelince, onların işlediği bu ahlaksızlığa aranızdan dört kişi şahitlik etsin; bunlar onun için şahitlik yaparlarsa, suçlu kadınları ölüm alıp götürünceye yahut Allah onlara tevbe etmeleri sûretiyle bir kapı açıncaya kadar, evlerine hapsediniz.” (Nisa:15) Görüldüğü gibi bu ahlâksızlık için 4 şâhit istenmektedir. Bu şâhitlik durumu da, bu ahlâksızlığın ancak kamuya açık alanlarda yapılmasıyla gerçekleşebilir. 4 şâhit şartıyla uygulanacak ceza, toplumdan dışlama ve tecrittir. Cezayla umulan; toplumsal normları korumak, çocuk ve gençlere yanlış bir yönlendirme yapılmasına engel olmaktır. Bu fiili sosyal medya yoluyla yapanlar da bu kapsama alınmalıdır. “İçinizden iki erkek fuhuş/livata yaparsa onlara eziyet ediniz; eğer tevbe edip uslanırlarsa, artık onlara eziyetten vazgeçiniz. Çünkü Allah, tevbeleri kabul edendir, merhamet sahibidir (Nisa:16) Bu âyette görüldüğü gibi suça öngörülen ceza, faillere el ve dil ile yapılacak eziyettir. Eziyetin niteliği belirtilmediği için ceza şeklinin günün koşullarına göre kamu tarafından ayarlanması söz konusudur. Âyetten anlaşılan, bu çirkin davranışın toplumlardan silinmesi görevinin belli bir noktadan sonra şahıslardan ziyade kamuya ait olduğudur. Dolayısıyla bu aşırılığın ortadan kaldırılması için gerekli çabayı şahıslarla birlikte özellikle devletler göstermeli, fizikî yapılarında anormallik olanlar tedavi edilmeli, değişik zevkler peşinde olup tutkularının esiri olarak bu işi yapanlar ise toplumsal yaşamın gerekliliği ve neslin korunması açısından kamu otoritesi, uygun ve gerekli tedbirleri almalıdır.

--------------------------------------------

166- Ve Rabbinizin sizin için yarattığı zevcelerinizi bırakıyorsunuz. Hayır, siz sınırı aşan bir kavimsiniz.

Fıtrî ihtiyaçlar bile evlilik akdi adı verilen yasal sorumluluklarla sınırlandırılıp karşılanırken neslin devamını sağlamayan bu tür sapıklıklar bireylere ve topluma zarar vermektedir. Allah,insan ilişkile­rinde maddî ve manevî sınırlar koymuştur. Bu sınırlar,insanların huzurlu ve mutlu bir şekilde yaşaması için elzemdir. Bu ilkelere uyulmadığında hayat azaba döner. Beşer,insan olmayı beceremezse güdülerinin esiri olur. Güdülerinin esiri olan beşer için sosyal ilke ve yasalardan çok orman kanunları geçerli olur. Özgürlük adı altında ahlâksızlık ve sapkınlığı meşrulaştırmak aslında özgürlüğe saldırıdır. Zira bir bireyin özgürlüğü başka bir bireyin özgürlük alanına kadardır.

--------------------------------------------

167- Dediler ki: ‘’Ey Lût!Eğer gerçekten vazgeçmezsen, mutlaka ihraç edilenlerden olacaksın.”

Sadece zevkleri uğruna canının her istediğini yapmak, zamanla başkalarının yaşam alanlarına da göz dikmekle sonuçlanır. Bu yüzden Kurân’ın maruf olarak tavsif ettiği insanlığın ortak doğruları olan toplumsal norm,kural ve sınırların olmadığı yerde hiçbir sınırdan söz edilemez. Bunun örneği; yaşlı olan Hz. Lût’a, hevâsını ilâh edinenler tarafından muhâcir/sürgün hayatını tekrar reva görmeleridir.

--------------------------------------------

168- Dedi ki: “Muhakkak ki ben, sizin amellerinize buğz edenlerdenim.”

Gâlîn kelimesi “kötülükten nefret eden ve onu sonuna kadar kınayan”anlamına gelir. Hz. Lût’un ‘ben sizden değil de amelinizden, fiilleriniz ve günahlarınızdan buğz edenlerdenim’ demesi çok güzel bir inceliktir. Zira hedefe günâhkârı değil günâhı koymuştur. Şahıslar ve onların cinsel tercihleriyle değil topluma yansımayla sonuçlanacak fikrî ve zihinsel tahribatla ilgilendiğini açıkça ifade etmektedir. Hz. Lût bu noktaya gelene kadar çetin mücadele etmiştir. Hz. Muhammed’in Lût kıssasındaki hikmeti üç farklı sûredeki bağlamdan damıttığı hadisi şöyledir: “Sizden birisi, bir kötülük görürse, onu eliyle, gücü yetmiyorsa diliyle değiştirmeye çalışsın. Buna da gücü yetmiyorsa, kalben ona karşı buğz etsin. Ancak bu, imanın en alt seviyesidir.” [90-Müslim, İman 80,(50).] [89-Buhari-Müslim-Ebu Dâvud-Tirmizî-Nesâî-İbnu Mâce] Hz. Lût önce eliyle düzeltmeye çalışmış, ancak gücü yetmemiştir ‘’Lût dedi: Ne olurdu size karşıbir kuvvetim olsaydı” (Hûd:80) Sonra konuşarak ve ikna etmeye çalışarak düzeltmeye yolunu denemiştir. “Ya kavmim,işte bunlar kızlarım! Onlar sizin için daha temizdir/uygundur.” (Hicr:67) Enson kalben buğz etmiştir. ‘’Lût: Doğrusu ben, dedi, sizin bu işinize buğzedenlerdenim.” (Şuarâ:168)

--------------------------------------------

169- Rabbim! Beni ve ehlimi,onların yaptıklarından kurtar.

Kavmi, sadece Hz. Lût’a inanmamakla kalmamış bir de ‘doğru söyleyeni 9 köyden kovarlar’ fehvasınca ona eziyet etmişlerdir. Hz. Lût’un ehlim/ailem dedikleri; sapıklığı anormal karşılayan,Lût’a inanan ve güvenen ahlâklı kişilerdir. Yoksa kan bağı ile oluşan aileden bahsedilmemektedir. Bu ifade, Hz. Muhammed’in Kureyşli olmayan Bilal Habeşi’nin sırtına elini koyup ‘’Bilal benim ehlimdendir.’’ demesi gibidir.

--------------------------------------------

170- Bunun üzerine Biz de onu ve tüm ehlini kurtardık.

Hz. Lût ve kavmi tarafından helâk önceden biliniyor muydu? Yoksa helâk; spontane, birdenbire, konjoktürel olarak mı gerçekleşti? “Ey İbrâhîm, bundan vazgeç! Çünkü senin Rabbinin emri gelmiştir. Ve muhakkak ki onlara(Lût’un kavmine), geri çevrilemez bir azap gelecek. (Hûd:76) Aslında Allah’ın tabiata koyduğu yasalar sonucu olan tüm âfetler; fizik kuralları ve şartlar değişmedikçe bir anda ortadan kalkmaz,geri çevrilemez. Azap önceden vaad edilmiştir. Sadece âfetin zamanı bilinmemektedir. “And olsun, Lût onları bizim şiddetli azabımızla uyardı.Fakat onlar bu uyarıları kuşkuyla karşıladılar.” (Kamer:36) İlk etapta felâketin geleceğine dair kesin bir red yerine kuşkuyla yaklaşım söz konusudur. Vaad edilen azabın gelmemesi ile bu kuşkular yerini inkâra ve meydan okumaya bırakmıştır. “Bunun üzerine Lût’un kavminin cevabı: "Eğer sâdıklardansan,bize Allah’ın azabını getir." demekten başka bir şey olmadı. "Rabbim,müfsidler kavmine karşı bana yardım et." dedi. (Ankebût:29-30) Görüldüğü gibi henüz azabın ne zaman olacağına dair Allah’ın gönderdiği resûller Hz. Lût’a gelmemelerine rağmen Hz. Lût’a “Sözüne sadıksan vaad ettiği azabı getir” şeklinde meydan okumaktadırlar. “(Resûller şöyle) dediler: “Ey Lût! Muhakkak ki biz,senin Rabbinin resûlleriyiz. Onlar sana asla ulaşamazlar. Hemen gecenin bir kısmında hanımın hariç, ailen ile gece çık, yürü. Sizin içinizden biriniz geri dönmesin. Çünkü onlara isabet eden şey, ona da isabet eder. Muhakkak ki onlara vaat edilen vakit, sabah vaktidir. Sabah vakti ne kadar da yakın değil mi?” (Hûd:81)Hz. Lût ve yanındakiler her ne kadar Allah’a iman etseler de, ahlâksızlıkları yapmasalar da âfetin içinde kalmaları veya çıktıktan sonra bir şeyleri unutarak geri dönmeleri ile onların da öleceği âyette özellikle vurgulanarak âfetin inanan-inanmayan, namuslu-namussuz, ahlâklı-ahlâksız gibi bir ayrım yapmadığı hatırlatılmıştır.

--------------------------------------------

171- Geride kalan ihtiyar kadın hariç.

Acûz; her iki cins içinde acze düşmüş ihtiyarlar için kullanılır.Türkçedeki karşılığı kocamaktır. Gerek Şuarâ 165 “Siz âlemlerden erkeklere mi gidiyorsunuz?” gerek “Ya kavmim, işte bunlar kızlarım!Onlar sizin için daha temizdir. (Hicr:67) ve gerek “(Lût şöyle) dedi:“Keşke size karşı benim bir kuvvetim olsaydı veya benim güçlü, kuvvetli taraftarlarım olsaydı.” (Hûd:80) gibi birçok âyetin ifadesine dayanarak ağırlıklı olarak kavminin bayanlarının Hz. Lût’a iman ettiği kanaatindeyiz. Zira Hz. Lût’un eşinin arkada bırakılmasına dair vurgunun sıklığı bu nedenle yapılmaktadır.

--------------------------------------------

172- Sonra diğerlerini dumura uğrattık

‘’Demmera-yudemmiru-tedmiran’’ fiili; dumura uğratmak, yerle bir etmek anlamlarına gelir. “And olsun, onlara sabahleyin erkenden kalıcı bir azap geldi. “Haydi, azabımı ve uyarılarımı tadın!” dedik.” (Kamer:38-39)Görüldüğü gibi kavim felâkete karşı önceden uyarılmıştır. Bu hakîkat bir sonraki âyette de ifade edilecektir.

--------------------------------------------

173- Ve onların üzerine yağmur yağdırdık. Artık ne kötüdür uyarılanların yağmuru!

Matar kelimesi “yağmur” anlamına gelir. Kurân, türevleriyle 15 yerde kullandığı matar’ı “bela” anlamını çağrıştırır biçimde bela yağmuru şeklinde de kullanmıştır. Lût Nebi, gecenin son saatlerinde ehliyle birlikte memleketinden ayrılınca, şafak vakti korkunç bir patlama ve şiddetli bir deprem olmuş, çöken havzanın üzerine volkanik taşlar yağmur gibi yağıp şehirleri kaplayarak yok etmiştir.

--------------------------------------------

174- Muhakkak ki bunda mutlaka bir âyet vardır. Ve onların çoğu inanmadılar.

Doğa olayları ile kitlesel yok oluşlar Kurân’da çok detaylı ve farklı örnekler üzerinden anlatılmıştır. Bir kavmi yok eden unsurlar diğer bir kavim için tekrarlanmamıştır. Kurân’da tufan ve selle helâk olan tek kavim Nûh’un kavmidir. Ad fırtınayla, Semûd volkanik patlamayla, Lût tektonik çökmeyle, Eyke kara günün (gölge gününün) azabıyla yok olmuşlardır. Bu farkların sebebi, hepsinin birer ibret/âyet olmasıdır.

--------------------------------------------

175- Ve muhakkak ki senin Rabbin, elbette Azîz’dir Rahîm’dir.

İnsanların manevî ahlaksızlıklarla, tabiî âfetlerle veya savaşlarla zelil olmasına engel olan muttakiler, Allah’ın Azîz ve Rahîm esmalarından en çok nasiptâr olanlardır.

--------------------------------------------

176- Eyke ashâbı resûlleri yalanladı.

Eyke kelimesi“ağaçları çok sık olan ormanlık bölge” anlamına gelir. Ayrıca Eyke’nin,Tebuk’un eski ismi olduğunu da söyleyenler olmuştur. “Ashabu’l Eyke” de, Hz.Şuayb’ın kendilerine resûl olarak gönderildiği Medyen halkıdır. Bazı müfessirler, Eyke halkının, Medyen halkından ayrı bir kavim olduğunu söylemişlerse de Arâf sûresinde Hz. Şuayb’in Medyen halkına söyledikleriyle burada Eykeliler’e söylediği sözlerin birbirine çok benzemesi, bu iki ismin aynı kavmin farklı yönlerden ele alınışı ile alakalı olabilir. Şöyle ki Medyen o bölgenin genel adı iken Eyke o bölgedeki bir kavmin ismidir. Medyen toprakları Hicaz’ın kuzeybatısından Kızıl Deniz’in doğu sahiline, Güney Filistin’e ve Sina Yarımadası’nın bir bölümüne kadar uzanan kavşak bölgede yer alıyordu. Medyenliler, ağırlıkla ticaret ile uğraşan tüccarlardı. Onların yerleşim merkezleri Yemen ile Suriye’yi, İran Körfezi ile Mısır’ı birleştiren uluslararası ticaret yolu üzerinde bulunuyordu. 

--------------------------------------------

177- Şuayb onlara: “Siz takvalı olmayacak mısınız?” demişti.

Kurân-ı Kerîm’de bu sûrenin dışında A’râf, Hûd ve Ankebût sûrelerinde Hz. Şuayb, Medyen ve Eyke kavimleri hakkında âyet-i kerîmeler mevcuttur. İlk takva talebi emîn elçinin getirdiği âfet haberini dikkate alıp sakınma tavsiyesidir.

--------------------------------------------

178- Muhakkak ki ben, sizin için emîn bir resûlüm.

--------------------------------------------

179- Öyleyse Allah’a karşı takvalı olun. Ve bana tâbi olun.

İkinci takva talebi de âfeti yasalara bağlayan kadirimutlak olan Allah’a karşı takvalı olma, yani inançsal sorumlukları yerine getirme emridir.

--------------------------------------------

180- Ve ona karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim sadece âlemlerin Rabbine aittir.

İnsanların inançları, maddî ve manevî hassasiyetleri, korku ve kaygıları üzerinden para kazanmamak gerekir. Zira bu sûistimal edilebilen bir alandır.

Hz. Şuayb, tüccar Eykelileri yaşadıkları bölgeyi bekleyen afetle alakalı uyarmıştır. Bu uyarıyı dikkate almamalarının sebebi hırsız olmalarıdır.

--------------------------------------------

181- Ölçüyü ifa edin! Ve muhsirîn den olmayın.

Muhsirîn kelimesi“eksilmek, düşük göstermek” anlamına gelen “ehsera’’ kökünden gelir. Kelimenin temeli olan “husr ve hüsran” ise, sermayenin azalması,batmak, zarar ve ziyana uğramaktır. Aslında buradaki kayma sadece terazi ve metre ile ölçüp biçmeyle değil, zihindeki tasavvur kaymasına işarettir. Zira tasavvurdaki ölçü yamulursa insanın elindeki de yamulur. Yanlışın kaynağı ölçüde, tartıda değil ölçendedir. Depremde ince ve eksik demir kullanmak,maliyeti düşürecek şekilde kaçak kat çıkmak statiği hesaba almamak vs. Kurân’ın veyl olsun lanet olsun dediği Muhsirin olup ölçüyü hakkıyla ifa etmemektir. Çözüm bir sonraki âyettir.

--------------------------------------------

182- İstikâmet üzere olanların kıstası ile tartın/ölçün/değerlendirin.

Vezin bir şeyi bir sabite ile karşılaştırmak, tartmak, kıyaslamak manasındadır. İstikâmet üzere olanların değer yargıları, referans noktaları, ilkeleri ile kıyaslamanın değeri ve önemi vurgulanmaktadır.

Kıst,  genellikle “adâlet”diye açıklanmıştır. “Kıst” kelimesi tam olarak “adâlet” demek değildir. Çünkü adâlet “birebir karşılık, denge,denklik, eşitlik” demek iken, “kıst” kelimesi “nasip, hak edilmiş olan pay” demektir.(Lisanül-Arab) Adâlet zaten Arapçadır ve Kurân’da geçer. “İnnaallâhe ye’murubil’adli vel-ihsâni… /Muhakkak ki Allah adâleti, ihsanı… emreder.’’ (Nahl:90) Adl/adâlet bazen gizli olabilir. Fakat kıst açıkça ortaya konulur.Kıstas kelimesi de bu köktendir. Yine Türkçemizde kullandığımız taksit(hakkı olan bir şeyi belli zamanlara pay pay bölmek) kelimesi de bu köktendir.

--------------------------------------------

183- İnsanların hak ettiği şeylerden kısmayın ve yeryüzünde fesat çıkararak bozgunculuk yapmayın!

Allah başkalarının zaafından istifade edip fırsatçılık yapanları sevmediğini Kurân’ın başka âyetlerinde de ifade etmektedir. “İnsanlardan alırken ölçüp tarttıklarında tastamam,onlara vermek için ölçüp tarttıklarında ise noksan yapan hilekârların vay haline!” (Mutaffifin:1-3) Bencillik duygusu kendimizi korumak için geliştirdiğimiz beşerî bir güdüdür. Bu yüzden her şeyin kendi lehimize olmasını arzu ederiz. Bunu arzularken başkalarının aleyhine davrandığımızın ya farkında olmayız veya buna aldırış etmeyiz. Kendi hakkımız söz konusu olduğunda kılı kırk yararcasına hassas davrandığımız hâlde, başkalarının hakkı söz konusu olduğunda aynı hassasiyet ya zayıflar veya tamamen yok olur. İşte Kurân terbiyesi başkalarının haklarının da en az kendi haklarımız kadar önemli olduğunu telkin eder. Yukarıda zikredilen âyetler kendi haklarının başkalarının haklarından üstün olduğu zannına dayanarak hareket edenleri şiddetli bir şekilde uyarır. Hem zihin hem de aletle yapılan ölçme ve değerlendirmelerde aynı şekilde hassas davranmamız, kendimizi başkalarının yerine koyarak âdil olmamız gerektiği emredilir. Bu yapılmazsa,  iktisadî ve sosyal düzenin fesada uğrayacağı ve bunun toplumu huzuru ve düzeni bozacağı hatırlatılmaktadır.

--------------------------------------------

184- Ve sizi ve evvelki nesilleri yaratana karşı takvalı olun!

Cibille kelimesi nesil, toplum ve kuşak anlamında çevrilebilir. Çok büyük ve kalabalık insan toplulukları için kullanılan bir isimdir. Bu âyette önceki kıssalardaki gibi ‘’Allah’a karşı takvalı olun!’’ denmemesinin sebebi artık önceki nesillerin ibret verici hâllerinin Eyke anlatımı ile sonlanması olabilir. Evvelki nesiller denilerek bundan önce sayılan tüm kıssaları kapsayan genel bir kapanış cümlesi kullanılmıştır. Yaratan, bizim içimizdeki menfaatçi fırsatçılığı bilmekte ve bunları doğru yönetmenin yollarını kıssalar üzerinden sunmaktadır.

--------------------------------------------

185- Dediler ki: “Sen sadece büyülenmişsin.”

İktisadî ve sosyal adâlet talepleri normal dışı gösterilerek bertaraf edilmeye çalışılmaktadır.

--------------------------------------------

186- Ve sen, bizim gibi bir beşerden başka bir şey değilsin. Ve biz, seni mutlaka yalancılardan zannediyoruz.

Resûllerin hak çağrılarına karşı çıkıp onlardan beşerüstü mucizevî şeyler bekleyenler kesinlikle, dürüst ve erdemli muttakîler değillerdir. Gerçek müminler resûllerin tamamına mucizeye ihtiyaç duymadan iman edenlerdir. Âyetteki zan, felâket haberine karşı duyulan ilk şüpheye işarettir ve ispat istenecektir.

--------------------------------------------

187- Öyleyse eğer, sâdıklardan isen üzerimize gökyüzünden bir parça düşür!

Âyette eğer sözüne sâdıksan şeklinde bir kullanım yapılmıştır. Buradan Hz. Şuayb’ın başımıza taş yağacak şeklinde bir uyarı ile onların yaptığı hileleri engelleme girişimi olduğu anlaşılmaktadır.

--------------------------------------------

188- Dedi ki: ‘’Rabbim, sizin yaptıklarınızı çok iyi bilir.”

Yaptıkları ameller yüzünden Hz. Şuayb’ın hayatî önem taşıyan maddî ve manevî helâk haberine kayıtsız kalarak kulaklarını tıkamışlardır. Allah hak edilmişliğe göre hidâyeti verir.

--------------------------------------------

189- Bu yüzden onu yalanladılar.Böylece, “gölge gününün azabı” onları aldı. Muhakkak ki o, azîm günün azabıydı.

“Gölge Gününün Azabı”nı Arâf veHûd sûrelerinde bu kavmin helakini anlatan âyetleri anlamak ile mümkündür. “Böylece şiddetli bir sarsıntı onları yakaladı. Bunun üzerine kendi yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar. Şuayb’ı yalanlayanlar, sanki orada hiç var olmamış gibiydi. Yalanlayanlar, hüsrana uğradılar.” (Araf:91-92) “Ve emrimiz geldiği zaman Şuayb ve onunla beraber inananları, Bizden bir rahmetle kurtardık. Zâlim kimseleri bir sayha (güçlü patlama sesi) aldı. Böylece kendi diyarlarında dizüstü çöküp kaldılar. Orada hiç yaşanmamış gibiydi. Medyen kavmi de Semûd kavminin uzak olduğu gibi uzaklaştırılmadı mı? (Hûd:94-95) Bu kadar bilgiden sonra gölge gününün (kara günün) azabının ne olduğu hakkında tabiat kitabından örneklere bakmak gereklidir. Dünya’ya büyük göktaşlarının çarpması sık rastlanan bir olay değildir, birkaç yüzyılda bir olur. En son 1908’de Sibirya’nın Tunguska bölgesine bir göktaşı düşmüş ve yerleşimin yoğun olmaması nedeniyle bilinen can kaybı olmasa da 2000 km karelik bir ormanlık alanı yerle bir etmişti. Aynı göktaşı dört-beş saat sora düşmüş olsaydı Rusya’nın en büyük şehirlerinden biri olan Saint Petersburg’a düşecek, bu kalabalık kentte dev bir nükleer patlama etkisi yaratmış olacaktı. 2013’te ise daha küçük çaplı bir göktaşı Rusya’nın Chelyabinsk bölgesinde yerden 30 km yukarıda parçalanmış,1400 kişinin yaralanmasına neden olmuştu. 500 kiloton gücündeki bu patlama 30 Hiroşima bombasına eşdeğerdi; fakat patlamanın çok yüksekte olması etkisini azaltmıştı. Tarihte bu olaylar tekerrür etmiş ve bir medeniyeti tarih sahnesinden silmiştir. Bu sûrede yer alan geçmiş kavim ve resûllerin kıssalarının sonuncusu da bu şekilde tamamlanmıştır.

--------------------------------------------

190- Muhakkak ki bunda,mutlaka bir âyet vardır. Ve onların çoğu, inanmadılar.

Dünya üzerinde kurduğumuz ve yıkılmaz sandığımız medeniyetlerin sadece bir göktaşı kadar canı olduğunu bilmek gerçekten korkutucu bir hakîkat, ibretlik bir âyettir.

--------------------------------------------

191- Ve muhakkak ki senin Rabbin, elbette Azîz’dir, Rahîm’dir.

Ölümcül bir uzayın içinde, Allah’ın merhametiyle kurduğu sistem sayesinde izzet ve güvenle yaşamaktayız.

--------------------------------------------

192- Ve muhakkak ki O,gerçekten âlemlerin Rabbinden indirilmiştir.

Yaptığımız yorumlar hiç değilse bile bildiğimiz âlemler ölçüsünde/çapında olmalıdır. Kıssalar sona erdikten sonra anlatımın seyri, sûrenin giriş bölümünde ele alınan konuya tekrar dönerek kaynağın güvenilirliği pekiştirilecektir. Zira vahyin ufuk bilgileri, bizi dünyada ve âhirette güven içinde yaşatmayı önceler. Bundan mahrum kalmamanın yolu, mesaja güvenmekten ve gereğini yapmaktan geçer. Geçmiş kavimlerin güvenmemesi ve gereğini yapmaması üzerinden verilen asıl mesaj da budur.

--------------------------------------------

193- Onu, Rûhu’l-Emîn indirdi.

Rûh kelimesi Kadir 4,  Şurâ 52, Nahl 2, Mü’min 15 ve İsra 85’te doğrudan “vahiy” ya da “vahyin kaynağı” anlamında ‘’ilâhî bilgi’’ için kullanılır. Bu nedenle hayata anlam ve amaç katan ilâhî bilgiyi, emîn resûle getiren ‘’emîn güç/melek’’ manasında anlaşılmıştır. Peki rûh neden inmiştir?

--------------------------------------------

194- Senin kalbine. Uyarıcılardan olman için.

Nezir, bilgiye dayalı uyarı demektir. Bilgi ancak akıl ile değerini bulur. Kalp ile kan pompası olan yürek değil; algılama, düşünme, bilme, hissedip inanma eylemlerinin toplandığı merkez kastedilmektedir. Aklın gelen bilgiyi sağlıklı değerlendirmesinin yolu, ilâhî manaların anlaşabilir seviyede örneklendirilmesi ve beşerî bir lisana indirgenmesine bağlıdır. Bu dilin de,açık ve anlaşılır bir şekilde kullanılması gerekir.

--------------------------------------------

195- Açık ve açıklayıcı bir lisân ile.

Allah, mesajını herkesin kolayca anlayabileceği apaçık bir lisân ile indirmiştir. Maksat, mahza anlaşılmaktır. "Kuranen arabiyyen" ve "hukmen arabiyyen"(Rad:37)ifadelerini biz Arap kelimesinin lugat manası ile çevirmeyi uygun görüyoruz.Zira günümüzde Arap denince insanların zihnine sadece belli bir coğrafyada Arapça konuşan bir ırkın adı gelmektedir. Kurân’da ise bağlama göre değişmekle birlikte genellikle bir ırktan değil meramın sağlıklı aktarılmasından bahsedilir. Mesela “hükmen arabiyyen” ifadesine “Arapça hükümler” denmesi mantık dışıdır. Zira hem nüzul ortamında, hem 14 asırlık süreçte, hem de günümüzde Kurân’ın Arapça olmadığını söyleyen, iddia eden yoktur. Aynı zamanda Arapça hükümler ile İngilizce, Fransızca, Türkçe, Farsça hükümler denmesi arasında hiçbir fark yoktur. Zira hepsi konuşulan lisânlardan bahseder. Ancak “Arabbiyyen”kelimesine kök manasını verdiğinizde artık orada mana yerel bir lisan veya ırkı kastetmekten çıkıp âlemlerin Rabbinin hitabına uygun evrensel bir mahiyet kazanacaktır. Peki Arâp kelimesinin manası nedir? Arap kelimesi göçebelerin hayatını ifade eden “erebhe”den gelir. Kelimenin “çöl, çölde yaşayan kimse, açıkta kalan’’ mânasına geldiğini kabul edenler olmuştur. “Kara ülkesi” veya “step” anlamına gelen İbrânîce arabha isimlendirmesi de ‘’açıkta,göçebe, kırsal, bedevi’’ hayatından temellenir. Hucurât 14’teki Bedevîler“İman ettik.” dediler âyetindeki el-arabu, a’râbî’nin çoğuludur. Yani a’râb,bir köy veya kasabada ikamet etmeyip badiyede,açıkta dolaşan bedevî göçebelere verilen isimdir. Arab ismi ise; köy veya kasabalarda yaşayanlar için kullanılır. Arap kelimesi ilk defa Asur Kralı III. Salmanasar’ın Suriye’de hüküm sürmekte olan küçük devletlerin isyanından vebunların bozguna uğratılmasından bahseden kitâbesinde geçmektedir. Bu kitâbelerde M.Ö 853’ten M.Ö 6. yy kadar Asur ve Bâbil kitâbelerinde Aribi, Arabu veUrbi adlarıyla sık sık rastlanmaktadır. 

Mubîn kelimesi sözlükte “kapalılığı ortadan kalkıp açıklığa kavuşmak” anlamındaki beyn (beynûnet) kökünün “if‘âl” kalıbından türeyerek “vuzuha kavuşan, açık seçik olan; açıklığa kavuşturan, açıklayan” mânalarına gelir (Lisânü’l-ʿArab, “byn” md.). Âyette“arabbiyyen” ile açık, fasih, anlaşılır kastedilmişken; mubîn ile açıklığa kavuşturan, açıklayan manası verilmiştir. Sonuç olarak açık ve açıklayıcı bir lisân ile Kurân, uyarıcılardan olması için emîn bir resul ile indirilmiştir.

“Arabbiyyen” kullanımını yerel bir lisân olmaktan çıkarmamızın diğer bir sebebi de bağlamın bunu desteklememesidir. Bir sonraki âyet bunun delilidir.

--------------------------------------------

196- Ve muhakkak ki O,evvelkilerin tabletlerinde mutlaka vardır.

Tablet; eski medeniyetlerden kalma, pişmiş veya güneşte kurutulmuş kilden yapılmış, üzerinde çivi yazısı ilemetin yazılı belgedir. Kurân’dan önceki ümmetler Arapça konuşmadıklarından “arabbiyyen”eArapça demek kendi içinde çelişecektir. Önceki ümmetlerde olan Arapça lisânı ile yazılan Kurân değil açık ve açıklayıcı bir tarzda muhataba sunulan manalardır. Zubur kelimesi hakkında Rağıb şu bilgileri vermektedir: ‘’Zubreh, büyük bir demir parçasıdır. Çoğulu, zuber şeklinde gelir. Bana demir kütleleri getirin (Kehf:96). Zubreh, istiare yoluyla bölünen şeyler için de kullanılmaktadır. “Onlar din konusunda aralarında bölük bölük (zuburân)oldular. (Müminun:53) Kalın yazıyla yazılan her kitabeye, zebur ismi verilir. Zebur, Hz. Davut’a inen kitaba özel isim de olmuştur. “Davut’ada Zebur’u vermiştik” (Nisâ:123) Arâf 150’de geçen “elelvâha” levha manasına gelmektedir. Kitap ve suhuf/sayfa zaten Arapçadır ve Kurân’da müstakil olarak geçmektedir. Zubur parça parça yazılı kitabe, tablet ve parşömenler demektir. Bu mana kökünden dolayı âyetteki “zubur” kelimesine yazıt, kitabe, taş plaka ve levha şeklinde arkeolojik kazılarda bulunan tablet manasını vermeyi uygun görülmüştür. İmam Ebu Hanife’nin ‘’Kurân’ı Arapça aslıyla okuyabilsin veya okuyamasın, bir kişi namazda Kurân’ın tercümesini okursa namazı geçerli olur.’’ şeklindeki ilk görüşünü destekleme konusunda işaret ettiği delillerden biri de bu âyettir. Allame Ebu Bekir el-Cessas’a göre, bu iddianın temeli şudur: “Allah, Kurân’ın önceki kitaplarda da olduğunu söylüyor,önceki kitapların hepsi Arapça değildi. O halde, eğer tercüme edilir ve başka bir dille sunulursa, bu da yine aynı manaya gelecektir.” (Ahkâmu’l-Kurân,3/429)

Mısır tabletlerinde bulunan ve Aheneton’a isnat edilen bir şiir şöyledir: “Aton uludur, birdir, tektir; ondan başka yoktur, bir tanedir, odur her varlığı yaratan. Görünmeyen bir ruhtur. Başlangıçta tek o vardı. Ezelden beri süregelen, ebediyete kadar bâki kalan Aton gizlidir.Yaratılanlara her zaman sır kalandır.” Görüldüğü gibi eski mısır tabletleri, Sümer kitabeleri tamamen Kurân’la mutabık cümleler kurmaktadır. Kurân’ın bazı ifadelerine benzer ifadelerin evvelki uygarlıkların yazıtlarında yer alması bazı ateist ve deist gruplar tarafından Kurân’ın oralardan kopya edildiği şeklinde yorumlanmaktadır. Ancak farklı zaman aralıklarında ve coğrafyalarda yaşamış bu kadar medeniyetin tek şeyi söylemesi birbirlerini kopyaladığını değil, tam aksine tüm bunların tek kaynaktan geldiğini gösteren en önemli bilimsel verilerden biridir.

--------------------------------------------

197- Ve Benîisrail’in ulemâsının O’nu bilmesi, onlar için bir âyet olmadı mı?

Ulemâ, âlim sözünün çoğulu olup âlimler demektir. Bilgililer, âlimler, bilim adamları manasındaki ulemâ zamanla sarıklı, sakallı, ruhban sınıfı manasına indirgenmiştir. Mekkî sûrelerdeki bu ilk nesil kitabî bilgi ile pek de haşır neşir olmayan sözlü kültürün çocuklarıdır. Ancak ehlikitap denen özellikle İsrailoğulları’nın âlimleri bilgiyi yazı ile koruduklarından onlara bir âtıf yapılmıştır. Bu âtıf,bilginin kitabîleşmesi gerektiğini de göstermektedir. Eski kadim uygarlıklar dışında İbrani dinler denen yakın coğrafya ve zamana ait kitaplar ve o kitaplardan bilgisi olanlar Kurân’ın mesajına mutabık bilgiler vereceklerdir. Kurân kendisinden önce inenleri kendi anlattıklarına delil olarak sunmaktadır. Bir bilginin kadim inançlarda da olması bilginin kaynağının tek kaynaktan neşet ettiğini gösteren önemli referans, âyet/işaret ve alâmetlerdendir. 

--------------------------------------------

198- Ve eğer Biz, O’nun bir kısmını acemce indirseydik.

--------------------------------------------

199- Böylece onlara, O’nu okusaydı yine O’na inanmazlardı.

Acem kelimesi “dili iyi konuşmamak, anlatımda eksikliğin, pürüzün olması, açık seçik olmayan,derdini anlatmada acemi” demektir. Acem,195. âyetteki “arabiyyen”in tam zıddıdır. Arabiyyen apaçık, acem(ce) ise açıklayamayan/kapalı demektir. Sözü güzel anlamayan ve konuştuğunu açıkça anlatamayan kimseye deArap olsun veya olmasın acem denirdi. Ancak bu kelime sonraları anlam daralmasına uğrayarak sadece Arap olmayan ve Arapça konuşamayan kimseleri belirtmek için kullanılır olmuştur. Özetle Arap, düzgün-fasih-açık seçik demek iken acem,düzgün açıklayamayan, sözü karıştıran,ağdalı bir dil ve gereksiz süslemelerle dolambaçlı laflarla manayı boğan demektir. Âyetteki bu ifadeler, nüzul ortamında bir sorunun ve iddianın olduğunu bize göstermektedir. Hem Kurân hem de onu getiren elçi sıradanlıkla suçlanıp beğenilmemiştir.“Bu ilâhî mesaj, şu iki şehrin en büyük (adam)larından birine inmeli değil miydi?” (Zuhrûf:31) ‘’Bu olsa olsa, ancak bir beşer sözüdür. (Müddessir:25)İlâhî hitabın sade, anlaşılır, gereksiz süs ve ağdalı ifadelerden uzak olması inkârcılar tarafından beşerî bir hitap olarak lanse edilmiştir. Bu durum Kurân’ın belâgat yönünün güçlü olmasıyla karıştırılmamalıdır. Zira belâgat ‘’ sözün fasih ve açık seçik olması’’ anlamında mastar olup otoriteler tarafından genellikle ‘’ bir fikrin sözlü veya yazılı olarak yerinde,zamanında ve yeterince kelime ile ifade edilmesi’’ olarak tanımlanır. Bu bakımdan ‘’arabiyyen’’ ifadesi bir nevi bu belâgata yapılan vurgudur. Acem kelimesi ise hem dilin yetersizliğinden dolayı meramın anlatılamaması hem de yüksek düzeyde ağdalı bir dil, süslü ve sanatlı bir anlatımla toplumun bir kesimine hitap eden, halkın çoğunun anlayamadığı; cümlelerin dolambaçlı, anlamın kapalı olduğu, güç anlaşılan ifade demektir. Yani çok şey söyleyip hiçbir şey anlatmamaktır.Bir nevi ses uyumsuzluğu, gürültü demek olan kakofoni veya safsatadır.

Âyetteki ‘’ba'dı’’ ifadesi ‘’kısımlık’’ manasındadır. Bu ifade Kurân’ın manasının bütünlüğüne işaretle; bölgesel, sınırlı, yerel ve konjonktürel bir hitap olmadığını ifade eder. Eğer basit bir bedevinin bile anlayacağı sadelikte açık olan Kurân’ın bir kısmında bile ağdalı, ağır, süslü püslü ve karmakarışık bir lisân kullanılsa idi yine de onlar inanmayacaklardı.

Kıraatin tilavetten farkı, tilavette ‘duyurma ve takip etme’ söz konusu iken; kıraatte ‘anlamanın, kavramanın öncelendiği okuma’ söz konusudur. Hiçbir insan anlamadığına güvenmez, kabul edip de iman edemez. Eğer siz anlamadığınız, bilmediğiniz bir şeye iman ettiğinizi iddia ediyorsanız biliniz ki o iman kesinlikle iman değildir. Kurân’ı sağlıklı anlamak kesinlikle bir lisân/dil problemi değil bir ‘kavrayış ve anlayış’ meselesidir. Eğer anlayışınız sağlıklı değilse isterseniz Arap dili profesörü olun, Kurân’ı yinede sağlıklı anlayamazsınız. Velit bin Muğire veya Ebu Lehep Arapça bilmiyorlar mıydı? Bu nedenle Arap ve Acem ırksal veya dilsel iki kutbu değil ‘kavrama ve anlama’ farklılığını ifade eden iki zıt kavramdır, Allahualem.

--------------------------------------------

200- Biz O’nu, mücrimlerin kalplerine işte böyle soktuk.

Mücrim suçlu demektir. “Seleknahu” ibaresindeki “hu” kelimesi vahye gidebileceği gibi önceki âyette geçen “inanmamaya” da gidebilir. Bu durumda“İşte Biz inkârı onların kalplerine öylesine soktuk ki onlar Kurân’ı reddetmek için çeşitli bahaneler ararlar.” şeklinde olur. Geleneksel kabulün dışındaki mânaya göre “Biz Kurân’ı apaçık ve açıklayan bir dille indirmek ve manasını bildirmek sûretiyle onların kalbine/akıllarına iyice yaklaştırıp yerleştirdik, ama onlar yine de inanmazlar.” şeklinde yorumlanabilir. Biz bu kanaatteyiz. Çünkü Allah, Kurân’ı onların idrakine iyice yaklaştırıp yerleştirmek için geçmiş medeniyetlerden kıssalar seçmiş, eski tablet, yazıt ve kitabelerle benzeşen cümleler kullanmıştır ki mükellefiyet sonucu âdil yargılanma gerçekleşebilsin.İnsanlar ancak önceden belirlenmiş kanunlara uygun yargılanabilirler. Eğer yasaklar kanunen kayda geçirilmemiş ve önceden beyan edilmemişse insanları yargılayamazsınız ve adâleti sağlayamazsınız.

--------------------------------------------

201- Onlar elîm azabı görmedikçe ona inanmazlar.

Bu âyetteki “azabun elîm” terkibi cehennemi de kapsayan azap iken 156. âyetteki “azabe yevmin azîm” terkibi kavmi bekleyen doğal âfet manasındadır. Azabın yanına elîm sıfatı getirilerek bu azabın azîm günün azabı gibi geçici değil sürekli ve daha genel olduğu vurgulanmıştır. İnsanın doğası, görüp yaşayarak inanma eğilimindedir. Ancak bazı şeylerin tecrübe edilmesi geri dönüşsüz bir sonuç doğurur. Helâk olan kavimler, maalesef elçilerin getirdiğinin doğru olduğunu yaşayarak öğrenmişlerdir.

--------------------------------------------

202- Böylece o, onlara ummadıkları anda ansızın gelir.

Beğt, bir şeyin beklenmedik bir anda aniden meydana gelmesidir. Yapılması gerekenleri erteleme şeytanî bir aldatmacadır. Hz. Ali’nin dediği gibi: “Yarına bırakma! Bakarsın yarın olur da sen olmazsın.”

--------------------------------------------

203- Bu yüzden derler ki: ‘’Bize zamanı verilir mi?’’

Bu soru, ansızın gerçekleşecek olan elîm azabın zamanını önceden öğrenme amaçlıdır. Erteleme mantığının temelinde ölümün uzak görülmesi yatar. Hayırlı ve doğru olanın emek gerektirmesinden dolayı beşer, onu sürekli son ana bırakma eğilimindedir.

--------------------------------------------

204- Yoksa onlar azabımızı acele mi istiyorlar?

İnsanın, son saatin veya öleceği günün tarihini kesin olarak bilmek istemesindeki amaç ölüm gelmeden elinden gelen her şeyi yapma telaşı değildir. Zaten böyle bir bilgiye sahip olmak imtihan mantığına da aykırıdır. Bu soruyu soranların yaşadıkları hayat, ölüm sonrasına hazırlıklı bir hayat olmadığından azabı öne almak olarak cevaplandırılmıştır. Kurân “Azabı acele mi istiyorsunuz?” diye sorarak ‘’Belanızı aramayın!’’ imasıyla, konuyu dünyevi imkânlara ve onun veriliş amacına bağlayacaktır.

--------------------------------------------

205- İşte gördün mü? Onları senelerce metâlandırsak bile.

Metâ, geçici haz ve lezzetler demektir. Dünyadaki maddî kazanımlar için kullanılır. İnsana ölümü unutturan en önemli etken dünyevî imkânlardır. Ölümü unutmak, ölmeyeceğini zannetmek değil ölüm sonrası için hiçbir hazırlık yapmamaktır.

--------------------------------------------

206- Sonra onlara vaad olundukları şey geldi.

Hesapsız ve sorumsuz yaşanılan hayat ile alâkalı Allah’ın önceden uyararak vaad ettiği, hesap günü gerçeği ve âhiret bilincidir.

--------------------------------------------

207- Onların metâlandıkları şeyler, onlara fayda vermedi.

Önceki kavimlerin maddî güç ve servetleri onları ne fizikî ne de manevî helâkten korumuştur. Ancak hem maddî hem manevî helâkten koruyan tek kalkanın takva olduğu ifade edilmiştir.

--------------------------------------------

208- Ve biz hiçbir toplumu,uyarıcı olmadıkça helâk etmedik.

Allah’ın jeolojik, biyolojik, fizyolojik yasaları olduğu gibi sosyolojik yasaları davardır. Allah’ın yarattığı kâinatın tamamında kesinlikle bir rastgelelik/tesadüf söz konusu değildir. Hastalıklar ve âfetler dâhil dünyada her ne oluyorsa mutlaka bir sebep sonuç prensibiyle olmaktadır. Ancak Allah’ın sünnetini doğru anlayanlar maddî ve manevî uyarı âyetlerini sağlıklı okuyabilir. Uyarıları yalanlamak, kulak ardı etmek ve bunları görmezlikten gelmek ile oluşacak ölümlerden,helâklerden, toplu yok oluşlardan kesinlikle Allah suçlanamaz ve sorumlu tutulamaz. Bu hakîkatin herkes tarafından bilinmesi gerektiği şöyle ifade edilir: 

--------------------------------------------

209- Zikret ki biz, zâlimler olmadık.

Âyetlerin tamamına yayılan biz ifadesi önemlidir. “And olsun, Lût onları bizim şiddetli azabımızla uyardı. (Kamer:36) Veya bir önceki âyette olduğu gibi “Biz helâk etmedik” gibi. Allah bu bağlamda olduğu gibi dünya ile alakalı ben zâlim olmadım veya ben helâk ettim dememektedir. Ancak Kurân’da “Muhakkak ki Ben, Ben Allah’ım. Benden başka İlâh yoktur. Öyleyse Bana kul ol ve Beni zikretmek için salâtı ikâme et!” (Tâhâ:14) der. ‘’Bizim eşimiz, benzerimiz yoktur.’’ demez. Tekil olarak “Onun misli gibi yoktur.”(Şura:11) şeklinde kullanılır. Biz kullanımının ilk sebebi dolaylı yaratılma ve Allah’ın helâka, zulme, kötü görünen her şeye mesafe koymasıdır. Allah’ın en başta koyduğu ilke ve yasalara hür iradeyle uyulmaması durumunda insanın veya insanların başına gelen olumsuzlukların fâili olmayacağını biz ifadesi ile Kurân dipten dibe işler. Mutlak ve aşkın olanın biz kullanımının görmezden gelinmesi, helâk olan kavimler örneğinde olduğu gibi Allah’ın süphan (aşkın) oluşuna aykırı anlaşılmalara sebep olmuştur. Oysa ilke nettir: “Sana güzellikten her ne gelirse bil ki Allah’tandır, kötülükten de başına her ne gelirse anla ki sendendir. (Nisa:78)

--------------------------------------------

210- Ve O’nu şeytânlar indirmedi.

Şeytân kelimesi, Arapça ‘ş-t-n’ fiilinden türemiştir. ‘Ş-t-n’ fiili, uzaklaşmak manasına gelen bir fiildir.Doğruluk, erdem, merhamet, güzellik, iyilik, paylaşım ve insanî değerlerin tamamından uzaklaştıran bütün fiillerin otak adıdır. Şeytân, İblis gibi özel birisim değil bir sıfattır. Şeytânlar bir ırk veya insandan farklı bir tür ismi değil ortak kötülüklerin tamamını ifade eden sıfatların genel adıdır. Kurân’ın indirilmesi, insanî değerleri yok eden ortak kötülükle savaşılması içindir. Kurân, şeytânî plânlara alet edilmemelidir. Zira onu şeytânlar indirmedi.

--------------------------------------------

211- Ve bu ne onlara yaraşır ve ne de ona muktedir olurlar.

Şeytânî duygu ve düşüncelerin Kurân’a sızması, onun verdiği evrensel ve insanî değerler, kurduğu sistemsel bütünlükle tezat oluşturur. Âyet, Kurân’ın manaya dayalı iç mantık ve ahenk ile korunmasına da bir âtıf yapmaktadır.

--------------------------------------------

212- Muhakkak ki onlar,işitmekten kesin olarak uzaklaştırılmıştır.

Âyetteki sem’a kelimesi gaybî bilgilerden haberdar olma ve onları duysa da sağlıklı anlayamama manasındadır. Ma’zulûn kelimesi ise “uzak tutulanlar” demektir. Dünyevî çıkar ve nefsanî arzular bazen hakîkatin anlaşılmasına engel teşkil edebilir. Şeytani duygu ve düşünceler Kurân’ın anlaşılmasındaki en büyük engeldir.

Gaybı yalnız Allah bildiğinden onun dışındakilerden gelecekle alâkalı bir şeyler ummak, dua ve isteklerde bulunmak şirke götürür.

--------------------------------------------

213- Öyleyse Allah ile beraber diğer bir ilâha dua etme. O takdirde azap edilenlerden olursun.

Âyetteki diğer ilâh ifadesi, sahte otoritelere (ilâhlara) yapılan ilâhî güç transferinden dolayıdır.Yoksa onun bizatihi ilâh olduğu manasında değildir. Âyetteki şirk boyutu “mindunillah”kalıbı ile gelen Allah’ın dûnunda aracılar edinmek manasında olmayıp“meaAllahi” Allah ile beraber başka bir otorite tanıma manasındadır. Aynı zamanda nüzûl ortamında, cin ve şeytânların da gaybî haberleri duyup insanlara getirdiği, onlara yardım ettiği inancını da bu âyetler reddeder. Bu tarz asılsız haberlerle kritik zamanlarda önemli kararlar alanları bekleyen sıkıntılara karşı âyet uyarmaktadır. Bu uyarıyı herkes çevresindekilerden başlayarak yaymalıdır.

--------------------------------------------

214- Ve aşiretinde sana en yakının olanları uyar.

En ideal iletişim merkezden periferiye/çevreye yayılan iletişimdir. Yakınlardan başlanan tebliğ dışarıya açılımda bir koruma da sağlayacaktır. Aşiret,kendisine inanan ve güvenen akraba, hısım, tanıdık ve yakın çevresinde olanlardır.

--------------------------------------------

215- Ve müminlerden, sana tâbi olan kimselere kol kanat ger.

Vahfid cenâhake ibaresi lâfzen “Kanadını indir!” demektir. Bu, şefkat ve merhameti anlatan deyimsel bir ifadedir.

--------------------------------------------

216- Eğer onlar, sana âsi olurlarsa, o zaman de ki: “Muhakkak ki ben, sizin yaptıklarınızdan beriyim.”

Resûlün getirdiği ilkelere isyan aslında savaşa hizmet eder. Zira savaş ve barış zıt kavramlardır. Yapılan her barışçıl söylem veya eyleme muhalefet sadece ve sadece savaş çığırtkanlarının işine yarar. Bu savaş, müminleri bölünme ve parçalanma sürecine sokabilecek iç isyanlardır. Bedevi ve emir almaya alışmamış âsilere karşı Allah’a nasıl tevekkül edip dayanacağı sonraki âyetlerde izah edilecektir.

--------------------------------------------

217- Ve Azîz ve Rahîm olana tevekkül et!

İslam’dan önceki dönemde“tevekkül” mefhûmunun bi­lindiğini şiirlerden anlıyoruz. Ancak o dönemdeki“tevekkül”, Kurân’daki anlayıştan farklı olarak “bir şahsa dayanmak ve güvenmek” manasında kullanılıyordu. Kurân bu kelimeyi sadece ve sadece Allah’a güvenmek ve dayanmak olarak kavramsallaştırmıştır. Tevekkül, mistik kültürdeki gibi çalışmayı ve sebebe sarılmayı terk edip, “Allah’ın dediği olur.” diyerek bir kenara çekilmek değildir. (Bkz. Neml:79, Hûd:123, Enfal:61) Hz. Ömer, Medine’de boşta gezen bir gruba: “Siz necisiniz?” diye sordu. Onlar da: “Biz mütevekkilleriz” dediler.Bunun üzerine müminlerin emiri: “Hayır, siz mütevekkil değil, müteekkil(yiyici)lersiniz. Siz yalancısınız, tohumunu yere atıp (ekip) sonra tevekkül edene mütevekkil denir” dedi. Bu olay tevekkülden ne anlaşılması gerektiğini çok güzel özetlemektedir.

Sûrenin başından buraya kadar,oluşacak âfet ve ölümlere karşı Rabbimizin nasıl merhametini gösterip kullarını gözettiği anlatıldı. Bundan sonra, toplumları bölen ve parçalayan iç âfetlere karşı Allah merhameti gereği insanlara bir yol daha gösterecektir.

--------------------------------------------

218- O, sen kıyâm ettiğin zaman seni görür.

Müfessirler bu âyetteki kıyâm ve sonraki âyetteki secde ifadelerini “Namaza durduğun zaman seni görmektedir.” anlamını vermişlerdir. Ancak bu yorum âyetin iç bağlamı ile uyumlu değildir. Bağlamda bir isyan ve Nebi’nin bu âsilere ve kendisine inanan ve güvenenlere karşı nasıl davranacağı konu edilmektedir.

O zaman bu âyetteki kıyâm isyana, zulme, savaşa ve haksızlığa karşı gösterilen tepki ve dik duruştur.

--------------------------------------------

219- Ve secde edenler arasında senin dolaşmanı da…

Sûrenin, henüz herhangi bir mescidin inşa edilmediği Mekke döneminin 7. yılında indiği göz önüne alındığında, bu âyette namaz kılanlar arasında dolaşma manası yoktur. Zaten namaz kılanlar arasında neden dolaşılsın? Secde edenler; resûle âsi olmayan, inanan ve ilâhî emir ve yönlendirmelere boyun bükenler manasındadır. Nebi’nin kol kanat gerilmesi gerekenler ile alâkalı tasarrufunu da Allah görmekte ve işitmektedir.

--------------------------------------------

220- Muhakkak ki O; O, Semî’dir Alîm’dir.

Doğru tevekkülü Rabbimiz anlatmıştır. Haksız taleplere yerinde ve zamanında kıyâm etmek/tepkiyi vermek, güvenen ve güven verenlere merhametli olmak Azîz ve Rahîm olana tevekküldür. “Ey o bütün iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse duysun: Allah onun yerine öyle bir kavim getirecek ki Allah onları sever, onlar Allah’ı severler, inananlara karşı boyunları aşağıda, hakîkati örtenlere karşı başları yukarıda, Allah yolunda mücadele ederler, dil uzatanın kınamasından korkmazlar, işte o Allah’ın fazlıdır, onu dilediğine verir ve Allah Vâsi'dir, Alîm’dir.’’ (Mâide:54)

--------------------------------------------

221- Şeytânların kimlere indiğini size haber vereyim mi?

Âyet böyle bir soruyu neden gündeme getirmiştir? Demek ki Resûl’ün barışçıl söylemi, şeytânî bir plân olarak lanse edilmektedir. Rabbimiz de şeytânî plân kurmak isteyenlerin karakteristik özelliklerini sayarak emin elçi ile farkını ortaya koyacaktır.

­--------------------------------------------

222- Aldatan günahkâr suçluların hepsine inerler.

Effâk; olması gereken şekilden başka bir şekle giren, yüzünü değiştiren her şey için kullanılmaktadır. Onun için estiği yönü değiştiren, yönünden sapan rüzgârlara mu’tefiket denir.Söz için, doğruluktan yalancılığa; fiilde, güzelden çirkine dönüyorlar demektir. (Rağıb) İfk (iftira) kelimesi de bu köktendir.

Esîm, günahkâr anlamına gelir. İsm; işleyeni kınanmaya müstahak kılan günâh demektir.Çoğulu âsâm’dir. İsm, sonunda üzerine ceza gerektiren suç ve günâh demektir. “Effâkin esîm” terkibi, çok yalan söyleyen ve yalancılığı huy hâline getiren günahkâr kişi anlamına gelir. Bu karakterdeki kişiler, sadece hevesleri peşinde giden, hep zevk ve eğlence arayan, hevalarına hitap eden söylemlerin peşinden giderler. Demek ki, geçmişte ve günümüzde Allah ile görüştüğünü,Resûl’ü rüyasında görüp gayb ile ilgili bilgiler aldığını ileri sürenlerin tamamına şeytânlar inmektedir. Âyet bu tarz tiplere kesinlikle tâbi olunmaması konusunda muhataplarını uyarmaktadır.

--------------------------------------------

223- Onlar, kulak kabartırlar ve onların ekserisi yalancıdır.

Şeytânî duygu ve düşüncede olanların bir başka özelliği de bu tarz gaybî haberleri öğrenmeye karşı bir ilgilerinin olmasıdır. Vahiy, onun alınışı, Kurân ve inançlarla alâkalı spekülatif her şeye kulak kabartıp ilgilenirler. Peki, neden ‘’Onların tamamı yalancıdır.’’ denmemiştir? Bunun sebebi şu olabilir: Aklına gelen şeytânî duygu ve düşüncelerin rahmânî olduğuna kendini inandırmış, akıl sağlığı yerinde olmayanlara da rastlanır. Kendisini mehdi ilan eden veya Resûl’ü rüyasında görenlerin çoğu yalancı, azı da akıl hastası olduğu için buna kendini inandırmış olanlardır.Bu sebeple ‘’tamamı’’ değil de ‘’ekserisi’’ ifadesi kullanılmış olabilir kanaatindeyiz. Üzücü olan bu tarz tiplerin her dönem taraftar kitleri bulabilmesidir.

--------------------------------------------

224- Ve şâirler; onlara sorumsuz akılsızlar tâbi olur.

Ğavîn, ‘el-ğayyu’ kökünden türetilmiştir. Ğayy, rüştün zıddıdır (Bkz. Bakara:256) Selîm kalbin zıddı olup aklın istikametini veya yolun doğrusunu yitirmek mânasını ifade etmektedir. Yine bu kelime azgınlık,sapma, şaşırma şeklinde açıklanmıştır.

Şu’arâu kelimesi şâirin çoğuludur. Şiir kelimesinin Arapçada kökeni kıl/tüy/saç anlamına gelen şa’r (ş-a-r) kelimesine dayanır. Buğdaydan farklı olarak ucundaki ince kılçık sebebi ile arpaya şâir denilmiştir. Şiir bir benzetme sanatıdır. Şâir, şuurları uyandırmak için şiar/sembol ve öz ifadeler kullanarak bir etki uyandırır. Bu etki hayır için olduğu gibi şer içinde kullanılır. O dönem Arap şiiri cinsellik, aşk hikâyeleri, içki, kabilevî nefret ve kan davaları, atalarla övünme gibi konular üzerineydi. Bu konularda yazılan şiirler yalan, abartma, yersiz suçlama, gereksiz övgü, boş söz, övünme,hiciv, çok tanrıcılık ve müstehcenlikle doluydu. Ayrıca Araplar, görünmeyen dünya hakkında ilk elden bilgi sahibi olan kimseye “şâir” derlerdi. Onlara göre şâir, bu bilgiyi “cin” denen gizli varlıklarla rûhsal ilişki kurarak alırdı. Bu nedenle Hz. Peygamber’e şâir, Kurân’a da şiir demişlerdir. “Ve Biz, O’na şiir öğretmedik ve bu ona yakışmaz. O, sadece zikir ve apaçık Kurân’dır.” (Yasin69) Kurân’ın şiir konusundaki bu tutumunu, o dönemin şiir ve şâir olgusundan soyutlayıp bu güne taşımak, önemli yanılgı ve yanlış anlamalara yol açabilir.Öyleyse burada eleştirilen, sanat ve edebiyatın bir kolu olan şiir değil, onun insanı saptıran ve insanın manevî duygularını körelten ideolojik yönüdür. Çünkü İslam bütün güzellikleri barındırdığından sanatı dışlamaz. Müslüman için de sanatın çok yüce bir gayesi olmalıdır. Bu gaye de insanı basit ve bayağı duygulardan kurtarıp kişi ve toplum hayatına ahlâkî ve estetik bir boyut kazandırmaktır. Ne var ki din ve bilim gibi sanat da kötüye kullanılmakta,insanları şehevî arzulara tutsak eden, kötümserliği kamçılayan, uyuşukluk ve sefâleti aşılayan birçok faaliyet sanat adı altında insanlara sunulabilmektedir. Bu nedenle sanat, sadece sanat için yapılmamalı, sanatın gücü kesinlikle insanlık değerlerinin gelişmesi için kullanılmalıdır. Maalesef Kurân’ın bu maslahatçı yaklaşımını kaçıranlar günümüzde hâlâ resim, heykel ve müzik gibi sanatsal alanlara din adına düşmanlık beslemekte, bunların icra edilmesinin câiz olmadığını ileri sürmektedir.

--------------------------------------------

225- Görmedin mi; onlar, her bir alanda vehmedip duruyorlar.

‘’Hâme fî vidyân/vadilerde gezdi” deyiminden maksat, hayaller ya da düşüncelerle belli bir gerçeklik fikrine bağlı olmadan amaçsız ve çoğu zaman da tutarsız bir biçimde her alanda bilip bilmeden ahkâm kesercesine fikirler beyan etmektir. Bu nedenle şâirlerin şiirlerinden fıkhî meseleler veya ilmî konularda çözümler aranmaz. Onlar hayal,duygu ve düşünceleriyle belki de gördükleri sorunları biraz abartarak aşmaya çalışan gönül adamlarıdır. Herkesi kendi alanında değerlendirmek gerekir.

--------------------------------------------

226- Ve muhakkak ki onlar yapmadıkları şeyleri söylerler.

Bu cümle ‘kınama’dan çok bir durumu ‘tespit’cümlesidir. Zira şâirlerin her zaman söylediklerini yaşama sorumluluğu yoktur.Mesela şiirinde derin bir açlık veya sefâlet çeken birini anlatan şâirin bunu bizatihi yaşaması gerekmez. Yine sevdiği için dağları delen bir âşığı dillendirirken kendisinin öyle olmasına ihtiyaç yoktur. Zira şiir çoğunlukla hayal ürünü bir benzetme ve abartı sanatıdır. Meselâ şiirlerinde cömertlik, dünyalığa ilgi göstermeme,kanaat ve saygı temalarını işleyen bir şâirin günlük hayatında bütünüyle cimri,korkak, servet düşkünü ve bencil bir tutum sergileyebildiği gibi.

--------------------------------------------

227- İmân eden ve sâlih amel yapanlar ve Allah’ı çok zikredenler ve zulme uğradıktan sonra kendilerini savunanlar hariç zulmedenler, yakında hangi dönüş yerine döneceklerini bilecekler.

İlle, istisnaharfidir. İstisnaimunkati derler. Yani istisna edilenle hiçbir bağı yoktur manasına gelir. İkisinin arasına kesin bir duvar çeker. İmân, yani güven vebarış için ve toplumların faydasına işler yapanların hariç tutulması böyle şâir ve sanatçıların istisna bırakılacağını ifade etmektedir.

Zulme uğradıktan sonra kendini savunma ne demektir? Normal olan zulme uğramamak için savunmayı güçlendirmektir. “Siz de onlara karşı gücünüzün yettiği her kuvvetten ve cihadiçin beslenen atlardan hazırlık yapın, onunla Allah düşmanını korkutursunuz…” (Enfal:60)Zulme uğramamak için savunma sanayisine yatırım yapmak elzemdir. Yumruk yemek istemeyen boksör gardını indirmemelidir. Fakat âyette ‘zulme uğradıktan sonra kendilerini savunanlar’ şeklinde bir ifade yer almaktadır. Şâir, duygu ve hayallerini dile getiren ve bazen düşünce ile hicveden veya övenlerdi. Bu sebeple âyetteki zulümden kasıt maddî, fizikî bir zulüm değil söze dayalı fikrî bir saldırı ve zulüm olsa gerektir. Fikrî saldırı ve zulme uğramadan kendini sürekli savunmada tutmak yanlıştır. Herhangi bir saldırı olmaksızın sürekli savunmacı bir dil geliştirmek sağlıklı iletişimi baltalayacaktır. Bu âyette ön yargının getirdiği savunmacı dil eleştirilmektedir. Karşının argümanlarını dinledikten sonra eğer bir haksızlık ve zulüm varsa burada meşru nefsî müdafaa hakkını kullanmak ve bunda da hesap sorucu olmamak gerekmektedir. Zira saldıranın da savunanın da dönüşü Allah’adır. Âyetin son cümlesi olan ‘zulmedenlerin,hangi dönüşüme döndürüleceklerini yakında bileceklerdir’ ifadesi bir tehdit değil uyarı mahiyetindedir. Zira zulüm ile âbâd olanların âhiri her daim berbat olmuştur.

Bizim Şuarâ sûresinden anladıklarımız bunlar olmakla birlikte en doğrusunu kelamın sahibi olan Allah bilir.

-------------------------------------------

 


 
Eklenme Tarihi : 28.02.2020 20:18:31
Okunma Sayısı : 372